Kur’ân Kıssaları
Sürüm
Tema
Göster
Meâl
YazıA−1/82/83/84/85/86/87/88/8A+
Peygamber kıssaları · diğer kıssalar

Kur’ân Kıssaları

Her peygamberin farklı sûrelerde yer alan âyetleri, kıssanın akışına göre olay olay sıralanmıştır. Aynı olayı anlatan tekrarlar alınmamış, her olay için en detaylı anlatım seçilmiştir. Her âyetin sonunda sûre adı ve âyet numarası parantez içinde verilmiştir.

Bu sürümde kıssalar sûre bütünlüğü korunarak verilmiştir: bir peygamberin kıssası hangi sûrelerde geçiyorsa, her sûre kendi başlığı altında ve o sûredeki âyetlerin tamamıyla yer alır. Sûreler mushaf sırasındadır; her âyetin sonunda sûre adı ve âyet numarası parantez içinde verilmiştir.

34Kıssa
819Âyet
50Sûre
34Kıssa
1679Âyet
63Sûre
Metinler: Ali Ünal Meâli (AÜ) · Suat Yıldırım Meâli (SY) · Ali Ünal İngilizce Meâli (AÜ-EN)

Peygamber Kıssaları

21 bölüm

Hz. Âdem (a.s.)

Hz. Âdem (a.s.)

HicrBakaraA’râfTâ-Hâ
BakaraÂl-i İmrânMâideA’râfHicrİsrâKehfTâ-HâSâd
Hicr 26–29
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍۚ ﴿26﴾
وَلَقَدْ
ve andolsun
خَلَقْنَا
Biz yarattık
الْاِنْسَانَ
insanı
مِنْ
—
صَلْصَالٍ
pişmemiş çamurdan
مِنْ
—
حَمَإٍ
cıvık balçıktan
مَسْنُونٍۚ
şekillenmiş
﴿٢٦﴾

26Biz insanı kara çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.

26Andolsun, insanı kuru, pişmemiş çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık. (Hicr, 26)

26Assuredly We have created humankind from dried, sounding clay, from molded dark mud.

وَالْجَۤانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ ﴿27﴾
وَالْجَۤانَّ
ve cinleri
خَلَقْنَاهُ
yarattık
مِنْ
—
قَبْلُ
daha önce
مِنْ
—
نَارِ
ateşten
السَّمُومِ
nüfuz eden
﴿٢٧﴾

27Cinleri de daha önce, zehirli ateşten yaratmıştık.

27Cinlere gelince, onları ise daha önceden, deri gözeneklerinden vücuda nüfuz eden kavurucu ve dumansız ateşten yaratmıştık. (Hicr, 27)

27And the jinn We had created before, from smokeless, scorching fire penetrating through the skin.

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰۤئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ ﴿28﴾
وَاِذْ
ve bir zaman
قَالَ
demişti ki
رَبُّكَ
Rabbin
لِلْمَلٰۤئِكَةِ
meleklere
اِنّ۪ي
muhakkak Ben
خَالِقٌ
yaratacağım
بَشَرًا
bir beşer
مِنْ
—
صَلْصَالٍ
kupkuru çamurdan
مِنْ
—
حَمَإٍ
balçıktan
مَسْنُونٍ
şekillenmiş
﴿٢٨﴾

28Ve hani Rabbin meleklere: “Ben,” demişti, “kuru çamurdan, şekillenmiş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.”

28Ve hatırla ki Rabb’in meleklere “Ben” demişti, “kuru, pişmemiş çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir beşer yaratacağım.” (Hicr, 28)

28And (remember) when your Lord said to the angels: “I am creating a mortal from dried, sounding clay, from molded dark mud.

فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ ﴿29﴾
فَاِذَا
zaman
سَوَّيْتُهُ
ona şeklini verdiğim
وَنَفَخْتُ
ve üflediğimde
ف۪يهِ
ona
مِنْ
—
رُوح۪ي
ruhumdan
فَقَعُوا
hemen kapanın
لَهُ
ona
سَاجِد۪ينَ
secdeye
﴿٢٩﴾

29“Bu itibarla, Ben onu düzenlediğim insan şekline koyduğum ve içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal onun önünde secdeye kapanınız.”

29“Ona tam olarak şeklini verdiğim ve içine Ruhum’dan üflediğim zaman, hemen kendisine (üstünlüğünün ve sizin ona saygınızın işareti olarak ve ona yardımcı olma manasında) secdeye kapanın.” (Hicr, 29)

29“When I have fashioned him in due proportions and breathed into him out of My Spirit, then fall down prostrating before him (as a token of respect for him and his superiority).”

Açıklama (SY)

Allah’ın isimlerinin insanda böyle tecelli etmesidir ki insanı dünyada halife kılmış ve bütün mahlûkat üzerine çıkarmıştır.

Bakara 30–34
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰۤئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۘ قَالُۤوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَۤاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۘ قَالَ اِنّ۪ۤي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿30﴾
وَاِذْ
bir zamanlar
قَالَ
dedi ki
رَبُّكَ
Rabbin
لِلْمَلٰۤئِكَةِ
meleklere
اِنّ۪ي
şüphesiz Ben
جَاعِلٌ
kılacağım
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
خَل۪يفَةًۘ
bir halife
قَالُۤوا
dediler (melekler)
اَتَجْعَلُ
mi kılacaksın?
ف۪يهَا
orada
مَنْ
kimse
يُفْسِدُ
bozgunculuk yapan
ف۪يهَا
orada
وَيَسْفِكُ
döken
الدِّمَۤاءَۚ
kan
وَنَحْنُ
oysa biz
نُسَبِّحُ
tesbih ediyor
بِحَمْدِكَ
hamdinle
وَنُقَدِّسُ
ve takdis ediyoruz
لَكَۘ
Sen'i
قَالَ
dedi
اِنّ۪ۤي
şüphesiz Ben
اَعْلَمُ
bilirim
مَا
şeyleri
لَا
—
تَعْلَمُونَ
bilmediğiniz
﴿٣٠﴾

30Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği vakit onlar: “Â! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet yapıp, Sen’i tenzih etmekteyiz!” dediler. Allah: “Ben, sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim” buyurdu.

30Düşün ki Rabb’in, meleklere “Ben, yeryüzünde bir halife kılacağım” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki Ben onların hepsini bilirim (Yeryüzünde bir halife kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmet söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife olacaktır).” buyurdu. (Bakara, 30)

30Remember (when) your Lord said to the angels: “I am setting on the earth a vicegerent.” The angels asked: “Will you set therein one who will cause disorder and corruption on it and shed blood, while we glorify You with Your praise (proclaiming that You are absolutely free from any defect and that all praise belongs to You exclusively,) and declare that You alone are all-holy and to be worshipped as God and Lord?” He said: “Surely I know what you do not know.”

Açıklama (SY)

Tesbih: Allah Teâlâ’yı tenzih etmek, yani Zatını i’tikad, söz ve amel bakımından şanına lâyık olmayan her türlü kusurdan yüce tutmaktır.

Hilâfet, “vekâlet” yani başkasına vekil olmak mânasına gelir. Bu vekâlet, ya aslın kaybolmasından veya bir ihtiyaçtan veya aczden, yahut da sırf, asilin, vekiline bir şeref bahşetmek lütfunda bulunmasından ileri gelir. Ve işte Cenab-ı Allah’ın yeryüzünde velilerini halife seçmesi, bu son nevidendir.

وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَۤاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰۤئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُۧن۪ي بِاَسْمَۤاءِ هٰۤؤُۨلَۤاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿31﴾
وَعَلَّمَ
ve öğretti
اٰدَمَ
Adem'e
الْاَسْمَۤاءَ
isimleri
كُلَّهَا
bütün
ثُمَّ
sonra
عَرَضَهُمْ
onları takdim edip
عَلَى
—
الْمَلٰۤئِكَةِ
meleklere
فَقَالَ
ve dedi
اَنْبِؤُۧن۪ي
Bana bildirin
بِاَسْمَۤاءِ
isimlerini
هٰۤؤُۨلَۤاءِ
onların
اِنْ
eğer
كُنْتُمْ
iseniz
صَادِق۪ينَ
sadıklardan
﴿٣١﴾

31Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: “İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!” dedi.

31(Allah, yeryüzünün halifesi kıldığı) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dahil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, (insanın genel manada meleklere üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınışındaki hikmeti bildirmek için isimleri Âdem’e öğretilen) bütün varlıkları ve nesneleri (Levh-i Mahfuz’daki biçimleri ve isimleriyle birlikte) meleklere takdim buyurdu da “Haydi, (Bana Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Ma’bûdiyetime tam yakışır ibadet, tesbih, takdis) sözünüz (ve yeryüzünde hilâfetin manasını idrakiniz) tam yerinde ve gerektiği gibi ise Bana bütün bu varlıkları ve nesneleri isimleriyle bildirin!” diye emretti. (Bakara, 31)

31(Having brought him into existence,) God taught Adam the names, all of them. Then (in order to clarify the supremacy of humankind and the wisdom in their being created and made vicegerent on the earth), He presented them (the things and beings, whose names had been taught to Adam, with their names) to the angels, and said, “Now tell Me the names of these, if you are truthful (in your praising, worshipping, and sanctifying Me as My being God and Lord deserves).

قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَۤا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۘ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴿32﴾
قَالُوا
dediler ki
سُبْحَانَكَ
Sen'i tesbih ederiz
لَا
yoktur
عِلْمَ
ilmimiz
لَنَۤا
bizim
اِلَّا
başka
مَا
şeyden
عَلَّمْتَنَاۘ
bize öğrettiğin
اِنَّكَ
şüphesiz Sen
اَنْتَ
Sen
الْعَل۪يمُ
Alim'sin
الْحَك۪يمُ
Hakim'sin
﴿٣٢﴾

32“Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” dediler.

32(Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) “Sen’i bütün noksanlıklardan, manasız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz Sen, Sen’sin Alîm (her şeyi hakkıyla ve tam olarak bilen), Hakîm (her hüküm ve icraatında mutlak hikmet bulunan)!” dediler. (Bakara, 32)

32(In acknowledgement of their imperfection, and their perception of the truth of the matter,) the angels said: “All-Glorified You are (in that You are absolutely above having any defect and doing anything meaningless, and Yours are all the attributes of perfection). We have no knowledge save what You have taught us. Surely You are the All-Knowing, the All-Wise.”

قَالَ يَۤا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَۤائِهِمْۚ فَلَمَّۤا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَۤائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ۤي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ ﴿33﴾
قَالَ
(Allah) dedi ki
يَۤا
—
اٰدَمُ
Ey Adem
اَنْبِئْهُمْ
onlara bildir
بِاَسْمَۤائِهِمْۚ
onların isimlerini
فَلَمَّۤا
ne zaman ki
اَنْبَاَهُمْ
onlara bildirince
بِاَسْمَۤائِهِمْۙ
onların isimlerini
قَالَ
(Allah) dedi ki
اَلَمْ
—
اَقُلْ
demedim mi?
لَكُمْ
size
اِنّ۪ۤي
şüphesiz Ben
اَعْلَمُ
bilirim
غَيْبَ
sırlarını
السَّمٰوَاتِ
göklerin
وَالْاَرْضِ
ve yerin
وَاَعْلَمُ
ve bilirim
مَا
şeyleri
تُبْدُونَ
sizin açıkladıklarınız
وَمَا
ve şeyleri
كُنْتُمْ
olduğunuz
تَكْتُمُونَ
gizlemekte
﴿٣٣﴾

33Allah: “Âdem! Eşyanın isimlerini onlara sen bildir” dedi. O da isimleriyle onları bildirince Allah buyurdu: “Ben size demedim mi ki, göklerin ve yerin sırlarını Ben bilirim! Ve Ben sizin gizli açık yapmakta olduğunuz her şeyi de bilirim!”

33(İnsanın genel manada meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) “Ey Âdem! Şu varlıkları ve nesneleri onlara isimleriyle bildir!” diye emretti. (Âdem) Onları isimleriyle bildirince de (meleklere hitaben,) “Ben size, gökler ve yer, (yaratılışları, yaratılışlarındaki hikmet, dünleri, bugünleri ve yarınları adına) ne saklıyor, (onlarda size ve başkalarına) gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim dememiş miydim?” buyurdu. (Bakara, 33)

33(In order to demonstrate the superiority of humankind more clearly,) God said: “O Adam, inform them of these things and beings with their names.” When he (Adam) informed them with their names, He said (to the angels), “Did I not tell you that I know the unseen of the heavens and the earth, and I know all that you reveal and all that you have been concealing?”

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰۤئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُۤوا اِلَّۤا اِبْل۪يسَۘ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ ﴿34﴾
وَاِذْ
hani
قُلْنَا
demiştik
لِلْمَلٰۤئِكَةِ
meleklere
اسْجُدُوا
secde edin
لِاٰدَمَ
Adem'e
فَسَجَدُۤوا
hemen secde ettiler
اِلَّۤا
hariç
اِبْل۪يسَۘ
İblis
اَبٰى
dayattı
وَاسْتَكْبَرَ
ve büyüklendi
وَكَانَ
ve oldu
مِنَ
—
الْكَافِر۪ينَ
kâfirlerden
﴿٣٤﴾

34O vakit meleklere: “Âdem’e secde edin!” dedik. Hepsi secde ettiler, yalnız İblis diretti, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.

34Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manasında) “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hepsi secde etti ama (kendisine de secde emredildiği halde cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu. (Bakara, 34)

34And (remember) when We said to the angels: “Prostrate before Adam!” They all prostrated, but Iblīs did not; he refused, and grew arrogant, and displayed himself as an unbeliever.

A’râf 12–18
قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَۘ قَالَ اَنَاۨ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ ﴿12﴾
قَالَ
dedi
مَا
nedir?
مَنَعَكَ
seni alıkoyan
اَلَّا
—
تَسْجُدَ
secde etmekten
اِذْ
zaman
اَمَرْتُكَۘ
sana emrettiğim
قَالَ
dedi
اَنَاۨ
ben
خَيْرٌ
hayırlıyım
مِنْهُۚ
ondan
خَلَقْتَن۪ي
beni yarattın
مِنْ
—
نَارٍ
ateşten
وَخَلَقْتَهُ
onu ise yarattın
مِنْ
—
ط۪ينٍ
çamurdan
﴿١٢﴾

12Allah buyurdu: “Söyle bakayım, sana emrettiğim halde, secde etmene mani nedir?” İblis: “Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın.”

12Allah, “Sana emrettiğim halde seni (Âdem’e) secde etmekten alıkoyan nedir?” diye sordu. İblis, “Ben, ondan hayırlıyım. Beni (bir tür) ateşten yarattın; onu ise (bir tür) çamurdan yarattın!” dedi. (A’râf, 12)

12He (God) said: “What prevented you from prostrating, when I commanded you to do so?” Iblīs said: “I am better than he, for You have created me from fire, and him You have created from clay.”

قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ اَنْ تَتَكَبَّرَ ف۪يهَا فَاخْرُجْ اِنَّكَ مِنَ الصَّاغِر۪ينَ ﴿13﴾
قَالَ
buyurdu
فَاهْبِطْ
öyle ise in
مِنْهَا
oradan
فَمَا
değildir
يَكُونُ
(haddin)
لَكَ
senin
اَنْ
—
تَتَكَبَّرَ
büyüklük taslamak
ف۪يهَا
orada
فَاخْرُجْ
çık
اِنَّكَ
çünkü sen
مِنَ
—
الصَّاغِر۪ينَ
alçaklardansın
﴿١٣﴾

13“Çabuk in oradan!” buyurdu Allah, “Öyle orada kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin!”

13Allah buyurdu: “Çabuk in oradan; bulunduğun o yerde ve konumda sana öyle büyüklenme hakkı tanınmamıştır. Derhal çık, artık sen zelil ve alçaklardansın.” (A’râf, 13)

13(God) said: “Then go down from it; it is not for you to act haughtily there! So be gone! Surely you are of the degraded.”

قَالَ اَنْظِرْن۪ۤي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿14﴾
قَالَ
dedi
اَنْظِرْن۪ۤي
bana süre ver
اِلٰى
kadar
يَوْمِ
güne
يُبْعَثُونَ
tekrar dirilecekleri
﴿١٤﴾

14“Bana, onların diriltilecekleri kıyamet gününe kadar mühlet verir misin?” dedi.

14Şeytan şöyle dedi: “Öldükten sonra diriltilecekleri Gün’e kadar bana süre tanı.” (A’râf, 14)

14(Iblīs) said: “Grant me respite till the Day when they are raised from the dead.”

قَالَ اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ ﴿15﴾
قَالَ
buyurdu ki
اِنَّكَ
haydi sen
مِنَ
—
الْمُنْظَر۪ينَ
süre verilmişlerdensin
﴿١٥﴾

15Allah: “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.

15Allah buyurdu: “Sana, kendilerine (yeryüzünde) belli bir süre tanınmış olan (insan nesli var olduğu müddetçe) süre tanınmıştır.” (A’râf, 15)

15(God) said: “You shall be among the ones (humankind) granted respite (so long as they remain on the earth).”

قَالَ فَبِمَۤا اَغْوَيْتَن۪ي لَاَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ﴿16﴾
قَالَ
dedi ki
فَبِمَۤا
karşılık
اَغْوَيْتَن۪ي
beni azdırmana
لَاَقْعُدَنَّ
ben de oturacağım
لَهُمْ
onlar(ı saptırmak) için
صِرَاطَكَ
Sen'in yolunun üstüne
الْمُسْتَق۪يمَۙ
doğru
﴿١٦﴾

16“Öyle ise” dedi, “Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Sen'in doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım.”

16Şeytan devam etti: “Öyleyse madem Sen benim azgınlık edip sapmama yol verdin, ben de andolsun, o insanları saptırmak için Sen’in dosdoğru yolunun üzerine oturacağım.” (A’râf, 16)

16(Iblīs) continued: “Now that You have allowed me to rebel and go astray, I will surely lie in wait for them on Your Straight Path (to lure them from it).

ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَۤائِلِهِمْۘ وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ ﴿17﴾
ثُمَّ
sonra
لَاٰتِيَنَّهُمْ
onlara yaklaşacağım
مِنْ
—
بَيْنِ
—
اَيْد۪يهِمْ
önlerinden
وَمِنْ
ve
خَلْفِهِمْ
arkalarından
وَعَنْ
ve
اَيْمَانِهِمْ
sağlarından
وَعَنْ
ve
شَمَۤائِلِهِمْۘ
sollarından
وَلَا
ve
تَجِدُ
bulmayacaksın
اَكْثَرَهُمْ
çoklarını
شَاكِر۪ينَ
şükredenlerden
﴿١٧﴾

17“Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.”

17“Oturup, kâh önlerinden kâh arkalarından kâh sağlarından kâh sollarından kendilerine yaklaşacağım. Onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın!” (A’râf, 17)

17“Then I will come upon them from before them and from behind them, and from their right and from their left. And You will not find most of them thankful.”

قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُۧمًا مَدْحُورًاۘ لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَاَمْلَئَنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ اَجْمَع۪ينَ ﴿18﴾
قَالَ
buyurdu
اخْرُجْ
haydi çık
مِنْهَا
oradan
مَذْؤُۧمًا
yerilmiş olarak
مَدْحُورًاۘ
ve kovulmuş olarak
لَمَنْ
andolsun kim
تَبِعَكَ
sana uyarsa
مِنْهُمْ
onlardan
لَاَمْلَئَنَّ
dolduracağım
جَهَنَّمَ
cehennemi
مِنْكُمْ
sizin
اَجْمَع۪ينَ
hepinizle
﴿١٨﴾

18Allah şöyle buyurdu: “Alçak ve kovulmuş olarak çık oradan! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.”

18Allah emretti: “Çık oradan; artık bütün bütün yerilmiş ve kovulmuş bulunuyorsun. İnsanlardan da kim sana uyarsa, şurası kesin ki hiç şüphesiz Cehennem’i (sen ve yardımcılarınla birlikte sana uyarak senin gibi şeytanlaşan insanların) tamamıyla dolduracağım.” (A’râf, 18)

18He (God) said: “Go away from there, disgraced and disowned! Those of them that follow you, surely I will fill Hell with you all!”

Bakara 35
وَقُلْنَا يَۤا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَا۞ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿35﴾
وَقُلْنَا
ve dedik ki
يَۤا
—
اٰدَمُ
Ey Adem
اسْكُنْ
yerleş
اَنْتَ
sen
وَزَوْجُكَ
ve eşin
الْجَنَّةَ
cennete
وَكُلَا
ve yiyin
مِنْهَا
oradan
رَغَدًا
bol bol
حَيْثُ
yerde
شِئْتُمَا۞‏
dilediğiniz
وَلَا
—
تَقْرَبَا
yaklaşmayın
هٰذِهِ
şu
الشَّجَرَةَ
ağaca
فَتَكُونَا
olursunuz
مِنَ
—
الظَّالِم۪ينَ
zalimlerden
﴿٣٥﴾

35Ve dedik ki: “Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğiniz şekilde bol bol yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın. Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz!”

35“Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) Oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın, aksi halde zalimlerden olursunuz!” buyurduk. (Bakara, 35)

35“O Adam! Dwell you, and your spouse, in the Garden, and eat (of the fruits) thereof to your hearts’ content where you desire, but do not approach this tree, or you will both be among the wrongdoers.”

Açıklama (SY)

“Bu cennet, dünyada bir bahçedir. Zira Hz. Âdem (a.s.) dünyada yaratılmıştır.” diyen müfessirler vardır. Fakat ekseri müfessirlere göre maksat ebedî cennettir.

Tâ-Hâ 120–121
فَوَسْوَسَ اِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَۤا اٰدَمُ هَلْ اَدُلُّكَ عَلٰى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلٰى ﴿120﴾
فَوَسْوَسَ
nihayet vesvese verdi
اِلَيْهِ
ona
الشَّيْطَانُ
şeytan
قَالَ
dedi ki
يَۤا
—
اٰدَمُ
Ey Adem
هَلْ
mi?
اَدُلُّكَ
seni götüreyim
عَلٰى
—
شَجَرَةِ
ağacını
الْخُلْدِ
sonsuzluk
وَمُلْكٍ
ve bir saltanata
لَا
—
يَبْلٰى
son bulmayacak
﴿١٢٠﴾

120Ama şeytan ona vesvese verip: “Âdem!” dedi, “ister misin sana ebediyet (ölümsüzlük) ağacını, zamanın geçmesiyle zeval bulmayan bir devlet ve saltanatı göstereyim?”

120Fakat şeytan Âdem’e vesvese verdi ve “Ey Âdem, seni sonsuzluk ağacına ve hiç son bulmayacak bir devlet ve saltanata götüreyim mi?” dedi. (Tâ-Hâ, 120)

120But Satan made an evil suggestion, saying: “O Adam, shall I lead you to the tree of everlasting life and a kingdom that will never decay?”

فَاَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۘ وَعَصٰۤى اٰدَمُ رَبَّهُ فَغَوٰى۞ ﴿121﴾
فَاَكَلَا
yediler
مِنْهَا
ondan (ağaçtan)
فَبَدَتْ
böylece göründü
لَهُمَا
kendilerine
سَوْاٰتُهُمَا
kötü yerleri
وَطَفِقَا
ve başladılar
يَخْصِفَانِ
örtmeye
عَلَيْهِمَا
üstlerini
مِنْ
—
وَرَقِ
yaprağından
الْجَنَّةِۘ
cennet
وَعَصٰۤى
ve karşı geldi
اٰدَمُ
Adem
رَبَّهُ
Rabbine
فَغَوٰى۞‏
ve isabet edemedi
﴿١٢١﴾

121Derken ikisi de o ağacın meyvesinden yediler. Bunun üzerine edep yerlerinin açık olduğunu fark ettiler. Derhal cennet yapraklarıyla üstlerini örtmeye başladılar. Böylece Âdem Rabbine karşı geldi de yanıldı.

121Âdem ve eşi, şeytana kanarak kendilerine yasaklanan ağaçtan yediler de edep yerleri (ve bütün beşerî hususiyetleri) kendilerine açılıp belli oluverdi ve oraları cennet yapraklarıyla hemen örtmeye giriştiler. Âdem, Rabb’isinin emrine tâbi olmadı ve bu sebeple yaptığında isabet kaydetmedi. (Tâ-Hâ, 121)

121They both ate of it, so their shameful parts (and all the seemingly evil impulses in their creation) were apparent to them, and both began to cover themselves with leaves from the Garden. Adam disobeyed his Lord and fell into error.

Açıklama (SY)

Ebu’suud Efendi şöyle der: Hz. Adem’in küçük hatası hakkında Cenab-ı Hakk’ın “isyan ve gavâye” tabirini kullanması, onun evlatlarını benzer iş yapmaktan güçlü bir surette sakındırmak içindir.

A’râf 22–23
فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۘ وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَۤا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَۤا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ﴿22﴾
فَدَلّٰيهُمَا
onları sürükledi
بِغُرُورٍۚ
aldatarak
فَلَمَّا
ne zaman ki
ذَاقَا
tadar tatmaz
الشَّجَرَةَ
ağacın meyvesini
بَدَتْ
belli oldu
لَهُمَا
kendilerine
سَوْاٰتُهُمَا
çirkin yerleri
وَطَفِقَا
ve başladılar
يَخْصِفَانِ
üst üste yamayıp örtmeye
عَلَيْهِمَا
üzerlerine
مِنْ
—
وَرَقِ
yapraklarından
الْجَنَّةِۘ
cennet
وَنَادٰيهُمَا
ve onlara seslendi
رَبُّهُمَۤا
Rableri
اَلَمْ
—
اَنْهَكُمَا
ben sizi menetmedim mi?
عَنْ
—
تِلْكُمَا
bu
الشَّجَرَةِ
ağaçtan
وَاَقُلْ
ve demedim mi?
لَكُمَۤا
size
اِنَّ
şüphesiz
الشَّيْطَانَ
şeytan
لَكُمَا
sizin için
عَدُوٌّ
düşmandır
مُب۪ينٌ
apaçık
﴿٢٢﴾

22Böylece onları aldatarak mevkilerinden düşürdü. O ağacın meyvesini tadar tatmaz, edep yerlerinin açık olduğunu fark ettiler. Derhal, buldukları cennet yapraklarıyla edep yerlerini örtmeye başladılar. Onların Rabbi ise nida edip buyurdu: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi? Ben şeytanın sizin besbelli düşmanınız olduğunu söylemedim mi? Niçin Beni dinlemediniz de bu perişan duruma düştünüz?”

22Böylece (Allah adına ettiği yeminle) onları aldattı ve konumlarına yakışmayan bir işe sürükledi: O (yasaklanmış) ağaçtan tadar tatmaz, birden edep yerleri (ve bütün beşerî hususiyetleri) kendilerine açılıp belli oluverdi ve oraları cennet yapraklarıyla hemen örtmeye giriştiler. Bu sırada, Rabb’ileri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan menetmemiş ve size ‘Şüphesiz şeytan, ikiniz için de apaçık bir düşmandır!’ dememiş miydim?” (A’râf, 22)

22Thus he led them on by delusion; and when they tasted the tree, their private parts (and all the apparently shameful, evil impulses in their creation) were revealed to them, and both began to cover themselves with leaves from the Garden. And their Lord called out to them: “Did I not prohibit you from that tree, and did I not say to you that Satan is a manifest enemy to you?”

قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَۤا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿23﴾
قَالَا
dediler
رَبَّنَا
Rabbimiz
ظَلَمْنَۤا
biz zulmettik
اَنْفُسَنَا
kendimize
وَاِنْ
ve eğer
لَمْ
—
تَغْفِرْ
bağışlamazsan
لَنَا
bizi
وَتَرْحَمْنَا
ve bize (rahmetinle) muamele etmezsen
لَنَكُونَنَّ
muhakkak oluruz
مِنَ
—
الْخَاسِر۪ينَ
kaybedenlerden
﴿٢٣﴾

23“Ey bizim Rabbimiz, kendimize yazık ettik. Şâyet Sen kusurumuzu örtüp, bize merhamet buyurmazsan, en büyük kayba uğrayanlardan oluruz!” diye yalvarıp yakardılar.

23Hemen yalvarmaya durdular: “Ey bizim Rabb’imiz! Biz, kendi kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize hususî rahmetinle muamelede bulunmazsan, hiç şüphesiz ebedî kaybedenlerden oluruz!” (A’râf, 23)

23They said (straightaway): “Our Lord! We have wronged ourselves, and if You do not forgive us and do not have mercy on us, we will surely be among those who have lost!”

Bakara 36–38
فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِ۞ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ ﴿36﴾
فَاَزَلَّهُمَا
onların ayağını kaydırdı
الشَّيْطَانُ
şeytan
عَنْهَا
oradan
فَاَخْرَجَهُمَا
çıkardı
مِمَّا
yerden
كَانَا
bulundukları
ف۪يهِ۞‏
içinde
وَقُلْنَا
ve dedik ki
اهْبِطُوا
inin
بَعْضُكُمْ
kiminiz
لِبَعْضٍ
kiminize
عَدُوٌّۚ
düşman olarak
وَلَكُمْ
sizin için vardır
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
مُسْتَقَرٌّ
kalmak
وَمَتَاعٌ
ve yararlanma
اِلٰى
—
ح۪ينٍ
bir süreye kadar
﴿٣٦﴾

36Derken şeytan onların ayaklarını kaydırarak içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de: “Haydi,” dedik, “birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! Siz orada belirli bir süre ikamet edip yararlanacaksınız.”

36(Kibir ve gururuna yenik düşerek Allah’ın emrine isyanla küfrünü ortaya koyan ve hem İlâhî huzur ve rahmetten hem de cennetten kovulup insana da düşman kesilen) Şeytan, (daha önce kendisine karşı uyarmamıza rağmen Âdem’e ve eşine yasaklanmış ağaçtan tattırarak) ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden ve yerden çıkardı. Biz de “İnin (ey Âdem, eşi ve şeytan), artık (hem siz hem de Âdem neslinden gelecek insanlar) birbirinize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz). Yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız” dedik. (Bakara, 36)

36But Satan (tempting them to the forbidden tree despite Our forewarning,) caused them both to deflect therefrom and brought them out of the (happy) state in which they were. And We said, “Go down, all of you, (and henceforth you will live a life,) some of you being the enemies of others. There shall be for you on the earth a habitation and provision until an appointed time.”

فَتَلَقّٰۤى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۘ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ﴿37﴾
فَتَلَقّٰۤى
derken aldı
اٰدَمُ
Adem
مِنْ
—
رَبِّه۪
Rabbinden
كَلِمَاتٍ
kelimeler
فَتَابَ
tevbesini kabul etti
عَلَيْهِۘ
onun
اِنَّهُ
şüphesiz
هُوَ
O
التَّوَّابُ
Tevvab'dır
الرَّح۪يمُ
Rahim'dir
﴿٣٧﴾

37Büyük pişmanlık duyan Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler öğrenip onlara göre hareket etti. Rabbine yalvardı. Allah da tövbesini kabul etti. Zaten O tövbeyi kabul eder, merhameti boldur.

37(Sürçmesinin farkına varan) Âdem, (hatasına mazeret aramaya kalkmadı; birden kendine gelip toparlanarak,) Rabb’isinden (vicdan azabı ve pişmanlığı sebebiyle) kendisine telkin buyrulduğunu idrak ettiği bazı kelimeler aldı ve onlarla tevbe-istiğfarda bulundu. Rabb’i de ona rahmetiyle muamele edip tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağfiretle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa Kendisine tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır. (Bakara, 37)

37(Aware of his lapse and in the hope of retrieving his error, rather than attempting to find excuses for it,) Adam received from his Lord words that he perceived to be inspired in him (because of his remorse, and he pleaded through them for God’s forgiveness). In return, He accepted his repentance. He is the One Who accepts repentance and returns it with liberal forgiveness and additional reward, the All-Compassionate (especially towards His believing servants).

Açıklama (SY)

Tevrat Hz. Adem’in tövbe etmesinden bahsetmez.

Allah insanın dünyadaki çilesini geçici kılmıştır. Halife olmak üzere yaratılan Âdem’in fıtratından ilim gücü yok edilmemiştir. Vuku bulan zelle henüz tabiat (huy) haline gelmemiştir. Onun için bu musîbetten hemen sonra, bu yaratılışıyla Rabbine döndü ve O’nun kendisine bazı kelimeler telkin ettiğini sezdi, o kelimeleri alıp onlarla amel etti. Bu kelimeler 7,23’de bildirilmiştir.

قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعًاۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿38﴾
قُلْنَا
dedik
اهْبِطُوا
inin
مِنْهَا
oradan
جَم۪يعًاۚ
hepiniz
فَاِمَّا
eğer
يَأْتِيَنَّكُمْ
size gelirse
مِنّ۪ي
Benden
هُدًى
bir hidayet
فَمَنْ
kimler
تَبِعَ
uyarsa
هُدَايَ
Benim hidayetime
فَلَا
yoktur
خَوْفٌ
korku
عَلَيْهِمْ
onlara
وَلَا
—
هُمْ
ve onlar
يَحْزَنُونَ
üzülmeyeceklerdir
﴿٣٨﴾

38Dedik ki: “İnin oradan hepiniz! Artık ne zaman Ben’den size doğru yolu gösteren rehber gelir de kim ona uyarsa, onlara hiçbir korku olmayacak, hiç üzülmeyecekler de.

38“Hepiniz oradan inin!” buyurduk (ve bu hükmümüzü infaz eyledik.) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de. (Bakara, 38)

38We said: “Go down, all of you, from there!” (and executed Our order). If, henceforth, a guidance (like a Book through a Messenger) comes to you from Me, and whoever follows My guidance (and turns to Me with faith and worship), they will have no fear (for they will always find My help and support with them), nor will they grieve.”

Hz. İdrîs (a.s.)

Hz. İdrîs (a.s.)

Meryem
MeryemEnbiyâ
Meryem 56–57
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِدْر۪يسَۘ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقًا نَبِيًّا۠ ﴿56﴾
وَاذْكُرْ
ve an
فِي
—
الْكِتَابِ
Kitapta
اِدْر۪يسَۘ
İdris'i de
اِنَّهُ
çünkü o
كَانَ
idi
صِدّ۪يقًا
çok doğru
نَبِيًّا۠
bir nebi
﴿٥٦﴾

56Kitapta İdris’i de an. Gerçekten o da doğruluğun timsali biri idi, bir nebî idi.

56Kitap’ta İdris’i de zikret. Doğrusu o da özü-sözü dosdoğru bir insandı, bir nebî idi. (Meryem, 56)

56And mention Idris in the Book. He was surely a sincere man of truth, a Prophet.

Açıklama (SY)

İdris’in asıl adı Uhnuh (Enoch) olup, Nuh (a.s.)’ın 3. batın dedesidir. Rivâyete göre, kendinden önceki insanlar deri giyinirken o elbise dikmeye başlamış ve giymiştir. Ona 30 sahife indirilmiştir. Kalemle ilk yazı yazan, yıldızlar ve hesap ilmi ile ilk meşgul olan odur.

وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا ﴿57﴾
وَرَفَعْنَاهُ
onu yükseltmiştik
مَكَانًا
bir makama
عَلِيًّا
yüce
﴿٥٧﴾

57Biz onu üstün bir makama yücelttik.

57Biz ona yüce bir makam verdik ve onu yüce bir mekâna yükselttik. (Meryem, 57)

57And We raised him to a high station.

Açıklama (SY)

Burada Hz. İdris (a.s.)’ın miracına işaret edilmektedir. Krş. Enoch peygamberin miracı

Hz. Nûh (a.s.)

Hz. Nûh (a.s.)

NûhHûdSâffât
A’râfYûnusHûdEnbiyâMü’minûnFurkanŞuarâAnkebûtSâffâtZâriyâtKamerNûh
Nûh 1–28
اِنَّۤا اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِه۪ۤ اَنْ اَنْذِرْ قَوْمَكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿1﴾
اِنَّۤا
elbette Biz
اَرْسَلْنَا
gönderdik
نُوحًا
Nuh'u
اِلٰى
—
قَوْمِه۪ۤ
halkına
اَنْ
diye
اَنْذِرْ
uyar
قَوْمَكَ
halkını
مِنْ
—
قَبْلِ
önce
اَنْ
—
يَأْتِيَهُمْ
onlara gelmeden
عَذَابٌ
bir azap
اَل۪يمٌ
acı
﴿١﴾

1Biz Nûh’u kendi milletine peygamber olarak gönderip “Gâyet acı bir azap başlarına gelip çatmadan önce halkını uyar!” dedik.

1Nuh’u, “Pek acı bir azap başlarına gelmeden önce halkını uyar!” diye kavmine rasûl olarak gönderdik. (Nûh, 1)

1We sent Noah as Messenger to his people (and commanded him): “Warn your people before a painful punishment comes to them.”

قَالَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ي لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۙ ﴿2﴾
قَالَ
dedi
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
اِنّ۪ي
şüphesiz ben
لَكُمْ
sizin için
نَذ۪يرٌ
bir uyarıcıyım
مُب۪ينٌۙ
apaçık
﴿٢﴾

2O da: “Ey benim milletim! Ben size gönderilen kesin bir uyarıcıyım.

2O da “Ey halkım!” dedi, “Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. (Nûh, 2)

2He said: “O my people! I am indeed a plain warner to you (and I urge you:)

اَنِ اعْبُدُوا اللهَ وَاتَّقُوهُ وَاَط۪يعُونِۙ ﴿3﴾
اَنِ
ki
اعْبُدُوا
kulluk edin
اللهَ
Allah'a
وَاتَّقُوهُ
ve O'na karşı gelmekten sakının
وَاَط۪يعُونِۙ
ve bana da itaat edin
﴿٣﴾

3Yalnız Allah’a ibadet edin, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki:

3“Şunun için ki yalnızca Allah’a ibadet edin, O’na gönülden saygı besleyip, karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (Nûh, 3)

3“Worship God alone and keep from disobedience to Him in reverence for Him and piety, and obey me,

يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ اِلٰۤى اَجَلٍ مُسَمًّىۘ اِنَّ اَجَلَ اللهِ اِذَا جَۤاءَ لَا يُؤَخَّرُۢ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿4﴾
يَغْفِرْ
bağışlasın
لَكُمْ
sizin için
مِنْ
bir kısmını
ذُنُوبِكُمْ
günahlarınızdan
وَيُؤَخِّرْكُمْ
ve sizi ertelesin
اِلٰۤى
kadar
اَجَلٍ
bir vadeye
مُسَمًّىۘ
takdir edilmiş
اِنَّ
zira
اَجَلَ
vadesi
اللهِ
Allah'ın
اِذَا
zaman
جَۤاءَ
geldiği
لَا
—
يُؤَخَّرُۢ
ertelenmez
لَوْ
—
كُنْتُمْ
—
تَعْلَمُونَ
bunu bir bilseniz!
﴿٤﴾

4Sizin günahlarınızı affetsin ve sizi belirli bir vakte, yani ölüm anına kadar azap çektirmeksizin hayatta bıraksın. Çünkü Allah’ın takdir ettiği vâde gelince, asla ertelenmez. Keşke bunu bir bilseniz!”

4“Ta ki Allah da günahlarınızdan bir kısmı (şimdiye kadar işlediğiniz ve bir de kulları aleyhinde olmayanları) bağışlasın ve sizi (helâke maruz bırakmadan), mukadder ve değişmez vadeye kadar hayatta tutsun.” Allah’ın takdir buyurmuş olduğu vade gelince, artık o ertelenmez. Keşke bunu bilseniz! (Nûh, 4)

4“So that He may forgive you your sins (which you have committed so far) and grant you respite until a term appointed by Him (instead of destroying you because of your sins). The term appointed by God, when it comes, is never deferred. If you but knew!”

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي دَعَوْتُ قَوْم۪ي لَيْلًا وَنَهَارًاۙ ﴿5﴾
قَالَ
dedi
رَبِّ
Rabbim
اِنّ۪ي
şüphesiz ben
دَعَوْتُ
davet ettim
قَوْم۪ي
kavmimi
لَيْلًا
gece
وَنَهَارًاۙ
ve gündüz
﴿٥﴾

5“Ya Rabbî” dedi Nûh, “ben milletimi gece gündüz dine dâvet ettim.

5Nihayet (asırlar süren tebliğinin ardından Nuh) şöyle münacatta bulundu: “Rabb’im! Halkımı gece ve gündüz demeden sürekli Din’e davet ettim;” (Nûh, 5)

5(After long ages spent in conveying God’s Message, he turned to his Lord in prayer and) he said: “My Lord, I have surely called my people night and day;

فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَۤاء۪ۤي اِلَّا فِرَارًا ﴿6﴾
فَلَمْ
fakat
يَزِدْهُمْ
onların artırmadı
دُعَۤاء۪ۤي
benim davetim
اِلَّا
başka bir şey
فِرَارًا
uzaklaşmalarından
﴿٦﴾

6Ama benim dâvetim, onların sadece daha çok uzaklaşmalarına yol açtı.

6“Ama benim davetim, onların gerçekten sadece daha fazla uzaklaşmalarına yol açtı.” (Nûh, 6)

6“But my call has only caused them to flee more and more (from accepting the truth).

وَاِنّ۪ي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُۤوا اَصَابِعَهُمْ ف۪ۤي اٰذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَاَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًاۚ ﴿7﴾
وَاِنّ۪ي
ve elbette ben
كُلَّمَا
her ne zaman
دَعَوْتُهُمْ
onları davet ettimse
لِتَغْفِرَ
bağışlaman için
لَهُمْ
onları
جَعَلُۤوا
tıkadılar
اَصَابِعَهُمْ
parmaklarını
ف۪ۤي
—
اٰذَانِهِمْ
kulaklarına
وَاسْتَغْشَوْا
ve büründüler
ثِيَابَهُمْ
elbiselerine
وَاَصَرُّوا
ve direttiler
وَاسْتَكْبَرُوا
ve böbürlendiler
اسْتِكْبَارًاۚ
kibirle
﴿٧﴾

7Her ne zaman, onları bağışlaman için çağırdıysam, onlar parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar. Esvaplarıyla örtündüler, direttiler ve çok kibirlendiler.

7“Kendilerini bağışlaman için onlara yaptığım her çağrı karşısında parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar, elbiselerine büründüler, direttikçe direttiler ve sürekli büyüklenip, beni dinlemeyi kibirlerine yediremediler.” (Nûh, 7)

7“And every time I have called them so that You may forgive them, they have thrust their fingers in their ears, and wrapped themselves up in their garments, and grown obstinate and more and more arrogant (in refusing my call).

Açıklama (SY)

Esvaplarıyla örtündüler: Onlar, Hz. Nûh (a.s.)’ın dâvetine kulak vermek şöyle dursun, yüzüne bile bakmak istemiyorlardı. Yahut Hz. Nûh, kendilerinin yanlarından geçerken kendilerini tanıyıp dâvet etmesin diye böyle gizleniyorlardı.

ثُمَّ اِنّ۪ي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًاۙ ﴿8﴾
ثُمَّ
sonra
اِنّ۪ي
elbette ben
دَعَوْتُهُمْ
onları davet ettim
جِهَارًاۙ
yüksek sesle
﴿٨﴾

8Ben onları bu sefer yüksek sesle dâvet etmeye başladım.

8“Kâh oldu, davetimi yüksek sesle ve vurgulu bir üslûpla yaptım;” (Nûh, 8)

8“Then I have called them in a loud (emphatic) manner;

ثُمَّ اِنّ۪ۤي اَعْلَنْتُ لَهُمْ وَاَسْرَرْتُ لَهُمْ اِسْرَارًاۙ ﴿9﴾
ثُمَّ
sonra
اِنّ۪ۤي
şüphesiz ben
اَعْلَنْتُ
açıktan söyledim
لَهُمْ
onlara
وَاَسْرَرْتُ
ve gizli söyledim
لَهُمْ
onlara
اِسْرَارًاۙ
gizli gizli
﴿٩﴾

9Daha sonra onları gâh açıkça çağırdım, gâh iyice gizli bir dâvet yönelttim, her türlü yolu denedim.

9“Kâh oldu, onları açıktan çağırdım; kâh oldu, gizli gizli ve hususî davette bulundum.” (Nûh, 9)

9“Then again, I have called them in public, and I have spoken to them confidentially in private.

فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ اِنَّهُ كَانَ غَفَّارًاۙ ﴿10﴾
فَقُلْتُ
dedim ki
اسْتَغْفِرُوا
mağfiret dileyin
رَبَّكُمْ
Rabbinizden
اِنَّهُ
çünkü O
كَانَ
—
غَفَّارًاۙ
çok bağışlayandır
﴿١٠﴾

10Dedim ki onlara: “Rabbinizden af dileyiniz. Zira o gaffardır (affı geniştir).”

10“Bulundum ve ‘Günahlarınız için Rabb’inizden bağışlanma dileyin çünkü O, günahları bağışlamada pek cömerttir’ dedim. (Nûh, 10)

10“I have said: ‘Ask your Lord for forgiveness, for surely He has always been All-Forgiving.

يُرْسِلِ السَّمَۤاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًاۙ ﴿11﴾
يُرْسِلِ
boşaltsın
السَّمَۤاءَ
göğü
عَلَيْكُمْ
üzerinize
مِدْرَارًاۙ
bol yağmur
﴿١١﴾

11Mağfiret dileyin ki üzerinize bol bol yağmur indirsin.

11‘(O’ndan bağışlanma dileyin ki) göğü sağanak sağanak üzerinize boşaltsın:’ (Nûh, 11)

11‘He will release (the rain-bearing clouds in) the sky over you, with abundance of rain;

Açıklama (SY)

Hz. Ömer (r.a.) kıtlık sebebiyle yağmur duasına çıktığında istiğfar etmekle yetinince, etraftan: “Yağmur için dua etmediniz?” diye sorulunca: “Ben, semanın yağmur gelen kapılarına vurdum” buyurmuş, sonra da bu âyeti okumuştu.

Hasan el-Basrî’nin meclisinde bir şahıs kuraklıktan şikâyet etti. O da: “İstiğfar et!” dedi. Başka biri malî sıkıntılardan, bir diğeri çocuğunun olmadığından, birisi arazisinin verimsizliğinden dertlenince, onlara da aynı şeyi söyledi. Etrafındakiler bunu garipseyince o, bu âyeti okudu.

وَيُمْدِدْكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ اَنْهَارًاۘ ﴿12﴾
وَيُمْدِدْكُمْ
ve size yardım etsin
بِاَمْوَالٍ
mallarla
وَبَن۪ينَ
ve evlatlarla
وَيَجْعَلْ
ve versin
لَكُمْ
size
جَنَّاتٍ
bahçeler
وَيَجْعَلْ
ve versin
لَكُمْ
size
اَنْهَارًاۘ
nehirler
﴿١٢﴾

12Size mal ve evlad ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasib etsin.

12‘Size bol bol mallar ve evlâtlar versin, sizin için bağlar–bahçeler var etsin ve sizin için nehirler akıtsın.’ (Nûh, 12)

12‘And will strengthen you by increasing you in wealth and children, and make for you gardens, and make for you running waters.

مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلهِ وَقَارًاۚ ﴿13﴾
مَا
ne?
لَكُمْ
oluyor size
لَا
—
تَرْجُونَ
görmek istemiyorsunuz
لِلهِ
Allah için
وَقَارًاۚ
azamet
﴿١٣﴾

13Neden acaba siz, Allah’ın büyüklüğünü kabul etmiyorsunuz?

13‘Size ne oluyor ki Allah’ta onur ve azamet görmek istemiyor, O’nun azametinden çekinmiyorsunuz?’ (Nûh, 13)

13‘What is the matter with you that you do not want to see majesty in God (to worship Him),

وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ﴿14﴾
وَقَدْ
oysa
خَلَقَكُمْ
O sizi yarattı
اَطْوَارًا
merhale merhale
﴿١٤﴾

14Sizi tavırdan tavıra yaratan.

14‘Oysa O’dur (pek meftun bulunduğunuz) kendinizi merhale merhale, şekilden şekle geçirerek yaratan.’ (Nûh, 14)

14‘Seeing that He has created You in different, successive stages?

Açıklama (SY)

(13–14) Annenin rahminde bir nutfe (sperm) ile döllenmiş bir hücreden (dişi yumurtadan) başlayıp, embriyonun tam bir insan hilkati kazanıncaya kadar geçirdiği tekâmül süreci, elbette onu Yaratanın sonsuz kudret, ilim ve iradesine şahitlik eder.

Mekke müşrikleri de, Nûh kavminin gösterdiği muhalefetin benzerini Hz. Muhammed (a.s.m.)’a karşı gösteriyorlardı. )

اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۙ ﴿15﴾
اَلَمْ
—
تَرَوْا
görmediniz mi?
كَيْفَ
nasıl
خَلَقَ
yarattı
اللهُ
Allah
سَبْعَ
yedi
سَمٰوَاتٍ
göğü
طِبَاقًاۙ
uyum içinde
﴿١٥﴾

15Görmez misiniz ki Allah yedi kat göğü tam birbiri ile uyum içinde yarattı?

15‘Görmez misiniz ki Allah, yedi göğü nasıl da birbiriyle tam bir uyum içinde yarattı?’ (Nûh, 15)

15‘Do you not see how God has created the seven heavens in harmony?

وَجَعَلَ الْقَمَرَ ف۪يهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا ﴿16﴾
وَجَعَلَ
ve yaptı
الْقَمَرَ
Ay'ı
ف۪يهِنَّ
bunların içinde
نُورًا
nur
وَجَعَلَ
ve yaptı
الشَّمْسَ
güneşi
سِرَاجًا
bir lamba
﴿١٦﴾

16Gökte ayı bir nûr, güneşi ise lâmba yaptı.

16‘Ve o göklerde ayı (yansıyan) bir nur, güneşi de (ışığı kendinden) bir lamba yaptı.’ (Nûh, 16)

16‘And He has set up within them the moon as a light (reflected), and has set up the sun as a lamp.

وَاللهُ اَنْبَتَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ نَبَاتًاۙ ﴿17﴾
وَاللهُ
ve Allah
اَنْبَتَكُمْ
sizi bitirdi
مِنَ
—
الْاَرْضِ
yerden
نَبَاتًاۙ
bir bitki gibi
﴿١٧﴾

17Allah sizi yerden nebat bitirircesine bitirip yetiştirdi.

17‘Allah, sizi bir bitki gibi yerden bitirdi (ve size has bir keyfiyette meydana getirdi).’ (Nûh, 17)

17‘And God has caused you to grow from earth like a plant (in a mode of growth particular to you).

ثُمَّ يُع۪يدُكُمْ ف۪يهَا وَيُخْرِجُكُمْ اِخْرَاجًا ﴿18﴾
ثُمَّ
sonra
يُع۪يدُكُمْ
tekrar gönderecektir
ف۪يهَا
oraya
وَيُخْرِجُكُمْ
ve tekrar çıkaracaktır
اِخْرَاجًا
mükemmel çıkarışla
﴿١٨﴾

18Sonra sizi tekrar oraya gönderip, yine oradan çıkaracaktır.

18‘Sonra sizi tekrar toprağa gönderecek ve oradan sizi hususî bir keyfiyette çıkaracaktır.’ (Nûh, 18)

18‘Thereafter He will return you into it, and He will bring you forth from it in resurrection.

وَاللهُ جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ بِسَاطًاۙ ﴿19﴾
وَاللهُ
ve Allah
جَعَلَ
yaptı
لَكُمُ
sizin için
الْاَرْضَ
yeri
بِسَاطًاۙ
bir yaygı
﴿١٩﴾

19Allah yeri size bir yaygı yaptı ki,

19‘Allah, yeri sizin için yaydı ve geniş bir yüzey kıldı,’ (Nûh, 19)

19‘God has made for you the earth a wide expanse,

لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا۟ ﴿20﴾
لِتَسْلُكُوا
yürüyesiniz diye
مِنْهَا
ondaki
سُبُلًا
yollarda
فِجَاجًا۟
geniş geniş
﴿٢٠﴾

20Onun geniş yollarında yürüyesiniz.”

20‘Ki onun üzerinde dağlar ve vadiler arasında yollar boyunca hareket edebilesiniz.’” (Nûh, 20)

20‘So that you may move on it along the ways through mountains and valleys.’”

قَالَ نُوحٌ رَبِّ اِنَّهُمْ عَصَوْن۪ي وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُۤ اِلَّا خَسَارًاۚ ﴿21﴾
قَالَ
dedi
نُوحٌ
Nuh
رَبِّ
Rabbim
اِنَّهُمْ
elbette onlar
عَصَوْن۪ي
bana karşı geldiler
وَاتَّبَعُوا
ve tâbi oldular
مَنْ
kimseye
لَمْ
—
يَزِدْهُ
artırmayan
مَالُهُ
malı
وَوَلَدُهُۤ
ve çocuğu
اِلَّا
dışında
خَسَارًاۚ
kayıp
﴿٢١﴾

21Nûh: “Ya Rabbî” dedi, “sen de biliyorsun ki onlar bana isyan ettiler; servet ve evlat çokluğunun kendi ziyanlarını artırdığı kimselere uydular.

21Nuh, (Rabb’isine yöneldi ve) “Yâ Rabbi!” dedi, “Hep bana isyan ettiler ve malı da çocukları da ancak kayıplarını arttıran (servet ve güç sahibi kişilere) uydular.” (Nûh, 21)

21Noah (turned to his Lord, and) said: “My Lord! They have disobeyed me and followed those whose wealth and children have increased them only in loss and self-ruin.

Açıklama (SY)

Demek ki sırf maddî refah peşinde olup Peygamberlerin rehberliğine uymamak, git gide bütün manevî ahlâkî değerleri giderir ve toplumun temel dokusunu çürütür.

وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًاۚ ﴿22﴾
وَمَكَرُوا
ve tuzaklar kurdular
مَكْرًا
tuzaklarla
كُبَّارًاۚ
büyük büyük
﴿٢٢﴾

22Büyük hîle ve tuzaklar kurdular.

22“Tuttular, (davetimi ve halkın onu kabulünü önlemek için) büyük büyük tuzaklar kurdular. (Nûh, 22)

22“And they have made tremendous schemes (to prevent my call and people’s acceptance of it).

Açıklama (SY)

Hz. Nuh (a.s.) sabırsızlığından değil, uzun yıllar boyunca hakikati tebliğ ettikten sonra, o inatçı halkın artık inanmayacaklarını kesin olarak anladıktan sonra beddua etti. Nitekim Hz. Mûsâ ile Harun (a.s.) Firavun hakkında beddua etmişler ve bu dua makbul olmuştu. )

وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ اٰلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًاۙ وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًاۚ ﴿23﴾
وَقَالُوا
ve dediler ki
لَا
—
تَذَرُنَّ
bırakmayın
اٰلِهَتَكُمْ
ilahlarınızı
وَلَا
ve
تَذَرُنَّ
bırakmayın
وَدًّا
Vedd'i
وَلَا
ve ne de
سُوَاعًاۙ
Suva'ı
وَلَا
ve ne de
يَغُوثَ
Yeğus'u
وَيَعُوقَ
ve Ye'uk'u
وَنَسْرًاۚ
ve Nesr'i
﴿٢٣﴾

23“Sakın tanrılarınızdan vazgeçmeyin, Ved, Suva, Yegûs, Yeûk ve Nesr’i, bunlardan hiçbirini bırakmayın!” dediler.

23‘Sakın ilâhlarınızdan vazgeçmeyin, bilhassa Ved, Suvâ, Yağûs, Yaûk ve Nesr’i bırakmayın!’ dediler.” (Nûh, 23)

23“And they have said: ‘Do not ever abandon your deities; do not abandon (in particular) Wadd, nor Suwa’, nor Yaghuth, and Ya‘uq, and Nasr!’

Açıklama (SY)

Burada sayılan beş put, Nûh toplumundaki putlar olup müşriklerin içinde devam ede ede Cahiliye dönemi Araplarına da geçmişti.

وَقَدْ اَضَلُّوا كَث۪يرًاۚ وَلَا تَزِدِ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا ضَلَالًا ﴿24﴾
وَقَدْ
ve andolsun
اَضَلُّوا
saptırdılar
كَث۪يرًاۚ
çoklarını
وَلَا
ve
تَزِدِ
Sen (de) artırma
الظَّالِم۪ينَ
o zalimlere
اِلَّا
başka bir şey
ضَلَالًا
sapkınlıktan
﴿٢٤﴾

24Böylece onlar birçok insanı şaşırttılar. Mademki öyle yaptılar, Sen de bu zalimlerin şaşkınlığını arttır ya Rabbî!”

24“Ve pek çoklarını şaşırtıp, sapıttılar. Sen de (Rabb’im, bunca yaptıkları karşısında hak ettikleri ceza olarak) bu zalimlerin ancak sapkınlığını artır.” (Nûh, 24)

24“And they have indeed led many astray. And (O God,) increase not these wrongdoers in anything but further straying (by way of just punishment for all that they have done).”

مِمَّا خَط۪ۤيئَاتِهِمْ اُغْرِقُوا فَاُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللهِ اَنْصَارًا ﴿25﴾
مِمَّا
dolayı
خَط۪ۤيئَاتِهِمْ
suçlarından
اُغْرِقُوا
boğuldular
فَاُدْخِلُوا
tıkıldılar
نَارًا
ateşe
فَلَمْ
ve
يَجِدُوا
bulamadılar
لَهُمْ
kendilerine
مِنْ
—
دُونِ
başka
اللهِ
Allah'tan
اَنْصَارًا
yardımcılar
﴿٢٥﴾

25Hasılı, birçok suçları sebebiyle suda boğuldular ve cehenneme tıkıldılar! Allah’a karşı, kendilerine yardım edecek bir tek yardımcı bile bulamadılar.

25Ve onca suçları sebebiyle suda boğuldular ve korkunç bir Ateş’e tıkıldılar da Allah’a karşı kendilerine yardım edebilecek tek bir kişi olsun bulamadılar. (Nûh, 25)

25And because of their (unforgivable) sins, they were drowned (in the Flood), and were made to enter a (punishing) Fire; and so they found none who could help them against God.

وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْاَرْضِ مِنَ الْكَافِر۪ينَ دَيَّارًا ﴿26﴾
وَقَالَ
ve dedi ki
نُوحٌ
Nuh
رَبِّ
Rabbim
لَا
—
تَذَرْ
bırakma
عَلَى
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
مِنَ
—
الْكَافِر۪ينَ
kâfirlerden
دَيَّارًا
tek kişi
﴿٢٦﴾

26Nûh: “Ya Rabbî” dedi, “yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma!”

26Nuh, duasını şöyle bağlamıştı: “Rabb’im, kâfirlerden yeryüzünde orada mesken tutacak kimseyi bırakma.” (Nûh, 26)

26Noah also said: “My Lord! Do not leave on the earth any from among the unbelievers dwelling therein!

اِنَّكَ اِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُۤوا اِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا ﴿27﴾
اِنَّكَ
çünkü Sen
اِنْ
eğer
تَذَرْهُمْ
onları bırakırsan
يُضِلُّوا
saptırırlar
عِبَادَكَ
kullarını
وَلَا
ve
يَلِدُۤوا
doğurmazlar
اِلَّا
(olandan) başkasını
فَاجِرًا
ahlaksız
كَفَّارًا
kâfir
﴿٢٧﴾

27“Zira bırakırsan onlar Sen’in kullarını, Sen’in yolundan saptırırlar, ve sadece kendileri gibi kâfir, ahlâksız çocuklar dünyaya getirip yetiştirirler.”

27“Gerçek şu ki eğer bırakacak olursan kullarını saptırırlar ve ancak kendileri gibi alabildiğine ahlâksız ve son derece kâfir çocuklar dünyaya getirip yetiştirirler.” (Nûh, 27)

27“If You do leave them, they will lead Your servants astray, and they will beget none but shameless and dissolute thankless unbelievers.

رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۘ وَلَا تَزِدِ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا تَبَارًا ﴿28﴾
رَبِّ
Rabbim
اغْفِرْ
bağışla
ل۪ي
beni
وَلِوَالِدَيَّ
ve anamı-babamı
وَلِمَنْ
ve kimseyi
دَخَلَ
dahil olan
بَيْتِيَ
evime
مُؤْمِنًا
mü'min olarak
وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ
ve mü'min erkekleri
وَالْمُؤْمِنَاتِۘ
ve mü'min kadınları
وَلَا
ve
تَزِدِ
artırma
الظَّالِم۪ينَ
zalimlere
اِلَّا
başka bir şey
تَبَارًا
perişanlıktan
﴿٢٨﴾

28“Ya Rabbî, beni, anamı, babamı ve evime mümin olarak girenleri, erkek ve kadın bütün müminleri affeyle. O zalimleri ise, daha da beter eyle, daha da perişan eyle!”

28“Rabb’im, beni, annemi–babamı, mü’min olarak evime dâhil olanı ve bütün mü’min erkeklerle mü’min kadınları bağışla! Zalimleri ise hep daha beter, daha perişan eyle!” (Nûh, 28)

28“My Lord! Forgive me and my parents, and everyone who joins my household as a believer, and all the believing men and believing women, and do not increase the wrongdoers in anything but ruin.”

Hûd 36–49
وَاُوۧحِيَ اِلٰى نُوحٍ اَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ اِلَّا مَنْ قَدْ اٰمَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَۚ ﴿36﴾
وَاُوۧحِيَ
vahyolundu
اِلٰى
—
نُوحٍ
Nuh'a
اَنَّهُ
gerçekten
لَنْ
—
يُؤْمِنَ
kimse iman etmeyecek
مِنْ
—
قَوْمِكَ
halkından
اِلَّا
dışında
مَنْ
kimselerin
قَدْ
(şimdiye kadar)
اٰمَنَ
iman eden
فَلَا
—
تَبْتَئِسْ
üzülme
بِمَا
dolayı
كَانُوا
olduklarından
يَفْعَلُونَۚ
yaptıkları
﴿٣٦﴾

36Nuh’a şöyle vahyolundu ki: “Artık halkından, daha önce iman etmiş olanlar dışında, hiç kimse iman etmeyecek. Öyleyse o kâfirlerin yaptıklarından dolayı kederlenme de,

36Derken, Nuh’a (tarafımızdan) şöyle vahyolundu: “Belli ki halkından şu ana kadar iman edenler dışında artık daha fazla inanan olmayacak. Şu halde, ortaya koydukları davranışlardan, tepkilerinden, yapageldikleri kötülüklerden dolayı üzülme.” (Hûd, 36)

36And it was revealed to Noah (by Us): “Never will any of your people believe except those who have already believed. Then, do not be distressed because of what they have been doing.

وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْن۪ي فِي الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۚ اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ ﴿37﴾
وَاصْنَعِ
ve yap
الْفُلْكَ
gemiyi
بِاَعْيُنِنَا
Bizim gözetimimiz altında
وَوَحْيِنَا
ve vahyimizle
وَلَا
—
تُخَاطِبْن۪ي
Bana hitap (dua) etme
فِي
hakkında
الَّذ۪ينَ
kimseler
ظَلَمُواۚ
zulmeden(ler)
اِنَّهُمْ
onlar
مُغْرَقُونَ
suda boğulacaklardır
﴿٣٧﴾

37Bizim gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda, gemiyi yap ve o zalimler lehinde Ben’den hiçbir ricada bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.”

37“Nezaretimiz altında ve vahiyle bildireceğimiz talimata göre sana tarif ettiğimiz gemiyi yap ve o zulme dalmış inançsızlar lehinde bana bir şey söyleme, haklarında şefaatçi olma! Çünkü onların boğulmaları artık mukadderdir.” (Hûd, 37)

37“Build the Ark (which We have described to you) under Our eyes and in accordance with Our instructions to be revealed (to you), and do not plead with Me for those who have persisted in wrongdoing. They are bound to be drowned.”

وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَاٌ مِنْ قَوْمِه۪ سَخِرُوا مِنْهُۘ قَالَ اِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَاِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَۘ ﴿38﴾
وَيَصْنَعُ
ve yapıyordu
الْفُلْكَ
gemiyi
وَكُلَّمَا
ve ne zaman
مَرَّ
yanından geçse
عَلَيْهِ
onun
مَلَاٌ
ileri gelenler
مِنْ
—
قَوْمِه۪
halkından
سَخِرُوا
alay ediyorlardı
مِنْهُۘ
onunla
قَالَ
dedi ki
اِنْ
eğer
تَسْخَرُوا
alay ederseniz
مِنَّا
bizimle
فَاِنَّا
muhakkak biz de
نَسْخَرُ
alay edeceğiz
مِنْكُمْ
sizinle
كَمَا
gibi
تَسْخَرُونَۘ
sizin alay ettiğiniz
﴿٣٨﴾

38Nuh gemiyi yapıyor, halkından ileri gelenler her ne zaman yanından geçseler onunla alay ediyorlardı. Nuh da: “Siz,” dedi; “şimdi bizimle alay ediyorsanız, elbet bizim de sizinle alay edeceğimiz bir gün gelir.”

38Nuh gemiyi yapıyor, halkından ileri gelenler de ne zaman yanından geçseler, onunla alay ediyorlardı. Nuh da şöyle karşılık veriyordu: “Şimdi siz, bizimle alay ediyorsunuz; ama nasıl şimdi siz bizimle alay ediyorsanız, bir gün gelecek, alay etmenin ne demek olduğunu elbette size göstereceğiz.” (Hûd, 38)

38And so Noah set to building the Ark. And every time the leading ones among his people passed by him, they mocked at him. He said: “Now you are mocking us, but (a day will come when) we mock you just as you mock us.

فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ يَأْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُق۪يمٌ ﴿39﴾
فَسَوْفَ
yakında
تَعْلَمُونَۙ
bileceksiniz
مَنْ
kime
يَأْت۪يهِ
geleceğini
عَذَابٌ
azabın
يُخْز۪يهِ
rüsvay edici
وَيَحِلُّ
ve ineceğini
عَلَيْهِ
başına
عَذَابٌ
azabın
مُق۪يمٌ
kalıcı
﴿٣٩﴾

39“Artık rüsvay edecek azabın kime gelip çatacağını, ayrıca âhiretteki daimi azabın da kimin üzerine ineceğini yakında görüp öğrenirsiniz.”

39“O zaman, başına geleni rüsvay edecek fakat niteliğini şu anda bilmeniz mümkün olmayan dehşetli bir azabın kimin başında patlayacağını, (Âhiret’te de) kalıcı bir azabın kimin üzerine ineceğini elbette bileceksiniz.” (Hûd, 39)

39“And so shall you know upon whom will come a punishment which will disgrace him, and upon whom will alight a lasting punishment (in the Hereafter).”

حَتّٰۤى اِذَا جَۤاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ قُلْنَا احْمِلْ ف۪يهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ اٰمَنَۘ وَمَۤا اٰمَنَ مَعَهُۤ اِلَّا قَل۪يلٌ ﴿40﴾
حَتّٰۤى
sonunda
اِذَا
zaman
جَۤاءَ
geldiği
اَمْرُنَا
emrimiz
وَفَارَ
ve kaynadığında
التَّنُّورُۙ
kazan
قُلْنَا
dedik ki
احْمِلْ
al
ف۪يهَا
ona
مِنْ
—
كُلٍّ
her şeyden
زَوْجَيْنِ
çifti
اثْنَيْنِ
ikişer
وَاَهْلَكَ
ve aileni
اِلَّا
dışındaki
مَنْ
olanlar
سَبَقَ
önceden
عَلَيْهِ
aleyhlerine
الْقَوْلُ
hüküm verilmiş
وَمَنْ
ve
اٰمَنَۘ
iman edenleri
وَمَۤا
ve
اٰمَنَ
zaten iman etmemişti
مَعَهُۤ
onunla beraber
اِلَّا
dışında
قَل۪يلٌ
pek az (insan)
﴿٤٠﴾

40Nihâyet emrimiz gelip de tennur kaynadığı zaman Nuh’a dedik ki: “Her hayvan türünden erkekli dişili ikişer eş ile haklarında helâk hükmü verilmiş olanları hariç olmak üzere, aileni bir de iman edenleri gemiye al!” Zaten beraberinde iman eden pek az insan vardı.

40Derken, emrimiz geldi ve kazan kaynamaya durdu; o zaman Nuh’a, “Her hayvan türünden erkek ve dişi birer çift ile haklarında helâk hükmü verilmiş olanları dışında aileni ve iman edenleri gemiye al!” diye buyurduk. Onun beraberinde iman etmiş pek az insan vardı. (Hûd, 40)

40(And so it went on) until the time when Our command came, and the boiler started boiling over. We said (to Noah): “Embark in it a pair of each kind (of living creature), and your family, except those against whom Our sentence has already been passed, and those who believe.” And those who believed with him were few.

Açıklama (SY)

Tennur: Kapalı ocak, fırın mânasına gelir. Türkçeye tandır olarak geçmiştir. Bu kelime tefsirlerde farklı anlayışlara imkân vermiştir. Hz. Havva’dan kalan ve Hz. Nuh’a intikal eden taştan bir ocak, gemide suyun toplanıp biriktiği yer, yeryüzünün fışkıran sular sebebiyle kaynaması, tan yerinin ağarması gibi birbirinden uzak mânalar düşünülmüştür. Elmalılı Hamdi Yazır, tennur’un, bu geminin kazanla çalışan buharlı bir gemi, bir vapur olduğunu düşündürdüğünü yazar.

وَقَالَ ارْكَبُوا ف۪يهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرٰۭيهَاۙ وَمُرْسٰيهَاۘ اِنَّ رَبّ۪ي لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿41﴾
وَقَالَ
ve dedi ki
ارْكَبُوا
haydi binin
ف۪يهَا
ona
بِسْمِ
adıyladır
اللهِ
Allah'ın
مَجْرٰۭيهَاۙ
yüzmesi de
وَمُرْسٰيهَاۘ
ve durması da
اِنَّ
şüphesiz
رَبّ۪ي
Rabbim
لَغَفُورٌ
Gafur'dur
رَح۪يمٌ
Rahim'dir
﴿٤١﴾

41Nuh dedi ki: “Binin gemiye! Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Gerçekten Rabbim gafurdur, rahîmdir (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).”

41Nuh (gemiye alınacaklara) “Gemiye binin!” dedi. “Onun akıp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır (O’nun gücü, kuvveti ve izniyledir; onu Bismillâh der çalıştırır, Bismillâh der durdururuz). Hiç şüphesiz Rabb’im, (kullarının günahlarını ve hatalarını) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır.” (Hûd, 41)

41Noah said, “Board it!” (and all the people and the pairs of creatures God willed should be saved were settled in the Ark). “In God’s Name be its course and its mooring. Surely my Lord is All-Forgiving, All-Compassionate.”

وَهِيَ تَجْر۪ي بِهِمْ ف۪ي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادٰى نُوحٌ۽ ابْنَهُ وَكَانَ ف۪ي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْۭ۠ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِر۪ينَ ﴿42﴾
وَهِيَ
(Gemi)
تَجْر۪ي
geçirirken
بِهِمْ
onları
ف۪ي
içinden
مَوْجٍ
dalgaların
كَالْجِبَالِ
dağlar gibi
وَنَادٰى
ve seslendi
نُوحٌ۽
Nuh
ابْنَهُ
oğluna
وَكَانَ
ve o (idi)
ف۪ي
—
مَعْزِلٍ
biraz ötede
يَا
—
بُنَيَّ
Ey oğulcağızım
ارْكَبْۭ۠
gel bin
مَعَنَا
bizimle birlikte
وَلَا
—
تَكُنْ
olma
مَعَ
beraber
الْكَافِر۪ينَ
kâfirlerle
﴿٤٢﴾

42Gemi onları dağlar gibi dalgalar arasından geçirirken, Nuh biraz ötede olan oğluna: “Evladım, gel sen de bizimle gemiye bin de kâfirlerle beraber kalma!” diye seslendi.

42Gemi içindekilerle beraber dağlar gibi dalgalar arasından akıp giderken Nuh, geminin dışında biraz ötedeki oğlunu gördü ve hemen, “Oğulcuğum, gel bizimle beraber gemiye bin de kâfirlerle birlikte olma!” diye seslendi. (Hûd, 42)

42So the Ark floated with them amid waves like mountains, and Noah cried out to a son of his who was standing apart: “Embark with us, my son, and do not be with the unbelievers!”

Açıklama (SY)

Onun bu oğlu, küfrünü içinde gizleyip açığa vurmadığı için, Hz. Nuh onu iman ehlinden sayıp gemiye almak istemişti.

قَالَ سَاٰو۪ۤي اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُن۪ي مِنَ الْمَۤاءِۘ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ اَمْرِ اللهِ اِلَّا مَنْ رَحِمَۚ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَق۪ينَ ﴿43﴾
قَالَ
(o) dedi ki
سَاٰو۪ۤي
sığınacağım
اِلٰى
—
جَبَلٍ
bir dağa
يَعْصِمُن۪ي
o beni korur
مِنَ
—
الْمَۤاءِۘ
sulardan
قَالَ
dedi ki
لَا
yoktur
عَاصِمَ
kurtulacak
الْيَوْمَ
bugün
مِنْ
—
اَمْرِ
emrinden
اللهِ
Allah'ın
اِلَّا
dışında
مَنْ
kimselerin
رَحِمَۚ
merhamet ettiği
وَحَالَ
bu sırada girdi
بَيْنَهُمَا
aralarına
الْمَوْجُ
bir dalga
فَكَانَ
ve o da oldu
مِنَ
—
الْمُغْرَق۪ينَ
boğulanlardan
﴿٤٣﴾

43O: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım!” dedi. Nuh ise: “Bugün Allah’ın helâk emrinden koruyacak hiçbir kuvvet yoktur. Ancak O’nun merhamet ettiği kurtulur!” der demez, birden aralarına dalga girdi ve oğlu boğulanlardan oldu.

43Oğlu, “Şöyle büyük bir dağa sığınırım da o beni sulardan korur!” karşılığını verdi. Nuh, “Bugün Allah’ın (helâk) emrinden kurtaracak hiçbir şey yoktur. O’nun hususî rahmetine aldıklarından başka kurtulan da olmaz!” dedi. O anda aralarına dalga girdi ve oğlu boğulanlara karıştı. (Hûd, 43)

43He said: “I will betake myself to a mountain that will protect me from the waters!”He (Noah) said: “Today there is no protection from God’s judgment except for him on whom He has mercy.” And the waves came between them, and he (the son) was among the drowned.

وَق۪يلَ يَۤا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَۤاءَكِ وَيَا سَمَۤاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَۤاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ ﴿44﴾
وَق۪يلَ
ve denildi
يَۤا
—
اَرْضُ
Ey yer
ابْلَع۪ي
çek
مَۤاءَكِ
suyunu
وَيَا
—
سَمَۤاءُ
ve ey gök
اَقْلِع۪ي
sen de tut
وَغ۪يضَ
ve çekildi
الْمَۤاءُ
su
وَقُضِيَ
ve bitirildi
الْاَمْرُ
iş
وَاسْتَوَتْ
ve oturdu
عَلَى
üzerine
الْجُودِيِّ
Cudi'nin
وَق۪يلَ
ve denildi
بُعْدًا
yok olsun
لِلْقَوْمِ
topluluğu
الظَّالِم۪ينَ
zalimler
﴿٤٤﴾

44Kâfirler boğulduktan sonra yerle göğe: “Ey yer suyunu yut ve sen ey gök suyunu tut!” diye emir buyuruldu. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cudi üzerinde yerleşti ve “Kahrolsun o zalimler!” denildi.

44Nihayet Allah’tan, “Ey yer, suyunu yut ve sen ey gök, suyunu tut!” emri geldi. Sular çekildi; Allah’ın iradesi icra edilip iş bitirildi ve gemi, Cudi üzerine oturdu. Ve “Uzak olsun o zalimler topluluğu!” hükmü verildi. (Hûd, 44)

44And it was said: “O earth, swallow up your waters! And, O sky, cease (your rain)!” And the waters were made to subside, and (by God’s will) the affair was accomplished. Then the Ark came to rest on al-Jūdī, and it was said: “Away with the wrongdoing people!”

Açıklama (SY)

Cudi, Türkiye’nin güneydoğusunda Şırnak civarında 2000 m. yüksekliğinde bir dağdır. Tevrat, Ararat dağına yerleştiğini bildirir. Hz. Nuh’un Irak tarafında irşadda bulunduğunu düşünmek daha mâkuldür. Cudi ismiyle Musul, Cizre ve Şam’da birer dağ bulunduğu rivayet edilmektedir.

وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْن۪ي مِنْ اَهْل۪ي وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِم۪ينَ ﴿45﴾
وَنَادٰى
ve nida etti
نُوحٌ
Nuh
رَبَّهُ
Rabbine
فَقَالَ
ve dedi ki
رَبِّ
Rabbim
اِنَّ
şüphesiz
ابْن۪ي
oğlum
مِنْ
—
اَهْل۪ي
benim ailemdendir
وَاِنَّ
ve şüphesiz
وَعْدَكَ
Sen'in vaadin
الْحَقُّ
haktır
وَاَنْتَ
ve Sen
اَحْكَمُ
en hakimisin
الْحَاكِم۪ينَ
hakimlerin
﴿٤٥﴾

45Nuh Rabbine hitâb edip: “Ya Rabbî,” dedi, “elbette boğulan oğlum da ailemdendi, öz evladımdı (halbuki ben onları gemiye alırken Sen bana kurtulacaklarını müjdelemiştin). Senin vaadin elbette haktır ve Sen hâkimlerin hâkimisin!”

45Nuh, Rabb’ine nida edip şöyle dedi: “Rabb’im! Boğulan oğlum da mü’min olarak aileme katılanlardandı, öz evlâdımdı. Sen’in, (mü’min olarak aileme dâhil olanları kurtaracağına dair) va’din de elbette haktır ve Sen Hâkimler Hâkimi’sin.” (Hûd, 45)

45Noah called out to his Lord, saying: “O my Lord, my son was of my family (as a believer), and Your promise is surely true (for my believing family members), and You are the Most Just of judges.”

قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ۠ فَلَا تَسْئَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۘ اِنّ۪ۤي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ ﴿46﴾
قَالَ
(Allah) dedi ki
يَا
—
نُوحُ
Ey Nuh
اِنَّهُ
şüphesiz o
لَيْسَ
değildir
مِنْ
—
اَهْلِكَۚ
senin ailenden
اِنَّهُ
elbette o
عَمَلٌ
bir iş yapmıştı
غَيْرُ
olmayan
صَالِحٍ۠
salih
فَلَا
—
تَسْئَلْنِ
Benden isteme
مَا
bir şeyi
لَيْسَ
olmayan
لَكَ
senin
بِه۪
hakkında
عِلْمٌۘ
bilgin
اِنّ۪ۤي
şüphesiz Ben
اَعِظُكَ
seni sakındırıyorum
اَنْ
—
تَكُونَ
olmanı
مِنَ
—
الْجَاهِل۪ينَ
bilgisizlerden
﴿٤٦﴾

46“Ey Nuh!” buyurdu Allah, “o senin ailenden değil. Çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi. O halde, hakkında kesin bilgin olmayan bir şeyi Ben’den isteme. Cahilce bir davranışta bulunmayasın diye sana öğüt veriyorum.”

46“Ey Nuh!” buyurdu Allah, “O, senin ailenden değildi; çünkü onun bütün hayatı, yanlış inanç, yanlış tavır ve davranış üzerine kuruluydu. O halde hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın bir meselede Ben’den istekte bulunma. Sana cahilce bir davranış içinde olmamanı öğütlerim.” (Hûd, 46)

46(God) said: “O Noah! He (being an unbeliever) is not of your family. He is one of unrighteous conduct (which embodied his unbelief). So do not ask of Me what you have no knowledge of. I admonish you so that you do not behave as one among the ignorant.”

Açıklama (SY)

Cenab-ı Allah’ın bu buyruğundan kasdı şudur: “Senin bu oğlun, kurtarmayı vaad ettiğim aile fertlerinden değildi. Çünkü kâfir idi. Kâfir senin ailenden sayılmaz. Zira müminle kâfir arasında velâyet yoktur.”

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ۤي اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْئَلَكَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۘ وَاِلَّا تَغْفِرْ ل۪ي وَتَرْحَمْن۪ۤي اَكُنْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿47﴾
قَالَ
dedi
رَبِّ
Rabbim
اِنّ۪ۤي
muhakkak ben
اَعُوذُ
sığınırım
بِكَ
Sana
اَنْ
—
اَسْئَلَكَ
Sen'den istemekten
مَا
bir şeyi
لَيْسَ
olmayan
ل۪ي
benim
بِه۪
hakkında
عِلْمٌۘ
bilgim
وَاِلَّا
eğer
تَغْفِرْ
bağışlamazsan
ل۪ي
beni
وَتَرْحَمْن۪ۤي
ve bana rahmet etmezsen
اَكُنْ
olurum
مِنَ
—
الْخَاسِر۪ينَ
kaybedenlerden
﴿٤٧﴾

47“Ya Rabbi” dedi, “hakkında kesin bilgim olmayan şeyi istemekten Sana sığınırım. Eğer beni affetmez, bana merhamet etmezsen, her şeyi kaybedenlerden olurum.”

47Nuh, “Rabb’im!” dedi: “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığım bir meselede Sen’den istekte bulunmaktan Sana sığınırım. Ne olur, eğer beni bağışlamaz ve bana rahmetinle muamele etmezsen, ben kaybedip gitmişlerden olurum.” (Hûd, 47)

47(Noah) said: “O my Lord! I seek refuge in You, lest I should ask of You what I have no knowledge of. And unless You forgive me and have mercy on me, I will indeed be among the losers.”

ق۪يلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰۤى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَۘ وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿48﴾
ق۪يلَ
denildi ki
يَا
—
نُوحُ
Ey Nuh
اهْبِطْ
in
بِسَلَامٍ
selam ile
مِنَّا
Biz'den
وَبَرَكَاتٍ
ve bereketlerle
عَلَيْكَ
sana
وَعَلٰۤى
ve üzerine
اُمَمٍ
topluluklar
مِمَّنْ
olanlardan
مَعَكَۘ
seninle birlikte
وَاُمَمٌ
ve (bazı) topluluklara
سَنُمَتِّعُهُمْ
geçimlik vereceğiz
ثُمَّ
sonra
يَمَسُّهُمْ
onlara dokunacaktır
مِنَّا
Biz'den
عَذَابٌ
bir azap
اَل۪يمٌ
acı
﴿٤٨﴾

48“Ey Nuh!” denildi, “sana ve beraberinde bulunan mümin topluluklara Bizim tarafımızdan bir selâmet ve çok bereketlerle gemiden in! Gelecek nesiller içinde niceleri de olacak ki onları dünyada bir müddet yaşatacağız, sonra da Biz’den onlara gâyet acı bir azap dokunacaktır.”

48Ona şöyle buyruldu: “Ey Nuh! Gemiden in; sana ve beraberinde bulunan mü’minlerle birlikte neslinizden gelecek mü’min topluluklara katımızdan artık selâmet, emniyet ve bereketler vardır. Ayrıca (inanmayan) topluluklar da olacaktır ki onlara dünyada bir süre geçimlik vereceğiz ve ardından kendilerine tarafımızdan çok acı bir azap dokunacaktır.” (Hûd, 48)

48He was told: “O Noah! Get you down in peace and safety from Us, and with blessings upon you and upon the communities (of believers) who are with you (and those to descend from you and them). (There will also be other) communities (of unbelievers) – We will provide for them to enjoy themselves for a term, and then there will visit them from Us a painful punishment.”

تِلْكَ مِنْ اَنْبَۤاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهَۤا اِلَيْكَۚ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَۤا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۘۛ فَاصْبِرْۘۛ اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟ ﴿49﴾
تِلْكَ
bunlar
مِنْ
—
اَنْبَۤاءِ
haberlerindendir
الْغَيْبِ
gayb
نُوح۪يهَۤا
vahyettiğimiz
اِلَيْكَۚ
sana
مَا
değildin
كُنْتَ
sen
تَعْلَمُهَۤا
onu biliyor
اَنْتَ
(ne) sen
وَلَا
ve ne de
قَوْمُكَ
senin halkın
مِنْ
—
قَبْلِ
önce
هٰذَاۘۛ
bundan
فَاصْبِرْۘۛ
sabret
اِنَّ
şüphesiz
الْعَاقِبَةَ
nihai kazanç
لِلْمُتَّق۪ينَ۟
muttakilerindir
﴿٤٩﴾

49İşte bunlar gayb olan birtakım haberlerdir. Onları sana Biz vahyediyoruz. Halbuki bu vahiyden önce onları ne sen, ne de halkın bilmezdiniz. Öyleyse onların red ve inkârlarına karşı sabret, dişini sık ve şüphen olmasın ki hayırlı âkıbet, Allah’ı sayıp O’na karşı gelmekten sakınanların olacaktır.

49(Ey Rasûlüm!) Bütün bunlar, görüp yaşamadığınız ve hakkında kesin bilgi sahibi olmadığınız (gayb) haberlerine dâhildir ki Biz onları sana vahyediyoruz. Bundan önce ne sen ne de senin halkın onları bilmezdiniz. (Rasûllerin tebliğ vazifelerini yerine getirmeleri, kavimlerinin onlara olan tepkisi ve neticeler hususunda değişen bir şey olmadığına göre) Sen, (maruz kaldığın bütün kötülüklere ve inkârda diretmelere karşı) sabret. Nihaî kazanç, elbette müttakîler (kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan, O’na itaatsizlikten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar) içindir. (Hûd, 49)

49Those are accounts of some exemplary events of the unseen (a time and realm beyond any created being’s perception) that We reveal to you, (O Messenger). Neither you nor your people knew them before this. Then (seeing that there is no substantial difference between the conditions in which the Messengers carried out their missions, and the reactions they encountered) be patient (with their reactions and their persistence in unbelief). The (final, happy) outcome is in favor of the God-revering, pious.

Sâffât 78–82
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِر۪ينَۘ ﴿78﴾
وَتَرَكْنَا
ve (iyi bir ün) bıraktık
عَلَيْهِ
ona
فِي
arasında
الْاٰخِر۪ينَۘ
sonra gelenler
﴿٧٨﴾

78Sonraki nesiller içinde de ona iyi bir nam bıraktık:

78(Kıyamet’e kadar gelecek) sonraki nesiller arasında onun için güzel bir nam bıraktık. (Sâffât, 78)

78And We left for him among later-comers (until the end of time this greeting and remembrance of him and his Message):

سَلَامٌ عَلٰى نُوحٍ فِي الْعَالَم۪ينَ ﴿79﴾
سَلَامٌ
selam olsun
عَلٰى
—
نُوحٍ
Nuh'a
فِي
içinde
الْعَالَم۪ينَ
bütün varlıklar
﴿٧٩﴾

79“Bütün milletler içinden selam var Nûh’a!”

79Bütün varlıklar içinde selâm olsun Nuh’a! (Sâffât, 79)

79“Peace be upon Noah among all beings.”

اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿80﴾
اِنَّا
elbette Biz
كَذٰلِكَ
işte böyle
نَجْزِي
mükafatlandırırız
الْمُحْسِن۪ينَ
muhsinleri
﴿٨٠﴾

80Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz!

80Biz, Allah’ı görürcesine iyiliğe ve iyi davranışa kilitlenmiş olanları işte böyle mükâfatlandırırız. (Sâffât, 80)

80Thus do We reward those devoted to doing good as if seeing God.

اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿81﴾
اِنَّهُ
çünkü o
مِنْ
—
عِبَادِنَا
Bizim kullarımızdandı
الْمُؤْمِن۪ينَ
mü'min
﴿٨١﴾

81Gerçekten o, Bizim tam inanmış has kullarımızdandı.

81Gerçekten o, hakkıyla inanmış (mü’min) kullarımızdandı. (Sâffât, 81)

81Surely he was one of Our truly believing servants.

ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَ ﴿82﴾
ثُمَّ
sonra
اَغْرَقْنَا
suda boğduk
الْاٰخَر۪ينَ
diğerlerini
﴿٨٢﴾

82Sonra da öbürlerini, o zalim kâfirleri suda boğduk.

82(Onu ve beraberindeki mü’minleri kurtarmamızın) ardından, (Onun gemisine binmeyip) geride kalan (zalim kâfirleri) suda boğduk. (Sâffât, 82)

82As for the others (who opposed him), We caused them to drown.

Hz. Hûd (a.s.)

Hz. Hûd (a.s.)

AhkâfHûdFussiletHâkkaFecr
A’râfHûdŞuarâFussiletAhkâfZâriyâtKamerHâkkaFecr
Ahkâf 21
وَاذْكُرْ اَخَا عَادٍۘ اِذْ اَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالْاَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ۤ اَلَّا تَعْبُدُۤوا اِلَّا اللهَۘ اِنّ۪ۤي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ﴿21﴾
وَاذْكُرْ
ve an
اَخَا
kardeşini (Hud'u)
عَادٍۘ
Ad'ın
اِذْ
hani
اَنْذَرَ
uyarmıştı
قَوْمَهُ
halkını
بِالْاَحْقَافِ
Ahkaf'taki
وَقَدْ
oysa
خَلَتِ
gelip geçti
النُّذُرُ
nice uyarıcılar
مِنْ
—
بَيْنِ
—
يَدَيْهِ
onun önünden
وَمِنْ
ve
خَلْفِه۪ۤ
ardından
اَلَّا
—
تَعْبُدُۤوا
ibadet etmeyin
اِلَّا
başkasına
اللهَۘ
Allah'tan
اِنّ۪ۤي
elbette ben
اَخَافُ
endişe ediyorum
عَلَيْكُمْ
sizin
عَذَابَ
azabına uğramanızdan
يَوْمٍ
bir günün
عَظ۪يمٍ
büyük
﴿٢١﴾

21Bir de Âd halkının kardeşleri Hûd’u düşün! O Ahkaf’da halkını uyarmıştı. Gerçekte ondan önce de sonra da birçok uyaran peygamberler gelip geçmişti. O: “Yalnız Allah’a ibadet edin! Doğrusu ben, sizin başınıza gelecek müthiş bir günün azabından endişe ediyorum!” demişti.

21(İşte, tarihten bir misal:) Âd halkının kardeşleri (Hûd’u) an. Nasıl ondan önce ve ondan sonra uyarıcılar gelmişse, o da (bir uyarıcı olarak) Ahkâf’ta halkını, “Yalnız Allah’a ibadet edin. Gerçek şu ki ben sizin için çok dehşetli bir günün azabından endişe ediyorum” diye uyardı. (Ahkâf, 21)

21Make mention of (Hud) the brother of Ad: he warned his people in al-Ahqaf – as indeed warners came and went before and after him (to warn their peoples) – saying: “Worship none but God alone. I surely fear for you the punishment of an awesome day.”

Açıklama (SY)

Ahkaf sözlükte “kum tepeleri” anlamına gelir. Özel isim olarak, Arap yarımadasının güney kısmı olup bugün meskûn değildir. Uman’dan Yemen’e kadar uzanan bu bölgede Âd halkı yaşamıştı. Burası eski çağlarda yeşillik iken sonradan kuraklığa mâruz kalmış olabilir.

Hûd 50–60
وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُودًاۘ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۘ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُفْتَرُونَ ﴿50﴾
وَاِلٰى
ve (kavmin)e
عَادٍ
Ad
اَخَاهُمْ
kardeşleri
هُودًاۘ
Hud'u (gönderdik)
قَالَ
dedi ki
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
اعْبُدُوا
kulluk edin
اللهَ
Allah'a
مَا
yoktur
لَكُمْ
sizin için
مِنْ
hiç bir
اِلٰهٍ
ilah
غَيْرُهُۘ
O'ndan başka
اِنْ
—
اَنْتُمْ
siz
اِلَّا
ancak
مُفْتَرُونَ
yalan uyduranlarsınız
﴿٥٠﴾

50Ad halkına da kardeşleri Hûd’u peygamber olarak gönderdik. O da: “Ey benim halkım! Yalnız Allah’a ibadet edin ki, zaten sizin O’ndan başka bir ilahınız yoktur. Siz şirk koşmakla iftira etmekten başka bir şey yapmıyorsunuz!” dedi.

50Âd kavmine rasûl olarak (yine bizzat içlerinden çıkmış olan) kardeşleri Hûd’u gönderdik. O şu tebliğde bulundu: “Ey benim halkım! Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Şirk koşmakla, Allah’a iftira etmekten başka bir şey yapmıyorsunuz.” (Hûd, 50)

50And to (the people of) ‘Ad We sent their brother Hud. He said: “O my people! Worship God alone: you have no deity other than Him. You are only fabricators of falsehood (in attributing partners to Him).

يَا قَوْمِ لَۤا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًاۘ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى الَّذ۪ي فَطَرَن۪يۘ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿51﴾
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
لَۤا
—
اَسْئَلُكُمْ
sizden istemiyorum
عَلَيْهِ
bunun için
اَجْرًاۘ
bir ücret
اِنْ
—
اَجْرِيَ
benim ücretim
اِلَّا
yalnızca
عَلَى
aittir
الَّذ۪ي
—
فَطَرَن۪يۘ
beni yaratana
اَفَلَا
—
تَعْقِلُونَ
aklınızı kullanmayacak mısınız?
﴿٥١﴾

51“Ey halkım! Risaleti tebliğden dolayı sizden hiçbir ücret beklemiyorum. Ben mükâfatımı yalnız ve yalnız beni yaratandan beklerim. Hiç düşünmez misiniz?”

51“Ey halkım! Ben, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, beni bana has özelliklerle yoktan var eden Zât’tır. Aklınızı kullanıp, düşünce ve muhakemenizi hiç işletmeyecek misiniz?” (Hûd, 51)

51“O my people! I ask of you no wage for it (for conveying the Message to you); my wage is due from only Him Who originated me with a particular character. Will you not use your reason?

وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُۤوا اِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَۤاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً اِلٰى قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِم۪ينَ ﴿52﴾
وَيَا
—
قَوْمِ
ve Ey halkım
اسْتَغْفِرُوا
bağışlanma dileyin
رَبَّكُمْ
Rabbinizden
ثُمَّ
sonra
تُوبُۤوا
tevbe edin
اِلَيْهِ
O'na
يُرْسِلِ
göndersin
السَّمَۤاءَ
gökten
عَلَيْكُمْ
üzerinize
مِدْرَارًا
bolca yağmur
وَيَزِدْكُمْ
ve katsın
قُوَّةً
güç
اِلٰى
—
قُوَّتِكُمْ
gücünüze
وَلَا
—
تَتَوَلَّوْا
yüz çevirmeyin
مُجْرِم۪ينَ
suçlular olarak
﴿٥٢﴾

52“Ey halkım! Haydi Rabbinizden af dileyin, sonra ona tövbe edin, O’na dönün ki gökten size bol bol yağmur göndersin, gücünüze güç katsın, ne olur, yüz çevirip suçlu duruma düşmeyin!”

52“Ey halkım! (Şimdiye kadarki) Günahlarınız için O’ndan bağışlanma dileyip sonra da bütün kalbinizle, (iman, ibadet ve amel-i salihle) O’na yönelin ki O, göğü başınızdan aşağı âdeta yağmur olarak yağdırsın ve gücünüze güç katsın. Ne olur, bu söylediklerime sırt dönüp de günah hasadına dalıp gitmiş suçlular olmayın!” (Hûd, 52)

52“O my people! Implore your Lord to forgive you (for the sins you have so far committed) and turn to Him repentant that He may cause the sky to pour down upon you abundant rain, and add strength to your strength. So, do not turn your backs (on this message that I convey to you), as disbelieving criminals!”

قَالُوا يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِك۪ۤي اٰلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ ﴿53﴾
قَالُوا
dediler ki
يَا
—
هُودُ
Ey Hud
مَا
—
جِئْتَنَا
sen bize getirmedin
بِبَيِّنَةٍ
açık bir delil
وَمَا
ve değiliz
نَحْنُ
biz
بِتَارِك۪ۤي
bırakacak
اٰلِهَتِنَا
ilahlarımızı
عَنْ
—
قَوْلِكَ
senin sözünle
وَمَا
ve değiliz
نَحْنُ
biz
لَكَ
sana
بِمُؤْمِن۪ينَ
inanacak
﴿٥٣﴾

53“Ey Hûd!” dediler, “sen bize açık bir belge, bir mûcize getirmedin. Biz de senin sözüne bakarak tanrılarımızı bırakacak değiliz. Sana asla inanacak da değiliz.”

53“Ey Hud!” diye tepki verdiler: “Sen bize iddianı ispat edecek açık bir delil, bir mucize göstermedin. Biz de sadece senin sözüne bakarak ilâhlarımızı bırakacak değiliz; sana inanacak da değiliz.” (Hûd, 53)

53“O Hud!” they said: “You have brought us no clear sign (– a miracle to prove your Messengership). We are not going to forsake our deities on your mere saying so, the more so as we do not believe you.

اِنْ نَقُولُ اِلَّا اعْتَرٰيكَ بَعْضُ اٰلِهَتِنَا بِسُۤوءٍۘ قَالَ اِنّ۪ۤي اُشْهِدُ اللهَ وَاشْهَدُۤوا اَنّ۪ي بَر۪ۤيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۙ ﴿54﴾
اِنْ
—
نَقُولُ
diyoruz ki
اِلَّا
sadece
اعْتَرٰيكَ
seni çarpmış
بَعْضُ
bir kısmı
اٰلِهَتِنَا
ilahlarımızdan
بِسُۤوءٍۘ
fena
قَالَ
dedi ki
اِنّ۪ۤي
şüphesiz ben
اُشْهِدُ
şahit tutuyorum
اللهَ
Allah'ı
وَاشْهَدُۤوا
ve şahit olun
اَنّ۪ي
elbette ben
بَر۪ۤيءٌ
tanımıyorum
مِمَّا
—
تُشْرِكُونَۙ
ortak koştuklarınızdan
﴿٥٤﴾

54“Galiba tanrılarımızdan biri seni pek fena çarpmış, demekten başka bir şey söyleyemeyiz.” Hûd dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahid olun ki: Ben sizin Allah’a şerik koştuklarınızdan hiçbirini tanımıyorum.

54“Diyeceğimiz şu ki seni ilâhlarımızdan bir kısmı çok fena çarpmış!” Hud, cevap verdi: “Allah şahidimdir, siz de şahit olun ki ben, sizin Allah’a koştuğunuz ortaklardan hiçbirini tanımıyorum– (Hûd, 54)

54“We say only that some of our deities have possessed you with evil.” Hud said: “Surely I call God to witness, and you too be witnesses, that I am free of what you associate (with God as partners with Him),

مِنْ دُونِه۪ فَك۪يدُون۪ي جَم۪يعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ ﴿55﴾
مِنْ
—
دُونِه۪
O'ndan başka
فَك۪يدُون۪ي
haydi bana tuzak kurun
جَم۪يعًا
hep birlikte
ثُمَّ
sonra
لَا
—
تُنْظِرُونِ
bana hiç göz açtırmayın
﴿٥٥﴾

55Artık hepiniz toplanın, bana istediğiniz tuzağı kurun, hiç göz açtırmayın, hiç süre tanımayın!

55(İlâh ve Ma’bud olarak) Yalnız O’nu tanırım ben. Eğer buna bir diyeceğiniz varsa, toplanın bir araya ve bana istediğiniz tuzağı kurun; kurun da bana hiç göz açtırmayın.” (Hûd, 55)

55“Apart from Him (I only take Him as Deity and Lord). So, scheme against me all together, and then give me no respite!

اِنّ۪ي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ رَبّ۪ي وَرَبِّكُمْۘ مَا مِنْ دَۤابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاۘ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿56﴾
اِنّ۪ي
şüphesiz ben
تَوَكَّلْتُ
güvendim
عَلَى
—
اللهِ
Allah'a
رَبّ۪ي
benim Rabbim
وَرَبِّكُمْۘ
ve sizin Rabbiniz olan
مَا
yoktur
مِنْ
hiçbir
دَۤابَّةٍ
canlı
اِلَّا
ki
هُوَ
O'nun (Allah)
اٰخِذٌ
tutmadığı
بِنَاصِيَتِهَاۘ
onun perçeminden
اِنَّ
şüphesiz
رَبّ۪ي
Rabbim
عَلٰى
üzeredir
صِرَاطٍ
yol
مُسْتَق۪يمٍ
doğru
﴿٥٦﴾

56Ben benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayanıp güvendim. Hiçbir canlı yoktur ki mukadderatı O’nun elinde olmasın. Rabbim elbette tam istikamet üzeredir.

56“Ben, benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz olan Allah’a dayanıp güvendim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah onun perçeminden tutmuş da mutlak hâkimiyet ve tasarrufu altında bulunduruyor olmasın. Muhakkak ki Rabb’im, (hâkimiyetini icrada, her hüküm ve tasarrufunda) mutlak doğru, mutlak âdildir.” (Hûd, 56)

56“I have put my trust in God, my Lord and your Lord. No living creature is there but He holds it by its forelock and keeps it under His complete control. Surely, my Lord is on a straight path (He governs all that exists and carries out His decrees rightly and with absolute justice).

Açıklama (SY)

(54–56) Allah’ın yaptığı her iş doğrudur, güzeldir. O’nun rızası hakta, doğruluk ve adalettedir. O, dürüstlüğün hâmisi, doğruların yardımcısıdır.

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ مَۤا اُرْسِلْتُ بِه۪ۤ اِلَيْكُمْۘ وَيَسْتَخْلِفُ رَبّ۪ي قَوْمًا غَيْرَكُمْۚ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْئًاۘ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ ﴿57﴾
فَاِنْ
eğer
تَوَلَّوْا
sırt dönerseniz
فَقَدْ
artık
اَبْلَغْتُكُمْ
size tebliğ ettim
مَۤا
şeyi
اُرْسِلْتُ
benimle gönderilen
بِه۪ۤ
—
اِلَيْكُمْۘ
size
وَيَسْتَخْلِفُ
ve yerinize yerleştirir
رَبّ۪ي
Rabbim
قَوْمًا
bir topluluk
غَيْرَكُمْۚ
sizden başka
وَلَا
ve
تَضُرُّونَهُ
O'na zarar da veremezsiniz
شَيْئًاۘ
hiçbir
اِنَّ
şüphesiz
رَبّ۪ي
Rabbim
عَلٰى
—
كُلِّ
her
شَيْءٍ
şeyi
حَف۪يظٌ
gözetendir
﴿٥٧﴾

57Eğer haktan yüz çevirirseniz, ben müsterihim, zira size ulaştırmakla görevli olduğum buyrukları size tebliğ ettim. Rabbim dilerse, sizi gönderip yerinize başka bir topluluk getirir. Ama siz O’na hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. Muhakkak ki Rabbim her şeyi gözetlemektedir.”

57“Eğer size tarif ettiğim bu doğru yola sırt dönerseniz, ne diyeyim? Ben, size ulaştırmakla vazifeli olduğum buyrukları bütünüyle tebliğ etmiş bulunuyorum. (Bunları kabul etmez ve aksi istikamette yolunuza devam edecek olursanız,) Artık Rabb’im dilerse sizi ortadan kaldırıp, yerinize başka bir topluluk getirir. O’na mâni olamaz, yolunuza devam etmekle bir zarar da veremezsiniz. Muhakkak ki Rabb’im, her şeyi görüp gözetmekte ve bütün yapılanları kaydetmektedir.” (Hûd, 57)

57“If you turn your backs (on the Message I convey to you, know that) I have conveyed to you what I was sent with to you. My Lord will (if you continue in your rejection) cause another people to take your place, whereas you cannot harm Him in the least. Surely, my Lord keeps watch and record of all things.”

Açıklama (SY)

Allah’ın hafîz yani gözetleyen olmasının anlamı şudur:

Hiçbir şey O’ndan saklanamaz. Bütün işlerinizi görüp kaydettirir de ona göre karşılığını verir.

وَلَمَّا جَۤاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّاۚ وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَل۪يظٍ ﴿58﴾
وَلَمَّا
ve ne zaman ki
جَۤاءَ
gelince
اَمْرُنَا
emrimiz
نَجَّيْنَا
kurtardık
هُودًا
Hud'u
وَالَّذ۪ينَ
ve kimseleri
اٰمَنُوا
iman eden(leri)
مَعَهُ
beraberindeki
بِرَحْمَةٍ
bir rahmetle
مِنَّاۚ
Biz'den
وَنَجَّيْنَاهُمْ
ve onları kurtardık
مِنْ
—
عَذَابٍ
bir azaptan
غَل۪يظٍ
çok ağır
﴿٥٨﴾

58Azaba dair emrimiz gelince Hûd ve beraberinde olan müminleri, tarafımızdan bir rahmet eseri olarak kurtardık, onları pek ağır bir azaptan selâmete çıkardık.

58(Âd kavmi yanlış yolda diretti.) Nihayet kendileriyle ilgili hükmümüz icraya konunca, Hûd’u ve iman etmiş olup da onunla beraber bulunanları (iman, salih amel ve sabırlarına karşılık) tarafımızdan bir lütufla kurtardık. Gerçekten, çok ağır bir azaptan, (hem Âhiret azabından da) kurtardık onları. (Hûd, 58)

58And when Our judgment came to pass (because the people of ‘Ad did continue in their rejection), We saved Hud and those who believed with him out of a mercy from Us (because of their faith, righteousness and patience): We saved them from a harsh punishment.

Açıklama (SY)

Birinci kurtarma Âd halkını imha eden kum fırtınasından, ikincisi ise âhiret azabından kurtarmayı ifade eder.

وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُۤوا اَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍ ﴿59﴾
وَتِلْكَ
ve işte bu
عَادٌ
Ad (halkı)
جَحَدُوا
inkâr etti
بِاٰيَاتِ
ayetlerini
رَبِّهِمْ
Rablerinin
وَعَصَوْا
ve karşı geldiler
رُسُلَهُ
resullerine
وَاتَّبَعُۤوا
ve tâbi oldular
اَمْرَ
emrine
كُلِّ
her
جَبَّارٍ
zorbanın
عَن۪يدٍ
inatçı
﴿٥٩﴾

59İşte Âd halkı buydu. Rab’lerinin âyetlerini inkâr ettiler, O’nun peygamberlerine isyan ettiler ve Hakk’a karşı gelen her inatçı zorbanın isteklerine uydular.

59Evet, işte Âd! Rabb’ilerinin âyetlerini (O’nun varlığını ve Birliği’ni gösteren onca delilleri ve kendilerine gösterilen mucizeleri) bile bile inkâr ettiler; bununla kalmayıp, (O’nun kendilerine gönderdiği Rasûl’e âsi olmakla) bütün rasûllere âsi olmuş oldular ve hakka karşı çıkan her inatçı zorbanın emrine uydular. (Hûd, 59)

59Such were the ‘Ad. They obstinately rejected the Revelations of their Lord (the signs and miracles proving His Oneness and all other essentials of faith) and they rebelled against His Messengers (by rejecting the Messenger – Hud – sent to them), and followed every stubborn tyrant.

وَاُتْبِعُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِۘ اَلَۤا اِنَّ عَادًا كَفَرُوا رَبَّهُمْۘ اَلَا بُعْدًا لِعَادٍ قَوْمِ هُودٍ۟ ﴿60﴾
وَاُتْبِعُوا
ve müstahak oldular
ف۪ي
—
هٰذِهِ
bu
الدُّنْيَا
dünyada
لَعْنَةً
lanete
وَيَوْمَ
ve gününde
الْقِيٰمَةِۘ
kıyamet
اَلَۤا
iyi bilin ki
اِنَّ
şüphesiz
عَادًا
Ad (halkı)
كَفَرُوا
inkâr ettiler
رَبَّهُمْۘ
Rablerini
اَلَا
yine iyi bilin ki
بُعْدًا
uzak olsun
لِعَادٍ
Ad
قَوْمِ
kavmi
هُودٍ۟
Hud'un
﴿٦٠﴾

60Hem bu dünyada lânete tâbi tutuldular, hem de kıyamet gününde. Evet, Âd halkı, Rab’lerini tanımayıp inkâr yolunu tuttular. Dikkat et: Nasıl da defoldu gitti o Hûd’un kavmi Âd!

60Ve hem bu dünyada hem de Kıyamet Günü’nde rahmetten uzaklaştırılıp, lânetle anılmaya müstahak oldular. Evet, gördünüz ya Rabb’ilerini tanımayıp, inkâr yolunda diretti Âd! Gördünüz ya neticede yıkıldı gitti Hûd’un kavmi Âd! (Hûd, 60)

60And a curse was made to pursue them in this world, and on the Day of Resurrection. Beware! The ‘Ad disbelieved in their Lord with ingratitude; so away with the ‘Ad, the people of Hud!

Fussilet 15–16
فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًۘ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللهَ الَّذ۪ي خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةًۘ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ ﴿15﴾
فَاَمَّا
fakat
عَادٌ
Ad (kavmi)
فَاسْتَكْبَرُوا
büyüklük tasladılar
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
بِغَيْرِ
olmaksızın
الْحَقِّ
hakkı
وَقَالُوا
ve dediler
مَنْ
kimdir?
اَشَدُّ
daha güçlü
مِنَّا
bizden
قُوَّةًۘ
kuvveti
اَوَلَمْ
—
يَرَوْا
görmediler mi?
اَنَّ
elbette
اللهَ
Allah
الَّذ۪ي
O ki
خَلَقَهُمْ
onları yaratan
هُوَ
O
اَشَدُّ
daha güçlüdür
مِنْهُمْ
kendilerinden
قُوَّةًۘ
kuvvetçe
وَكَانُوا
ve devam ettiler
بِاٰيَاتِنَا
Bizim ayetlerimizi
يَجْحَدُونَ
inkâra
﴿١٥﴾

15Âd halkına gelince; onlar dünyada haksız ve sebepsiz yere büyüklük taslayıp, “Kuvvet yönünden var mı bize galip gelecek?” dediler. Halbuki kendilerini yaratan Allah’ın, o mahlûklardan daha kuvvetli olduğunu görüp anlamadılar mı? Onlar Bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.

15Âd halkı hiçbir gerçek ve hak–hukuk tanımadan ülkelerinde büyüklük tasladı ve hep zalimce davrandılar; “Var mı” dediler, “bizden daha güçlü–kuvvetlisi?” Oysa, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan çok daha güçlü olduğunu görmemişler miydi? Onlar, Biz’e işaret eden bütün deliller, gönderdiğimiz vahyî gerçekler karşısında bile bile diretiyorlardı. (Fussilet, 15)

15Now, as for the Ad: They acted arrogantly and oppressively in the land against all right, and said: “Who can be superior to us in power?” Did they not see that God, Who created them, is superior to them in power? And they persisted in rejecting Our manifest signs and Revelations.

فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحًا صَرْصَرًا ف۪ۤي اَيَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذ۪يقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۘ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَخْزٰى وَهُمْ لَا يُنْصَرُونَ ﴿16﴾
فَاَرْسَلْنَا
Biz de gönderdik
عَلَيْهِمْ
üzerlerine
ر۪يحًا
bir rüzgar
صَرْصَرًا
dondurucu
ف۪ۤي
—
اَيَّامٍ
günlerde
نَحِسَاتٍ
uğursuz
لِنُذ۪يقَهُمْ
tattırmak için
عَذَابَ
azabını
الْخِزْيِ
rüsvaylık
فِي
—
الْحَيٰوةِ
hayatında
الدُّنْيَاۘ
dünya
وَلَعَذَابُ
azabı ise
الْاٰخِرَةِ
ahiret
اَخْزٰى
daha da kepaze edicidir
وَهُمْ
ve onlara
لَا
hiç
يُنْصَرُونَ
yardım edilmeyecektir
﴿١٦﴾

16Biz de onların üzerine, o uğursuz günlerde bir kasırga gönderdik. Bunu onlara dünya hayatında bir rezillik ve rüsvaylık tattırmak için yaptık. Âhiret azabı ise daha çok rüsvay eder. Hem orada hiç kimse kendilerine yardım edemez.

16Neticede üzerlerine o felâket-helâk günlerinde şiddetli bir kasırga gönderdik ve böylece onlara dünya hayatında rüsvaylık azabını tattırdık. Âhiret azabı ise çok daha rüsvay edicidir. Orada asla bir yardım da görmezler. (Fussilet, 16)

16So then We sent upon them a furious windstorm through days of disaster, and so We made them taste the punishment of disgrace in the life of this world, while the punishment of the Hereafter is more humiliating. And they will not be helped (to evade it).

Açıklama (SY)

Burada Âd halkının felakete uğradığı günler, onlar için uğursuz olarak nitelendirilmiştir. Aksi halde bu günlerde bir uğursuzluk olsaydı, başka zamanlarda, başka kimselere de uğursuzluk meydana gelirdi.

Hâkka 6–8
وَاَمَّا عَادٌ فَاُهْلِكُوا بِر۪يحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍۙ ﴿6﴾
وَاَمَّا
ve
عَادٌ
Ad (kavmi ise)
فَاُهْلِكُوا
helak edildiler
بِر۪يحٍ
bir kasırga ile
صَرْصَرٍ
uğultulu
عَاتِيَةٍۙ
kükreyen
﴿٦﴾

6Âd ise azgın bir kasırga ile imha edildi.

6Âd ise onlar da çok şiddetli ve kükreyen bir kasırga ile imha edildi. (Hâkka, 6)

6And the (tribe of) ‘Ad – they were destroyed with a furious, roaring windstorm,

سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ اَيَّامٍۙ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ ف۪يهَا صَرْعٰىۙ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍۚ ﴿7﴾
سَخَّرَهَا
onu saldı
عَلَيْهِمْ
onların üzerine
سَبْعَ
yedi
لَيَالٍ
gece
وَثَمَانِيَةَ
ve sekiz
اَيَّامٍۙ
gündüz
حُسُومًا
kesintisiz
فَتَرَى
görürsün
الْقَوْمَ
o halkı
ف۪يهَا
orada
صَرْعٰىۙ
serilmiş
كَاَنَّهُمْ
sanki onlar
اَعْجَازُ
kütükleridir
نَخْلٍ
hurma
خَاوِيَةٍۚ
içi boş
﴿٧﴾

7Allah o kasırgayı üzerlerine yedi gece, sekiz gün kesintisiz olarak salıverdi. Öyle ki sen, o halkı içi boş hurma kütükleri gibi yerlere serilmiş görürdün.

7Allah, o kasırgayı, kesintisiz olarak yedi gece, sekiz gündüz üzerlerinden hiç eksik etmedi; öyle ki o halkı içi boş hurma kütükleri gibi yerlere serilmiş görürdün. (Hâkka, 7)

7Which God made to prevail against them for seven nights and eight days, uninterruptedly,so that you could have seen people lying overthrown in it, as though they were hollow trunks of palm-trees.

فَهَلْ تَرٰى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ ﴿8﴾
فَهَلْ
—
تَرٰى
görüyor musun?
لَهُمْ
onlardan
مِنْ
hiç
بَاقِيَةٍ
geri kalan
﴿٨﴾

8Şimdi onlardan geri kalan bir şey görebilir misin?

8Şu anda görebilir misin o (günahkâr kâfirlerden) geriye kalmış tek bir kimse? (Hâkka, 8)

8Now do you see any of them remaining?

Fecr 6–8
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍۙ۞ ﴿6﴾
اَلَمْ
—
تَرَ
görmedin mi?
كَيْفَ
ne
فَعَلَ
yaptı
رَبُّكَ
Rabbin
بِعَادٍۙ۞‏
Ad'e
﴿٦﴾

6Rabbinin ne yaptığını görmedin mi?

6Gör bak, Rabb’in ne yaptı Âd (kavmine); (Fecr, 6)

6Have you not considered how your Lord dealt with the (tribe of) ‘Ad,

اِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِۙ۞ ﴿7﴾
اِرَمَ
İrem'e?
ذَاتِ
—
الْعِمَادِۙ۞‏
sütunlu
﴿٧﴾

7Yüksek binalarla dolu İrem şehrinde oturan Âd halkına,

7Yüksek, âbide-misal binalar diken çok güçlü İrem halkına – (Fecr, 7)

7(The people of) Iram with many-columned (i.e. monumental) buildings,

اَلَّت۪ي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلَادِۙ۞ ﴿8﴾
اَلَّت۪ي
ki
لَمْ
—
يُخْلَقْ
yaratılmamıştı
مِثْلُهَا
onun eşi
فِي
—
الْبِلَادِۙ۞‏
ülkeler arasında
﴿٨﴾

8Beldeler içinde benzeri yaratılmamış,

8Ki o diyarda onların bir benzeri yaratılmamıştı; (Fecr, 8)

8The like of which had not been created in the land?

Hz. Sâlih (a.s.)

Hz. Sâlih (a.s.)

A’râfŞuarâHicrŞems
A’râfHûdHicrŞuarâNemlFussiletZâriyâtKamerHâkkaŞems
A’râf 73–79
وَاِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحًاۢ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۘ قَدْ جَۤاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْۘ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ ف۪ۤي اَرْضِ اللهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُۤوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿73﴾
وَاِلٰى
ve
ثَمُودَ
Semud kavmine de
اَخَاهُمْ
kardeşleri
صَالِحًاۢ
Salih'i (gönderdik)
قَالَ
dedi ki
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
اعْبُدُوا
kulluk edin
اللهَ
Allah'a
مَا
yoktur
لَكُمْ
sizin
مِنْ
hiçbir
اِلٰهٍ
ilahınız
غَيْرُهُۘ
O'ndan başka
قَدْ
elbette
جَۤاءَتْكُمْ
size geldi
بَيِّنَةٌ
açık delil
مِنْ
tarafından
رَبِّكُمْۘ
Rabbiniz
هٰذِه۪
işte şu
نَاقَةُ
devesi
اللهِ
Allah'ın
لَكُمْ
size
اٰيَةً
bir mucizedir
فَذَرُوهَا
bırakın onu
تَأْكُلْ
otlasın
ف۪ۤي
—
اَرْضِ
diyarında
اللهِ
Allah'ın
وَلَا
sakın
تَمَسُّوهَا
ona yapmayın
بِسُۤوءٍ
bir fenalık
فَيَأْخُذَكُمْ
yoksa sizi yakalar
عَذَابٌ
bir azap
اَل۪يمٌ
acı
﴿٧٣﴾

73Semûd halkına da içlerinden biri olan kardeşleri Salih’i gönderdik. “Ey halkım!” dedi, “yalnız Allah’a ibadet edin! Çünkü sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. İşte size Rabbinizden açık bir delil, bir mûcize geldi. İşte Allah’ın devesi de size bir âyet! Onu kendi haline bırakın, Allah’ın diyarında otlasın, sakın ona bir fenalık yapmayın! Yoksa sizi acı veren bir azap yakalayıverir.”

73Semud’a, (yine kendi içlerinden) kardeşleri Salih’i gönderdik. O da (diğerleri gibi aynı gerçeği) tebliğ etti: “Ey halkım! Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Şüpheniz olmasın ki size Rabb’inizden apaçık bir delil gelmiş bulunuyor: İşte, (benden beklediğiniz) açık bir işaret, bir mucize olarak Allah’ın hususî sizin için yarattığı dişi deve. Bırakın kendi halinde Allah’ın diyarında otlasın. Sakın ha, ona bir fenalık yapmayın yoksa sizi pek acı bir azap yakalayıverir.” (A’râf, 73)

73And to (the people of) Thamūd (We sent) their brother, Sālih. He said (conveying the same message): “O my people! Worship God alone: you have no deity other than Him. Assuredly a manifest proof has come to you from your Lord: this is a she-camel from God as a sign for you (of the truth of my Messengership). So leave her to pasture on God’s earth, and touch her with no harm lest a painful punishment should seize you.

Açıklama (SY)

Semud, Âd kavminden sonra Arabistan’da en yaygın halktır. Eski Arap şiirinde olduğu gibi, Eski Yunan ve Rum tarihçi ve coğrafyacıları da Semud halkından bahsederler. Bu kavim kuzeybatı Arabistan’da Hicr denilen bölgede otururdu. Başkentleri şimdi, Medayin Salih adı ile anılmaktadır. Bu halkın tepelerde oydukları taş evler, bu güne bile ulaşmıştır.

Kur’ân’ın geldiği sırada Mekkeliler Şam’a ticaret için giderken, Hicr kalıntılarının yanından geçiyorlardı. Bir defasında Hz. Peygamber (a.s.) ashabı ile oradan geçerken: “Burası Allah’ın gazabı ile helâk olan bir halkın diyarı idi. Siz de buradan ağlayarak geçin. Burası eğlenecek değil, hüzünlenecek bir yerdir.” deyip oradan çabuk ayrılmayı tavsiye etmiştir.

وَاذْكُرُۤوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَۤاءَ مِنْ بَعْدِ عَادٍ وَبَوَّاَكُمْ فِي الْاَرْضِ تَتَّخِذُونَ مِنْ سُهُولِهَا قُصُورًا وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتًاۚ فَاذْكُرُۤوا اٰلَۤاءَ اللهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ ﴿74﴾
وَاذْكُرُۤوا
düşünün ki
اِذْ
hani
جَعَلَكُمْ
sizi yaptı
خُلَفَۤاءَ
halifeler
مِنْ
—
بَعْدِ
sonra
عَادٍ
Ad'dan
وَبَوَّاَكُمْ
ve sizi yerleştirdi
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
تَتَّخِذُونَ
ediniyorsunuz
مِنْ
—
سُهُولِهَا
onun düzlüklerinde
قُصُورًا
köşkler
وَتَنْحِتُونَ
ve yontup yapıyorsunuz
الْجِبَالَ
dağlarını
بُيُوتًاۚ
evler
فَاذْكُرُۤوا
artık düşünün
اٰلَۤاءَ
nimetlerini
اللهِ
Allah'ın
وَلَا
—
تَعْثَوْا
karışıklık çıkarmayın
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
مُفْسِد۪ينَ
bozgunculuk yapıp
﴿٧٤﴾

74“Bir de düşünün ki Allah sizi Âd halkına halef yaptı ve dünya üzerinde size imkânlar bahşetti. Arzın düzlüklerinde saraylar kurup, dağlarını yontarak evler yapıyorsunuz. Allah’ın nimetlerini düşünün de bozgunculuk yaparak dünyada karışıklık çıkarmayın.”

74“Bir düşünün: Allah, sizi Âd kavminin ardından halifeler kıldı ve yeryüzünde size geniş imkânlar bahşetti. Yerin düzlüklerinde köşkler sahibi oluyor ve dağları oyup evler ediniyorsunuz. Allah’ın bütün bu nimetleri üzerinde düşünün de bozguncular kesilip yeryüzünde karışıklık çıkarmayın.” (A’râf, 74)

74”And remember and be mindful that He made you successors of the people of ‘Ad and established you securely on the earth so that you build castles on its plains and hew out dwellings in the mountains. Remember, then, and be mindful of God’s bounties, and do not go about acting wickedly in the land, causing disorder and corruption.”

قَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لِلَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ اَتَعْلَمُونَ اَنَّ صَالِحًا مُرْسَلٌ مِنْ رَبِّه۪ۘ قَالُۤوا اِنَّا بِمَۤا اُرْسِلَ بِه۪ مُؤْمِنُونَ ﴿75﴾
قَالَ
dediler
الْمَلَاُ
ileri gelenler
الَّذ۪ينَ
onlar ki
اسْتَكْبَرُوا
büyüklük taslıyorlar
مِنْ
—
قَوْمِه۪
kavminden
لِلَّذ۪ينَ
kimseler
اسْتُضْعِفُوا
zayıf görülen
لِمَنْ
kimselere (karşı)
اٰمَنَ
inanan
مِنْهُمْ
içlerinden
اَتَعْلَمُونَ
siz biliyor musunuz?
اَنَّ
gerçekten
صَالِحًا
Salih'in
مُرْسَلٌ
gönderildiğini
مِنْ
tarafından
رَبِّه۪ۘ
Rabbi
قَالُۤوا
dediler
اِنَّا
doğrusu biz
بِمَۤا
—
اُرْسِلَ
gönderilene
بِه۪
onunla
مُؤْمِنُونَ
mü'miniz
﴿٧٥﴾

75Kavminden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görünen müminlere alay yollu: “Sahi, siz, Salih’in Rabbi tarafından size, elçi olarak gönderildiğini nereden biliyorsunuz?” dediler. Onlar da: “Elbette, biz onunla gönderilen her şeye inandık, iman ettik!” diye cevap verdiler.

75Halkı içinde büyüklük taslayıp diğerlerini ezen söz sahibi önde gelenler, üzerlerinde baskı kurup ezdikleri zayıf halktan iman etmiş bulunanlara, “Siz, gerçekten Salih’i Rabb’inden gelmiş bir rasûl olarak mı tanıyorsunuz?” diye çıkışır, onlar da “Bizim bir şey yaptığımız yok; biz sadece, Salih ne ile gönderilmişse ona içten inanmışız!” derlerdi. (A’râf, 75)

75The leading ones among his people, who were arrogant and oppressed the others, said to those that they scorned, to those among them who were believers: “Do you really know and consider Salih as one sent by His Lord with a message?” They replied: “We do indeed believe in what he has been sent with.”

قَالَ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُۤوا اِنَّا بِالَّذ۪ۤي اٰمَنْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ ﴿76﴾
قَالَ
dediler
الَّذ۪ينَ
kimseler
اسْتَكْبَرُۤوا
büyüklük taslayan(lar)
اِنَّا
şüphesiz biz
بِالَّذ۪ۤي
—
اٰمَنْتُمْ
sizin inandığınızı
بِه۪
kendisine
كَافِرُونَ
inkâr edenleriz
﴿٧٦﴾

76O kibirlenenler ise, “Doğrusu, biz sizin iman ettiğiniz şeyi inkâr ediyoruz” dediler.

76Büyüklük taslayan o zalimler ise “Siz neye inanmışsanız, işte biz de onu bütünüyle inkâr ediyoruz!” diye mukabele bulunurdu. (A’râf, 76)

76Those who were arrogant said: “What you have come to believe in we indeed disbelieve.”

فَعَقَرُوا النَّاقَةَ وَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُوا يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَۤا اِنْ كُنْتَ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ ﴿77﴾
فَعَقَرُوا
derken boğazladılar
النَّاقَةَ
dişi deveyi
وَعَتَوْا
ve dışına çıktılar
عَنْ
—
اَمْرِ
emrinden
رَبِّهِمْ
Rablerinin
وَقَالُوا
ve dediler
يَا
—
صَالِحُ
Ey Salih
ائْتِنَا
bize getir
بِمَا
şeyi
تَعِدُنَۤا
bizi tehdidettiğin
اِنْ
eğer
كُنْتَ
isen
مِنَ
—
الْمُرْسَل۪ينَ
elçilerden
﴿٧٧﴾

77Derken deveyi boğazladılar ve Rab’lerinin emrinden çıkıp O’na isyan ettiler ve dediler ki: “Salih! Sen gerçekten resullerden isen, bizi tehdit edip durduğun o azabı getir de görelim!”

77Derken (kendisine daha fazla tahammül edemeyerek) deveyi boğazladılar; (gurur ve kibir içinde) Rabb’ilerinin emrinden çıkıp O’na isyan ettiler. Sonra da (büyük bir küstahlıkla) Salih’e yönelip, “Ey Salih! Eğer sen gerçekten bize (Rabb’inden) mesaj getirmiş bir rasûlsen, bizi kendisiyle tehdit edip durduğun o azabı haydi getir getirebilirsen!” diye meydan okudular. (A’râf, 77)

77Then (without enduring any longer to see her as evidence of the truth of Salih’s message), they cruelly slaughtered the she-camel, and disdainfully disobeyed the command of their Lord, and said: “O Salih! Bring upon us that (punishment) with which you have threatened us, if you are of those sent (by God with the truth)!”

فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَ ﴿78﴾
فَاَخَذَتْهُمُ
hemen onları yakaladı
الرَّجْفَةُ
o sarsıntı
فَاَصْبَحُوا
çökekaldılar
ف۪ي
—
دَارِهِمْ
yurtlarında
جَاثِم۪ينَ
yüzüstü kapaklanıp
﴿٧٨﴾

78Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları kıskıvrak yakaladı da yurtlarında çökekaldılar.

78Nihayet o korkunç sarsıntı onları kıskıvrak yakaladı da (hiçbir kurtuluş zaman ve imkânı bulamadan) oldukları yerde yüzüstü kapaklanıp gittiler. (A’râf, 78)

78Then a shocking catastrophe seized them, so that they lay prostrate and lifeless in their very dwellings.

فَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبّ۪ي وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُحِبُّونَ النَّاصِح۪ينَ ﴿79﴾
فَتَوَلّٰى
öteye döndü
عَنْهُمْ
onlardan
وَقَالَ
ve dedi
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
لَقَدْ
muhakkak
اَبْلَغْتُكُمْ
ben size tebliğ ettim
رِسَالَةَ
mesajlarını
رَبّ۪ي
Rabbimin
وَنَصَحْتُ
ve öğüt verdim
لَكُمْ
size
وَلٰكِنْ
fakat
لَا
—
تُحِبُّونَ
siz sevmiyorsunuz
النَّاصِح۪ينَ
öğüt verenleri
﴿٧٩﴾

79Gördüğü müthiş manzara karşısında Salih, yüzünü üzüntü ile öteye çevirip “Ey halkım!” dedi, “ben size Rabbimin buyruklarını tebliğ ettim, sizin iyiliğinize çalıştım, size öğütler verdim. Lâkin siz, iyiliğinizi isteyip öğüt verenleri bir türlü sevmediniz gitti!”

79Bu tecelli karşısında Salih, oradan uzaklaşırken şöyle diyordu: “Zavallı halkım! Ben size ancak Rabb’imin mesajını tebliğ ettim ve size samimi nasihatlerde bulundum. Fakat siz, bütünüyle sizin iyiliğinizi isteyen nasihatçilerden hoşlanmıyordunuz.” (A’râf, 79)

79And Salih left them, saying: “O my people! I conveyed to you the message of my Lord and gave you good counsel; but you have no love for good counselors.”

Şuarâ 155–156
قَالَ هٰذِه۪ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍۚ ﴿155﴾
قَالَ
dedi ki
هٰذِه۪
işte bu
نَاقَةٌ
dişi devedir
لَهَا
onun vardır
شِرْبٌ
su içme hakkı
وَلَكُمْ
ve sizin vardır
شِرْبُ
su içme hakkı
يَوْمٍ
bir gün
مَعْلُومٍۚ
belli
﴿١٥٥﴾

155Salih: “İşte mûcize, şu dişi deve! Nöbetleşe olarak, kuyudan bir onun içme sırası, belirli günde de sizin içme sıranız olsun.

155“İşte” dedi Salih, “(Allah’ın size mucizesi olarak) bir dişi deve. İçme suyunuz, nöbetleşe olarak bir gün onun, bir gün de sizin.” (Şuarâ, 155)

155(Sālih) said: “This is a she-camel; one day is for her to drink, and one day is for you to get water.

وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُۤوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ﴿156﴾
وَلَا
sakın
تَمَسُّوهَا
ona dokundurmayın
بِسُۤوءٍ
bir fenalık
فَيَأْخُذَكُمْ
sonra sizi yakalar
عَذَابُ
azabı
يَوْمٍ
bir günün
عَظ۪يمٍ
müthiş
﴿١٥٦﴾

156Sakın ona kötülük edeyim demeyin, yoksa sizi müthiş bir günün azabı bastırıverir” dedi.

156“Sakın ona bir fenalık yapayım demeyin. Yoksa çok müthiş olacak bir günde bir felâket başınıza çöküverir.” (Şuarâ, 156)

156“Do not touch her with evil lest the punishment of an awesome Day should seize you.”

Hicr 82–84
وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا اٰمِن۪ينَ ﴿82﴾
وَكَانُوا
ve
يَنْحِتُونَ
oyarlardı
مِنَ
—
الْجِبَالِ
dağlardan
بُيُوتًا
evler
اٰمِن۪ينَ
güvenli
﴿٨٢﴾

82Dağlarda evler yontarak güven içinde bulunuyorlardı.

82Dağlardan içlerinde kendilerini emniyette hissettikleri evler oyarlardı. (Hicr, 82)

82They hewed out dwellings in the mountains, feeling themselves secure (against any calamity).

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِح۪ينَۙ ﴿83﴾
فَاَخَذَتْهُمُ
fakat onları da yakaladı
الصَّيْحَةُ
(o) korkunç ses
مُصْبِح۪ينَۙ
sabaha girerlerken
﴿٨٣﴾

83Bir sabah o korkunç ses bastırıverdi onları!

83Bir sabah, o korkunç çığlık onları da kıskıvrak yakalayıverdi. (Hicr, 83)

83But the awful blast seized them in the morning.

فَمَۤا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَۘ ﴿84﴾
فَمَۤا
—
اَغْنٰى
hiçbir şeyi savamadı
عَنْهُمْ
kendilerinden
مَا
şeyler
كَانُوا
oldukları
يَكْسِبُونَۘ
kazanıyor(lar)
﴿٨٤﴾

84Kazanıp ele geçirdikleri mal ve imkânlar hiçbir fayda vermedi kendilerine.

84Elde ettikleri onca kazanç ve imkânlar, kendilerine hiçbir fayda vermedi. (Hicr, 84)

84All (the wealth and power) that they acquired was of no avail to them.

Açıklama (SY)

Bu âyet Hz. Peygamberi ve müminleri teselli etmektedir. Hakikatin mutlaka zuhur edeceğini, batılın savletinin devamlı olmadığını bildirmektedir.

Şems 13–15
فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللهِ نَاقَةَ اللهِ وَسُقْيٰيهَاۗ ﴿13﴾
فَقَالَ
demişti
لَهُمْ
onlara
رَسُولُ
resulü
اللهِ
Allah'ın
نَاقَةَ
devesine
اللهِ
Allah'ın
وَسُقْيٰيهَاۗ
ve onun su içmesini
﴿١٣﴾

13Resulleri ise kendilerine: “(Mûcize olarak verilen) Allah’ın devesini ve onun su içme sırasını gözetin, ona dokunmayın!” dedi.

13Allah’ın rasûlü (Salih), kendilerini uyarmıştı: “Allah’ın gönderdiği dişi deveye zarar vermekten sakının ve onun su nöbetini gerektiği gibi gözetin.” (Şems, 13)

13The Messenger of God (Sālih) said (warning them, and reminding them again of the terms of their pledge): “It is the she-camel of God, and observe her turn in drinking.”

فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَاۙ۞ فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَاۙ۞ ﴿14﴾
فَكَذَّبُوهُ
onu yalanladılar
فَعَقَرُوهَاۙ۞‏
ve onu kestiler
فَدَمْدَمَ
başlarına geçirdi
عَلَيْهِمْ
onların
رَبُّهُمْ
Rableri
بِذَنْبِهِمْ
günahları yüzünden
فَسَوّٰيهَاۙ۞‏
ve orayı dümdüz etti
﴿١٤﴾

14Fakat onlar o Peygamberi yalancı sayıp deveyi kestiler. Allah da böylesi suç ve isyanları sebebiyle azap indirdi, onları yerle bir etti.

14Ama onlar, o rasûlü yalanladılar ve dişi deveyi vahşice öldürdüler; neticede Rabb’ileri de günahları sebebiyle başlarına indirdiği azapla hepsini aynı şekilde yerle bir etti; (Şems, 14)

14But they denied him and slaughtered her, and so their Lord crushed them for their sin, and leveled them (with the ground);

وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا ﴿15﴾
وَلَا
ve
يَخَافُ
(Rab) endişe etmez
عُقْبٰيهَا
bu işin sonundan
﴿١٥﴾

15Bunun sonucundan da asla endişe etmedi.

15Ve O, yaptığının neticesi konusunda elbette endişe duyacak değildir; (çünkü O’nun her yaptığında en küçük bir haksızlık olmaz ve O’na yaptıklarından sorulmaz). (Şems, 15)

15And He (being the All-Knowing and All-Powerful and All-Just) does not fear the outcome (of events).

Açıklama (SY)

“Endişe etme” fiilinin failinde üç ihtimal vardır: a) Allah Teâla olup, yaptığının tam âdil olduğunu ifade eder. b) Salih (a.s.) onlara gelecek cezanın, kendisine dokunmasından endişe etmez. c) 12. ayetteki “en azılı kişi”, cahilliği sebebiyle, işlediği cinayeti pervasızca yaptı.

Hz. İbrâhîm (a.s.)

Hz. İbrâhîm (a.s.)

En’âmMeryemEnbiyâZâriyâtHûdSâffâtBakaraİbrâhîmNahl
BakaraÂl-i İmrânEn’âmTevbeHûdİbrâhîmHicrNahlMeryemEnbiyâHaccŞuarâAnkebûtSâffâtZuhrufZâriyâtMümtehane
En’âm 74–79
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ لِاَب۪يهِ اٰزَرَ اَتَتَّخِذُ اَصْنَامًا اٰلِهَةًۚ اِنّ۪ۤي اَرٰيكَ وَقَوْمَكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿74﴾
وَاِذْ
hani
قَالَ
demişti ki
اِبْرٰه۪يمُ
İbrahim
لِاَب۪يهِ
atası
اٰزَرَ
Azer'e
اَتَتَّخِذُ
mi ediniyorsun?
اَصْنَامًا
putları
اٰلِهَةًۚ
ilahlar
اِنّ۪ۤي
doğrusu ben
اَرٰيكَ
seni görüyorum
وَقَوْمَكَ
ve halkını
ف۪ي
içinde
ضَلَالٍ
bir sapkınlık
مُب۪ينٍ
apaçık
﴿٧٤﴾

74Bir zaman İbrâhim, babası Azer’e: “Ne! Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de halkını da besbelli bir sapıklık içinde görüyorum!” demişti.

74Bir zaman İbrahim, atası Âzer’e şöyle demişti: “Şimdi sen, putları ilâh mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni de mensubu bulunduğun şu halkı da apaçık bir sapıklıkta görüyorum.” (En’âm, 74)

74And (call to mind) when Abraham spoke to his father, Āzar: “Do you take idols for deities? Indeed, I see you and your people lost in obvious error.”

Açıklama (SY)

Azer, Hz İbrahim (a.s.)’ın babasının adının Arapçadaki şeklidir, Tevrat’ta Terah diye geçer.

Gelecek bölümde Hz. İbrâhim (a.s.)’ın Allah’ın varlığını ve birliğini delillere dayanarak ortaya koyması anlatılmaktadır. Müfessirlerin çoğuna göre, Hz. İbrâhim, muhataplarını irşad ve onlara istidlâl, yani delillere dayanarak tahkikî imana ulaşma yolunu göstermek için bu diyaloğa girmiştir. 78. âyette nakledilen ve onun şirkten berî olduğunu bildiren sözü de buna delildir.

وَكَذٰلِكَ نُر۪ۤي اِبْرٰه۪يمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِن۪ينَ ﴿75﴾
وَكَذٰلِكَ
ve böylece
نُر۪ۤي
Biz gösteriyorduk
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim'e
مَلَكُوتَ
melekutunu
السَّمٰوَاتِ
göklerin
وَالْاَرْضِ
ve yerin
وَلِيَكُونَ
olsun diye
مِنَ
—
الْمُوقِن۪ينَ
kesinliğe ulaşanlardan
﴿٧٥﴾

75Biz İbrâhim’e (şirkin çirkinliğini gösterdiğimiz gibi) imanında yakîne, kesinliğe ulaşması için göklerin ve yerin muhteşem hükümranlığını da öylece gösteriyorduk.

75Bu şekilde İbrahim’e (şirki çirkin gösterdiğimiz gibi) göklerin ve yerin melekûtunu (varlığın iç boyutunu, taşıdığı ve üzerine oturduğu asıl hakikatı) da gösteriyorduk; böyle yapıyorduk ki imanda (o kendine ait çok geniş kapasitesini dolduracak) nihaî kesinliğe ulaşsın. (En’âm, 75)

75Thus (he spoke and acted for) We had showed Abraham (the ugliness and irrationality of polytheism and) the inner dimension of (the existence of) the heavens and the earth, and the eternal truth (which this outer, corporeal dimension manifests and depends upon) – this We had done so that he might be one of those who have achieved certainty of faith (that he might attain the final degree in his certainty as a Messenger of God):

فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ رَاٰ كَوْكَبًاۚ قَالَ هٰذَا رَبّ۪يۚ فَلَمَّۤا اَفَلَ قَالَ لَۤا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴿76﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
جَنَّ
bastırınca
عَلَيْهِ
üzerine
الَّيْلُ
gece
رَاٰ
(İbrahim) gördü
كَوْكَبًاۚ
bir yıldız
قَالَ
dedi
هٰذَا
budur
رَبّ۪يۚ
Rabbim
فَلَمَّۤا
ne zaman ki
اَفَلَ
(yıldız) batınca
قَالَ
dedi
لَۤا
—
اُحِبُّ
sevmem
الْاٰفِل۪ينَ
batanları
﴿٧٦﴾

76Gece bastırınca İbrâhim bir yıldız gördü, “(İddianıza göre) Rabbim budur!” dedi. Yıldız sönünce de “Ben öyle sönüp batanları Tanrı diye sevmem!” dedi.

76Gece bastırdı ve İbrahim, (yıldızlar içinde) gördüğü (bir yıldıza işaret ederek), “İşte” dedi, “(iddianıza göre) Rabb’im bu!” Ama o yıldız batıp gidince, “Ben, batıp gidenleri sevmem” dedi. (En’âm, 76)

76When the night overspread over him, he saw a star; and he exclaimed: “This is my Lord (is it)?” But when it set (sank from sight), he said: “I love not the things that set.”

فَلَمَّا رَاَ الْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هٰذَا رَبّ۪يۚ فَلَمَّۤا اَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِن۪ي رَبّ۪ي لَاَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّۤالّ۪ينَ ﴿77﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
رَاَ
gördüğünde
الْقَمَرَ
Ay'ı
بَازِغًا
doğmuş halde
قَالَ
dedi
هٰذَا
budur
رَبّ۪يۚ
Rabbim
فَلَمَّۤا
ne zaman ki
اَفَلَ
(o da) batınca
قَالَ
dedi
لَئِنْ
eğer
لَمْ
—
يَهْدِن۪ي
bana doğru yolu göstermeseydi
رَبّ۪ي
Rabbim
لَاَكُونَنَّ
elbette olurdum
مِنَ
—
الْقَوْمِ
topluluktan
الضَّۤالّ۪ينَ
sapıtan
﴿٧٧﴾

77Sonra ayı, dolunay halinde doğmuş vaziyette görünce “(İddianıza göre) Rabbim budur!” dedi. Sonra o da batınca: “Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, mutlaka sapmışlardan olurdum!” dedi.

77Sonra başka bir gece ayı dolunay şeklinde doğmuş haliyle gördü ve hemen “İşte Rabb’im!” dedi. Ne zaman ki ay da battı, bu defa, “Eğer Rabb’im beni doğru yola iletmese, hiç şüphesiz ben de sapıp gitmişlerden biri olurum!” diye sözünü bağladı. (En’âm, 77)

77And when (on another night) he beheld the full moon rising in splendor, he said: “This is my Lord (is it)!” But when it set, he said: “Unless my Lord guided me, I would surely be among the people gone astray.”

فَلَمَّا رَاَ الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هٰذَا رَبّ۪ي هٰذَۤا اَكْبَرُۚ فَلَمَّۤا اَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ي بَر۪ۤيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ ﴿78﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
رَاَ
görünce
الشَّمْسَ
güneşi
بَازِغَةً
doğarken
قَالَ
dedi
هٰذَا
budur
رَبّ۪ي
Rabbim
هٰذَۤا
bu
اَكْبَرُۚ
daha büyük
فَلَمَّۤا
ne zaman ki
اَفَلَتْ
(o da) batınca
قَالَ
dedi ki
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
اِنّ۪ي
elbette ben
بَر۪ۤيءٌ
uzağım
مِمَّا
şeylerden
تُشْرِكُونَ
sizin ortak koştuğunuz
﴿٧٨﴾

78Daha sonra güneşi doğarken görünce “(İddianıza göre) Rabbim, herhâlde budur, bu hepsinden daha büyük!” Batıp kaybolunca da: “Ey halkım, ben sizin Allah’a şerik koştuğunuz şeylerden berîyim.

78Bir gün de doğarken bütün parlaklığı ve güzelliğiyle güneşi gördü ve hemen “İşte Rabb’im bu; bu hepsinden büyük!” dedi. Ama güneş de batınca, nihayet asıl gerçeği ortaya koydu: “Ey benim halkım! Ben, sizin Allah’a ortak tanıdığınız bütün bu şeylerden uzağım.” (En’âm, 78)

78Then, when he beheld the sun rising in all its splendor, he said: “This is my Lord (is it)? This one is the greatest of all!” But when it set, he said: “O my people! Surely I am free from your association of partners with God and from whatever you associate with Him as partners.”

اِنّ۪ي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذ۪ي فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَن۪يفًا وَمَۤا اَنَاۨ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ ﴿79﴾
اِنّ۪ي
şüphesiz ben
وَجَّهْتُ
yönelttim
وَجْهِيَ
yüzümü
لِلَّذ۪ي
—
فَطَرَ
yoktan var edene
السَّمٰوَاتِ
gökleri
وَالْاَرْضَ
ve yeri
حَن۪يفًا
dupduru bir imanla
وَمَۤا
ve artık değilim
اَنَاۨ
ben
مِنَ
—
الْمُشْرِك۪ينَۚ
müşriklerden
﴿٧٩﴾

79Ben batıl dinlerden uzaklaşarak, yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Rabbülâlemin’e yönelttim, ben asla sizin gibi müşrik değilim!” dedi.

79“Şunu bilin ki ben, bütün varlığımla ve dupduru bir iman ve teslimiyetle, gökleri ve yeri yoktan var edip, belli sistem ve prensiplere bağlayan (Allah’a) yöneldim. Ben, katiyen müşriklerden değilim.” (En’âm, 79)

79“I have turned my face (my whole being) with pure faith and submission to the One Who has originated the heavens and the earth each with particular features, and I am not one of those associating partners with God.”

Meryem 41–49
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِبْرٰه۪يمَۘ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقًا نَبِيًّا ﴿41﴾
وَاذْكُرْ
an (hatırla)
فِي
—
الْكِتَابِ
Kitapta
اِبْرٰه۪يمَۘ
İbrahim'i
اِنَّهُ
gerçekten o
كَانَ
idi
صِدّ۪يقًا
çok doğru
نَبِيًّا
bir peygamber
﴿٤١﴾

41Kitapta İbrâhim’i de an. O gerçekten özü sözü doğru biri idi, yani bir peygamberdi.

41Şimdi de Kitap’ta (müşriklere karşı, Tevhid mümessili ve tebliğcisi) İbrahim’den bir bahis aç. O, gerçekten özü–sözü doğru bir insandı, bir peygamberdi. (Meryem, 41)

41And make mention of Abraham in the Book. He was surely a sincere man of truth, a Prophet.

اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ يَۤا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْن۪ي عَنْكَ شَيْئًا ﴿42﴾
اِذْ
hani
قَالَ
demişti ki
لِاَب۪يهِ
babasına
يَۤا
—
اَبَتِ
Ey babacığım
لِمَ
niçin?
تَعْبُدُ
tapıyorsun
مَا
şeylere
لَا
—
يَسْمَعُ
işitmeyen
وَلَا
ve
يُبْصِرُ
görmeyen
وَلَا
ve
يُغْن۪ي
yararı olmayan
عَنْكَ
sana
شَيْئًا
hiçbir
﴿٤٢﴾

42Zamanı geldi, babasına: “Babacığım” dedi, “niçin işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bu putlara tapıyorsun?”

42Bir zaman geldi, atası (Âzer’e), “Babacığım” dedi, “niçin işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan putlara tapıyorsun?” (Meryem, 42)

42When he said to his father: “O my father! Why do you worship that which neither hears nor sees, nor can in anything avail you?

يَۤا اَبَتِ اِنّ۪ي قَدْ جَۤاءَن۪ي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْن۪ۤي اَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا ﴿43﴾
يَۤا
—
اَبَتِ
Ey babacığım
اِنّ۪ي
şüphesiz
قَدْ
elbette
جَۤاءَن۪ي
bana geldi
مِنَ
—
الْعِلْمِ
bir ilim
مَا
—
لَمْ
—
يَأْتِكَ
sana gelmeyen
فَاتَّبِعْن۪ۤي
bana uy
اَهْدِكَ
seni ileteyim
صِرَاطًا
bir yola
سَوِيًّا
dümdüz
﴿٤٣﴾

43“Babacığım, sana ulaşmayan bir ilim geldi bana, ne olur bana tâbi ol da seni dümdüz bir yola çıkarayım.”

43“Babacığım! İnan ki sana ulaşmayan bir ilim geldi bana; o halde ne olur bana tâbi ol da seni dümdüz ve asla saptırmayan bir yola yönelteyim.” (Meryem, 43)

43“O my father! There has indeed come to me of knowledge (of truth) such as has never come to you, so follow me, and I will guide you to an even, straight path.

يَۤا اَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَۘ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِيًّا ﴿44﴾
يَۤا
—
اَبَتِ
Ey babacığım
لَا
—
تَعْبُدِ
tapma
الشَّيْطَانَۘ
şeytana
اِنَّ
çünkü
الشَّيْطَانَ
şeytan
كَانَ
—
لِلرَّحْمٰنِ
Rahman'a
عَصِيًّا
isyan etmiştir
﴿٤٤﴾

44“Babacığım, sakın şeytana ibadet etme! Çünkü şeytan Rahman’a isyan içindedir.”

44“Babacığım! (Putlara tapman için yaptığı davete uyarak) Sakın şeytana ibadet etme; gerçekten şeytan, Rahmân’a isyan içindedir.” (Meryem, 44)

44“O my father! Do not worship Satan (by obeying his whispering to you to worship idols)! Satan is ever rebellious against the All-Merciful.

يَۤا اَبَتِ اِنّ۪ۤي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا ﴿45﴾
يَۤا
—
اَبَتِ
Ey babacığım
اِنّ۪ۤي
elbette ben
اَخَافُ
korkuyorum
اَنْ
diye
يَمَسَّكَ
sana dokunacak
عَذَابٌ
bir azap
مِنَ
—
الرَّحْمٰنِ
Rahman'dan
فَتَكُونَ
o zaman olursun
لِلشَّيْطَانِ
şeytanın
وَلِيًّا
dostu
﴿٤٥﴾

45“Babacığım, bu gidişle o Rahman’dan bile bir azabın gelip sana dokunacağından ve senin şeytana yoldaş olacağından ciddî endişe içindeyim.”

45“Babacığım! Bu gidişle o Rahmân’dan sana bir cezanın gelip dokunmasından ve neticede şeytana tam bir dost, onun elinde bir âlet olmandan korkuyorum.” (Meryem, 45)

45“O my father! I am fearful lest a punishment from the All-Merciful befall you, and then you will become a close friend of Satan (and an instrument in his hand).”

قَالَ اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي يَۤا اِبْرٰه۪يمُۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِۨ لَاَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْن۪ي مَلِيًّا ﴿46﴾
قَالَ
dedi ki
اَرَاغِبٌ
yüz mü çeviriyorsun?
اَنْتَ
sen
عَنْ
—
اٰلِهَت۪ي
benim ilahlarımdan
يَۤا
—
اِبْرٰه۪يمُۚ
Ey İbrahim
لَئِنْ
eğer
لَمْ
—
تَنْتَهِۨ
vazgeçmezsen
لَاَرْجُمَنَّكَ
andolsun seni taşlarım
وَاهْجُرْن۪ي
benden ayrıl git
مَلِيًّا
uzun süre
﴿٤٦﴾

46Babası: “İbrâhim, ne o, yoksa sen benim tanrılarıma sırtını mı dönüyorsun? Bu işten vazgeçmezsen mutlaka taşa tutarım seni! Şöyle bir uzun müddet benden uzak dur. Gözüm görmesin seni buralarda!”

46“Ne o İbrahim?” dedi atası: “Yoksa sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bu işten vazgeçmezsen, bilesin ki seni taşlatıp öldürürüm. Şöyle uzun bir müddet buralardan uzak dur, seni gözüm görmesin!” (Meryem, 46)

46His father said: “Have you turned away from my deities, O Abraham? If you do not desist, I will surely cause you to be stoned! Now get away from me for a long while!”

قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَۚ سَاَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبّ۪يۘ اِنَّهُ كَانَ ب۪ي حَفِيًّا ﴿47﴾
قَالَ
dedi
سَلَامٌ
selam
عَلَيْكَۚ
sana
سَاَسْتَغْفِرُ
mağfiret dileyeceğim
لَكَ
senin için
رَبّ۪يۘ
Rabbimden
اِنَّهُ
çünkü O
كَانَ
—
ب۪ي
bana
حَفِيًّا
çok lütufkardır
﴿٤٧﴾

47İbrâhim: “Selâmetle, hoşça kal!” dedi. “Rabbimden senin için af dileyeceğim. O gerçekten bana karşı çok lütufkârdır.”

47İbrahim, “Madem öyle, hoşça kal!” dedi, “Allah sana sağlık ve afiyet versin. Senin için Rabb’imden bağışlanma dileyeceğim. O, bana karşı hep lütufkâr olmuştur.” (Meryem, 47)

47He said: “Peace be upon you! I will pray to my Lord to forgive you. Surely He has been ever gracious to me.

وَاَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ وَاَدْعُوا رَبّ۪يۘ عَسٰۤى اَلَّۤا اَكُونَ بِدُعَۤاءِ رَبّ۪ي شَقِيًّا ﴿48﴾
وَاَعْتَزِلُكُمْ
sizden ayrılıyorum
وَمَا
ve
تَدْعُونَ
yalvardıklarınızdan
مِنْ
—
دُونِ
başka
اللهِ
Allah'tan
وَاَدْعُوا
ve yalnız yalvarıyorum
رَبّ۪يۘ
Rabbime
عَسٰۤى
umarım ki
اَلَّۤا
—
اَكُونَ
olmam
بِدُعَۤاءِ
yalvarmakla
رَبّ۪ي
Rabbime
شَقِيًّا
mahrum
﴿٤٨﴾

48“İşte sizi de sizin Allah’tan başka ibadet ve dua ettiğiniz tanrılarınızı da terk ediyorum. Rabbime niyaz edip yalvarıyorum. Rabbime niyaz etmem sayesinde mahrum ve perişan olmayacağımı umuyorum.”

48“(Ey atam ve ey halkım), Şimdi sizden ve Allah’ı bırakıp da ilâhlaştırdığınız ve kendilerine dua edip yalvardığınız her şeyden uzaklaşıyorum; ben, sadece Rabb’ime dua edip yalvarırım. Ümit ediyorum ki Rabb’ime karşı duamda mahrum ve bedbaht olmam.” (Meryem, 48)

48“And I will withdraw from you (my father and my people), and from whatever you deify and invoke other than God. I pray to my Lord alone; I hope that I will not be unblessed in my prayer to my Lord.”

Açıklama (SY)

Yani: “Olur ki O sana tövbe ve iman etmeyi nasib eder.” Zira kâfir için istiğfar etmenin (af dilemenin) mânası budur.

فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللهِۙ وَهَبْنَا لَهُۤ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۘ وَكُلًّا جَعَلْنَا نَبِيًّا ﴿49﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
اعْتَزَلَهُمْ
onlardan ayrıldı
وَمَا
ve
يَعْبُدُونَ
onların taptıklarından
مِنْ
—
دُونِ
başka
اللهِۙ
Allah'tan
وَهَبْنَا
Biz armağan ettik
لَهُۤ
ona
اِسْحٰقَ
İshak'ı
وَيَعْقُوبَۘ
ve Ya'kub'u
وَكُلًّا
ve her birini
جَعَلْنَا
kıldık
نَبِيًّا
peygamber
﴿٤٩﴾

49Onları ve onların Allah’tan başka taptıkları putları terk edip (Şam’a yerleşince) Biz O’na İshak ile Yâkub’u hediye ettik. Onların her birine peygamberlik verdik.

49Böylece İbrahim onlardan ve Allah’ı bırakıp da ilâhlaştırdıkları ve kendilerine dua ettikleri her şeyden ayrıldı. Biz de kendisine İshak ve Yakub’u armağan ettik. Onların her birini peygamber kıldık. (Meryem, 49)

49After he had withdrawn from them and from all that they were worshipping other than God, We bestowed upon him Isaac (a son) and Jacob (a grandson); and each of them We made a Prophet.

Açıklama (SY)

Rivâyete göre: Hz. İbrâhim Şam tarafına hicret ettiğinde önce Harran’a geldi. Orada Sâre ile evlendi. Ondan İshak, İshak’tan da bilâhare Yâkub dünyaya geldi.

Enbiyâ 57–70
وَتَاللهِ لَاَك۪يدَنَّ اَصْنَامَكُمْ بَعْدَ اَنْ تُوَلُّوا مُدْبِر۪ينَ ﴿57﴾
وَتَاللهِ
Allah'a and olsun ki
لَاَك۪يدَنَّ
bir oyun oynayacağım
اَصْنَامَكُمْ
putlarınıza
بَعْدَ
sonra
اَنْ
—
تُوَلُّوا
siz gittikten
مُدْبِر۪ينَ
arkanızı dönüp
﴿٥٧﴾

57Ve içinden: “Allah’a yemin ederim ki, siz dönüp gittikten sonra mutlaka bu putlarınızın başına bir çorap öreceğim!” diye ekledi.

57İbrahim, “Allah’a yemin olsun” diye karar verdi, “siz dönüp gittikten sonra putlarınıza öyle bir oyun oynayacağım ki!” (Enbiyâ, 57)

57And (he made a decision:) “By God, I will most certainly devise a plan against your idols as soon as you have turned your backs and gone away!”

فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا اِلَّا كَب۪يرًا لَهُمْ لَعَلَّهُمْ اِلَيْهِ يَرْجِعُونَ ﴿58﴾
فَجَعَلَهُمْ
nihayet onları etti
جُذَاذًا
paramparça
اِلَّا
yalnız hariç
كَب۪يرًا
büyüğü
لَهُمْ
onların
لَعَلَّهُمْ
belki
اِلَيْهِ
ona
يَرْجِعُونَ
müracaat ederler (diye)
﴿٥٨﴾

58Onların bütün putlarını paramparça etti, yalnız, halk, belki de olup biten olay hakkında kendisine sorarlar düşüncesiyle, onların büyüklerine dokunmadı.

58Sonra da o putların hepsini paramparça etti. Yalnız halkın en büyük kabul ettiği putu bıraktı ki dönüp gelsinler (ve durumu ondan öğrensinler)! (Enbiyâ, 58)

58And then he broke all of them to pieces except the one biggest in their sight, so that they might be able turn back to it (to ask what had happened)!

Açıklama (SY)

leallehum ileyhi yerciûn “Olup biten olay hakkında kendisine sorarlar diye” cümlesindeki zamir hakkında üç ihtimal zikredilir: 1. Büyük put. Maksat şudur: Müşrikler ona başvursun, bilgi ve çözüm arasınlar. O da âciz olunca, putların bir hiç olduğunu anlasınlar. 2. İbrâhim’i sorumlu tutup ona sorsunlar, o da delillerini onlara anlatsın. 3. Putların boşluğunu anlayıp Rabbü’l-âlemin’e dönsünler.

قَالُوا مَنْ فَعَلَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَۤا اِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴿59﴾
قَالُوا
dediler
مَنْ
kim?
فَعَلَ
reva gördü
هٰذَا
bunu
بِاٰلِهَتِنَۤا
ilahlarımıza
اِنَّهُ
muhakkak o
لَمِنَ
biridir
الظَّالِم۪ينَ
zalimlerden
﴿٥٩﴾

59Dönüp de olanları görünce dediler ki: “Kim acaba tanrılarımıza bunu reva gören? Her kimse o, muhakkak ki zalimin teki!”

59Halk, tapınağa gelip de putları paramparça görünce, “Kimdir bunu ilâhlarımıza reva gören? Her kimse, şüphesiz o zalimin teki olmalı!” diye bağrıştılar. (Enbiyâ, 59)

59“Who has done all this to our deities?” they exclaimed. “Indeed, he is one of the worst wrongdoers!”

قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُۤ اِبْرٰه۪يمُۘ ﴿60﴾
قَالُوا
dediler
سَمِعْنَا
işittik
فَتًى
bir genç
يَذْكُرُهُمْ
onları diline dolayan
يُقَالُ
deniliyormuş
لَهُۤ
kendisine
اِبْرٰه۪يمُۘ
İbrahim
﴿٦٠﴾

60İçlerinden bazıları: “Sahi! İbrâhim adındaki bir delikanlının onları diline doladığını işitmiştik!”

60İçlerinden bazıları, “Bir gencin onları diline doladığını işitmiştik” dediler, “adı İbrahim olan bir genç!” (Enbiyâ, 60)

60Some said: “We heard a young man make mention of them, who is called Abraham.”

قَالُوا فَأْتُوا بِه۪ عَلٰۤى اَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ ﴿61﴾
قَالُوا
dediler
فَأْتُوا
getirin
بِه۪
onu
عَلٰۤى
önüne
اَعْيُنِ
gözü
النَّاسِ
halkın
لَعَلَّهُمْ
böylece onlar
يَشْهَدُونَ
şahit olsunlar
﴿٦١﴾

61“Haydin” dediler, “getirin onu halkın huzuruna ki çekeceği cezaya onlar da şahit olsunlar.”

61“Öyleyse” dedi diğerleri, “getirin onu halkın önüne; (bakarsınız suçunu itiraf eder de) aleyhinde şahit olurlar!” (Enbiyâ, 61)

61They said: “Then bring him before the people’s eyes, so that they may bear witness against him!”

قَالُۤوا ءَاَنْتَ فَعَلْتَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَا يَۤا اِبْرٰه۪يمُۘ ﴿62﴾
قَالُۤوا
dediler ki
ءَاَنْتَ
sen mi?
فَعَلْتَ
yaptın
هٰذَا
bunu
بِاٰلِهَتِنَا
ilahlarımıza
يَۤا
—
اِبْرٰه۪يمُۘ
Ey İbrahim
﴿٦٢﴾

62“Söyle bakalım İbrâhim!” dediler, “sen mi yaptın tanrılarımıza karşı bu işi?”

62“Söyle bakalım İbrahim” dediler, “sen misin ilâhlarımıza bunu yapan?” (Enbiyâ, 62)

62“Abraham,” they asked, “is it you who has done this to our deities?”

قَالَ بَلْ فَعَلَهُ۠ كَب۪يرُهُمْ هٰذَا فَسْئَلُوهُمْ اِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ ﴿63﴾
قَالَ
dedi
بَلْ
hayır
فَعَلَهُ۠
yapmış
كَب۪يرُهُمْ
büyükleri
هٰذَا
işte şu
فَسْئَلُوهُمْ
onlara sorun
اِنْ
eğer
كَانُوا
onlar
يَنْطِقُونَ
konuşurlarsa
﴿٦٣﴾

63“Belki de” dedi, “şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşurlarsa sorun bakalım onlara!”

63“Kim bilir, belki o yapmıştır” dedi İbrahim, “işte şu büyükleri. Eğer konuşurlarsa, putların kendilerine sorun!” (Enbiyâ, 63)

63He answered: “Rather, (some doer) must have done it – this is the biggest of them. Ask them, if they are able to speak!”

فَرَجَعُۤوا اِلٰۤى اَنْفُسِهِمْ فَقَالُۤوا اِنَّكُمْ اَنْتُمُ الظَّالِمُونَۙ ﴿64﴾
فَرَجَعُۤوا
döndüler
اِلٰۤى
—
اَنْفُسِهِمْ
kendi vicdanlarına
فَقَالُۤوا
ve dediler
اِنَّكُمْ
hakikaten siz
اَنْتُمُ
sizler
الظَّالِمُونَۙ
zalimlersiniz
﴿٦٤﴾

64Bunun üzerine vicdanlarına dönüp içlerinden: “Asıl zalim İbrâhim değil, bu âciz putlara ibadet edip bel bağlayan sizler, biz müşriklermişiz!” dediler.

64Bunun üzerine, gerçeğe uyanan vicdanlarına yöneldiler ve (her biri kendi içinde itirafta bulunup) dediler: “Biziz, evet (en büyük yanlış ve haksızlığı yapan) asıl zalim biziz!” (Enbiyâ, 64)

64So they turned to their conscious nature which awoke to truth, and said (among themselves): “You (we), it is you (we) who are the wrongdoers!”

Açıklama (SY)

Şöyle açıklayanlar da vardır: “Putlarınızı yalnız ve savunmasız bıraktığınız için asıl siz zalimsiniz” diyerek birbirlerini suçladılar.

ثُمَّ نُكِسُوا عَلٰى رُؤُۧسِهِمْۚ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هٰۤؤُۨلَۤاءِ يَنْطِقُونَ ﴿65﴾
ثُمَّ
sonra yine
نُكِسُوا
döndürüldüler
عَلٰى
üzerine
رُؤُۧسِهِمْۚ
eski kafaları
لَقَدْ
muhakkak
عَلِمْتَ
bilirsin ki
مَا
—
هٰۤؤُۨلَۤاءِ
bunlar
يَنْطِقُونَ
konuşmazlar
﴿٦٥﴾

65Fakat bunu dışa vurmayıp sonra yine önceki görüşlerine dönüp İbrâhim’e: “Bunların konuşmadıklarını sen de pek iyi bilirsin!” dediler.

65Ne var ki ardından (kendilerini küfre iten aynı sebeplerle) yeniden serkeşliklerine, eski hallerine dönüp İbrahim’e, “Sen de pekâlâ bilirsin ki bunlar konuşmaz!” diye çıkıştılar. (Enbiyâ, 65)

65But afterwards, (under the influence of the same factors causing them to disbelieve) they relapsed into their former way of believing, and said to Abraham: “You know very well that these (images) cannot speak.”

قَالَ اَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللهِ مَا لَا يَنْفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْۘ ﴿66﴾
قَالَ
dedi ki
اَفَتَعْبُدُونَ
tapıyor musunuz?
مِنْ
—
دُونِ
bırakıp da
اللهِ
Allah'ı
مَا
şeylere
لَا
asla
يَنْفَعُكُمْ
size fayda vermeyen
شَيْئًا
hiçbir
وَلَا
ve
يَضُرُّكُمْۘ
zarar vermeyen
﴿٦٦﴾

66“O halde” dedi, “Allah’tan başka, size ne fayda ne de zarar veremeyecek şeylere mi tapıyorsunuz!

66“İyi de” dedi İbrahim, “o zaman siz Allah’ı bırakıp da size en küçük bir faydası olmayan ve zarar verme gücü de bulunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?” (Enbiyâ, 66)

66(Abraham) said: “Then, do you worship, instead of God, that which cannot benefit you in any way, nor harm you?

اُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللهِۘ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿67﴾
اُفٍّ
yuh olsun
لَكُمْ
size
وَلِمَا
ve
تَعْبُدُونَ
taptıklarınıza
مِنْ
—
دُونِ
dışında
اللهِۘ
Allah'tan
اَفَلَا
—
تَعْقِلُونَ
aklınızı kullanmıyor musunuz siz?
﴿٦٧﴾

67Yuh size de Allah’tan başka o taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”

67“Yuh size ve Allah’ı bırakıp da taptığınız şu şeylere! Hâlâ düşünüp akletmeyecek misiniz?” (Enbiyâ, 67)

67“Shame on you and on all that you worship instead of God! Will you not reason and understand?”

قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانْصُرُۤوا اٰلِهَتَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ ﴿68﴾
قَالُوا
dediler ki
حَرِّقُوهُ
onu (İbrahim'i) yakın
وَانْصُرُۤوا
ve sahip çıkın
اٰلِهَتَكُمْ
ilahlarınıza
اِنْ
eğer
كُنْتُمْ
siz
فَاعِل۪ينَ
(bir iş) yapacaksanız
﴿٦٨﴾

68“Eğer yapacağınız bir şey varsa” dediler, “o da bunu yakmaktır. Böyle yapın da tanrılarınıza sahip çıkın!”

68“Yapmanız gereken bir şey varsa, yakın onu ve ilâhlarınıza sahip çıkın!” dediler. (Enbiyâ, 68)

68They exclaimed: “Burn him and so protect your deities, if you really mean to do something!”

قُلْنَا يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰۤى اِبْرٰه۪يمَۙ ﴿69﴾
قُلْنَا
Biz de dedik ki
يَا
—
نَارُ
Ey ateş
كُون۪ي
ol
بَرْدًا
serin
وَسَلَامًا
ve selamet
عَلٰۤى
—
اِبْرٰه۪يمَۙ
İbrahim'e
﴿٦٩﴾

69Biz ateşe şöyle ferman ettik: “Dokunma İbrâhim’e! Serin ve selâmet ol ona!”

69Biz de “Ey ateş!” buyurduk, “İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol!” (Enbiyâ, 69)

69“O fire,” We ordered, “Be cool and peaceful for Abraham!”

Açıklama (SY)

Allah’ın pek iyi bilinen normal kanunları, bu kabîl ender mûcizelerden daha az harika değildir. Kur’ân Allah’ın kanunlarında değişiklik olmayacağını bildirir. Demek ki 36, 82 gibi bir anda yaratmayı bildiren âyetler, kâinatın altı günde yaratıldığını bildiren âyetlere zıt değildir.

İnsanlar bu gün, hiç yakmayan soğuk alev yapmayı bilmektedirler.

وَاَرَادُوا بِه۪ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَخْسَر۪ينَۚ ﴿70﴾
وَاَرَادُوا
ve istediler
بِه۪
ona
كَيْدًا
bir tuzak kurmak
فَجَعَلْنَاهُمُ
Biz de kendilerini uğrattık
الْاَخْسَر۪ينَۚ
hüsrana
﴿٧٠﴾

70Hülasa onu tuzağa düşürmek istediler ama, Biz asıl onları hüsrana uğrattık. Asıl tuzağa düşenler kendileri oldular.

70İbrahim’i tuzağa düşürmek istediler fakat Biz onları öyle bir hüsrana uğrattık ki (asıl tuzağa düşenler kendileri oldular). (Enbiyâ, 70)

70They had schemed to destroy him but We frustrated them, making them the worst of losers.

Zâriyât 24–30
هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَ الْمُكْرَم۪ينَۢ ﴿24﴾
هَلْ
—
اَتٰيكَ
sana geldi mi?
حَد۪يثُ
haberi
ضَيْفِ
misafirlerinin
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim'in
الْمُكْرَم۪ينَۢ
şerefli
﴿٢٤﴾

24Sahi! İbrâhim’in şerefli misafirlerinin gelişlerinden haberin oldu mu?

24İbrahim’in o şerefli misafirlerinden haberin olmuş muydu? (Zâriyât, 24)

24Has there come to you report of Abraham’s honored guests?

اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًاۘ قَالَ سَلَامٌۚ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ ﴿25﴾
اِذْ
bir zaman
دَخَلُوا
varmışlardı
عَلَيْهِ
onun yanına
فَقَالُوا
ve demişlerdi
سَلَامًاۘ
selam
قَالَ
dedi ki
سَلَامٌۚ
selam
قَوْمٌ
bir topluluk(sunuz)
مُنْكَرُونَ
tanınmamış
﴿٢٥﴾

25Onlar yanına varınca: “Selâm!” dediler. O da: “Size de Selâm!” diye cevap verdi, ama içinden: “Bunlar tanımadığım kimseler, hayırdır inşaallah!” dedi.

25Hani (bir gün evinde iken) yanına varmışlar ve selâm vermişlerdi. İbrahim de selâmlarını almıştı. “Tanımadığım, fevkalâdeliği olan kimseler!” diye geçirdi içinden. (Zâriyât, 25)

25They presented themselves before him and bade him peace. He said (in returning their greeting) “Peace!” (and thought:) A people unknown.

فَرَاغَ اِلٰۤى اَهْلِه۪ فَجَۤاءَ بِعِجْلٍ سَم۪ينٍۙ ﴿26﴾
فَرَاغَ
gizlice gitti
اِلٰۤى
yanına
اَهْلِه۪
ailesinin
فَجَۤاءَ
ve getirdi
بِعِجْلٍ
bir dana
سَم۪ينٍۙ
semiz
﴿٢٦﴾

26Onlara yemek getirmek için gizlice ailesinin yanına geçti ve semiz bir dana kebabı getirdi.

26Beklemeden ailesinin yanına geçti ve semiz dana kebabı getirdi. (Zâriyât, 26)

26He withdrew to his household and brought a (roast of) fatted calf.

فَقَرَّبَهُۤ اِلَيْهِمْ قَالَ اَلَا تَأْكُلُونَۘ ﴿27﴾
فَقَرَّبَهُۤ
onu koydu
اِلَيْهِمْ
önlerine
قَالَ
dedi
اَلَا
—
تَأْكُلُونَۘ
buyurmaz mısınız?
﴿٢٧﴾

27Önlerine koyup “buyurmaz mısınız?” dedi.

27Önlerine koyup, “Buyurmaz mısınız?” dedi. (Zâriyât, 27)

27He placed it before them, and said: “Will you not eat?”

فَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خ۪يفَةًۘ قَالُوا لَا تَخَفْۘ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ ﴿28﴾
فَاَوْجَسَ
içine düşürdü
مِنْهُمْ
onlardan
خ۪يفَةًۘ
bir endişe
قَالُوا
dediler
لَا
—
تَخَفْۘ
endişelenme
وَبَشَّرُوهُ
ve ona müjdelediler
بِغُلَامٍ
bir oğlan çocuğu
عَل۪يمٍ
ilim sahibi
﴿٢٨﴾

28O sırada onlardan yana içine bir korku düştü. “Korkma!” dediler ve ona büyüdüğünde alîm olacak bir çocuklarının dünyaya geleceğini müjdelediler.

28(Ama ondan yemediklerini görünce) Onlardan yana içine bir endişe düştü. “Endişelenme!” dediler. Sonra da ona büyük ilim sahibi olacak bir oğul (İshak’ı) müjdelediler. (Zâriyât, 28)

28(When he saw that they did not eat) he became apprehensive of them. They said: “Do not be apprehensive!” They gave him the glad tidings of (the birth of) a son to be endowed with profound knowledge.

فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ ف۪ي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَق۪يمٌ ﴿29﴾
فَاَقْبَلَتِ
sonra geldi
امْرَاَتُهُ
eşi
ف۪ي
içinde
صَرَّةٍ
çığlık
فَصَكَّتْ
vurarak
وَجْهَهَا
yüzüne
وَقَالَتْ
ve dedi
عَجُوزٌ
bir kocakarı
عَق۪يمٌ
kısır
﴿٢٩﴾

29Evin öbür köşesinden bunu duyan eşi, elini yüzüne vurarak: “Vay başıma gelene! Ben kısır bir kocakarı iken mi doğuracağım!” diye çığlık attı.

29(Bu arada konuşulanları duyan) eşi çığlık atarak yaklaştı ve elini yüzüne vurarak, “Benim gibi bir kocakarının mı çocuğu olacak?” dedi. (Zâriyât, 29)

29Then his wife came forward, groaning, and struck her forehead, saying: “How shall I bear a child, (being) a barren old woman?”

قَالُوا كَذٰلِكِۙ قَالَ رَبُّكِۘ اِنَّهُ هُوَ الْحَك۪يمُ الْعَل۪يمُ ﴿30﴾
قَالُوا
dediler ki
كَذٰلِكِۙ
böyle
قَالَ
dedi
رَبُّكِۘ
Rabbin
اِنَّهُ
şüphesiz O
هُوَ
O
الْحَك۪يمُ
Hakim'dir
الْعَل۪يمُ
Alim'dir
﴿٣٠﴾

30Onlar, hanımına: “Evet, Rabbin böyle buyurdu” dediler. “O, tam hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi hakkıyla bilir.”

30“Evet, Rabb’in böyle buyurdu” dediler, “Muhakkak ki O, her hüküm ve icraatında pek çok hikmet bulunandır; her şeyi hakkıyla bilendir.” (Zâriyât, 30)

30They said: “Thus has your Lord decreed. Surely He is the All-Wise, the All-Knowing.”

Hûd 74–76
فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ اِبْرٰه۪يمَ الرَّوْعُ وَجَۤاءَتْهُ الْبُشْرٰى يُجَادِلُنَا ف۪ي قَوْمِ لُوطٍۘ ﴿74﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
ذَهَبَ
gidince
عَنْ
—
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahimden
الرَّوْعُ
endişe
وَجَۤاءَتْهُ
ve kendisine gelince
الْبُشْرٰى
müjde
يُجَادِلُنَا
Bizimle tartışmaya girişti
ف۪ي
hakkında
قَوْمِ
kavmi
لُوطٍۘ
Lut
﴿٧٤﴾

74Vaktaki İbrâhim’in kalbinden korku geçip gitti ve ona müjde geldi, tuttu Lût’un halkı hakkında bizimle mücadeleye başladı.

74Artık endişe İbrahim’in kalbinden sıyrılıp gitmiş, müjde de kendisine ulaştırılmıştı. Hemen Lût kavmi hakkında elçilerimizle tartışmaya girişti. (Hûd, 74)

74So when the apprehension left Abraham and the glad tiding was conveyed to him, he began to argue with Our envoys to plead with Us on behalf of the people of Lot.

اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَحَل۪يمٌ اَوَّاهٌ مُن۪يبٌ ﴿75﴾
اِنَّ
doğrusu
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim
لَحَل۪يمٌ
çok yumuşak huylu idi
اَوَّاهٌ
yufka yürekli idi
مُن۪يبٌ
gönülden (Allah'a) yönelen biriydi
﴿٧٥﴾

75Çünkü İbrâhim çok yumuşak huylu, yufka yürekli ve kendisini Allah’a teslim eden bir kuldu.

75Çünkü İbrahim, olabildiğince yumuşak ve sabırlı, son derece yufka yürekli, Allah’a çok yalvaran ve bütün kalbiyle O’na yönelmiş, O’na teslim olmuş bir kuldu. (Hûd, 75)

75Abraham was indeed most clement, tender-hearted, ever-turning to God with all his heart.

يَۤا اِبْرٰه۪يمُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَاۚ اِنَّهُ قَدْ جَۤاءَ اَمْرُ رَبِّكَۚ وَاِنَّهُمْ اٰت۪يهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ ﴿76﴾
يَۤا
—
اِبْرٰه۪يمُ
Ey İbrahim
اَعْرِضْ
vazgeç
عَنْ
—
هٰذَاۚ
bundan
اِنَّهُ
doğrusu o
قَدْ
elbette
جَۤاءَ
gelmiştir
اَمْرُ
hükmü
رَبِّكَۚ
Rabbinin
وَاِنَّهُمْ
ve onlara
اٰت۪يهِمْ
gelmektedir
عَذَابٌ
bir azap
غَيْرُ
—
مَرْدُودٍ
geri çevrilmeyecek
﴿٧٦﴾

76“İbrâhim! Vazgeç sen bu işten. İşte Rabbinin helâk emri gelip çattı ve hiç şüphe yok ki onlara, geri çeviremeyecekleri bir azap geliyor.”

76(Elçilerimiz olan melekler) Dediler: “Ey İbrahim! Bu tartışmadan vazgeç! Artık Rabbinin hükmü verilmiş ve hatta icraya konmuş bulunuyor. Onların başına geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azabın gelmesi artık kesindir.” (Hûd, 76)

76“O Abraham! Cease from this! For sure, the command of your Lord has already gone forth; and there is coming upon them a punishment not to be turned back.”

Sâffât 99–111
وَقَالَ اِنّ۪ي ذَاهِبٌ اِلٰى رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ ﴿99﴾
وَقَالَ
ve dedi ki
اِنّ۪ي
elbette ben
ذَاهِبٌ
gideceğim
اِلٰى
—
رَبّ۪ي
Rabbime
سَيَهْد۪ينِ
O beni doğru yola iletecek
﴿٩٩﴾

99İbrâhim dedi ki: “Ben, Rabbimin gitmemi emrettiği yere doğru gidiyorum, O, elbet bana yol gösterecektir.”

99İbrahim karar verdi: Sadece Rabb’imin rızası için artık hicret edeceğim; Rabb’im beni (O’na serbestçe ibadet edebileceğim bir yere) elbette ulaştıracaktır. (Sâffât, 99)

99And he said: “Now I am going to my Lord (to quit my homeland purely for His sake, in the full conviction that) He will guide me (to a land where I will be able to worship Him freely).

رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿100﴾
رَبِّ
Rabbim
هَبْ
nasip buyur
ل۪ي
bana
مِنَ
—
الصَّالِح۪ينَ
salihlerden (bir çocuk)
﴿١٠٠﴾

100“Ya Rabbî, salih evlatlar lütfet bana!”

100(Ve bir zaman geldi de şöyle dua etti:) “Rabb’im, bana salihlerden olacak bir çocuk nasip buyur!” (Sâffât, 100)

100(And he prayed): “My Lord, Grant me (the gift of a child who will be) one of the righteous.”

فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَل۪يمٍ ﴿101﴾
فَبَشَّرْنَاهُ
ona müjdeledik
بِغُلَامٍ
bir oğul
حَل۪يمٍ
halim
﴿١٠١﴾

101Biz de ona aklı başında bir oğul müjdeledik.

101Biz de (duasına icabetle) ona ağır başlı, yumuşak ve sabırlı (olacak) bir oğul müjdeledik. (Sâffât, 101)

101So We gave him the glad tidings of a boy (who was to grow as one) mild and forbearing.

Açıklama (SY)

Bu duadan, Hz. İbrâhim (a.s.)’ın o zaman çocuğu olmadığı sonucu çıkarılabilir. Hz. İsmâil ile Hz. İshak’ın, iyice yaşlandığı sırada verildiği bilinince, duasına uzun yıllar sonra icabet edildiği anlaşılır.

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ اِنّ۪ۤي اَرٰى فِي الْمَنَامِ اَنّ۪ۤي اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰىۘ قَالَ يَۤا اَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُۘ سَتَجِدُن۪ۤي اِنْ شَۤاءَ اللهُ مِنَ الصَّابِر۪ينَ ﴿102﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
بَلَغَ
(çocuk) erişince
مَعَهُ
onun yanında
السَّعْيَ
koşma çağına
قَالَ
(İbrahim ona) dedi
يَا
—
بُنَيَّ
oğulcuğum
اِنّ۪ۤي
şüphesiz ki ben
اَرٰى
görüyorum
فِي
—
الْمَنَامِ
rüyada
اَنّ۪ۤي
ben
اَذْبَحُكَ
seni kesiyorum
فَانْظُرْ
(düşün) bak
مَاذَا
ne?
تَرٰىۘ
görüyorsun (dersin)
قَالَ
dedi
يَۤا
—
اَبَتِ
Ey babacığım
افْعَلْ
yap
مَا
şeyi
تُؤْمَرُۘ
sana emredilen
سَتَجِدُن۪ۤي
beni bulacaksın
اِنْ
eğer
شَۤاءَ
dilerse
اللهُ
Allah
مِنَ
—
الصَّابِر۪ينَ
sabredenlerden
﴿١٠٢﴾

102Çocuk büyüyüp yanında koşacak çağa erişince bir gün ona: “Evladım” dedi, “ben rüyamda seni kurban etmeye giriştiğimi görüyorum, nasıl yaparız bu işi, sen ne dersin bu işe!” Oğlu: “Babacığım” dedi, “hiç düşünüp çekinme, sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. Allah’ın izniyle benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin!”

102Çocuk büyüyüp de beraberinde çalışıp çabalayacak yaşa gelince, “Oğulcuğum” dedi, “(son birkaç gecedir) rüyamda seni kurban etmem gerektiğini görüyorum. Ne dersin, bir düşün bakayım!” Oğul, tereddütsüz cevap verdi: “Babacığım, sana ne emrediliyorsa onu yerine getir. İnşaallah beni (Allah’ın emrine itaat hususunda) sabredenlerden bulacaksın.” (Sâffât, 102)

102Then, when (his son) grew alongside him to the age of striving (for the necessities of life), he said: “O my dear son! I have seen in my dream that I should offer you in sacrifice. So think about this and tell me your view!” He said (unhesitatingly): “O my dear father! Do as you are commanded. You will find me, by God’s will, one of those who show steadfast patience (in obeying God’s commands).”

Açıklama (SY)

Hz. İbrâhim oğlunu kurban ettiğini değil, kurban etmeye giriştiğini görmüştü.

فَلَمَّۤا اَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَب۪ينِۚ ﴿103﴾
فَلَمَّۤا
ne zaman ki
اَسْلَمَا
ikisi (Allah'ın emrine) teslim oldu
وَتَلَّهُ
ve yere yatırdı
لِلْجَب۪ينِۚ
alnı üzerine
﴿١٠٣﴾

103Her ikisi de Allah’ın emrine teslim olup, İbrâhim oğlunu şakağı üzere yere yatırıp,

103İkisi de Allah’ın emrine tam manasıyla teslim olmuştu. İbrahim, çocuğu sağ şakağı üzerinde yere yatırdı. (Sâffât, 103)

103Then when both had submitted to God’s will, and Abraham had laid him down on the side of his forehead,

وَنَادَيْنَاهُ اَنْ يَۤا اِبْرٰه۪يمُۙ ﴿104﴾
وَنَادَيْنَاهُ
ve Biz ona seslendik
اَنْ
—
يَۤا
diye
اِبْرٰه۪يمُۙ
Ey İbrahim
﴿١٠٤﴾

104Biz de ona: “İbrâhim,

104“Ey İbrahim” diye seslendik; (Sâffât, 104)

104(At just that moment,) We called out to him: “O Abraham!

قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَاۚ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿105﴾
قَدْ
andolsun
صَدَّقْتَ
gereğini yerine getirdin
الرُّءْيَاۚ
rüyayı
اِنَّا
elbette Biz
كَذٰلِكَ
işte böyle
نَجْزِي
mükafatlandırırız
الْمُحْسِن۪ينَ
muhsinleri
﴿١٠٥﴾

105Rüyanın gereğini yerine getirdin (onu kurban etmekten seni muaf tuttuk)” deyince (onları büyük bir sevinç kapladı). Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz!

105“Hiç şüphesiz, (rüyanda aldığın emre) itaatin gerektirdiği sadakati göstermiş bulunuyorsun; (artık oğlunu kurban etmek zorunda değilsin).” Biz, Allah’ı görürcesine iyiliğe ve iyi davranışa kilitlenmiş olanları işte böyle mükâfatlandırırız. (Sâffât, 105)

105“You have already fulfilled the dream (which tested your loyal obedience to the command; so you no longer have to offer your son in sacrifice.) Thus do We reward those devoted to doing good as if seeing God.”

Açıklama (SY)

(103–105) Bu âyetlerden, peygamberlerin rüyasının vahiy şekillerinden biri olduğu anlaşılıyor. Aksi takdirde Allah onu uyarır ve Kur’ân'da böylesine bir yanlış anlaşılmaya engel olurdu.

Kurbanlık çocuğun adı Kur’ân’da açıklanmaz. Müfessirlerden İsmâil diyenlerin yanında İshak olduğunu söyleyenler de vardır. Ekseriyet birinci görüştedir. Yahudi - Hıristiyan geleneği ise İshak olduğunu söyler.

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْبَلٰۤؤُۨا الْمُب۪ينُ ﴿106﴾
اِنَّ
gerçekten
هٰذَا
bu
لَهُوَ
muhakkak o
الْبَلٰۤؤُۨا
bir imtihandır
الْمُب۪ينُ
apaçık
﴿١٠٦﴾

106Bu, gerçekten pek büyük bir imtihandı.

106Bu, belli ki büyük bir imtihandı. (Sâffât, 106)

106Behold, all this was indeed a trial, clear.

وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظ۪يمٍ ﴿107﴾
وَفَدَيْنَاهُ
ve fidye olarak ona verdik
بِذِبْحٍ
bir kurbanlık
عَظ۪يمٍ
büyük
﴿١٠٧﴾

107Oğluna bedel ona büyük bir kurbanlık verdik.

107Neticede ona, oğluna bedel (değer ve mana itibarıyla) çok büyük bir kurbanlık lütfettik. (Sâffât, 107)

107And We ransomed him with a sacrifice tremendous in worth.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِر۪ينَ ﴿108﴾
وَتَرَكْنَا
ve (iyi bir ün) bıraktık
عَلَيْهِ
ona
فِي
arasında
الْاٰخِر۪ينَ
sonra gelenler
﴿١٠٨﴾

108Sonraki nesiller içinde ona da iyi bir nam bıraktık ki, o da bütün milletler tarafından şöyle denilmesidir:

108(Kıyamet’e kadar gelecek) sonraki nesiller arasında onun için güzel bir nam bıraktık. (Sâffât, 108)

108And We left for him among later-comers (until the end of time this greeting and remembrance of him and his Message):

سَلَامٌ عَلٰۤى اِبْرٰه۪يمَ ﴿109﴾
سَلَامٌ
selam olsun
عَلٰۤى
—
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim'e
﴿١٠٩﴾

109“Selam olsun İbrâhim’e!”

109Selâm olsun İbrahim’e! (Sâffât, 109)

109“Peace be upon Abraham.”

كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿110﴾
كَذٰلِكَ
işte böyle
نَجْزِي
Biz mükafatlandırırız
الْمُحْسِن۪ينَ
muhsinleri
﴿١١٠﴾

110Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz!

110Allah’ı görürcesine iyiliğe ve iyi davranışa kilitlenmiş olanları işte böyle mükâfatlandırırız. (Sâffât, 110)

110Thus do We reward those devoted to doing good as if seeing God.

اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿111﴾
اِنَّهُ
çünkü o
مِنْ
—
عِبَادِنَا
Bizim kullarımızdandı
الْمُؤْمِن۪ينَ
mü'min
﴿١١١﴾

111Gerçekten o Bizim tam inanmış has kullarımızdandı.

111Gerçekten o, hakkıyla inanmış (mü’min) kullarımızdandı. (Sâffât, 111)

111Surely he was one of Our truly believing servants.

Bakara 127–129
وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۘ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۘ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿127﴾
وَاِذْ
ve hani
يَرْفَعُ
yükseltiyordu
اِبْرٰه۪يمُ
İbrahim
الْقَوَاعِدَ
temellerini
مِنَ
—
الْبَيْتِ
Ev'in
وَاِسْمٰع۪يلُۘ
İsmail'(le beraber)
رَبَّنَا
Rabbimiz
تَقَبَّلْ
kabul buyur
مِنَّاۘ
bizden
اِنَّكَ
kuşkusuz Sen
اَنْتَ
(yalnız) Sen
السَّم۪يعُ
Semi'sin
الْعَل۪يمُ
Alim'sin
﴿١٢٧﴾

127İbrâhim ile İsmâil Beytullah’ın temellerini yükseltirken şöyle dua ediyorlardı: “Ey bizim Kerîm Rabbimiz! Yaptığımız bu işi kabul buyur bizden! Hakkıyla işiten ve bilen ancak Sen’sin.”

127Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Ev’i inşaya koyulup temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabb’imiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî’ (her şey gibi duaları da tam olarak işiten), Alîm (her şey gibi bizim ne yaptığımızı da tam olarak bilen)sin Sen.” (Bakara, 127)

127And when Abraham, and Ishmael with him, raised the foundations of the House (they were praying): “Our Lord! Accept (this service) from us. Surely You are the All-Hearing, the All-Knowing.

رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَۤا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ۞ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ﴿128﴾
رَبَّنَا
Rabbimiz
وَاجْعَلْنَا
ve bizi kıl
مُسْلِمَيْنِ
teslim olanlardan
لَكَ
Sana
وَمِنْ
—
ذُرِّيَّتِنَۤا
soyumuzdan da
اُمَّةً
bir ümmet (çıkar)
مُسْلِمَةً
teslim olan
لَكَ۞‏
Sana
وَاَرِنَا
ve bize göster
مَنَاسِكَنَا
ibadet yollarımızı
وَتُبْ
ve tevbemizi kabul et
عَلَيْنَاۚ
bizden
اِنَّكَ
şüphesiz Sen
اَنْتَ
(ancak) Sen'sin
التَّوَّابُ
Tevvab
الرَّح۪يمُ
Rahim
﴿١٢٨﴾

128"Ey bizim Kerîm Rabbimiz! Bizi, yalnız Sana boyun eğen Müslüman kıl. Soyumuzdan da yalnız Sana teslimiyet gösteren bir Müslüman ümmet yetiştir. Ve bizlere ibadetimizin yollarını göster, tövbelerimizi kabul buyur. Muhakkak ki tövbeleri en güzel şekilde kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin!”

128“Rabb’imiz, bizi Sana tam manasıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et. Sana nasıl kullukta bulunmamız gerekiyorsa onun yol ve yöntemini, bilhassa Hacc’ın nasıl yapılacağını bize göster ve (Sana kullukta yapacağımız hata ve noksanlar karşılığında) tevbelerimizi kabûl, hatalarımızı tashih, noksanlarımızı tekmil buyur. Şüphesiz Sen, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)sin, Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)sın Sen.” (Bakara, 128)

128“Our Lord! Make us Muslims, submissive to You, and of our offspring, a community Muslim, submissive to You. Show us our rites of worship (including particularly the rites of the Pilgrimage), and accept our repentance (for our inability to worship You as worshipping You requires). Surely You are the One Who accepts repentance and returns it with liberal forgiveness and additional reward, the All-Compassionate.

رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۘ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟ ﴿129﴾
رَبَّنَا
Rabbimiz
وَابْعَثْ
gönder
ف۪يهِمْ
onlara
رَسُولًا
bir resul
مِنْهُمْ
kendi içlerinden
يَتْلُوا
okusun
عَلَيْهِمْ
kendilerine
اٰيَاتِكَ
Sen'in ayetlerini
وَيُعَلِّمُهُمُ
ve onlara öğretecek
الْكِتَابَ
Kitabı
وَالْحِكْمَةَ
ve hikmeti
وَيُزَكّ۪يهِمْۘ
ve onları temizleyecek
اِنَّكَ
şüphesiz Sen'sin
اَنْتَ
yalnız Sen
الْعَز۪يزُ
Aziz'sin
الْحَك۪يمُ۟
Hakim'sin
﴿١٢٩﴾

129“Ey bizim Hakîm Rabbimiz! Onların içinden öyle bir resul gönder ki; kendilerine Senin âyetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları tertemiz kılsın. Muhakkak ki azîz Sen’sin, hakîm Sen’sin! (Üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibisin!)”

129“Rabb’imiz, o ümmete, kendi içlerinde, onlardan (onlarla aynı dili konuşan, aynı kaderi paylaşan) bir rasûl çıkarıp gönder ki onlara Sen’in (kendisine vahyedeceğin, ayrıca iç dünyalarındaki ve kâinattaki, eşya ve hadiselerdeki) âyetlerini (apaçık delillerin olarak) okusun, anlatsın; onlara (Sen’in kendisine göndereceğin) Kitab’ı ve hikmeti (o Kitab’ı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların mana ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretsin ve (zihinlerini yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerini bâtıl inanç ve günahlardan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırsın. Şüphesiz Sen, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmet bulunan)sın.” (Bakara, 129)

129“Our Lord! Raise up among that community a Messenger of their own, reciting to them Your Revelations, and instructing them in the Book (that You will reveal to him) and the Wisdom, and purifying them (of false beliefs and doctrines, of sins and all kinds of uncleanness). Surely You are the All-Glorious with irresistible might, the All-Wise.”

Açıklama (SY)

Hz. İbrâhim (a.s.)’a bu duayı yaptıran Cenab-ı Allah, Hz. Muhammed (a.s.)’ı yaratıp Peygamber yapmakla onu kabul etmiştir. Vermek isteyince, istemeyi ilham etmiştir.

İbrâhîm 37–41
رَبَّنَۤا اِنّ۪ۤي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّت۪ي بِوَادٍ غَيْرِ ذ۪ي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ رَبَّنَا لِيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْئِدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْو۪ۤي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ ﴿37﴾
رَبَّنَۤا
Rabbimiz
اِنّ۪ۤي
ben
اَسْكَنْتُ
yerleştirdim
مِنْ
(bazısını)
ذُرِّيَّت۪ي
soyumdan
بِوَادٍ
bir vadiye
غَيْرِ
olmayan
ذ۪ي
sahibi
زَرْعٍ
ekin
عِنْدَ
yanında
بَيْتِكَ
Sen'in evinin
الْمُحَرَّمِۙ
kutsal
رَبَّنَا
Rabbimiz
لِيُق۪يمُوا
hakkıyla eda etsinler diye
الصَّلٰوةَ
namazı
فَاجْعَلْ
artık kıl
اَفْئِدَةً
gönüllerini
مِنَ
birtakım
النَّاسِ
insanların
تَهْو۪ۤي
yönelt
اِلَيْهِمْ
onlara
وَارْزُقْهُمْ
ve onları rızıklandır
مِنَ
(çeşitli)
الثَّمَرَاتِ
meyvelerle
لَعَلَّهُمْ
umulur ki
يَشْكُرُونَ
şükrederler
﴿٣٧﴾

37“Ey Kerîm Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin kutsal mâbedinin yanında, ekin bitmez bir vâdide yerleştirdim. Ey Kerîm Rabbimiz! Namazı gereğince kılsınlar diye böyle yaptım. Ya Rabbî! Artık insanların bir kısmının gönüllerini onlara doğru yönelt, onları her türlü ürünlerden rızıklandır ki Sana şükretsinler!”

37“Rabb’imiz, soyumdan bir kısmını, kendisine her şekilde hürmet göstermek vacip olan Kutsal Evin’in yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim, (dünya ve dünyanın geçimlikleriyle fazla meşgul olmayıp) namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılsınlar diye Rabb’imiz. Artık insanlar içinden birtakım sâfi, tertemiz kalbleri onlara yönelt ve onları (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır ki Sana şükretsinler.” (İbrâhîm, 37)

37“Our Lord! I have settled some of my offspring (Ishmael and his descendants) in an uncultivable valley near Your Sacred House, so that, our Lord, they may establish the Prayer; so make the hearts of people incline towards them, and provide them with the produce of earth (by such means as trade), so that they may give thanks (constantly from the heart and in speech, and in action by fulfilling Your commandments).

Açıklama (SY)

Bu duanın bereketiyledir ki Hz. Muhammed (a.s.)’dan önce bütün Arabistan, ondan sonra ise bütün dünya oraya akın ediyorlar. Senenin her mevsiminde her çeşit sebze, meyve ve ürünler, hem de uygun fiatlarla orada bulunuyor.

رَبَّنَۤا اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْف۪ي وَمَا نُعْلِنُۘ وَمَا يَخْفٰى عَلَى اللهِ مِنْ شَيْءٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَۤاءِ ﴿38﴾
رَبَّنَۤا
Rabbimiz
اِنَّكَ
şüphesiz Sen
تَعْلَمُ
bilirsin
مَا
şeyi
نُخْف۪ي
bizim gizlediğimiz
وَمَا
ve şeyi
نُعْلِنُۘ
açığa vurduğumuz
وَمَا
ve
يَخْفٰى
gizli kalmaz
عَلَى
—
اللهِ
Allah'a
مِنْ
hiçbir
شَيْءٍ
şey
فِي
—
الْاَرْضِ
yerde
وَلَا
ve ne de
فِي
—
السَّمَۤاءِ
gökte
﴿٣٨﴾

38“Ey Yüce Rabbimiz! Biz ister gizleyelim, ister açığa vuralım, yaptığımız her şeyi bilirsin. Zaten göklerde ve yerde Allah’a gizli kalan hiçbir şey yoktur.”

38“Rabb’imiz! Biz ister gizleyelim ister açığa vuralım Sen, her söylediğimizi de her yaptığımızı da bilirsin. Yerde olsun, gökte olsun hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz.” (İbrâhîm, 38)

38“Our Lord! Surely You know all that we keep secret as well as all that we disclose; nothing whatever, whether it be on earth or in heaven, is hidden from God.

اَلْحَمْدُ لِلهِ الَّذ۪ي وَهَبَ ل۪ي عَلَى الْكِبَرِ اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَۘ اِنَّ رَبّ۪ي لَسَم۪يعُ الدُّعَۤاءِ ﴿39﴾
اَلْحَمْدُ
hamdolsun
لِلهِ
Allah'a
الَّذ۪ي
—
وَهَبَ
hediye eden
ل۪ي
bana
عَلَى
—
الْكِبَرِ
ihtiyarlık çağımda
اِسْمٰع۪يلَ
İsmail'i
وَاِسْحٰقَۘ
ve İshak'ı
اِنَّ
şüphesiz
رَبّ۪ي
Rabbim
لَسَم۪يعُ
Semi'dir
الدُّعَۤاءِ
duayı
﴿٣٩﴾

39“Hamd olsun Allah’a ki, hayli yaşlı olmama rağmen, bu ihtiyarlık halimde İsmâil ve İshak’ı bana ihsan etti. Şüphesiz ki Rabbim duayı kabul buyurur.”

39“Hamd olsun Allah’a ki şu ihtiyar halimde bana İsmail’i ve İshak’ı hediye etti. Hiç şüphesiz Rabb’im, duaları hakkıyla işitendir.” (İbrâhîm, 39)

39“All praise and gratitude are for God, Who has granted me, despite my old age, Ishmael and Isaac. Indeed, my Lord is the Hearer of prayer.

رَبِّ اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪ي۠ رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَۤاءِ ﴿40﴾
رَبِّ
Rabbim
اجْعَلْن۪ي
beni kıl
مُق۪يمَ
hakkıyla eda edenlerden
الصَّلٰوةِ
namazı
وَمِنْ
ve
ذُرِّيَّت۪ي۠
soyumdan
رَبَّنَا
Rabbimiz
وَتَقَبَّلْ
kabul buyur
دُعَۤاءِ
duamı
﴿٤٠﴾

40“Ya Rabbî! Beni de neslimi de namazı devamlı olarak ve gereği gibi kılan kullarından eyle! Duamı, lütfen kabul buyur Ya Rabbî!”

40“Rabb’im! Beni, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan bir kul eyle, soyumdan (zalim olmayanları) da. Rabb’imiz, duamı kabul buyur!” (İbrâhîm, 40)

40“O My Lord! Make me one who establishes the Prayer in conformity with its conditions, and (likewise) from my offspring (those who are not wrongdoers), Our Lord, and accept my prayer!

رَبَّنَا اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟ ﴿41﴾
رَبَّنَا
Rabbimiz
اغْفِرْ
bağışla
ل۪ي
beni
وَلِوَالِدَيَّ
anamı-babamı
وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ
ve mü'minleri
يَوْمَ
gün
يَقُومُ
görüleceği
الْحِسَابُ۟
hesabın
﴿٤١﴾

41“Ey Kerîm! Rabbimiz Beni, annemi, babamı ve bütün müminleri kıyamet günü affeyle.”

41“Rabb’imiz! Hesapların görüleceği gün beni, annemi-babamı ve bütün mü’minleri bağışla.” (İbrâhîm, 41)

41“Our Lord! Forgive me, and my parents, and all the believers, on the Day on which the Reckoning will be established.”

Açıklama (SY)

Hz. İbrâhim (a.s.) vatanından ayrılırken babası için Allah’a dua edip af dileme sözü vermişti. Onu yerine getirmek üzere böyle dua ediyor. Fakat daha sonra onun din düşmanı olduğunu kesin olarak anlayınca, onunla manevî ilişkilerini de kesti.

Nahl 120–123
اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلهِ حَن۪يفًاۘ وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ ﴿120﴾
اِنَّ
şüphesiz
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim
كَانَ
idi
اُمَّةً
bir ümmet
قَانِتًا
Allah'a boyun eğmiş
لِلهِ
Allah'ı
حَن۪يفًاۘ
tevhid inancıyla
وَلَمْ
ve
يَكُ
değildi
مِنَ
—
الْمُشْرِك۪ينَۙ
müşriklerden
﴿١٢٠﴾

120Gerçekten İbrâhim, hak dine yönelen, Allah’a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet, bütün hayırlı halleri kendinde toplayan bir önder idi. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.

120Gerçekten İbrahim, selim bir kalb, dupduru bir Tevhid inancıyla Allah’a boyun eğmiş bulunan tek başına bir ümmet idi. O, hiçbir zaman müşriklerden olmadı. (Nahl, 120)

120Abraham was an exemplary leader, (whose self-dedication to the good of his community made him) as if a community, sincerely obedient to God as a man of pure faith (free from any stain of unbelief and hypocrisy), and he was not of those who associate partners with God –

Açıklama (SY)

Yaşadığı dönemde dünyada tevhid sancağını taşıyan tek Müslüman idi. Normalde bir ümmet tarafından yürütülen bir görevi yaptığı için, bir ümmet sayılırdı.

شَاكِرًا لِاَنْعُمِهِۘ اِجْتَبٰيهُ وَهَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿121﴾
شَاكِرًا
şükredici idi
لِاَنْعُمِهِۘ
O'nun nimetlerine
اِجْتَبٰيهُ
onu seçmiş
وَهَدٰيهُ
ve iletmişti
اِلٰى
—
صِرَاطٍ
yola
مُسْتَق۪يمٍ
doğru
﴿١٢١﴾

121Allah’ın nimetlerine şükreden bir zat idi. Çünkü Allah onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.

121Allah’ın nimetlerine daima şükrederdi. Allah onu seçmiş ve her bakımdan doğru bir yola iletmişti. (Nahl, 121)

121Always thankful for His favors. He (God) chose him, and guided him to a straight path (to follow himself and guide others).

وَاٰتَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةًۘ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَۘ ﴿122﴾
وَاٰتَيْنَاهُ
ve ona vermiştik
فِي
—
الدُّنْيَا
dünyada
حَسَنَةًۘ
iyilik
وَاِنَّهُ
şüphesiz o
فِي
—
الْاٰخِرَةِ
ahirette de
لَمِنَ
—
الصَّالِح۪ينَۘ
salihlerdendir
﴿١٢٢﴾

122Biz ona dünyada iyilik verdik. Elbette o, âhirette de salihlerden olacaktır.

122Biz, ona dünyada iyilik (iyi hal, iyi ve güzel geçim, iyi ve temiz bir yaşayış) verdik. Elbette o, Âhiret’te de salihlerden olacaktır. (Nahl, 122)

122We granted him good in the world, and he is surely among the righteous in the Hereafter.

ثُمَّ اَوْحَيْنَۤا اِلَيْكَ اَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۘ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ﴿123﴾
ثُمَّ
sonra
اَوْحَيْنَۤا
vahyettik
اِلَيْكَ
sana
اَنِ
—
اتَّبِعْ
uy
مِلَّةَ
yoluna
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim'in
حَن۪يفًاۘ
tevhid inancı üzere
وَمَا
ve
كَانَ
değildi
مِنَ
—
الْمُشْرِك۪ينَ
müşriklerden
﴿١٢٣﴾

123Sonra da sana vahyettik ki: Doğru yola yönelerek İbrâhim’in dinine tâbi ol; zira o müşriklerden değildi.

123(Ey Rasûl’üm,) Sana da “Selim bir kalble ve dupduru Tevhid inancı üzerinde İbrahim’in Milleti’ne (inancına, yoluna, hayat tarzına) tâbi ol!” diye vahyettik. İbrahim, hiçbir zaman müşriklerden değildi. (Nahl, 123)

123Thereafter, We have revealed to you (O Messenger): Follow the way of Abraham as one of pure faith (free from unbelief and hypocrisy), and he was never of those who associate partners with God.

Hz. Lût (a.s.)

Hz. Lût (a.s.)

AnkebûtHûdKamerHicr
A’râfHûdHicrEnbiyâŞuarâNemlAnkebûtSâffâtZâriyâtKamerTahrîm
Ankebût 28–30
وَلُوطًا اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ۤ اِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَۘ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ اَحَدٍ مِنَ الْعَالَم۪ينَ ﴿28﴾
وَلُوطًا
ve Lut
اِذْ
hani
قَالَ
dedi ki
لِقَوْمِه۪ۤ
halkına
اِنَّكُمْ
şüphesiz siz
لَتَأْتُونَ
yapıyorsunuz
الْفَاحِشَةَۘ
iğrenç bir işe
مَا
yapmadığı
سَبَقَكُمْ
sizden önce
بِهَا
onu
مِنْ
hiç
اَحَدٍ
kimsenin
مِنَ
—
الْعَالَم۪ينَ
insanlardan
﴿٢٨﴾

28Lût’u da halkına resul olarak gönderdik. Onlara dedi ki: “Nedir bu haliniz? Siz dünyada sizden önce hiç kimsenin yapmadığı pek iğrenç bir şey yapıyorsunuz.

28Lût’u da (bir rasûl olarak görevlendirdik). Halkına şöyle dedi: “Gerçek şu ki siz, (toplum olarak) bütün insanlar içinde sizden önce hiçbir topluluğun yapmadığı pek iğrenç bir şey yapıyorsunuz.” (Ankebût, 28)

28And Lot too (We sent as Messenger). He said (to his people in conveying this message): “Indeed you (the men of this whole community) commit an indecency such as none people in all the world has have ever done before you.

اَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّب۪يلَ وَتَأْتُونَ ف۪ي نَاد۪يكُمُ الْمُنْكَرَۘ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ۤ اِلَّۤا اَنْ قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللهِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿29﴾
اَئِنَّكُمْ
siz ha?
لَتَأْتُونَ
varıyorsunuz
الرِّجَالَ
erkeklere
وَتَقْطَعُونَ
ve kesiyorsunuz
السَّب۪يلَ
yol
وَتَأْتُونَ
ve yapıyorsunuz
ف۪ي
—
نَاد۪يكُمُ
toplantılarınızda
الْمُنْكَرَۘ
edepsizce şeyler
فَمَا
fakat
كَانَ
olmadı
جَوَابَ
cevabı
قَوْمِه۪ۤ
halkının
اِلَّۤا
başka
اَنْ
—
قَالُوا
demelerinden
ائْتِنَا
haydi getir
بِعَذَابِ
azabını
اللهِ
Allah'ın
اِنْ
—
كُنْتَ
eğer
مِنَ
isen
الصَّادِق۪ينَ
sadıklardan
﴿٢٩﴾

29Allah’ın bu uyarmasından sonra siz hâlâ şehvetle erkeklere varacak, yolu kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapmaya devam edecek misiniz?” Halkının ona cevabı şundan ibaret oldu: “Doğru söylüyorsan bizi tehdit ettiğin, Allah’ın o azabını getir de görelim!”

29“Böyle şehvetle erkeklere varmaya, yollarda (bilhassa erkek yolcuları alıkoymak için) eşkiyalığa ve fıtrî olan üreme yolunu terk etmeye ayrıca topluca bir araya gelip açıktan açığa her türlü çirkin işi yapmaya devam mı edeceksiniz?” Fakat halkının mukabelesi ancak şöyle oldu: “Eğer peygamberlik iddianda ve söylediklerinin doğruluğunda samimi isen haydi, bizi kendisiyle tehdit edip durduğun Allah’ın o azabını getir de görelim!” (Ankebût, 29)

29(After such severe warnings of God) will you continue to go come to men with lust, waylay (travelers) on the road (especially male travelers), and commit shameful deeds in your assemblies? The response of his people was only that they said (mocking and challenging him): “Bring down upon us the punishment of God with which you threaten us, if you are truthful!”

قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِد۪ينَ۟ ﴿30﴾
قَالَ
(Lut) dedi
رَبِّ
Rabbim
انْصُرْن۪ي
bana yardım et
عَلَى
karşı
الْقَوْمِ
şu güruha
الْمُفْسِد۪ينَ۟
bozguncu
﴿٣٠﴾

30“Ya Rabbi!” dedi, “bu müfsitler, bu bozguncular gürûhuna karşı bana Sen yardım eyle!”

30Lût, “Rabb’im” diye yalvardı, “ahlâk düşmanı şu bozguncular güruhuna karşı bana yardım et!” (Ankebût, 30)

30He (Lot) said (in supplication): “My Lord, help me against these people given to spreading corruption.”

Hûd 77–83
وَلَمَّا جَۤاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا س۪ۤيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالَ هٰذَا يَوْمٌ عَص۪يبٌ ﴿77﴾
وَلَمَّا
ve ne zaman ki
جَۤاءَتْ
gelince
رُسُلُنَا
resullerimiz
لُوطًا
Lut'a
س۪ۤيءَ
sıkıldı
بِهِمْ
onlardan
وَضَاقَ
ve göğsüne bastı
بِهِمْ
onlardan
ذَرْعًا
bir sıkıntı
وَقَالَ
ve dedi ki
هٰذَا
bu
يَوْمٌ
bir gündür
عَص۪يبٌ
çetin
﴿٧٧﴾

77O elçilerimiz Lût’a gelince o fena halde sıkıldı, onların yüzünden göğsü daraldı ve: “Gerçekten bugün pek çetin bir gün!” dedi.

77Derken elçilerimiz (birer delikanlı suretinde) Lût’a geldiler. Lût, onları koruyamayacağı endişesiyle sıkıldı, daraldı ve “Bugün çok çetin bir gün!” diye söylendi. (Hûd, 77)

77And when Our envoys came to Lot, he was troubled on their account and felt himself powerless to protect them, and he said: “This is a distressful day.”

وَجَۤاءَهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ اِلَيْهِ وَمِنْ قَبْلُ كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِۘ قَالَ يَا قَوْمِ هٰۤؤُۨلَۤاءِ بَنَات۪ي هُنَّ اَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُوا اللهَ وَلَا تُخْزُونِ ف۪ي ضَيْف۪يۘ اَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَش۪يدٌ ﴿78﴾
وَجَۤاءَهُ
ve geldi
قَوْمُهُ
halkı
يُهْرَعُونَ
koşarak
اِلَيْهِ
ona
وَمِنْ
ve
قَبْلُ
daha önce
كَانُوا
—
يَعْمَلُونَ
işliyorlardı
السَّيِّئَاتِۘ
kötü işler
قَالَ
dedi ki
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
هٰۤؤُۨلَۤاءِ
şunlar
بَنَات۪ي
kızlarımdır
هُنَّ
onlar
اَطْهَرُ
daha temizdir
لَكُمْ
sizin için
فَاتَّقُوا
korkun
اللهَ
Allah'tan
وَلَا
ve
تُخْزُونِ
beni rezil etmeyin
ف۪ي
arasında
ضَيْف۪يۘ
konuklarım
اَلَيْسَ
yok mudur?
مِنْكُمْ
içinizde
رَجُلٌ
bir adam
رَش۪يدٌ
aklı başında
﴿٧٨﴾

78Esasen kötü işler yapagelen halkı, kötü niyetle koşa koşa Lût’a geldiler, Lût: “Ey halkım!” dedi, “işte kızlarım! Onlar sizin için nikâh akdi ile, daha temiz, şaibeden daha uzaktır. Öyle ise Allah’tan korkun, emirlerini, çiğnemekten sakının da bari misafirlerimin yanında beni mahcup etmeyin! Yok mu içinizde aklı başında bir adam?”

78(Delikanlıların geldiğini haber alan) Halkı, kirli arzularının dürtmesiyle Lût’un evine hücum ettiler; zaten ne zamandır kötülüklerle haşir-neşir bulunuyorlardı. Lût önlerine çıkıp “Ey halkım!” dedi: “İşte şunlar, kızlarım(ız); sizin için (nikâh edildiklerinde) temiz ve helâl olan onlardır. Allah’tan korkun ve misafirlerim konusunda beni rezil etmeyin. Sizin içinizde hiç (doğru görüş, isabetli ve yerinde davranma adına) aklı başında bir adam yok mudur?” (Hûd, 78)

78His people came rushing to him, driven by their perverted desire, as they had before that been committing such abominations. Lot said: “O my people! Here are my daughters; they are utterly clean for you (to satisfy your desires in wedlock). Have fear of God, and do not disgrace me in respect of my guests. Is there not among you one right-minded man?”

Açıklama (SY)

Peygamber ümmetinin babası durumunda olduğundan halkının kızları hakkında böyle söylemiştir. Onları nikâhlayıp aile düzeni kurmalarını istemiştir. Aynı şeyi bizzat kendi kızları için de söylemiş olmasına mani yoktur.

قَالُوا لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا ف۪ي بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۚ وَاِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُر۪يدُ ﴿79﴾
قَالُوا
dediler ki
لَقَدْ
muhakkak
عَلِمْتَ
sen bilirsin ki
مَا
yoktur
لَنَا
bizim
ف۪ي
—
بَنَاتِكَ
senin kızlarında
مِنْ
hiç bir
حَقٍّۚ
hakkımız
وَاِنَّكَ
ve sen
لَتَعْلَمُ
iyi bilirsin
مَا
şeyi
نُر۪يدُ
bizim istediğimiz
﴿٧٩﴾

79Şöyle dediler: “Sen de pek iyi bilirsin ki senin kızlarında hakkımız ve onlarla hiçbir alâkamız yoktur, onlarda gözümüz yoktur, ama sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun!”

79“Sen de bilirsin ki” diye bağırdılar, “bizim o kızlarla bir alâkamız ve üzerlerinde bir hak iddiamız olamaz. Sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun!” (Hûd, 79)

79They said: “You know well that we have no claim on your daughters; and you surely know well what we desire.”

قَالَ لَوْ اَنَّ ل۪ي بِكُمْ قُوَّةً اَوْ اٰو۪ۤي اِلٰى رُكْنٍ شَد۪يدٍ ﴿80﴾
قَالَ
dedi
لَوْ
keşke
اَنَّ
—
ل۪ي
benim olsaydı
بِكُمْ
sizi (savacak)
قُوَّةً
bir gücüm
اَوْ
yahut
اٰو۪ۤي
sığınabilseydim
اِلٰى
—
رُكْنٍ
bir kale(ye)
شَد۪يدٍ
sağlam
﴿٨٠﴾

80“Keşke” dedi, “size karşı yetecek bir gücüm olsaydı veya pek sağlam bir kaleye dayansaydım!”

80“Keşke” dedi Lût, “size karşı koyacak gücüm olsaydı veya sağlam bir ‘kale’m bulunsaydı da ona sığınsaydım.” (Hûd, 80)

80He said: “O! would that I had power to resist you, or that I could lean upon some strong support!”

قَالُوا يَا لُوطُ اِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُۤوا اِلَيْكَ فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ اِلَّا امْرَاَتَكَۘ اِنَّهُ مُص۪يبُهَا مَۤا اَصَابَهُمْۘ اِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُۘ اَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَر۪يبٍ ﴿81﴾
قَالُوا
dediler ki
يَا
—
لُوطُ
Ey Lut
اِنَّا
şüphesiz biz
رُسُلُ
resulleriyiz
رَبِّكَ
Rabbinin
لَنْ
—
يَصِلُۤوا
el uzatamayacaklar
اِلَيْكَ
sana
فَاَسْرِ
yürü
بِاَهْلِكَ
ailenle birlikte
بِقِطْعٍ
bir vaktinde
مِنَ
—
الَّيْلِ
gecenin
وَلَا
ve
يَلْتَفِتْ
geriye dönüp bakmasın
مِنْكُمْ
sizden
اَحَدٌ
hiç kimse
اِلَّا
ancak hariç
امْرَاَتَكَۘ
eşin
اِنَّهُ
şüphesiz
مُص۪يبُهَا
onun başına gelecektir
مَۤا
şeyler
اَصَابَهُمْۘ
onların başına gelen
اِنَّ
şüphesiz
مَوْعِدَهُمُ
onlara vadedilen vakit
الصُّبْحُۘ
sabahtır
اَلَيْسَ
değil mi?
الصُّبْحُ
sabah
بِقَر۪يبٍ
yakın
﴿٨١﴾

81Melekler: “Lût!” dediler, “biz Allah’ın elçileri seninleyiz, hiç merak etme, onlar size hiçbir kötülük yapamayacaklardır. Haydi öyleyse, gecenin bir vaktinde ailenle yola çık, yürü! Beraberindekilerin hiçbiri geri dönüp bakmasın! Yalnız eşin bunun dışındadır. Zira ötekilere ulaşan her türlü zillet, ona da gelecektir. Onların helâk olma zamanı sabah vaktidir. Sahi! Sabah da pek yakın değil mi?”

81Elçilerimiz şöyle diyerek (onu rahatlattılar): “Ey Lût! Biz, Rabb’inin elçileriyiz. Hiç endişelenme, sana el uzatamayacaklardır. Gecenin bir vaktinde ailenle çık ve içinizden kimse geriye dönmesin; ancak eşin hariç. Kavminin başına gelecek olan, onun da başına gelecektir. Helâkleri için tayin edilmiş vakit de sabahtır: Yoksa sabah yakın değil mi?” (Hûd, 81)

81They (the envoys) said: “O Lot! We are envoys of your Lord. They will not reach you. So, set out with your family in a part of the night, and let no one among you turn round – all save your wife, for that which is to befall them will befall her as well. Their appointed time is the morning. Is the morning not near?”

فَلَمَّا جَۤاءَ اَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۙ مَنْضُودٍۙ ﴿82﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
جَۤاءَ
gelince
اَمْرُنَا
emrimiz
جَعَلْنَا
getirdik
عَالِيَهَا
üstünü
سَافِلَهَا
altına
وَاَمْطَرْنَا
ve yağdırdık
عَلَيْهَا
üzerine
حِجَارَةً
taşlar
مِنْ
—
سِجّ۪يلٍۙ
balçıktan pişirilmiş
مَنْضُودٍۙ
istif edilmiş
﴿٨٢﴾

82Azap emrimiz gelince o ülkeyi alt üst ettik. Ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan yapılıp istif edilmiş taşlar yağdırdık,

82Nihayet emrimiz uygulamaya konunca, o (kirlenmiş) memleketin üstünü altına getirdik ve üzerine pişmiş balçıktan taş yağdırdık, (Hûd, 82)

82So when Our judgment came to pass, We overturned (those sinful towns), and rained down on them stones of baked clay one after another,

مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَۘ وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِم۪ينَ بِبَع۪يدٍ۟ ﴿83﴾
مُسَوَّمَةً
(kime gideceği) belirlenmiş (taşlar)
عِنْدَ
katından
رَبِّكَۘ
Rabbin
وَمَا
ve değildir
هِيَ
bunlar
مِنَ
—
الظَّالِم۪ينَ
zalimlerden
بِبَع۪يدٍ۟
uzak
﴿٨٣﴾

83Rabbinin nezdinde damgalanmış. Evet bu taşlar şimdiki zalimlerden de uzak değildir!

83(Taşlar yağdırdık) Rabb’in katında her birinin kime gideceği belirlenmiş. Böyle bir taş yağmuru, her dönemde ve her yerdeki zalimlerden uzak değildir. (Hûd, 83)

83(Each stone) marked out by your Lord (for a particular individual). And they are never far from wrongdoers (in all times and places).

Açıklama (SY)

(82–83) Damgalanıp istif edilme kavramı, her taşın kime ve nereye isabet edeceğinin ezelde takdir edildiğini gösterir. Yoksa bunlara tesadüfî bir tabiat olayı olarak bakmak doğru değildir. Çünkü gerçekte tesadüf diye bir şey yoktur, âlemleri yaratan yüce kudretin tasarruf ve yönetimi vardır.

Kamer 37
وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِه۪ فَطَمَسْنَۤا اَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَاب۪ي وَنُذُرِ ﴿37﴾
وَلَقَدْ
ve andolsun
رَاوَدُوهُ
murad almaya kalkıştılar
عَنْ
—
ضَيْفِه۪
onun misafirlerinden
فَطَمَسْنَۤا
Biz de siliverdik
اَعْيُنَهُمْ
gözlerini
فَذُوقُوا
haydi tadın
عَذَاب۪ي
cezalandırmamı
وَنُذُرِ
ve tehditlerimi
﴿٣٧﴾

37Onlar Lût’un misafirlerine karşı niyetlerini bozdular, onlarla yalnız kalmak için gidip geldiler. Biz de gözlerini silme kör ettik. Haydi tadın Benim cezalandırmamı ve tehditlerimi!

37Lût’un misafirlerine karşı niyetlerini bozdular ve sürekli gel–gitlerle onu rahatsız ettiler. Biz de gözlerini silme kör ettik. “Haydi tadın Benim cezalandırmamı ve tehditlerimin sonucunu!” (Kamer, 37)

37They had harassed him (with frequent coming-and-going) to abuse his guests, and so We blotted out their eyes: taste My punishment and (the consequences of) My warnings!

Açıklama (SY)

Bu kıssa Tevrat’ın Tekvin babında, 19,1-22 Kur’ân’dakinden biraz daha ayrıntılı anlatılır. Kur’ân’da nisbeten uzun anlatıldığı yer şu bölümlerdir.

Hicr 75–77
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ ﴿75﴾
اِنَّ
şüphesiz
ف۪ي
—
ذٰلِكَ
bunda
لَاٰيَاتٍ
ibretler vardır
لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ
işaretten anlayanlara
﴿٧٥﴾

75Elbette bunda işaretten anlayanlar için alınacak nice ibretler vardır.

75Hiç şüphesiz bunda hadiselerin anlamını bilenler için nice açık işaretler, dersler ve ibretler vardır. (Hicr, 75)

75Surely in this are signs (lessons and messages) for those who can read the signs (so as to understand the inner meaning of things and events).

وَاِنَّهَا لَبِسَب۪يلٍ مُق۪يمٍ ﴿76﴾
وَاِنَّهَا
ve şüphesiz o
لَبِسَب۪يلٍ
bir yol üzerinde
مُق۪يمٍ
hala görünebilir
﴿٧٦﴾

76Hem o şehir harabesi uğrak bir yol üzerindedir.

76(Helâk edilmiş) O memleket(in harabeleri) uğrak bir yol üzerinde hâlâ görünebilir haldedir. (Hicr, 76)

76They (the traces of those destroyed towns) stand by a road that still exists.

Açıklama (SY)

Bu şehrin harabeleri Hicaz’dan Suriye ve Mısır’a giden yol üzerindedir.

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَۘ ﴿77﴾
اِنَّ
elbette
ف۪ي
—
ذٰلِكَ
bunda
لَاٰيَةً
bir ibret vardır
لِلْمُؤْمِن۪ينَۘ
mü'minler için
﴿٧٧﴾

77Elbette bunda, iman edecekler için çok ibretler vardır.

77Hiç şüphesiz bunda mü’minler için (Allah’ın Yolu’nun ve O’na davetin doğruluğuna, o davete uyup uymamanın sonucuna dair) çok önemli bir işaret, bir ibret ve bir delil vardır. (Hicr, 77)

77Surely in that there is a manifest sign for the believers (for the truth of God’s decree, and the way He enjoins, and the call to it).

Hz. İsmâîl (a.s.)

Hz. İsmâîl (a.s.)

MeryemBakara
BakaraÂl-i İmrânEn’âmİbrâhîmMeryemEnbiyâSâd
Meryem 54–55
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِسْمٰع۪يلَۘ اِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّاۚ ﴿54﴾
وَاذْكُرْ
an
فِي
—
الْكِتَابِ
Kitapta
اِسْمٰع۪يلَۘ
İsmail'i de
اِنَّهُ
çünkü o
كَانَ
idi
صَادِقَ
sadık
الْوَعْدِ
sözünde
وَكَانَ
ve idi
رَسُولًا
bir resul
نَبِيًّاۚ
nebi
﴿٥٤﴾

54Kitapta İsmâil’i de an. Gerçekten o, verdiği sözü yerine getiren biri idi. Resul ve nebî idi.

54Kitap’ta İsmail’i de an. O, sözüne sadık bir insandı; rasûldü, nebî idi. (Meryem, 54)

54Also make mention of Ishmael in the Book. He was one always true to his promise, and was a Messenger, a Prophet.

Açıklama (SY)

Hz. İsmâil, Hz. İbrâhim’in oğlu ve Hz. Peygamberin büyük dedesidir.

وَكَانَ يَأْمُرُ اَهْلَهُ بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِ۞ وَكَانَ عِنْدَ رَبِّه۪ مَرْضِيًّا ﴿55﴾
وَكَانَ
ve
يَأْمُرُ
emrederdi
اَهْلَهُ
halkına
بِالصَّلٰوةِ
namaz kılmayı
وَالزَّكٰوةِ۞‏
zekat vermeyi
وَكَانَ
ve idi
عِنْدَ
katında
رَبِّه۪
Rabbi
مَرْضِيًّا
kendisinden razı olunmuş
﴿٥٥﴾

55Halkına namazı ve zekâtı tavsiye ederdi. Rabbinin râzı olduğu biri idi.

55Ailesi başta olmak üzere halkına namazı ve zekâtı emrederdi. Rabb’i katında kendisinden razı olunmuş bir zattı. (Meryem, 55)

55He used to enjoin on his people the Prayer and the Prescribed Purifying Alms, and he was one favored and pleasing in his Lord’s sight.

Bakara 125–126
وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْنًاۘ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۘ وَعَهِدْنَۤا اِلٰۤى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّۤائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ ﴿125﴾
وَاِذْ
hani
جَعَلْنَا
Biz kıldık
الْبَيْتَ
Beyt'i
مَثَابَةً
toplanma yeri
لِلنَّاسِ
insanlara
وَاَمْنًاۘ
ve güven yeri
وَاتَّخِذُوا
siz de edinin
مِنْ
—
مَقَامِ
makamından
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim'in
مُصَلًّىۘ
bir namaz yeri
وَعَهِدْنَۤا
ve emretmiştik
اِلٰۤى
—
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim'e
وَاِسْمٰع۪يلَ
ve İsmail'e
اَنْ
—
طَهِّرَا
tertemiz tutun
بَيْتِيَ
Beyt'imi
لِلطَّۤائِف۪ينَ
tavaf edenler için
وَالْعَاكِف۪ينَ
ibadete kapananlar
وَالرُّكَّعِ
ve rüku edenler
السُّجُودِ
secde edenler
﴿١٢٥﴾

125Biz Beytullâh’ı insanlara sevap kazanmaları için toplantı ve güven yeri kıldık. Siz de Makam-ı İbrâhim’i namazgâh edininiz! İbrâhim ile İsmâil’e de: “Tavaf edenler, itikâfa girenler, rükû ve secde edenler için bu Evimi tertemiz bulundurun!” diye emretmiştik.

125Hani o Ev’i, (Beytullah diye anılan Kâbe’yi) insanlar için doğruyu bulma, doğru yöne yönelme, sevaplı bir ziyaret ve bir emniyet sebep ve vasıtası kılmıştık. (Vaktiyle olduğu gibi) Şimdi siz de (ey iman edenler, orada bulunan) İbrahim Makamı’nda namaz kılın, dua edin. İbrahim ve İsmail’den de “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, devamlı rükû ve secdede bulunarak (namaz kılanlar) için Ev’imi tertemiz tutun!” diye söz almıştık. (Bakara, 125)

125Remember, again, that We made the House (the Ka‘bah in Makkah) a resort for people, and a refuge of safety (a sanctuary, that is, a sign of the truth). Stand in the Prayer (O believers, as you did in earlier times) in the Station of Abraham. And We imposed a duty on Abraham and Ishmael: “Purify My House for those who go around it as a rite of worship, and those who abide in devotion, and those who bow and prostrate (in the Prayer).”

Açıklama (SY)

İtikâf: Cemaatle namaz kılınan bir mescitte, ibadet niyeti ile belirli bir zaman kalmak demektir.

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَدًا اٰمِنًا وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۘ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلًا ثُمَّ اَضْطَرُّهُۤ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۘ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ﴿126﴾
وَاِذْ
ve hani
قَالَ
demişti ki
اِبْرٰه۪يمُ
İbrahim
رَبِّ
Rabbim
اجْعَلْ
kıl
هٰذَا
bu
بَلَدًا
şehri
اٰمِنًا
güvenli
وَارْزُقْ
ve rızıklandır
اَهْلَهُ
halkını
مِنَ
—
الثَّمَرَاتِ
yerin bitirdikleriyle
مَنْ
kimseleri
اٰمَنَ
iman eden
مِنْهُمْ
onlardan
بِاللهِ
Allah'a
وَالْيَوْمِ
ve gününe
الْاٰخِرِۘ
ahiret
قَالَ
(Rabbi) buyurdu ki
وَمَنْ
kimseyi
كَفَرَ
inkâr eden
فَاُمَتِّعُهُ
onu geçindiririm
قَل۪يلًا
az bir (süre)
ثُمَّ
sonra
اَضْطَرُّهُۤ
onu mahkum ederim
اِلٰى
—
عَذَابِ
azabına
النَّارِۘ
cehennem
وَبِئْسَ
ve ne kötü
الْمَص۪يرُ
varış yeridir
﴿١٢٦﴾

126Ve o vakit İbrâhim: “Ya Rabbî, burayı güvenli bir şehir yap. Buranın halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri çeşit çeşit mahsullerle rızıklandır!” dedi. Bunun üzerine buyurdu ki: “Onlardan inkâr edeni dahi rızıklandırıp az bir zaman hayattan nasip aldırır, sonra da onları cehennem azabına sürerim. Orası varılacak yer olarak ne fena bir yerdir!”

126Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabb’i,) Şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) Kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) Ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!” (Bakara, 126)

126And (remember) once Abraham prayed: “My Lord! Make this (untilled valley) a land of security, and provide its people with the produce of earth, such of them as believe in God and the Last Day.” He (his Lord) answered: “(I will bestow provision upon both believers and unbelievers. But) whoever is thankless and disbelieves, I will provide for him to enjoy himself for a short while, then I will compel him to the punishment of the Fire – how evil a destination to arrive at!

Hz. İshâk ve Hz. Ya'kûb (a.s.)

Hz. İshâk ve Hz. Ya'kûb (a.s.)

EnbiyâBakaraSâd
BakaraÂl-i İmrânEn’âmHûdMeryemEnbiyâAnkebûtSâffâtSâd
Enbiyâ 72–73
وَوَهَبْنَا لَهُۤ اِسْحٰقَۘ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةًۘ وَكُلًّا جَعَلْنَا صَالِح۪ينَ ﴿72﴾
وَوَهَبْنَا
ve hediye ettik
لَهُۤ
ona
اِسْحٰقَۘ
İshak'ı
وَيَعْقُوبَ
ve Ya'kub'u
نَافِلَةًۘ
üstelik
وَكُلًّا
ve hepsini
جَعَلْنَا
yaptık
صَالِح۪ينَ
salihlerden
﴿٧٢﴾

72Ona ayrıca İshak’ı, üstelik bir de Yâkub’u ihsan ettik. Hepsini de erdemli insanlar kıldık.

72Ona ayrıca İshak’ı, üstelik bir de (torun olarak) Yakub’u ihsan ettik. Ve hepsini her zaman sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapan kimseler kıldık. (Enbiyâ, 72)

72We bestowed upon him Isaac, and as an additional gift, Jacob (for grandson); and each We made righteous.

وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا وَاَوْحَيْنَۤا اِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَاِقَامَ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَۤاءَ الزَّكٰوةِۚ وَكَانُوا لَنَا عَابِد۪ينَۙ ﴿73﴾
وَجَعَلْنَاهُمْ
ve onları kıldık
اَئِمَّةً
imamlar
يَهْدُونَ
doğru yolu gösteren
بِاَمْرِنَا
emrimizle
وَاَوْحَيْنَۤا
ve vahyettik
اِلَيْهِمْ
onlara
فِعْلَ
işler yapmayı
الْخَيْرَاتِ
hayırlı
وَاِقَامَ
ve hakkıyla eda etmeyi
الصَّلٰوةِ
namaz
وَا۪يتَۤاءَ
ve vermeyi
الزَّكٰوةِۚ
zekat
وَكَانُوا
ve onlar idiler
لَنَا
Biz'e
عَابِد۪ينَۙ
kulluk eden
﴿٧٣﴾

73Onları buyruklarımızla insanlara doğru yolu gösteren önderler yaptık. Kendilerine hayırlı işler işlemeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar yalnız Biz’e ibadet ederlerdi.

73Onları emrimiz ve yönlendirmemizle insanlara doğru yolu gösteren imamlar (önderler) kıldık. Kendilerine hep hayırlı işler yapmayı, bütün şartlarına uyarak, vaktinde ve aksatmadan namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar, kendilerini Biz’e ibadete adamış kullarımızdı. (Enbiyâ, 73)

73And We made them leaders guiding people by Our command, and We revealed to them to do good deeds, and to establish the Prayer in conformity with its conditions, and pay the Prescribed Purifying Alms. They were Our servants devoted to worshipping us with all sincerity.

Bakara 132–133
وَوَصّٰى بِهَۤا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۘ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۘ ﴿132﴾
وَوَصّٰى
ve vasiyyet etti
بِهَۤا
bunu
اِبْرٰه۪يمُ
İbrahim
بَن۪يهِ
kendi oğullarına
وَيَعْقُوبُۘ
ve Ya'kub da
يَا
—
بَنِيَّ
Ey oğullarım
اِنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
اصْطَفٰى
seçti
لَكُمُ
sizin için
الدّ۪ينَ
bu dini
فَلَا
—
تَمُوتُنَّ
öyleyse ölmeyin
اِلَّا
başka (bir şekilde)
وَاَنْتُمْ
sizler
مُسْلِمُونَۘ
Müslümanlar olmaktan
﴿١٣٢﴾

132Bu dini İbrâhim kendi evlatlarına vasiyet ettiği gibi Yâkub da böyle yaptı ve: “Evlatlarım!” dedi, “Allah sizin için bu dini seçti. Sakın Müslümanlıktan başka bir din üzere ölmeyin.”

132(Âlemlerin Rabbi’ne tam manasıyla teslimiyeti) İbrahim, oğullarına, Yakup da (yine oğullarına) vasiyet buyurdu (şöyle diyerek): “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimiyet esasına dayanan İslâm) Dini’ni seçti. Siz de (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.” (Bakara, 132)

132Abraham bequeathed and enjoined this submission to his sons (Ishmael and Isaac) and (to his grandson) Jacob, saying: “My sons, God has chosen for you (from different ways of faith and life) the Religion (of Islam, based on submission to Him, and absolutely free from any kind of associating partners with Him). Therefore, make sure that you do not die except as Muslims (those submitted to Him exclusively).”

Açıklama (SY)

İsrailoğulları Hz. Yâkub (a.s.)’ın neslinden geldiklerinden, özellikle onun adı zikrediliyor. Tevrat’ta Hz. Yâkub’un vefatı anlatılırken onun bu son isteği yer almaz. Fakat Talmud ayrıntılı bir şekilde anlatır (Mevdudî, Tefhim).

اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَۤاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۘ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَۤائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهًا وَاحِدًاۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ﴿133﴾
اَمْ
yoksa
كُنْتُمْ
siz
شُهَدَۤاءَ
orada mıydınız
اِذْ
zaman
حَضَرَ
geldiği
يَعْقُوبَ
Ya'kub'a
الْمَوْتُۙ
ölüm hali
اِذْ
o zaman
قَالَ
(Ya'kub) dedi ki
لِبَن۪يهِ
oğullarına
مَا
neye
تَعْبُدُونَ
kulluk edeceksiniz
مِنْ
—
بَعْد۪يۘ
benden sonra
قَالُوا
dediler ki
نَعْبُدُ
kulluk edeceğiz
اِلٰهَكَ
senin İlah'ına
وَاِلٰهَ
ve İlah'ına
اٰبَۤائِكَ
ataların
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim
وَاِسْمٰع۪يلَ
ve İsmail
وَاِسْحٰقَ
ve İshak'ın
اِلٰهًا
İlah'ına
وَاحِدًاۚ
tek
وَنَحْنُ
ve biz
لَهُ
O'na
مُسْلِمُونَ
teslim olanlarız
﴿١٣٣﴾

133Ne o, yoksa ölüm Yâkub’a gelip çattığında, o evlatlarına: “Benim ölümümden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediğinde siz orada mı bulunuyordunuz? Onlar cevaben şöyle demişlerdi: “Senin İlahına, senin ataların İbrâhim, İsmâil ve İshak’ın İlahı olan Tek İlaha kulluk ederiz ve biz ancak O’na teslim olan Müslümanlarız.”

133(Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un, hem de ona bağlılık iddiası taşıyan nesli olarak, İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da (onun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa o) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları şu cevabı verdiler: “Senin İlâh’ın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manasıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.” (Bakara, 133)

133Or were you (O Children of Israel, of Jacob) witnesses when death came to Jacob (so that you might claim that he bequeathed and enjoined a religion otherwise than as Abraham did, to give yourselves an excuse for refusing Islam,) when he said to his sons: “What will you worship after me?” They answered: “We will worship your God and the God of your fathers, Abraham, Ishmael, and Isaac, One God; we are Muslims submitted to Him.”

Sâd 45–47
وَاذْكُرْ عِبَادَنَۤا اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُوۨلِي الْاَيْد۪ي وَالْاَبْصَارِ ﴿45﴾
وَاذْكُرْ
ve an
عِبَادَنَۤا
kullarımız
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim'i
وَاِسْحٰقَ
ve İshak'ı
وَيَعْقُوبَ
ve Ya'kub'u
اُوۨلِي
sahibi
الْاَيْد۪ي
kuvvet
وَالْاَبْصَارِ
ve basiretli
﴿٤٥﴾

45(Ey Resulüm) Kuvvetli ve basiretli olan o zatları; kullarımız İbrâhim, İshak ve Yâkub’u da an!

45(Allah’a ibadet, O’nun yolunda hizmet ve salih işler yapmada) güçlü ve basiret sahibi (eşya ve hadiselerdeki hikmet ve gerçekleri çok iyi gören) o zatları –kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub’u da hatırla. (Sâd, 45)

45And remember Our servants Abraham and Isaac and Jacob, endowed with power (in obedience to God and doing good deeds), and insight (to discern the truth in things and events).

اِنَّۤا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِۚ ﴿46﴾
اِنَّۤا
elbette Biz
اَخْلَصْنَاهُمْ
onları ihlaslı (kul) yaptık
بِخَالِصَةٍ
samimiyetle
ذِكْرَى
düşüncesiyle
الدَّارِۚ
ahiret yurdu
﴿٤٦﴾

46Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kişiler kıldık.

46Biz onları her bakımdan ihlâslı kıldık ve bu sebeple (düşünce, söz ve davranışlarında) hep Âhiret Yurdu’nu gözetirlerdi; (dünyada da onlar için dünya durdukça anılacak güzel bir nam bıraktık). (Sâd, 46)

46We made them perfectly pure and sincere by virtue of a characteristic most pure: their constant remembrance of the Abode (of the Hereafter).

وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ ﴿47﴾
وَاِنَّهُمْ
ve onlar
عِنْدَنَا
katımızda
لَمِنَ
—
الْمُصْطَفَيْنَ
seçkinlerden
الْاَخْيَارِ
hayırlılardandır
﴿٤٧﴾

47Üstelik onlar Bizim yanımızda seçkin ve hayırlı zatlardı.

47Katımızda seçkin, bütünüyle temizlenmiş ve en hayırlı zatlardandı. (Sâd, 47)

47They are in Our sight among the perfectly purified, chosen ones, the truly good.

Hz. Yûsuf (a.s.)

Hz. Yûsuf (a.s.)

Yûsuf
En’âmYûsufMü’min
Yûsuf 3–101
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَۤا اَوْحَيْنَۤا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَ۠ وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ ﴿3﴾
نَحْنُ
Biz
نَقُصُّ
anlatıyoruz
عَلَيْكَ
sana
اَحْسَنَ
en güzelini
الْقَصَصِ
kıssaların
بِمَۤا
—
اَوْحَيْنَۤا
vahyetmekle
اِلَيْكَ
sana
هٰذَا
bu
الْقُرْاٰنَ۠
Kur'an'ı
وَاِنْ
ve oysa
كُنْتَ
sen idin
مِنْ
—
قَبْلِه۪
ondan önce
لَمِنَ
kimselerden
الْغَافِل۪ينَ
habersiz
﴿٣﴾

3Biz, bu Kur’ân’ı sana vahyetmekle, geçmiş ümmetlerin birtakım haberlerini en güzel şekilde beyan ediyoruz. Şu bir gerçek ki daha önce senin bundan hiç haberin yoktu.

3(Ey Rasûl’üm!) Biz, sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle, (bu sûrede) kıssaların en güzelini (geçmişin ibretlerle dolu tarihinden en güzel bir sayfayı) anlatacağız. Şurası bir gerçek ki senin şu ana kadar bundan haberin yoktu. (Yûsuf, 3)

3We are about to relate to you (O Messenger) the best of narratives (of the past) by Our revealing to you this Qur’ān. Before this, indeed you were unaware of it.

اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَۤا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ ﴿4﴾
اِذْ
hani
قَالَ
demişti
يُوسُفُ
Yusuf
لِاَب۪يهِ
babasına
يَۤا
—
اَبَتِ
Ey babacığım
اِنّ۪ي
ben
رَاَيْتُ
(rüyada) gördüm
اَحَدَ
(on) bir
عَشَرَ
on (bir)
كَوْكَبًا
yıldız
وَالشَّمْسَ
ve güneşi
وَالْقَمَرَ
ve ayı
رَاَيْتُهُمْ
gördüm ki onlar
ل۪ي
bana
سَاجِد۪ينَ
secde ediyorlardı
﴿٤﴾

4Bir zaman Yusuf babasına, “Babacığım!” dedi. “Ben rüyamda on bir yıldızın, Güneş ve Ay’ın bana secde ettiklerini gördüm.”

4Bir zaman Yusuf babasına, “Babacığım!” dedi: “Ben, rüyamda on bir yıldız, güneşi ve ayı, onları bana secde ederlerken gördüm.” (Yûsuf, 4)

4When Joseph said to his father: “O my father! I saw in a dream eleven stars, as well as the sun and the moon: I saw them prostrating themselves before me.”

قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰۤى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْدًاۘ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ﴿5﴾
قَالَ
dedi
يَا
—
بُنَيَّ
oğulcuğum
لَا
—
تَقْصُصْ
anlatma
رُءْيَاكَ
rüyanı
عَلٰۤى
—
اِخْوَتِكَ
kardeşlerine
فَيَك۪يدُوا
sonra kurarlar
لَكَ
sana
كَيْدًاۘ
bir tuzak
اِنَّ
şüphesiz
الشَّيْطَانَ
şeytan
لِلْاِنْسَانِ
insan için
عَدُوٌّ
bir düşmandır
مُب۪ينٌ
apaçık
﴿٥﴾

5“Evladım!” dedi babası, “sakın bu rüyanı kardeşlerine anlatma! Sonra seni kıskandıklarından sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın besbelli düşmanıdır.”

5Yakup, “Oğulcuğum” diye cevap verdi, “bu rüyanı kardeşlerine sakın anlatma. Olur ki (kıskançlıkla) sana bir tuzak kurmaya kalkarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır (ve onları böyle bir şeye sevk edebilir).” (Yûsuf, 5)

5He (Jacob) said: “O my son! Do not relate your dream to your brothers, lest (out of envy) they devise a scheme against you. For Satan is a manifest enemy to humankind (and can incite them to do such a thing).

وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰۤى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَۤا اَتَمَّهَا عَلٰۤى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۘ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟ ﴿6﴾
وَكَذٰلِكَ
ve böylece
يَجْتَب۪يكَ
seni seçecek
رَبُّكَ
Rabbin
وَيُعَلِّمُكَ
ve sana öğretecektir
مِنْ
—
تَأْو۪يلِ
yorumunu
الْاَحَاد۪يثِ
rüyaların
وَيُتِمُّ
ve tamamlayacaktır
نِعْمَتَهُ
nimetini
عَلَيْكَ
sana
وَعَلٰۤى
ve üzerine
اٰلِ
ailesi
يَعْقُوبَ
Ya'kub
كَمَۤا
gibi
اَتَمَّهَا
tamamladığı
عَلٰۤى
üzerine
اَبَوَيْكَ
ataları
مِنْ
—
قَبْلُ
daha önce
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim
وَاِسْحٰقَۘ
ve İshak
اِنَّ
şüphesiz
رَبَّكَ
Rabbin
عَل۪يمٌ
Alim'dir
حَك۪يمٌ۟
Hakim'dir
﴿٦﴾

6“Rabbin seni öylece seçecek, sana rüya tabirini öğretecek ve daha önce büyük babaların İbrâhim ile İshak’a olan nimetini tamamına erdirdiği gibi, sana ve Yâkub ailesine de nimetini kemale erdirecektir. Çünkü Rabbin her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”

6“Rüyana gelince: Rabb’in seni seçecek, sana belli seviyede (rüyalar dâhil) eşya ve hadiselerin mana ve yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrahim’e ve İshak’a tamamladığı gibi sana ve Yakup Ailesi’ne de nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabb’in, (her şeyi) hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmet bulunandır.” (Yûsuf, 6)

6“So will your Lord choose you and impart to you some knowledge of the inner meaning of all happenings (including dreams), and complete His favor upon you and upon the family of Jacob, as He completed it formerly upon your forefathers, Abraham and Isaac. Surely, your Lord is All-Knowing, All-Wise.

Açıklama (SY)

Bu tabir, rüya tabirinden başka sezgi, basiret ve konuların gerçek mahiyetini ve âkıbetlerini kavramayı da içine almaktadır.

لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ۤ اٰيَاتٌ لِلسَّۤائِل۪ينَ ﴿7﴾
لَقَدْ
andolsun
كَانَ
vardır
ف۪ي
—
يُوسُفَ
Yusuf
وَاِخْوَتِه۪ۤ
ve kardeşlerinde
اٰيَاتٌ
ibretler
لِلسَّۤائِل۪ينَ
soranlar için
﴿٧﴾

7Gerçekten, Yusuf ile kardeşlerinin kıssalarında, sorup ilgilenenlerin alacakları nice ibretler vardır.

7Gerçeği arayanlar ve sorup ilgilenenler için Yusuf ile kardeşlerinin yaşadıklarında gerçekten çok büyük ibretler vardır. (Yûsuf, 7)

7Assuredly, in (this account of) Joseph and his brothers there are many signs (messages) for seekers of truth.

Açıklama (SY)

Mevcut Tevrat’a göre Yusuf’un rüyayı anlatması üzerine babası Yâkub (a.s.) kızıp onu azarlamıştır.

اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰۤى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۘ اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ ﴿8﴾
اِذْ
hani
قَالُوا
demişlerdi ki
لَيُوسُفُ
Yusuf
وَاَخُوهُ
ve kardeşi
اَحَبُّ
daha sevgilidir
اِلٰۤى
—
اَب۪ينَا
babamıza
مِنَّا
bizden
وَنَحْنُ
oysa biz
عُصْبَةٌۘ
bir ekibiz
اِنَّ
şüphesiz
اَبَانَا
babamız
لَف۪ي
içindedir
ضَلَالٍ
bir yanlışlık
مُب۪ينٍۚ
açık
﴿٨﴾

8Hani onlar, (aralarında şöyle konuşmuşlardı): “Yusuf ile öz kardeşi, babamıza daha sevimli geliyor. Oysa biz daha güçlü bir grubuz. Pek belli ki babamız bu işte yanılıyor.

8Kardeşleri aralarında toplanıp şöyle konuştular: “Doğrusu Yusuf ve kardeşi babamızın yanında bizden daha sevgili, oysa biz, güçlü kuvvetli, (dolayısıyla onun işine daha çok yarayan) bir ekibiz. Babamız gerçekten açık bir hata işliyor.” (Yûsuf, 8)

8When they (the brothers addressing one another) said: “Joseph and his brother are indeed more loved by our father than we are, even though we are a powerful band (of greater use to him). Surely, our father is manifestly mistaken.”

اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْمًا صَالِح۪ينَ ﴿9﴾
اُقْتُلُوا
öldürün
يُوسُفَ
Yusuf'u
اَوِ
ya da
اطْرَحُوهُ
onu bırakın
اَرْضًا
bir yere
يَخْلُ
yönelsin
لَكُمْ
yalnız size
وَجْهُ
teveccühü
اَب۪يكُمْ
babanızın
وَتَكُونُوا
olursunuz
مِنْ
—
بَعْدِه۪
ondan sonra
قَوْمًا
bir topluluk
صَالِح۪ينَ
salih
﴿٩﴾

9Yusuf’u öldürün yahut onu uzak bir yere atın ki babanızın sevgi ve teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da tövbe ederek salih kimseler olursunuz, babanızla münasebetleriniz düzelir, işiniz yoluna girer.”

9İçlerinden biri, “Yusuf’u öldürün veya onu öyle bir yere bırakın ki (geri dönüp gelemesin). Artık babanızın teveccühü yalnızca size yönelir; sonra da tevbe eder ve salihlerden olursunuz” dedi. (Yûsuf, 9)

9(One of them said:) “Kill Joseph, or cast him out in some distant land so that your father’s attention should turn only to you, and after that you may again become righteous people.”

Açıklama (SY)

(8–9) Bu sözleriyle onun, anne baba bir kardeşi Bünyamin’i kasdediyorlardı. Bünyamin dünyaya gelirken annesi ölmüş olduğundan, babaları onlara daha fazla şefkat duyardı. Diğerleri ise Yusuf’un baba tarafından kardeşleri idi.

قَالَ قَۤائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ ﴿10﴾
قَالَ
dedi
قَۤائِلٌ
bir sözcü
مِنْهُمْ
içlerinden
لَا
—
تَقْتُلُوا
öldürmeyin
يُوسُفَ
Yusuf'u
وَاَلْقُوهُ
onu atın
ف۪ي
—
غَيَابَتِ
dibine
الْجُبِّ
kuyunun
يَلْتَقِطْهُ
onu alsın
بَعْضُ
biri
السَّيَّارَةِ
kervanlardan
اِنْ
eğer
كُنْتُمْ
iseniz
فَاعِل۪ينَ
yapacak
﴿١٠﴾

10İçlerinden biri: “Yusuf’u öldürmeyin de bir kuyu dibine bırakın. Yolcu kafilelerinden biri onu yitik olarak alıp götürsün. Eğer yapacaksanız böyle yapın!”

10Bir diğeri şu görüşte bulundu: “Hayır, Yusuf’u öldürmeyin. Onu bir kuyuya atın; bakarsınız bir kervan onu alır götürür. Eğer mutlaka bir şey yapacaksanız böyle yapın!” (Yûsuf, 10)

10Another of them, putting forward his view, said: “Do not kill Joseph, but rather, cast him into the depth of the well (that you know of), that some caravan may pick him up – (do that) if you are seriously intending to take action.”

قَالُوا يَۤا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭ۞ا عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ ﴿11﴾
قَالُوا
dediler ki
يَۤا
—
اَبَانَا
Ey babamız
مَا
neden
لَكَ
sen
لَا
—
تَأْمَنَّۭ۞ا‏
bize güvenmiyorsun
عَلٰى
hakkında
يُوسُفَ
Yusuf
وَاِنَّا
oysa biz
لَهُ
ona
لَنَاصِحُونَ
öğüt verenleriz
﴿١١﴾

11(Onlar buna karar verdikten sonra bir gün babalarına varıp) “Sevgili Babamız!” dediler, “sen neden güvenip de Yusuf’u bize emanet etmiyorsun? Oysa biz onu çok seviyoruz. Ona samimiyetle bağlıyız.”

11(Bu görüş üzerinde karar kılıp) Babalarına geldiler ve “Ey bizim babamız!” dediler: “Gerçi sen Yusuf’u bize emanet etmezsin, hâlbuki biz, her zaman için onun iyiliğini isteyenleriz!” (Yûsuf, 11)

11They said (having agreed on this) to their father: “Our father! Why will you not trust Joseph with us, while we are his sincere well-wishers?

اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ﴿12﴾
اَرْسِلْهُ
onu gönder
مَعَنَا
bizimle beraber
غَدًا
yarın
يَرْتَعْ
gezsin
وَيَلْعَبْ
ve oynasın
وَاِنَّا
ve biz elbette
لَهُ
onu
لَحَافِظُونَ
koruruz
﴿١٢﴾

12“Yarın onu bizimle gönder, gezsin oynasın, biz ona çok iyi sahip çıkarız.”

12“Ne olur, yarın onu bizimle gönder de yesin içsin, oynasın. Hiç şüphen olmasın ki biz onu koruruz.” (Yûsuf, 12)

12“Let him go out with us tomorrow, that he may enjoy himself and play; surely we will take good care of him.”

قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ۤي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ ﴿13﴾
قَالَ
dedi ki
اِنّ۪ي
şüphesiz
لَيَحْزُنُن۪ۤي
beni üzer
اَنْ
—
تَذْهَبُوا
götürmeniz
بِه۪
onu
وَاَخَافُ
ve korkarım
اَنْ
diye
يَأْكُلَهُ
onu yer
الذِّئْبُ
bir kurt
وَاَنْتُمْ
sizin
عَنْهُ
ondan
غَافِلُونَ
(onu) unutmuşken
﴿١٣﴾

13Babaları: “Onu götürmeniz beni meraklandırır. Korkarım ki siz farkında olmadan, onu kurt yer” dedi.

13Yakup, “Onu alıp götürmeniz beni gerçekten üzer” mukabelesinde bulundu: “Siz onu unutup kendinizle meşgulken bir kurdun gelip onu yemesinden korkarım.” (Yûsuf, 13)

13He (Jacob) said: “Indeed, it grieves me that you should take him with you, and I fear lest a wolf should devour him while you are inattentive of him.”

قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّۤا اِذًا لَخَاسِرُونَ ﴿14﴾
قَالُوا
dediler ki
لَئِنْ
andolsun
اَكَلَهُ
onu yerse
الذِّئْبُ
kurt
وَنَحْنُ
biz (olduğumuz halde)
عُصْبَةٌ
bir ekip
اِنَّۤا
elbette biz
اِذًا
o zaman
لَخَاسِرُونَ
yazıklar olsun bize
﴿١٤﴾

14Onlar: “Vallahi!” dediler, “biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, yazıklar olsun bize!”

14“Andolsun” dediler, “biz böyle güçlü-kuvvetli bir ekip iken eğer bir kurt gelip onu yerse, bu takdirde vallahi yazıklar olsun bize!” (Yûsuf, 14)

14They said: “If a wolf should devour him when we are so strong a company, then we should surely be lost!”

فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُۤوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَۤا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿15﴾
فَلَمَّا
nihayet
ذَهَبُوا
götürdüler
بِه۪
onu
وَاَجْمَعُۤوا
ve karar verdiler
اَنْ
—
يَجْعَلُوهُ
bırakmaya
ف۪ي
—
غَيَابَتِ
dibine
الْجُبِّۚ
kuyunun
وَاَوْحَيْنَۤا
ve Biz vahyettik
اِلَيْهِ
ona
لَتُنَبِّئَنَّهُمْ
andolsun haber vereceksin
بِاَمْرِهِمْ
yaptıklarını
هٰذَا
bu
وَهُمْ
ve onlar
لَا
hiç değillerken
يَشْعُرُونَ
farkında
﴿١٥﴾

15

15Derken, (babalarını razı edip) Yusuf’u yanlarında götürdüler ve onu kuyunun derinliklerine bırakma üzerinde mutabakata vardılar. (O, kuyunun dibinde iken) Kendisine şöyle vahyettik: “Hiç şüphen olmasın ki bir gün gelecek ve bu yaptıklarını hiç beklemedikleri ve olup-bitenin farkında olmadıkları bir anda onlara hatırlatacaksın; ama şu anda onlar, yaptıklarının şuurunda değiller.” (Yûsuf, 15)

15And so they went away with him, and decided to put Joseph in the depth of the well (which they did). We revealed to him: “You will most certainly remind them of this deed of theirs while they are unaware (neither knowing nor understanding all that has transpired).”

وَجَۤاؤُۤۧ اَبَاهُمْ عِشَۤاءً يَبْكُونَۘ ﴿16﴾
وَجَۤاؤُۤۧ
ve geldiler
اَبَاهُمْ
babalarına
عِشَۤاءً
akşamleyin
يَبْكُونَۘ
ağlayarak
﴿١٦﴾

16Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına dönüp,

16Akşam karanlığı çökünce ağlayarak babalarına geldiler. (Yûsuf, 16)

16And at nightfall they returned to their father, weeping.

قَالُوا يَۤا اَبَانَۤا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَۤا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ ﴿17﴾
قَالُوا
dediler
يَۤا
—
اَبَانَۤا
Ey babamız
اِنَّا
biz
ذَهَبْنَا
gittik
نَسْتَبِقُ
yarışıyorduk
وَتَرَكْنَا
ve bırakmıştık
يُوسُفَ
Yusuf'u
عِنْدَ
yanında
مَتَاعِنَا
eşyamızın
فَاَكَلَهُ
onu yemiş
الذِّئْبُۚ
kurt
وَمَۤا
fakat değilsin
اَنْتَ
sen
بِمُؤْمِنٍ
inanacak
لَنَا
bize
وَلَوْ
şayet
كُنَّا
(söylesek de)
صَادِق۪ينَ
sadıklardan
﴿١٧﴾

17Dediler ki: “Sevgili babamız, biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yusuf’u da eşyalarımızın yanında bıraktık. Bir de döndük ki onu kurt yemiş! Şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmayacaksın!”

17“Muhterem babamız!” dediler: “Aramızda yarışa çıkmış ve Yusuf’u da eşyamızın başında bırakmıştık. Geri döndüğümüzde bir de ne görelim: Yusuf’u kurt yemiş! Ama biz ne kadar doğruyu söylüyor olsak da biliyoruz ki sen bize inanmayacaksın!” (Yûsuf, 17)

17They said: “Our father! We went off racing with one another, and left Joseph behind by our things, then a wolf devoured him. But we know that you will not believe us, even though we speak the truth.”

وَجَۤاؤُۧ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۘ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۘ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۘ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ ﴿18﴾
وَجَۤاؤُۧ
ve getirdiler
عَلٰى
üzeri
قَم۪يصِه۪
gömleğinin
بِدَمٍ
kanlı
كَذِبٍۘ
sahte
قَالَ
dedi ki
بَلْ
hayır
سَوَّلَتْ
aldatıp sürüklemiş
لَكُمْ
sizi
اَنْفُسُكُمْ
nefisleriniz
اَمْرًاۘ
bir işe
فَصَبْرٌ
artık (tek çarem) sabretmektir
جَم۪يلٌۘ
güzelce
وَاللهُ
ancak Allah'tan
الْمُسْتَعَانُ
yardım istenir
عَلٰى
—
مَا
karşı
تَصِفُونَ
dediğinize
﴿١٨﴾

18Onlar Yusuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Yâkub: “Hayır!” dedi, “nefisleriniz sizi aldatmış, bu işe sevk etmiş. Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!”

18Yusuf’un gömleğine başka bir kan bulaştırıp gelmişlerdi. Babaları, “Hayır!” dedi, “belki nefisleriniz sizi aldatıp bir işe sürükledi. Artık bana düşen güzelce sabretmektir. Allah’tır bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek merci.” (Yûsuf, 18)

18They had brought his shirt back with false blood on it. Jacob said: “Rather, your (evil-commanding) souls have tempted you to do something evil. So (the proper recourse for me is), a becoming patience (a patience that endures without complaint). God it is Whose help is sought against (the situation) that you have described.”

Açıklama (SY)

Sabrun Cemil: Feryatsız, şikâyetsiz, soğukkanlı ve mütevekkil bir şekilde belayı karşılamak demektir. Mevcut Tevrat metni, Hz. Yâkub (a.s.)’ın tepkisini ve yas tutmasını, bir Peygamber teslimiyetine yaraşmayacak tarzda tasvir eder.

وَجَۤاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۘ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۘ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۘ وَاللهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ ﴿19﴾
وَجَۤاءَتْ
ve geldi
سَيَّارَةٌ
bir kervan
فَاَرْسَلُوا
gönderdiler
وَارِدَهُمْ
sucularını
فَاَدْلٰى
saldı
دَلْوَهُۘ
kovasını
قَالَ
dedi ki
يَا
—
بُشْرٰى
Ey! müjde!
هٰذَا
bu
غُلَامٌۘ
bir oğlan!
وَاَسَرُّوهُ
ve onu sakladılar
بِضَاعَةًۘ
ticaret için
وَاللهُ
halbuki Allah
عَل۪يمٌ
biliyordu
بِمَا
şeyleri
يَعْمَلُونَ
onların yaptıkları
﴿١٩﴾

19(Gelelim Yusuf’a) Öteden bir kafile gelmiş, sucularını kuyuya göndermişlerdi. Saka vardı, kovasını sarkıttı. “A müjde! Müjde! İşte bir civan!” dedi. Sucu ile yanındakiler, onu ticaret malı olarak satmak niyetiyle, kafilede olanlara onu bildirmeyip gizlediler. Ama Allah Teâlâ, onların ne yapacaklarını pek iyi biliyordu!

19Derken öteden bir kervan geldi ve içlerinden birini su getirmesi için kuyuya gönderdiler. Sucu kovasını kuyuya saldı. (O da ne? Bir oğlan çocuğu kovaya tutunmuş yukarı çıkıyordu.) Sucu bağırdı: “Hey, müjde! Bir civan!” dedi. Onu bir ticaret malı olarak saklayıp korudular. Allah yaptıklarını da yapacaklarını da çok iyi biliyordu. (Yûsuf, 19)

19And there came a caravan, and they sent forth one among them to fetch water. He let down his bucket (into the well). “Good luck!” he exclaimed: “(There is) a youth here!” So they hid and preserved him as merchandise to sell. God had full knowledge of what they were doing.

وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟ ﴿20﴾
وَشَرَوْهُ
ve onu sattılar
بِثَمَنٍ
bir fiyata
بَخْسٍ
düşük
دَرَاهِمَ
gümüş kuruşa
مَعْدُودَةٍۚ
birkaç
وَكَانُوا
ve idiler
ف۪يهِ
ona karşı
مِنَ
—
الزَّاهِد۪ينَ۟
kıymet vermeyenler
﴿٢٠﴾

20Nihâyet Mısır’a varınca, onu düşük bir fiyata, birkaç paraya sattılar. Zaten ona pek kıymet biçmiyorlardı.

20Nihayet onu kelepir fiyatına, sayılı birkaç gümüş kuruşa sattılar. Kıymetini takdir edememiş ve değerini pek düşük tutmuşlardı. (Yûsuf, 20)

20And they sold him for a paltry price – a few silver coins – so little did they value him.

وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ۤ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰۤى اَنْ يَنْفَعَنَۤا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًاۘ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۘ وَاللهُ غَالِبٌ عَلٰۤى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿21﴾
وَقَالَ
ve dedi ki
الَّذِي
kimse
اشْتَرٰيهُ
onu satın alan
مِنْ
—
مِصْرَ
Mısır'lı
لِامْرَاَتِه۪ۤ
hanımına
اَكْرِم۪ي
ona kıymet ver
مَثْوٰيهُ
iyi bak
عَسٰۤى
belki
اَنْ
—
يَنْفَعَنَۤا
bize yararı dokunur
اَوْ
ya da
نَتَّخِذَهُ
onu ediniriz
وَلَدًاۘ
evlad
وَكَذٰلِكَ
ve böylece
مَكَّنَّا
bir imkan verdik
لِيُوسُفَ
Yusuf'a
فِي
—
الْاَرْضِۘ
o yerde
وَلِنُعَلِّمَهُ
ve ona öğrettik
مِنْ
—
تَأْو۪يلِ
yorumunu
الْاَحَاد۪يثِۘ
rüyaların
وَاللهُ
ve Allah
غَالِبٌ
Galip olandır
عَلٰۤى
—
اَمْرِه۪
işinde
وَلٰكِنَّ
ama
اَكْثَرَ
çoğu
النَّاسِ
insanların
لَا
—
يَعْلَمُونَ
bilmezler
﴿٢١﴾

21Mısır’da Yusuf’u satın alan vezir, hanımına: “Ona güzel bak!” dedi, “belki bize faydası dokunur, yahut onu evlat ediniriz!” Böylece Yusuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyaların yorumunu öğrettik. Allah Teâlâ iradesini yerine getirmekte her zaman mutlak galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

21Onu satın alan Mısırlı, hanımına “Ona iyi bak ve kendisini aziz tut. Olur ya, bize bir faydası dokunur veya onu evlât ediniriz” dedi. Böylece o ülkede Yusuf’a ayağını basacağı sağlam bir zemin ve mühim bir imkân verdik. Misyonu gereği ona belli seviyede (rüyalar dâhil) hadiselerin mana ve yorumunu öğretecektik. Allah, neyi diler, neye hükmederse onu muhakkak yerine getirir. Ne var ki insanların çoğu bunu bilmez. (Yûsuf, 21)

21The man who bought him in Egypt said to his wife: “Give him honorable, good lodging. It may be that he will prove useful to us, or we may adopt him as a son.” Thus, did We establish Joseph in the land (Egypt), that We would impart to him knowledge and understanding of the inner meaning of events, including dreams. God always prevails in whatever be His will, but most people do not know (that it is so).

Açıklama (SY)

Tevrat ve Talmud’a göre onu satın alan, kraliyet muhafız alay komutanı idi. Hanımının adı Talmud’a göre Zeliha idi. Bazı tefsirlerde-güvenilir bir kaynağa dayanmaksızın- Hz Yusuf’un, kocasının ölümünden sonra, bu kadınla evlendiği yazılır. F. Razî'nin dediği gibi "doğrusunu Allah bilir".

Hz. Yusuf’un aileden gelen eğitim ve dindarlığı olmakla birlikte ilahî hikmet, medeniyetin en ileri olduğu bir ülkede, en seçkin bir ailenin evladı olarak, ona iyi bir öğrenim imkânı verdi.

M.Hamidullah “...veya onu uşak ediniriz” diye çevirip şu notu koyuyuor: “muhtemelen ‘hadım edilmiş harem ağası ediniriz’ anlamındadır. bunun başka bir örneği için bkz. 28,9 ve notu”. bu not şöyledir: “uşak hadım edilmiş. Bu ifadelerin, Firavun’un belki de henüz evlenmemiş olan kızından çok, karısı tarafından söylenmesi uygundur”.

وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُۤ اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًاۘ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿22﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
بَلَغَ
ulaşınca
اَشُدَّهُۤ
kuvvetli çağına
اٰتَيْنَاهُ
ona verdik
حُكْمًا
hüküm
وَعِلْمًاۘ
ve ilim
وَكَذٰلِكَ
işte böyle
نَجْزِي
mükafatlandırırız
الْمُحْسِن۪ينَ
muhsinleri
﴿٢٢﴾

22O kemâl çağına geldiğinde kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte güzel iş yapanlara biz böyle karşılık veririz.

22Derken Yusuf, tam ergenlik, güç-kuvvet ve temyiz çağına ulaştı ve kendisine manevî sahada hâkimiyet, her meselede doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilme kabiliyeti, hikmet ve hususî bir ilim bahşettik. Kendilerini iyiliğe adamış, daima Allah’ı görüyormuşçasına ve Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde davrananları işte böyle mükâfatlandırırız. (Yûsuf, 22)

22When Joseph reached his full manhood, We granted him authority with sound, wise judgment, and special knowledge. Thus, do We reward those devoted to doing good as if seeing God.

Açıklama (SY)

Kemâl çağı diye çevirdiğimiz 18-40 yaş arası dönemdir. "Hikmet": uygulanan ilim; "ilim" ise kuvvetli kavrama ve yorum demektir.

وَرَاوَدَتْهُ الَّت۪ي هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۘ قَالَ مَعَاذَ اللهِ اِنَّهُ رَبّ۪ۤي اَحْسَنَ مَثْوَايَۘ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ ﴿23﴾
وَرَاوَدَتْهُ
ve murad almak istedi
الَّت۪ي
evin hanımı
هُوَ
o (Yusuf)
ف۪ي
—
بَيْتِهَا
onun evinde iken
عَنْ
—
نَفْسِه۪
onun nefsinden
وَغَلَّقَتِ
ve kapattı
الْاَبْوَابَ
kapıları
وَقَالَتْ
ve dedi
هَيْتَ
haydi gelsene
لَكَۘ
sen
قَالَ
dedi
مَعَاذَ
sığınırım
اللهِ
Allah'a
اِنَّهُ
şüphesiz
رَبّ۪ۤي
efendim
اَحْسَنَ
çok iyi
مَثْوَايَۘ
bana baktı
اِنَّهُ
şüphesiz
لَا
—
يُفْلِحُ
iflah olmaz
الظَّالِمُونَ
zalimler
﴿٢٣﴾

23Derken, bulunduğu evin hanımı, Yusuf’a sahip olmak istedi ve kapıları kapatarak “Haydi yaklaş bana!” dedi. O: “Allah’a sığınırım!” dedi. “Doğrusu, senin kocan olan benim efendimin çok iyiliğini gördüm. Hıyanet ederek zalim olanlar iflah olmazlar.”

23Bu arada, bulunduğu evin hanımı onun nefsinden murad almak istedi ve kapıları iyice kapatarak, “Hadi gelsene!” dedi. Yusuf, hiç tereddütsüz, “Allah korusun! Doğrusu (eşiniz olan) efendim bana çok iyi baktı, çok iyi davrandı. Şurası bir gerçek ki zalimler asla iflah olmaz!” mukabelesinde bulundu. (Yûsuf, 23)

23And the woman in whose house he was living sought to enjoy herself by him. She bolted the doors and said, “Come, please!” He said: “God forbid! My lord (your husband) has given me honorable, good lodging. Assuredly, wrongdoers never prosper.”

وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪۠ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَۤا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۘ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّۤوءَ وَالْفَحْشَۤاءَۘ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ ﴿24﴾
وَلَقَدْ
andolsun
هَمَّتْ
kadın arzu etmişti
بِه۪۠
onu
وَهَمَّ
o da meyledecekti
بِهَاۚ
onu
لَوْلَۤا
—
اَنْ
eğer
رَاٰ
görmeseydi
بُرْهَانَ
doğruyu gösteren delilini
رَبِّه۪ۘ
Rabbinin
كَذٰلِكَ
böylece
لِنَصْرِفَ
uzaklaştırmak için
عَنْهُ
ondan
السُّۤوءَ
fenalığı
وَالْفَحْشَۤاءَۘ
ve fuhşu
اِنَّهُ
çünkü o
مِنْ
—
عِبَادِنَا
kullarımızdandır
الْمُخْلَص۪ينَ
ihlasa erdirilmiş
﴿٢٤﴾

24Doğrusu, hanım ona sahip olmayı iyice aklına koymuş ve buna yeltenmişti de. Eğer Rabbinin burhanını görmeseydi o da kadına meyledecekti. İşte böylece Biz fenalığı ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için burhanımızı gösterdik. Çünkü o, Bizim tam ihlasa erdirilmiş kullarımızdandı.

24Hanım, Yusuf’a sahip olmayı aklına koymuştu ve ona doğru yöneldi. Eğer Yusuf (Allah’ın kendisine hususî ilim ve hüküm verilmiş ihsan sahibi ve ihlâsa erdirilmiş bir kulu olarak) Rabb’isinin (iffet ve günahlardan korunma konusunda) açık ve kesin delilini görmemiş olsaydı, onda da kadına doğru bir meyil uyanabilirdi. Fakat (ona böyle bir delil göstermiş olmakla) fenalığı ve fuhşu Yusuf’tan uzaklaştırdık. Doğrusu o, Bizim ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı. (Yûsuf, 24)

24Certainly, she was burning with desire for him; and he would have desired her had it not been that he had already seen the argument and proof of his Lord (concerning chastity and good conduct, and so was anxious only about how to escape her). We did it in that way (We showed to him Our argument and proof) so that We might avert from him an evil and indecency. For he was one of Our servants endowed with perfect sincerity and purity of intention in faith and practicing the Religion.

Açıklama (SY)

Bürhan: Allah Teala’nın peygamberlerini, günahlardan uzak tutan ilahî korumasıdır. Hz. Yusuf (a.s) zinanın çirkin bir davranış olduğunu biliyordu. Fakat o sırada ilahî ismet kendisine yetişip bu davranışın iğrençliğini gözle görülecek derecede (aynel yakin) gösterdiğinden, ayet-i kerime bunu reâ fiiliyle beyan buyurmuştur (Âlusî).

وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۘ قَالَتْ مَا جَزَۤاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُۤوءًا اِلَّۤا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿25﴾
وَاسْتَبَقَا
ve koşuştular
الْبَابَ
kapıya doğru
وَقَدَّتْ
ve kadın yırttı
قَم۪يصَهُ
gömleğini
مِنْ
—
دُبُرٍ
arkasından
وَاَلْفَيَا
ve karşılaştılar
سَيِّدَهَا
kadının kocasına
لَدَا
yanında
الْبَابِۘ
kapının
قَالَتْ
(kadın) dedi ki
مَا
nedir?
جَزَۤاءُ
cezası
مَنْ
kimsenin
اَرَادَ
isteyen
بِاَهْلِكَ
senin ailene
سُۤوءًا
kötülük
اِلَّۤا
başka
اَنْ
—
يُسْجَنَ
zindana atılmaktan
اَوْ
veya
عَذَابٌ
bir azaptan
اَل۪يمٌ
acı
﴿٢٥﴾

25Derken, ikisi de kapıya doğru koşuştular. Kadın, Yusuf’un gömleğini arkadan yırttı. (Tam bu sırada) kapıda kadının kocasıyla karşılaştılar! Kadın hemen “Senin ailene kötü maksatla yaklaşanın cezası, zindana atılmaktan veya gâyet acı bir azaptan başka ne olabilir?” dedi.

25(Yusuf’un odadan çıkmaya yönelmesiyle birlikte) Kapıya doğru koşuştular. (Yusuf’u yakalamaya çalışan hanım) Onun gömleğini arkadan çekip yırttı. Kapının yanında hanımın beyiyle karşılaşıverdiler. Hanım atılıp, “Ailene kötülük yapmak isteyenin cezası zindana atılmak veya daha başka pek acı bir cezaya çarptırılmaktan başka ne olabilir?” dedi. (Yûsuf, 25)

25So they raced to the door and she tore his shirt from the back, and they met her master (husband) by the door. She cried: “What should be the recompense for him who purposes evil against your household – except imprisonment or a grievous punishment?”

Açıklama (SY)

Yusuf sûresindeki emarelerden anlaşılıyor ki, o devirde Mısır’daki medenî hayat, cinsel özgürlük, yirminci asır Batı tipi toplumlarında görülen duruma benziyordu. Yusuf (a.s.) böyle bir toplumda çalışacaktı. Allah Teâlâ onu daha ilk safhada, çok soylu, güzel, zengin, mevki sahibi ve kendisine aşık olmuş bir kadınla denedi. Bütün bu cazibeler, onu kadına celbetmeyince artık diğer kadınların ondan tamamen ümitlerini kesmeleri sağlandı.

قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ﴿26﴾
قَالَ
(Yusuf) dedi ki
هِيَ
o
رَاوَدَتْن۪ي
murad almak istedi
عَنْ
—
نَفْس۪ي
benden
وَشَهِدَ
ve şahitlik etti
شَاهِدٌ
bir şahit
مِنْ
—
اَهْلِهَاۚ
kadının ailesinden
اِنْ
eğer
كَانَ
ise
قَم۪يصُهُ
gömleği
قُدَّ
yırtılmış
مِنْ
—
قُبُلٍ
önden
فَصَدَقَتْ
kadın doğrudur
وَهُوَ
o ise
مِنَ
—
الْكَاذِب۪ينَ
yalancılardandır
﴿٢٦﴾

26Yusuf ise: “Asıl o bana sahip olmak istedi” dedi. Hanımın akrabalarından biri de şöyle şahitlik etti: “Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, delikanlı ise yalancının tekidir.!

26Yusuf, “Asıl o benim nefsimden murat almak istedi!” diyerek, kendisini savundu. Hanımın ailesinden o anda orada bulunan bir kişi görüş beyan etti: “Eğer Yusuf’un gömleği önden yırtılmışsa, hanım doğru söylüyordur; Yusuf yalancıdır.” (Yûsuf, 26)

26He (Joseph) said: “She it was who sought to enjoy herself by me.” And one of those present, a member of her household, said: “If his shirt has been torn from the front, she is telling the truth, and he is a liar.

وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿27﴾
وَاِنْ
ve şayet
كَانَ
ise
قَم۪يصُهُ
onun gömleği
قُدَّ
yırtılmış
مِنْ
—
دُبُرٍ
arkadan
فَكَذَبَتْ
kadın yalancıdır
وَهُوَ
o ise
مِنَ
—
الصَّادِق۪ينَ
sadıklardandır
﴿٢٧﴾

27Yok, eğer gömleği arkadan yırtılmışsa o yalan söylemiştir, delikanlı doğru söylemektedir.”

27“Yok, gömlek arkadan yırtılmışsa, bu durumda hanım yalan söylüyordur, Yusuf ise doğrudur.” (Yûsuf, 27)

27“But if it is torn from the back, then she is lying, and he is truthful.”

فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۘ اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ ﴿28﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
رَاٰ
gördü
قَم۪يصَهُ
gömleğinin
قُدَّ
yırtıldığını
مِنْ
—
دُبُرٍ
arkadan
قَالَ
(kadına) dedi ki
اِنَّهُ
şüphesiz bu
مِنْ
—
كَيْدِكُنَّۘ
sizin fendinizdir
اِنَّ
gerçekten
كَيْدَكُنَّ
sizin fendiniz
عَظ۪يمٌ
müthiştir
﴿٢٨﴾

28Gömleğinin arkadan yırtıldığını görünce (kocası, eşine:) “Anlaşıldı!” dedi. “Bu, siz kadınların oyunlarınızdan biri! Gerçekten sizin fendiniz pek müthiştir!”

28Hanımın beyi, gömleğin arkadan yırtıldığını görünce eşine, “Belli ki” dedi: “bu, sizin bir fendinizdi. Siz kadınların fendi, doğrusu pek müthiştir!” (Yûsuf, 28)

28So when he (her husband) saw that his shirt was torn from the back, he (turned to his wife and) said: “This is from the guile of you women; for sure your guile is great.”

يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِئ۪ينَ۟ ﴿29﴾
يُوسُفُ
Yusuf
اَعْرِضْ
sen unut
عَنْ
—
هٰذَا
bundan
وَاسْتَغْفِر۪ي
(kadın) sen de bağışlanmasını dile
لِذَنْبِكِۚ
günahının
اِنَّكِ
çünkü sen
كُنْتِ
oldun
مِنَ
—
الْخَاطِئ۪ينَ۟
günahkarlardan
﴿٢٩﴾

29“Yusuf sakın bunu kimseye söyleme!” “Kadın! Sen de günahından dolayı af dile, çünkü sen günaha girenlerden oldun.”

29Yusuf’a da “Yusuf, sen bu işi unut; kimseye de bahsetme!” tavsiyesinde bulundu ve tekrar eşine dönüp, “Günahın için bağışlanma dile. Büyük bir hata işledin” diye konuştu. (Yûsuf, 29)

29(To Joseph) he said “Do not mention this (to anyone).” (To his wife) he said: “Ask forgiveness for your sin; for surely you have committed a sin.”

Açıklama (SY)

(28–29) Tekvin, 39. bölüme göre Yusuf (a.s.) elbisesini Zeliha’nın yanında bırakıp çıplak vaziyette kaçmıştır. Keza Talmud’a göre vezir, mahkemede dâva açmıştır. Gerçeğe uymayan bu bilgiler Kur’ân’da yer almaz. Böyle birçok ayrıntıya Kur’ân’ın yer vermeyişi şu gerçeği ortaya koyması yönünden önemlidir: Kur’ân daha önceki dinî metinler üzerinde bir hakem ve düzeltici durumdadır. Hâşâ Kur’ân bunları nakletseydi, oradaki bilgilere elbette yer verirdi. Şu halde birçok oryantalistin Kur’ân’ın Tevrat’tan naklettiği şeklindeki iddiaları, tamamen batıldır.

وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّاۘ اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿30﴾
وَقَالَ
ve dediler ki
نِسْوَةٌ
birtakım kadınlar
فِي
—
الْمَد۪ينَةِ
şehirde
امْرَاَتُ
hanımı
الْعَز۪يزِ
vezirin
تُرَاوِدُ
murad almak istemiş
فَتٰيهَا
uşağının
عَنْ
—
نَفْسِه۪ۚ
nefsinden
قَدْ
muhakkak
شَغَفَهَا
onun bağrını yakmış
حُبًّاۘ
sevda
اِنَّا
elbette biz
لَنَرٰيهَا
onu görüyoruz
ف۪ي
içinde
ضَلَالٍ
bir sapkınlık
مُب۪ينٍ
besbelli
﴿٣٠﴾

30Şehirde birtakım kadınlar: “Duydunuz mu?” dediler: “Vezirin hanımı uşağına gönlünü kaptırmış, ondan kâm almak istemiş! Sevda ateşi bağrını yakmış. Kadın besbelli çıldırmış! Doğrusu biz bu hali ona yakıştıramıyoruz!”

30Şehirde birtakım kadınlar, “Duydunuz mu?” diyerek dedikoduya başladılar: “Vezirin hanımı, uşağına gönlünü kaptırmış. Sevda ateşi bağrını yakmış; kadın çıldırmış besbelli. Doğrusu bunu ona yakıştıramıyoruz!” (Yûsuf, 30)

30Women (gossiping) in the city said: “The minister’s wife has sought to enjoy herself by her slave-boy. Certainly it (her desire for him) has pierced her heart with love. We see that she has plainly lost her wits and her way.”

فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَئًا وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكّ۪ينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّۚ فَلَمَّا رَاَيْنَهُۤ اَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلهِ مَا هٰذَا بَشَرًاۘ اِنْ هٰذَۤا اِلَّا مَلَكٌ كَر۪يمٌ ﴿31﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
سَمِعَتْ
(kadın) işitti
بِمَكْرِهِنَّ
dedikodularını
اَرْسَلَتْ
(haber) gönderdi
اِلَيْهِنَّ
onlara
وَاَعْتَدَتْ
ve hazırladı
لَهُنَّ
onlar için
مُتَّكَئًا
mükellef bir sofra
وَاٰتَتْ
ve koydu
كُلَّ
her
وَاحِدَةٍ
birine
مِنْهُنَّ
onlardan
سِكّ۪ينًا
birer bıçak
وَقَالَتِ
ve dedi
اخْرُجْ
çık!
عَلَيْهِنَّۚ
karşılarına
فَلَمَّا
ne zaman ki
رَاَيْنَهُۤ
onu görünce
اَكْبَرْنَهُ
hayranlıktan dona kaldılar
وَقَطَّعْنَ
ve kestiler
اَيْدِيَهُنَّ
ellerini
وَقُلْنَ
ve dediler
حَاشَ
haşa
لِلهِ
Allah için
مَا
değildir
هٰذَا
bu
بَشَرًاۘ
insan
اِنْ
—
هٰذَۤا
bu
اِلَّا
ancak
مَلَكٌ
bir melektir
كَر۪يمٌ
güzel
﴿٣١﴾

31Hanım o kadınların kendisi aleyhindeki bu dedikodularını işitince onları konağına dâvet etmek üzere davetçi gönderdi. Onlar için mükellef bir sofra hazırlattı. Sofrada, ikram edilen meyveleri soysunlar diye, her misafir için bir de bıçak koydurmuştu. Onlar meyvelerini soyup kesmekle meşgul oldukları sırada, beriden de Yusuf’a: “Çık şimdi onların karşısına!” dedi. Kadınlar onu görünce hayran kaldılar, onun güzelliğine dalıp gittiklerinden, farkında olmadan kendi ellerini kestiler ve: “Hâşâ! Allah için bu bir insan olamaz! Bu sadece yüce bir melek! Başka bir şey olamaz!” dediler.

31Aleyhinde dolaşan dedikodular kulağına erişince hanım, o kadınları konağına davet etti. Onlar için mükellef bir sofra hazırladı ve sofraya her biri için bir bıçak koydu. Kadınların, ellerinde bıçak meyve ile meşgul oldukları bir anda Yusuf’a, “Çık karşılarına!” dedi. Kadınlar Yusuf’u görüverince hayranlıktan donakaldılar ve güzelliğine dalıp, farkında olmadan ellerini kestiler: “Hâşâ, Allah için bu bir insan olamaz; bu, olsa olsa pek yüce, pek kıymetli bir melek olabilir!” dediler. (Yûsuf, 31)

31When she heard of their sly whispers, she sent for them, and prepared for them a place of reclining for a sumptuous meal. She gave to each one of them a knife and said (to Joseph): “Come out before them!” When they saw him, they were so stricken with admiration of him that they cut their hands, exclaiming: “God save us! This is no human mortal; he is but a noble angel!”

قَالَتْ فَذٰلِكُنَّ الَّذ۪ي لُمْتُنَّن۪ي ف۪يهِۘ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ فَاسْتَعْصَمَۘ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَۤا اٰمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِنَ الصَّاغِر۪ينَ ﴿32﴾
قَالَتْ
dedi ki
فَذٰلِكُنَّ
işte siz
الَّذ۪ي
ki
لُمْتُنَّن۪ي
beni kınamıştınız
ف۪يهِۘ
bunun için
وَلَقَدْ
andolsun
رَاوَدْتُهُ
ben murad almak istedim
عَنْ
—
نَفْسِه۪
kendisinden
فَاسْتَعْصَمَۘ
o ismetine sarıldı
وَلَئِنْ
ama
لَمْ
—
يَفْعَلْ
yapmazsa
مَۤا
şeyi
اٰمُرُهُ
emrettiğim
لَيُسْجَنَنَّ
elbette zindana atılacaktır
وَلَيَكُونًا
ve olacaktır
مِنَ
—
الصَّاغِر۪ينَ
aşağılananlardan
﴿٣٢﴾

32Vezirin hanımı: “İşte, beni kınamanıza sebep olan genç! Yemin ederim ki ben ondan kâm almak istedim, ama o iffetli davrandı. Yine yemin ederim ki kendisine emredeceğim işi yapmaması halinde o mutlaka zindana atılacak, zelil ve perişan olacaktır!”

32Evin hanımı, “İşte” dedi: “kendisine gönlümü kaptırdım diye beni kınadığınız genç! onun nefsinden murat almak istediğim doğrudur; fakat o, sımsıkı ismetine sarıldı (günaha tek adım olsun meyletmedi). Ama andolsun, eğer kendisine emrettiğim şeyi yapmazsa, başka yolu yok, kesinlikle zindana atılacak ve kesinlikle aşağılanacak, perişan olacaktır.” (Yûsuf, 32)

32She said: “This is the one about whom you have been taunting me. And, indeed, I did seek to enjoy myself by him, but he was resolute in his chastity. Yet if he continues to refuse what I command him, he shall certainly be imprisoned, and shall certainly find himself among the humbled!”

قَالَ رَبِّ السِّجْنُ اَحَبُّ اِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَن۪ۤي اِلَيْهِۚ وَاِلَّا تَصْرِفْ عَنّ۪ي كَيْدَهُنَّ اَصْبُ اِلَيْهِنَّ وَاَكُنْ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ ﴿33﴾
قَالَ
(Yusuf) dedi ki
رَبِّ
Rabbim
السِّجْنُ
zindan
اَحَبُّ
daha iyidir
اِلَيَّ
bana göre
مِمَّا
şeyden
يَدْعُونَن۪ۤي
beni çağırdığı
اِلَيْهِۚ
ona
وَاِلَّا
ve eğer
تَصْرِفْ
uzaklaştırmazsan
عَنّ۪ي
benden
كَيْدَهُنَّ
onların fendlerini
اَصْبُ
kayarım
اِلَيْهِنَّ
onlara
وَاَكُنْ
ve olurum
مِنَ
—
الْجَاهِل۪ينَ
cahillerden
﴿٣٣﴾

33“Ya Rabbî!” dedi, “zindan, bu kadınların beni dâvet ettikleri o işten daha iyidir. Eğer sen onların fendini benden uzaklaştırmazsan, onlara meyledip cahilce davrananlardan olabilirim.”

33Yusuf, (kadınların arzuları ve planları karşısında) Allah’a yönelip yalvardı: “Rabb’im! Bunların beni yapmaya çağırdıkları şeyi işlemektense zindanı tercih ederim. Eğer fendlerini bozup beni onlardan kurtarmazsan, kayıp onlara meyleder ve cahillerden (doğru nedir, yanlış nedir bilmeyen, bilseler bile yapmamaları gerekeni bile bile yapanlardan) olurum.” (Yûsuf, 33)

33He (imploring God) said: “My Lord! Prison is dearer to me than what they bid me to. If You do not avert their guile from me, I might incline towards them and become one of the ignorant (those who succumb to such temptations).”

فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّۘ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿34﴾
فَاسْتَجَابَ
duasını kabul etti
لَهُ
onun
رَبُّهُ
Rabbi
فَصَرَفَ
çekti
عَنْهُ
ondan
كَيْدَهُنَّۘ
onların fendlerini
اِنَّهُ
şüphesiz
هُوَ
O
السَّم۪يعُ
Semi'dir
الْعَل۪يمُ
Alim'dir
﴿٣٤﴾

34Rabbi onun duasını kabul buyurdu ve onu kadınların fendinden korudu. Çünkü O, dua edenlerin dualarını işitir, durumlarına uygun olan şeyleri bilir.

34Rabb’i duasını kabul buyurup, kadınların fendini onun üzerinden çekti. Hiç şüphesiz O’dur Semî‘ (her şeyi, her duayı hakkıyla işiten); Alîm (her şeyi, herkesin durumunu hakkıyla bilen). (Yûsuf, 34)

34So his Lord answered him and averted from him their guile. Surely He it is Who is the All-Hearing, the All-Knowing.

ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَاَوُا الْاٰيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتّٰى ح۪ينٍ۟ ﴿35﴾
ثُمَّ
sonra
بَدَا
uygun geldi
لَهُمْ
onlara
مِنْ
—
بَعْدِ
sonra (bile)
مَا
—
رَاَوُا
gördükten
الْاٰيَاتِ
delilleri
لَيَسْجُنُنَّهُ
onu zindana atmaları
حَتّٰى
kadar
ح۪ينٍ۟
bir müddet
﴿٣٥﴾

35Sonra, vezir ve arkadaşları bunca kesin deliller görmelerine rağmen, dedikoduları kesmek gayesiyle, bir müddet için onu hapse atmayı uygun buldular.

35Saray idaresi, gerçeği bilmelerine ve suçun kimde olduğunun delillerini gözleriyle görmelerine rağmen, bir müddet için Yusuf’u hapse atmayı uygun buldular. (Yûsuf, 35)

35It occurred to them (the noblemen and his household), even after they had seen the signs (of Joseph’s innocence), that they should imprison him for a time.

وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِۘ قَالَ اَحَدُهُمَۤا اِنّ۪ۤي اَرٰين۪ۤي اَعْصِرُ خَمْرًاۚ وَقَالَ الْاٰخَرُ اِنّ۪ۤي اَرٰين۪ۤي اَحْمِلُ فَوْقَ رَأْس۪ي خُبْزًا تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُۘ نَبِّئْنَا بِتَأْو۪يلِه۪ۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿36﴾
وَدَخَلَ
ve girdi
مَعَهُ
onunla beraber
السِّجْنَ
zindana
فَتَيَانِۘ
iki genç daha
قَالَ
dedi ki
اَحَدُهُمَۤا
onlardan biri
اِنّ۪ۤي
şüphesiz ben
اَرٰين۪ۤي
(düşümde) görüyorum
اَعْصِرُ
sıktığımı
خَمْرًاۚ
şarap
وَقَالَ
ve dedi
الْاٰخَرُ
diğeri de
اِنّ۪ۤي
ben de
اَرٰين۪ۤي
görüyorum ki
اَحْمِلُ
taşıyorum
فَوْقَ
üstünde
رَأْس۪ي
başımın
خُبْزًا
ekmek
تَأْكُلُ
gagalıyor
الطَّيْرُ
kuşlar
مِنْهُۘ
ondan
نَبِّئْنَا
bize söyle
بِتَأْو۪يلِه۪ۚ
bunun yorumunu
اِنَّا
zira biz
نَرٰيكَ
seni görüyoruz
مِنَ
—
الْمُحْسِن۪ينَ
muhsinlerden
﴿٣٦﴾

36Hapishaneye onunla beraber iki genç de girmişti. Onlardan biri: “Ben rüyamda, kendimi şarap yapmak için üzüm sıkarken gördüm.” Öbürü de: “Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını gördüm” dedi. “Ne olur, bu rüyamızın tabirini bildir, doğrusu biz seni iyi insanlardan biri olarak görüyoruz” dediler.

36Derken zindana O’nun yanına iki de genç girdi. Bir gün içlerinden biri, Yusuf’a gördüğü bir rüyayı anlattı: “Rüyamda kendimi şarap yapmak için üzüm sıkarken gördüm.” Bunun üzerine diğeri de “Ben de” dedi, “rüyamda başımın üstünde ekmek taşıyordum ve kuşlar onu gagalıyordu.” “Bu rüyaların yorumu nedir, bize söyler misin? Doğrusu biz seni çok hayırlı, pek iyiliksever biri olarak görüyoruz” dediler. (Yûsuf, 36)

36And there entered the prison with him two young men. One of them said (to Joseph one day): “I dreamed that I was pressing grapes for wine.” The other said: “I dreamed that I was carrying bread upon my head, of which birds were eating.” “Inform us of their meaning. For sure we see that you are of those endowed with the best qualities.”

Açıklama (SY)

Baskılar ve tuzaklarla hakikati örtbas etmeye çalışanlar, uzun vâdede asla başarılı olamazlar. Kuyu dibine de atılsa, köleleştirilse, zindana da atılsa gerçek, güneş gibi kendisini gösterir. İşte Hz. Yusuf (a.s.) bu sefer hapishaneyi dershane haline getirerek, kıyamete kadar gelecek tebliğ ve hizmet insanlarına da üstad olup, Medrese-i Yusufiyeleri başlatıyor. “Hapishane müdürü, bütün mahkûmları Yusuf’un emrine verdi, kendisi de bir köşeye çekilip rahatına baktı.”.

قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ۤ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۘ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۘ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ ﴿37﴾
قَالَ
(Yusuf) şöyle dedi
لَا
—
يَأْت۪يكُمَا
size gelmez
طَعَامٌ
bir yemek
تُرْزَقَانِه۪ۤ
size gelecek
اِلَّا
mutlaka
نَبَّأْتُكُمَا
size haber vermiş olurum
بِتَأْو۪يلِه۪
bunun yorumunu
قَبْلَ
önceden
اَنْ
—
يَأْتِيَكُمَاۘ
size gelmeden
ذٰلِكُمَا
bu
مِمَّا
şeylerdendir
عَلَّمَن۪ي
bana öğrettiği
رَبّ۪يۘ
Rabbimin
اِنّ۪ي
şüphesiz ben
تَرَكْتُ
terk ettim
مِلَّةَ
dinini
قَوْمٍ
bir halkın
لَا
—
يُؤْمِنُونَ
inanmıyorlar
بِاللهِ
Allah'a
وَهُمْ
ve onlar
بِالْاٰخِرَةِ
ahireti
هُمْ
onlar
كَافِرُونَۙ
inkâr ediyorlar
﴿٣٧﴾

37Yusuf: “Yiyeceğiniz yemek size henüz gelmeden, her birinizin rüyasının tabirini size bildirmiş olurum. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Ama, önce biraz beni dinleyin: Ben Allah’a iman etmeyen, âhireti de inkâr eden bir halkın dinini bir tarafa atıp,

37Yusuf, “(Bakın, şimdi size yemek gelecek.) Size yemeniz için ne zaman herhangi bir yemek gelecek olmasın ki onun ne ve nasıl bir yemek olduğunu daha gelmeden önce size bildirmeyeyim. Bu bilgi, Rabb’imin bana öğrettiklerindendir. Çünkü benim, Allah’a (inanılması gerektiği biçimde) inanmayan ve Âhiret’i de inkâr içinde bulunan bir halkın diniyle ve yoluyla hiç ilgim olmadı.” (Yûsuf, 37)

37He said: “The meal which you are fed (daily) will not come to you but I will have informed you of their meaning before it comes to you. This is of the knowledge that my Lord has taught me. Surely I have left behind me the way of a people who do not have faith in God (as they ought to have faith), and who do not believe in the Hereafter.

وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَۤاء۪ۤي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۘ مَا كَانَ لَنَۤا اَنْ نُشْرِكَ بِاللهِ مِنْ شَيْءٍۘ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ ﴿38﴾
وَاتَّبَعْتُ
ve uydum
مِلَّةَ
dinine
اٰبَۤاء۪ۤي
atalarım
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim'in
وَاِسْحٰقَ
ve İshak'ın
وَيَعْقُوبَۘ
ve Ya'kub'un
مَا
—
كَانَ
(hakkımız) yoktur
لَنَۤا
bizim
اَنْ
—
نُشْرِكَ
ortak koşmaya
بِاللهِ
Allah'a
مِنْ
herhangi bir
شَيْءٍۘ
şeyi
ذٰلِكَ
bu
مِنْ
—
فَضْلِ
bir lütfudur
اللهِ
Allah'ın
عَلَيْنَا
üzerimize
وَعَلَى
ve üzerine
النَّاسِ
insanların
وَلٰكِنَّ
ama
اَكْثَرَ
çoğu
النَّاسِ
insanların
لَا
—
يَشْكُرُونَ
şükretmezler
﴿٣٨﴾

38Atalarım İbrâhim, İshak ve Yâkub’un dinine tabi oldum. Allah’a herhangi bir şeyi şerik saymak bizim için asla doğru olmaz. Bu tevhid inancı, Allah’ın hem bize, hem de insanlara olan ihsanıdır. Ama ne yazık ki insanların çoğu bu nimete şükretmezler.”

38“Ben, daima atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un Dini’ne ve yoluna uydum. Bizde asla Allah’a şirk koşmak yoktur. (Bu Tevhid inancı ve insanları bu inanca çağırması) Allah’ın bize ve aslında bütün insanlara çok büyük bir lütf u ihsanıdır; ama gel gör ki insanların çoğu, (böyle bir lütf u ihsandan dolayı Allah’a) şükretmemekte (ve bu çağrıya müsbet cevap vermemektedir). (Yûsuf, 38)

38“I have followed the way of my fathers, Abraham, Isaac, and Jacob. It is not for us to associate anything with God as partner. This (His teaching and calling us to belief in Him without associating any partners with Him) is from God’s grace and bounty on us and on all people, but most people do not give thanks (in return, by believing firmly in His Oneness and worshipping Him alone).

يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۘ ﴿39﴾
يَا
—
صَاحِبَيِ
Ey benim arkadaşlarım
السِّجْنِ
hapishane
ءَاَرْبَابٌ
rabler mi?
مُتَفَرِّقُونَ
farklı farklı
خَيْرٌ
daha hayırlıdır
اَمِ
yoksa
اللهُ
Allah (mı?)
الْوَاحِدُ
Vahid
الْقَهَّارُۘ
Kahhar
﴿٣٩﴾

39“Ey hapishane arkadaşlarım, bir düşünün, sizin için müteaddit rablere ibadet etmek mi, yoksa tek mutlak hakim olan Allah’a ibadet etmek mi iyidir?

39“Ey benim iki hapishane arkadaşım! (Kâinatın varlık ve idaresini) Farklı farklı rabblere vermek ve bunlara ibadet etmek mi makûl ve hayırlı olan yoldur yoksa Tek ve (bütün varlık üzerinde) mutlak hâkim olan Allah’a mı?” (Yûsuf, 39)

39“O my two fellow-prisoners! Are many diverse lords more reasonable and better (to attribute creation to and believe in and obey), or God, the One, the All-Overwhelming (holding absolute sway over all that exists)?

مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ۤ اِلَّۤا اَسْمَۤاءً سَمَّيْتُمُوهَۤا اَنْتُمْ وَاٰبَۤاؤُۨكُمْ مَۤا اَنْزَلَ اللهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۘ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلهِۘ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُۤوا اِلَّۤا اِيَّاهُۘ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿40﴾
مَا
—
تَعْبُدُونَ
siz ibadet etmiyorsunuz
مِنْ
—
دُونِه۪ۤ
O'nu bırakıp
اِلَّۤا
başkasına
اَسْمَۤاءً
(boş) isimlerden
سَمَّيْتُمُوهَۤا
isimlendirdiği
اَنْتُمْ
sizin
وَاٰبَۤاؤُۨكُمْ
ve atalarınızın
مَۤا
—
اَنْزَلَ
indirmemiştir
اللهُ
Allah
بِهَا
onlar hakkında
مِنْ
hiçbir
سُلْطَانٍۘ
delil
اِنِ
yoktur
الْحُكْمُ
(hiçbir) hüküm
اِلَّا
dışında
لِلهِۘ
Allah'ın
اَمَرَ
O emretmiştir
اَلَّا
—
تَعْبُدُۤوا
ibadet etmemenizi
اِلَّۤا
başkasına
اِيَّاهُۘ
O'ndan
ذٰلِكَ
işte budur
الدّ۪ينُ
din
الْقَيِّمُ
doğru
وَلٰكِنَّ
ama
اَكْثَرَ
çoğu
النَّاسِ
insanların
لَا
—
يَعْلَمُونَ
bilmezler
﴿٤٠﴾

40Sizin Allah’tan başka ibadet ettiğiniz tanrılar, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım boş isimlerden ibarettir. Allah onların tanrı olduklarına dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm yetkisi yalnız Allah’ındır. O ise, başkasına değil, yalnız Kendisine ibadet etmemizi emir buyurmuştur. İşte dosdoğru din! Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

40“(Ey bütün hapishane arkadaşlarım!) O’nu bırakıp da kendilerine taptığınız şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden ibarettir. Allah, onların ilâh ve ma’bud olabileceklerine dair hiçbir delil indirmemiştir. Şurası bir gerçek ki mutlak manada hükmetme yetkisi sadece Allah’a aittir. O, Kendisi’nden başka hiçbir varlığa ibadet etmemenizi emretmiştir. Budur doğru ve her bakımdan sağlam din. Ne var ki insanların çoğu bilmemekte ve bilgisizce hareket etmektedir.” (Yûsuf, 40)

40“What you worship apart from Him is nothing but names that you and your forefathers made up for them. (In the absolute sense) judgment and authority rest with none but God alone: He has commanded that you worship none but Him alone. This is the upright, ever-true Religion, but most people do not know (and they act from their ignorance).

Açıklama (SY)

Hz. Yusuf (a.s.)’ın esas hizmeti olan bu nübüvvet tebligatı da ne Tekvin, ne de Talmud’da yer almaz. Bu hitabe ve Hz. Yusuf’un güzel tutumu, din hizmetinde olan insanlar için örneklerle doludur.

يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ اَمَّۤا اَحَدُكُمَا فَيَسْق۪ي رَبَّهُ خَمْرًاۚ وَاَمَّا الْاٰخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْ رَأْسِه۪ۘ قُضِيَ الْاَمْرُ الَّذ۪ي ف۪يهِ تَسْتَفْتِيَانِۘ ﴿41﴾
يَا
—
صَاحِبَيِ
Ey arkadaşlarım
السِّجْنِ
hapishane
اَمَّۤا
—
اَحَدُكُمَا
ikinizden biriniz
فَيَسْق۪ي
yine sunacak
رَبَّهُ
efendisine
خَمْرًاۚ
şarap
وَاَمَّا
—
الْاٰخَرُ
diğeri ise
فَيُصْلَبُ
asılacak
فَتَأْكُلُ
gagalayacak
الطَّيْرُ
kuşlar
مِنْ
—
رَأْسِه۪ۘ
onun başından
قُضِيَ
hüküm verilmiştir
الْاَمْرُ
iş
الَّذ۪ي
—
ف۪يهِ
hakkında
تَسْتَفْتِيَانِۘ
sorduğunuz
﴿٤١﴾

41(Ey hapis arkadaşlarım, gelelim rüyalarınızın tabirine:) Sizden biriniz, efendisine yine şarap sunacak, öbürü ise asılacak, kuşlar da başını gagalayacak. İşte yorumunu istediğiniz iş, böylece halledilip sonuçlandırılmıştır.”

41“Ey benim iki hapishane arkadaşım! Rüyalarınıza gelince: İlk soran arkadaş, efendisine eskiden olduğu gibi yine şarap sunacak; diğeri ise asılacak ve kuşlar başını gagalayacak. Yorumunu istediğiniz konuda artık hüküm verilmiş bulunmaktadır.” (Yûsuf, 41)

41“(As for your dreams:) O my fellow-prisoners! One of you will, again, give his lord (the king) wine to drink. As to the other, he will be hanged, and birds will peck at his head. The matter about which you inquired has already been decided.”

وَقَالَ لِلَّذ۪ي ظَنَّ اَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْن۪ي عِنْدَ رَبِّكَۘ فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّه۪ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَۘ۟ ﴿42﴾
وَقَالَ
ve dedi ki
لِلَّذ۪ي
kişiye
ظَنَّ
inandığı
اَنَّهُ
onun
نَاجٍ
kurtulacağını
مِنْهُمَا
o iki kişiden
اذْكُرْن۪ي
beni an
عِنْدَ
yanında
رَبِّكَۘ
efendinin (kralın)
فَاَنْسٰيهُ
fakat ona unutturdu
الشَّيْطَانُ
şeytan
ذِكْرَ
söylemeyi
رَبِّه۪
efendisine
فَلَبِثَ
(böylece) kaldı
فِي
—
السِّجْنِ
zindanda
بِضْعَ
birkaç
سِن۪ينَۘ۟
yıl
﴿٤٢﴾

42Onlardan kurtulacağını anladığı arkadaşına: “Efendine benden bahset, suçsuz olduğumu hatırlat!” dedi. Fakat şeytan, efendisine söylemeyi ona unutturdu. Böylece Yusuf birkaç yıl daha hapishanede kaldı.

42Yusuf, o iki arkadaştan kurtulacağına inandığı kişiye, “Beni, (suçsuzluğumu) efendinin yanında anıver!” dedi. Fakat şeytan, o kişinin bunu efendisine söylemeyi unutmasına sebep oldu da Yusuf birkaç yıl daha zindanda kaldı. (Yûsuf, 42)

42He said to the one of the two whom he deemed would be delivered: “Mention me in the presence of your lord.” But Satan caused him to forget to mention him to his lord, and so he (Joseph) remained in prison some more years.

Açıklama (SY)

Hapishanede 8 yıl kaldığı anlaşılmaktadır.

وَقَالَ الْمَلِكُ اِنّ۪ۤي اَرٰى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۘ يَۤا اَيُّهَا الْمَلَاُ اَفْتُون۪ي ف۪ي رُءْيَايَ اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ ﴿43﴾
وَقَالَ
ve dedi ki
الْمَلِكُ
Hükümdar
اِنّ۪ۤي
şüphesiz ben
اَرٰى
(düşümde) görüyorum
سَبْعَ
yedi
بَقَرَاتٍ
inek
سِمَانٍ
semiz
يَأْكُلُهُنَّ
bunları yiyor
سَبْعٌ
yedi
عِجَافٌ
zayıf inek
وَسَبْعَ
ve yedi
سُنْبُلَاتٍ
başak
خُضْرٍ
yeşil
وَاُخَرَ
ve başka da
يَابِسَاتٍۘ
kuru
يَۤا
—
اَيُّهَا
Ey
الْمَلَاُ
efendiler
اَفْتُون۪ي
bana anlatın
ف۪ي
—
رُءْيَايَ
bu rüyamı
اِنْ
eğer
كُنْتُمْ
siz
لِلرُّءْيَا
rüya
تَعْبُرُونَ
tabir ediyorsanız
﴿٤٣﴾

43(Günün birinde) hükümdar gördüğü bir rüyayı anlatıp dedi ki: “Ben yedi semiz inek gördüm, bunları yedi zayıf inek yiyordu. Bir de yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey efendiler: Siz rüya tabir ediyorsanız, benim bu rüyamı da halledin!”

43Derken, bir gün ülkenin hükümdarı, “Rüyamda!” dedi, “yedi semiz inek görüyorum, onları yedi zayıf inek yiyordu; bir de yedi yeşil başak (görüyorum), başka da (yedi) kuru başak vardı. Ey danışmanlarım, bu rüyam ne manaya geliyor beni aydınlatın, tabiî rüya tabir etmeyi biliyorsanız.” (Yûsuf, 43)

43And the king said one day: “I saw in a dream seven fat cows being devoured by seven lean ones, and seven green ears of grain and another (seven) dry. O you courtiers! Enlighten me about my dream, if you know how to interpret dreams.”

Açıklama (SY)

Bu hükümdar, Sina yarımadasından gelerek Mısır’ı istila ettikten sonra m.ö. 1700 - 1580 arasında hüküm süren Hiksos krallarından biri olup İbranî kavminden olan Hz. Yusuf ile menşe yakınlığı olabilir. Kur'an, bu hükümdar hakkında "Firavun" demeyip "Melik" der. Bu Arap ismi, Mısır tarihindeki ara dönem için önemli bir karînedir. Onun Yusuf hanedanına imkân vermesi, Mısır’da İsrail milletinin oluşumuna esas teşkil etmiş olabilir. Hiksos döneminin kapanmasından sonra Hz. Mûsâ’nın dünyaya geldiği sırada Mısır’ın yerlileri, dışarıdan gelecek tehlikeyle işbirliği yapabilecekleri endişesiyle İbranilerin erkek çocuklarını öldürüyorlardı.

قَالُۤوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍۚ وَمَا نَحْنُ بِتَأْو۪يلِ الْاَحْلَامِ بِعَالِم۪ينَ ﴿44﴾
قَالُۤوا
dediler ki
اَضْغَاثُ
karmakarışık
اَحْلَامٍۚ
düşler
وَمَا
değiliz
نَحْنُ
biz
بِتَأْو۪يلِ
manasını
الْاَحْلَامِ
düşlerin
بِعَالِم۪ينَ
bilen kişiler
﴿٤٤﴾

44O kâhinler “Bu gördükleriniz karışık düşlerdir. Biz böyle karışık düşlerin yorumunu bilemeyiz” dediler.

44“Bunlar, karmakarışık düşler; biz böyle düşlerin manasını bilmeyiz” diye cevap verdiler. (Yûsuf, 44)

44They said: “Jumbles of dream images. And we are not knowledgeable in the interpretation of dream images.”

Açıklama (SY)

Âlimlerimiz rüyaları üçe ayırırlar.

1. Allah tarafından bir melek aracılığı ile meydana gelen kısım ki doğru, gerçek rüya budur. 2. İnsanın benliğinden kaynaklanan bir telkin. 3. Şeytanî bir telkin ile meydana gelen zihinsel görüntüdür. Son iki grup adgas-u ahlam (karışık düşler) dir.

وَقَالَ الَّذ۪ي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ اُمَّةٍ اَنَاۨ اُنَبِّئُكُمْ بِتَأْو۪يلِه۪ فَاَرْسِلُونِ ﴿45﴾
وَقَالَ
dedi ki
الَّذ۪ي
—
نَجَا
kurtulanı
مِنْهُمَا
iki kişiden
وَادَّكَرَ
hatırladı
بَعْدَ
sonra
اُمَّةٍ
onca zaman
اَنَاۨ
ben
اُنَبِّئُكُمْ
size bildiririm
بِتَأْو۪يلِه۪
onun yorumunu
فَاَرْسِلُونِ
hemen beni gönderin
﴿٤٥﴾

45O iki arkadaştan kurtulanı, aradan geçen bunca zamandan sonra, işte ancak o sırada, Yusuf’u hatırlayıp dedi ki: “Rüyanın tabirini size ben bildireceğim. Hele siz beni hapishaneye bir gönderiverin!”

45(Zindanda Yusuf’a rüya soran) İki kişiden kurtulmuş olanı, onca zaman sonra Yusuf’u hatırladı ve “Bu rüyanın manasını ben size bildiririm; hele şimdi bana bir müsaade edin!” dedi ve ayrıldı. (Yûsuf, 45)

45Now after all that time, of the two (prisoners) the one who had been delivered remembered (what Joseph had asked him to remember) and he said: “I will inform you of its meaning, so send me forth!”

يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ اَفْتِنَا ف۪ي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۙ لَعَلّ۪ۤي اَرْجِعُ اِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿46﴾
يُوسُفُ
Yusuf
اَيُّهَا
Ey
الصِّدّ۪يقُ
çok doğru söyleyen
اَفْتِنَا
bize bilgi ver
ف۪ي
hakkında
سَبْعِ
yedi
بَقَرَاتٍ
ineği
سِمَانٍ
semiz
يَأْكُلُهُنَّ
yiyorlar
سَبْعٌ
yedi
عِجَافٌ
zayıf (inek)
وَسَبْعِ
ve yedi
سُنْبُلَاتٍ
başak
خُضْرٍ
yeşil
وَاُخَرَ
başka da
يَابِسَاتٍۙ
kuru
لَعَلّ۪ۤي
umarım ki
اَرْجِعُ
dönerim
اِلَى
—
النَّاسِ
insanlara
لَعَلَّهُمْ
onlar da
يَعْلَمُونَ
bilirler
﴿٤٦﴾

46Hapishaneye gidip: “Yusuf! Sözü doğru ve isabetli olan aziz dostum! Şu müşkil rüya hakkında bize bir çözüm bildir lütfen: Yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ile yedi kuru başağın anlamı ne olabilir? Ümid ederim ki isabetli yorumunu öğrenip ilgili insanlara aktarırım, böylece onlar da doğruyu öğrenir ve senin kıymetini bilirler” dedi.

46(Doğru zindana varıp,) “Yusuf, ey özü-sözü doğru mübarek insan!” (diye söze girdi ve şöyle devam etti:) “Yedi semiz inek, onları yedi zayıf inek yiyordu; bir de yedi yeşil başak, başka da (yedi) kuru başak vardı; bu rüya hakkında bizi aydınlatır mısın! Ümit ederim ki bunun tabirini senden alır ve manasını merakla bekleyen insanların yanlarına dönerim de onlar hem onun manasını öğrenmiş olur hem de senin kadr ü kıymetini bilirler.” (Yûsuf, 46)

46(Coming to Joseph in the prison, he said): “Joseph, O man of truth! Enlighten us about seven fat cows being devoured by seven lean ones, and seven green ears of grain, and another (seven) dry – so that I can return to the people (of the court). And it may be that (after I have told them your interpretation of the dreams), they will come to know (what manner of man you are, and the injustice done to you).”

قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِن۪ينَ دَاَبًاۚ فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ ف۪ي سُنْبُلِه۪ۤ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّا تَأْكُلُونَ ﴿47﴾
قَالَ
(Yusuf) dedi ki
تَزْرَعُونَ
siz (ürünü) ekin
سَبْعَ
yedi
سِن۪ينَ
yıl
دَاَبًاۚ
şimdiye kadar olduğu gibi
فَمَا
ne ki
حَصَدْتُمْ
biçtiniz
فَذَرُوهُ
bırakın onu
ف۪ي
—
سُنْبُلِه۪ۤ
başağında
اِلَّا
hariç
قَل۪يلًا
az bir miktar
مِمَّا
—
تَأْكُلُونَ
yiyeceğiniz
﴿٤٧﴾

47Yusuf: “Yedi sene, bildiğiniz şekilde ekin ekersiniz. Ama biçtiğinizi, yiyeceğiniz az miktar dışında, başağında bırakır, depolarsınız.

47Yusuf şöyle cevap verdi: “Yedi yıl, şimdiye kadar olduğu gibi ekinlerinizi ekersiniz. Fakat onu hasat ettiğinizde, yiyeceğiniz az bir miktarın dışında kalan kısmını başağında bırakır, depolarsınız.” (Yûsuf, 47)

47He said: “You shall sow for seven years as usual, but that which you have harvested, leave it in the ear, all save a little which you eat.

ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّا تُحْصِنُونَ ﴿48﴾
ثُمَّ
sonra
يَأْت۪ي
gelir
مِنْ
—
بَعْدِ
ardından
ذٰلِكَ
onun
سَبْعٌ
yedi
شِدَادٌ
çetin (yıl)
يَأْكُلْنَ
yiyip bitirir
مَا
—
قَدَّمْتُمْ
daha önce depoladığınız
لَهُنَّ
onlardan
اِلَّا
dışında
قَل۪يلًا
az miktar
مِمَّا
—
تُحْصِنُونَ
sakladığınız
﴿٤٨﴾

48Sonra, bunun peşinden yedi kurak yıl gelecek, tohumluk olarak saklayacağınız az bir miktar dışında, önce biriktirdiklerinizi yiyip tüketirsiniz.

48“Sonra bunun peşinden yedi kurak ve çetin yıl gelecek. Bu yedi yıl, tohum olarak kullanmak üzere saklayacağınız az bir miktarın dışında, daha önce depoladığınız ürünün tamamını yiyip bitirecektir.” (Yûsuf, 48)

48“Then will come after that seven hard years, which will consume what you have laid up for them, all but a little you should keep in store (to use as seed stock).

ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَامٌ ف۪يهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَف۪يهِ يَعْصِرُونَ۟ ﴿49﴾
ثُمَّ
sonra
يَأْت۪ي
gelir
مِنْ
—
بَعْدِ
ardından
ذٰلِكَ
bunun
عَامٌ
bir yıl
ف۪يهِ
o (yılda)
يُغَاثُ
bol yağmur verilir
النَّاسُ
halk
وَف۪يهِ
ve o (yıl)
يَعْصِرُونَ۟
(insanlar meyve) sıkarlar
﴿٤٩﴾

49Sonra onun arkasından bir yıl gelecek ki halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntıdan kurtulacak, bol meyve sıkıp, hayvanları sağacaklar” dedi.

49“Sonra onun ardından bir yıl gelecek ki halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntılardan kurtulacak ve bol bol meyve sıkıp, hayvanları sağacaklar.” (Yûsuf, 49)

49“And thereafter will come a year in which the people will be relieved (with abundance in place of scarcity), and in which they will press (fruit for drink and oil, and milk from their cattle).”

وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ۚ فَلَمَّا جَۤاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ اِلٰى رَبِّكَ فَسْئَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ الّٰت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۘ اِنَّ رَبّ۪ي بِكَيْدِهِنَّ عَل۪يمٌ ﴿50﴾
وَقَالَ
dedi ki
الْمَلِكُ
Hükümdar
ائْتُون۪ي
bana getirin
بِه۪ۚ
onu
فَلَمَّا
ne zaman ki
جَۤاءَهُ
gelince (Yusuf'a)
الرَّسُولُ
resul
قَالَ
dedi
ارْجِعْ
dön
اِلٰى
—
رَبِّكَ
efendine
فَسْئَلْهُ
ve ona sor
مَا
neydi?
بَالُ
meselesi
النِّسْوَةِ
kadınların
الّٰت۪ي
—
قَطَّعْنَ
kesen
اَيْدِيَهُنَّۘ
ellerini
اِنَّ
şüphesiz
رَبّ۪ي
Rabbim
بِكَيْدِهِنَّ
onların fendlerini
عَل۪يمٌ
bilir
﴿٥٠﴾

50Bunu duyan Hükümdar: “Onu bana getirin!” dedi. Hükümdarın elçisi gelince Yusuf: Sen önce dönüp efendine de ki: “O ellerini kesen kadınların meselesi neydi, kendisine soruver. Zaten benim efendim, o kadınların fendini pek iyi bilir.”

50(Rüyasının tabiri kendisine anlatılınca) Hükümdar, “Onu bana getirin!” dedi. Hükümdarın elçisi kendisini almak üzere zindana geldiğinde Yusuf, “Hayır, önce efendine dön ve ellerini kesen o kadınlarla ilgili gerçek ne idi bir soruver. Rabb’im, hiç şüphesiz onların fendlerini çok iyi bilmektedir” dedi. (Yûsuf, 50)

50(Informed of the meaning of his dream,) the king said, “Bring him to me!” When the messenger (of the king) came to him, Joseph said: “Go back to your lord and ask him to find out the facts of the case about the women who cut their hands. For sure my Lord has full knowledge of their guile (and my innocence).”

Açıklama (SY)

İsrail kaynakları kıssanın bu bölümünde de; Kur’ân’dan farklı ayrıntılar ve Hz. Yusuf’un değerini düşürecek taraflar naklederler. Oysa Kur’ân’ın anlatımı, onun bir Peygamberden beklenen örnek tutumunu özetler. Onun bu davranışlarıdır ki kralı, onu Maliye bakanı (hatta Başbakan) olarak görevlendirmeye sevk etmiştir.

قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ اِذْ رَاوَدْتُنَّ يُوسُفَ عَنْ نَفْسِه۪ۘ قُلْنَ حَاشَ لِلهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِنْ سُۤوءٍۘ قَالَتِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ الْئٰنَ حَصْحَصَ الْحَقُّۘ اَنَاۨ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ وَاِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿51﴾
قَالَ
dedi
مَا
neydi?
خَطْبُكُنَّ
durumunuz
اِذْ
zaman
رَاوَدْتُنَّ
murad almak istediğiniz
يُوسُفَ
Yusuf'un
عَنْ
—
نَفْسِه۪ۘ
nefsinden
قُلْنَ
dediler ki
حَاشَ
haşa
لِلهِ
Allah için
مَا
—
عَلِمْنَا
biz bilmiyoruz
عَلَيْهِ
onun
مِنْ
hiçbir
سُۤوءٍۘ
kötülüğünü
قَالَتِ
dedi
امْرَاَتُ
hanımı da
الْعَز۪يزِ
azizin
الْئٰنَ
işte şimdi
حَصْحَصَ
yerini buldu
الْحَقُّۘ
gerçek
اَنَاۨ
ben
رَاوَدْتُهُ
murad almak istemiştim
عَنْ
—
نَفْسِه۪
onun nefsinden
وَاِنَّهُ
şüphesiz o
لَمِنَ
—
الصَّادِق۪ينَ
sadıklardandır
﴿٥١﴾

51Hükümdar o kadınları toplayıp: “Ne idi sizin Yusuf’la dâvanız? Siz Yusuf’u elde etmeye çalıştığınızda durum ne idi, Yusuf nasıl davrandı?” diye sordu. Onlar da: “Haşa! Allah için söylemek gerekirse, onun yaptığı hiçbir kötülük bilmiş, görmüş değiliz” dediler. İşte o sırada vezirin eşi: “Şimdi gerçek meydana çıktı. Ondan kâm almak isteyen bendim. O ise tam sadık ve dürüst insanlardandır” diye itiraf etti.

51Hükümdar, (kadınları toplayıp) “Neydi Yusuf’la aranızda geçen? Onun nefsinden murat almak istediğinizde Yusuf size nasıl davranmıştı?” diye sordu. “Allah için hâşâ, biz onun aleyhinde hiçbir kötülük bilmiyoruz!” dediler. Vezirin hanımı da “İşte şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben, onun nefsinden murat almak istemiştim. Hiç kuşku yok ki o, dürüst ve sadık insanlardandır” itirafında bulundu. (Yûsuf, 51)

51(The king had the woman assembled before him and) he said: “What happened (between you and Joseph) when you sought to enjoy yourselves by him?” They said: “God save us! We perceived no evil at all on his part!” And the wife of the minister said: “Now the truth has come to light. It was I who sought to enjoy myself by him. He was indeed truthful (in all he said and true to his lord).”

ذٰلِكَ لِيَعْلَمَ اَنّ۪ي لَمْ اَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَاَنَّ اللهَ لَا يَهْد۪ي كَيْدَ الْخَۤائِن۪ينَ ﴿52﴾
ذٰلِكَ
bu (sözlerim)
لِيَعْلَمَ
bilmesi içindir
اَنّ۪ي
benim
لَمْ
—
اَخُنْهُ
kendisine hainlik etmediğimi
بِالْغَيْبِ
gıyabında
وَاَنَّ
ve muhakkak
اللهَ
Allah'ın
لَا
—
يَهْد۪ي
başarıya ulaştırmayacağını
كَيْدَ
hilesini
الْخَۤائِن۪ينَ
hainlerin
﴿٥٢﴾

52Ve devamla şöyle dedi: “Bunu böylece söylüyorum ki eşim vezir de (Yusuf’a sahip olmaya yeltenmemle beraber) kendisinden gizli olarak ona (fiilen) hıyanet etmediğimi ve Allah’ın hainlerin hilesini iflah etmeyeceğini bilsin.”

52Yusuf, (hanımların itiraflarından haberdar olunca) “Başka bir şey için değil, vezir, gıyabında kendisine asla ihanette bulunmadığımı ve hainlerin hilelerini Allah’ın hiçbir zaman hayra ve hayır istikametinde başarıya yönlendirmeyeceğini bilsin diye böyle davrandım” dedi; (Yûsuf, 52)

52(Joseph was informed of the women’s confessions and the declaration of his innocence. He explained why he had asked for the inquiry:) “This was so that he (my former lord) should know that I did not betray him in his absence, and that God never guides the schemes of the treacherous (to success).

وَمَۤا اُبَرِّئُ نَفْس۪يۚ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّۤوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۘ اِنَّ رَبّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿53﴾
وَمَۤا
—
اُبَرِّئُ
ben temize çıkarmam
نَفْس۪يۚ
nefsimi
اِنَّ
çünkü
النَّفْسَ
nefis
لَاَمَّارَةٌ
daima emredicidir
بِالسُّۤوءِ
kötülüğü
اِلَّا
hariç
مَا
—
رَحِمَ
merhamet ettiği
رَبّ۪يۘ
Rabbimin
اِنَّ
şüphesiz
رَبّ۪ي
Rabbim
غَفُورٌ
Gafur'dur
رَح۪يمٌ
Rahim'dir
﴿٥٣﴾

53“Doğrusu, ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet edip korudukları hariç, nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevk eder. Doğrusu Rabbim gafurdur, rahimdir (affı ve merhameti boldur).”

53Ve (ekledi:) “Bununla birlikte, hiçbir zaman nefsimi de temize çıkarmam. Çünkü nefis, daima ve ısrarla kötülüğü emreder; meğerki Rabb’im, hususî olarak merhamet edip koruya. Şurası bir gerçek ki Rabb’im, günahları pek çok bağışlayandır; (bilhassa inanmış kullarına karşı) hususî rahmeti pek bol olandır.” (Yûsuf, 53)

53“Yet I do not claim myself free of error, for assuredly the human carnal soul always commands evil, except that my Lord has mercy (which saves us from committing evil acts). Surely my Lord is All-Forgiving, All-Compassionate (especially toward His believing servants).”

Açıklama (SY)

(52–53) Bu âyetler için şu tefsir daha yaygındır: “(Yusuf dedi ki:) Maksadım, vezire hainlik etmediğimi, hainlerin hilelerini Allah’ın iflah etmeyeceğini onun da bilmesini sağlamaktı. Ben nefsimi temize çıkarmam (…)”. Fakat ilk tefsir, Hz. Yusuf (a.s.)’ın makamına ve Kur’ân’ın siyakına daha uygundur (İbn Kesir). Zira kail, yani sözü söyleyen açıkça bildirilmiyor. Bu da vezirin eşinin sözünün devam ettiğini gösterir.

وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ۤ اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْس۪يۚ فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ اِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَك۪ينٌ اَم۪ينٌ ﴿54﴾
وَقَالَ
dedi
الْمَلِكُ
Hükümdar
ائْتُون۪ي
bana getirin
بِه۪ۤ
onu
اَسْتَخْلِصْهُ
onu özel (dost) yapayım
لِنَفْس۪يۚ
kendime
فَلَمَّا
ne zaman ki
كَلَّمَهُ
onunla konuşunca
قَالَ
dedi ki
اِنَّكَ
şüphesiz sen
الْيَوْمَ
bugün
لَدَيْنَا
yanımızda
مَك۪ينٌ
mevki sahibisin
اَم۪ينٌ
tam itimat edilen biri(sin)
﴿٥٤﴾

54Hükümdâr: “Onu yanıma getirin, özel danışman edineyim!” dedi. Onunla konuştuktan sonra da: “Sen artık bundan böyle, nezdimizde yüksek bir makam sahibi, tam itimat edilen bir müsteşarsın!” dedi.

54Hükümdar, “Onu bana getirin; kendim için seçip özel danışmanım yapayım!” diye emretti. Yusuf’la konuştuktan sonra da “Bundan böyle nezdimizde yüksek bir makam sahibi, tam itimat edilen bir müsteşarsın” dedi. (Yûsuf, 54)

54The king said: “Bring him to me, so that I may appoint him to myself (as my personal counselor).” And when he had conversed with him, he said: “From this day you shall be of high standing with us, established and trusted.”

Açıklama (SY)

Bu Hükümdar, Yusuf (a.s.)’ı satın alan aziz değildir. Muhtemelen, Mısırlıların Hiksoslar dedikleri, Arabistan’dan gelerek iki asır Mısır’da hüküm süren sülaleden faziletli bir zat idi.

قَالَ اجْعَلْن۪ي عَلٰى خَزَۤائِنِ الْاَرْضِۚ اِنّ۪ي حَف۪يظٌ عَل۪يمٌ ﴿55﴾
قَالَ
dedi
اجْعَلْن۪ي
beni tayin et
عَلٰى
başına
خَزَۤائِنِ
hazineleri
الْاَرْضِۚ
ülkenin
اِنّ۪ي
çünkü ben
حَف۪يظٌ
iyi korur
عَل۪يمٌ
iyi bilirim
﴿٥٥﴾

55Yusuf: “Beni ülkenin hazine işlerinden sorumlu bakan olarak görevlendir,” dedi. “Çünkü ben malları iyi korur, işletme ve yönetimi iyi bilirim.”

55Yusuf, “Beni bu ülkede hazinelerin başına getir. Çünkü ben, her bakımdan güvenilir, onları çok iyi koruyacak ve bu işi de çok iyi bilen biriyim” teklifinde bulundu. (Yûsuf, 55)

55He (Joseph) said: “Place me in charge over the store-houses of the land, for I am a good custodian, a knowledgeable one.”

Açıklama (SY)

Hz. Yusuf tarıma önem verdi. Üretimi artırdı. İhtiyaç fazlasını ambarlara doldurttu. Kıtlık yılları gelince ambardan yiyip ihraç etmeye bile gittiler. Civardan herkes tayinat almaya geldi.

وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَۤاءُۘ نُص۪يبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَۤاءُ وَلَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿56﴾
وَكَذٰلِكَ
böylece
مَكَّنَّا
Biz iktidar verdik
لِيُوسُفَ
Yusuf'a
فِي
—
الْاَرْضِۚ
o ülkede
يَتَبَوَّاُ
konaklardı
مِنْهَا
orada
حَيْثُ
yerde
يَشَۤاءُۘ
dilediği
نُص۪يبُ
Biz muamele ederiz
بِرَحْمَتِنَا
rahmetimizi
مَنْ
kimseye
نَشَۤاءُ
dilediğimiz
وَلَا
—
نُض۪يعُ
zayi etmeyiz
اَجْرَ
mükafatını
الْمُحْسِن۪ينَ
muhsinlerin
﴿٥٦﴾

56Böylece Biz Yusuf’a Mısır’da iktidar verdik. Dilediği yerde konaklayabilir, orayı dilediği şekilde yönetirdi. Biz lütfumuzu dilediğimiz kimselere eriştirir ve güzel hareket edenlerin ücretlerini asla zayi etmeyiz.

56Böylece Yusuf’u Mısır’da yerleştirdik ve kendisine imkân ve iktidar verdik. Nerede isterse orada makam tutar (emirleri bütün ülkede uygulanır, dilediği tasarrufta bulunur)du. Kimi dilersek ona bu şekilde hususî rahmetimizle muamele eder ve bütünüyle iyiliğe adanmış olarak, Allah’ı görür gibi en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde davrananların mükâfatını asla zayi etmeyiz. (Yûsuf, 56)

56Thus We established Joseph in the land (of Egypt) with authority. He was fully accepted therein, able to go and execute his authority wherever he willed. We visit with Our mercy whomever We will. We do not leave to waste the reward of those devoted to doing good as if seeing God.

وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟ ﴿57﴾
وَلَاَجْرُ
elbette ödülü
الْاٰخِرَةِ
ahiret
خَيْرٌ
daha hayırlıdır
لِلَّذ۪ينَ
kimseler için
اٰمَنُوا
iman eden(ler)
وَكَانُوا
ve (için)
يَتَّقُونَ۟
sakınanlar
﴿٥٧﴾

57Âhiretteki ücret ve ödül, iman edip haramlardan sakınanlar için elbette daha hayırlıdır.

57Bununla birlikte, iman edip, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve bütün hükümlerinde O’na karşı gelmekten sakınanlar (takva sahipleri) için Âhiret’teki mükâfat hiç şüphesiz daha hayırlıdır. (Yûsuf, 57)

57However, certainly the reward of the Hereafter is better for those who believe and keep from disobedience to God in reverence for Him and piety.

وَجَۤاءَ اِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ ﴿58﴾
وَجَۤاءَ
ve geldiler
اِخْوَةُ
kardeşleri
يُوسُفَ
Yusuf'un
فَدَخَلُوا
çıktılar
عَلَيْهِ
onun huzuruna
فَعَرَفَهُمْ
o onları tanıdı
وَهُمْ
fakat onlar
لَهُ
onu
مُنْكِرُونَ
tanımıyorlardı
﴿٥٨﴾

58Gün geldi, Yusuf’un kardeşleri Mısır’a gelip onun huzuruna çıktılar. O onları tanıdı, ama öbürleri onu tanıyamadılar.

58Gün geldi, (ülkelerindeki kıtlıktan bunalan) Yusuf’un kardeşleri Mısır’a varıp, onun huzuruna çıktılar. Yusuf, onları tanıdı ise de onlar Yusuf’u tanıyamadılar. (Yûsuf, 58)

58And (after some years) Joseph’s brothers came to Egypt and presented themselves before him: he knew them (at once), they did not recognize him.

Açıklama (SY)

(58-100 bölümü için bakınız:Tk. 42-44. bölümler)

وَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُون۪ي بِاَخٍ لَكُمْ مِنْ اَب۪يكُمْۚ اَلَا تَرَوْنَ اَنّ۪ۤي اُوۧفِي الْكَيْلَ وَاَنَاۨ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ ﴿59﴾
وَلَمَّا
ve ne zaman ki
جَهَّزَهُمْ
yükletti
بِجَهَازِهِمْ
onların yüklerini
قَالَ
dedi ki
ائْتُون۪ي
bana getirin
بِاَخٍ
kardeşinizi
لَكُمْ
sizin
مِنْ
—
اَب۪يكُمْۚ
babanızdan (olan)
اَلَا
—
تَرَوْنَ
görmüyor musunuz?
اَنّ۪ۤي
ben
اُوۧفِي
tam yapıyorum
الْكَيْلَ
ölçüyü
وَاَنَاۨ
ve ben
خَيْرُ
en iyisiyim
الْمُنْزِل۪ينَ
konukseverlerin
﴿٥٩﴾

59Yusuf onların zahîre yüklerini hazırlatınca dedi ki: “Siz, baba bir kardeşinizi de yanıma getirin, gördüğünüz gibi ben size tam ölçek veriyorum ve ben dışardan gelen misafirleri ağırlamaya, başka herkesten fazla özen göstermekteyim.

59Yusuf, yüklerini hazırlatıp hayvanlarına yükletti; kendilerine de “Bir dahaki sefere arkada bıraktığınız baba bir kardeşinizi de getirin. Görmez misiniz ki ben tam ölçüyor, verirken bol veriyor ve konuklarımı mümkün olan en iyi şekilde ağırlıyorum!” dedi. (Yûsuf, 59)

59When he provided them with their provisions, he said: “Bring me (when you come next time) that (step) brother of yours by your father. Do you not see that I fill up the measure and I am the best of hosts?

فَاِنْ لَمْ تَأْتُون۪ي بِه۪ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْد۪ي وَلَا تَقْرَبُونِ ﴿60﴾
فَاِنْ
eğer
لَمْ
—
تَأْتُون۪ي
bana getirmezseniz
بِه۪
onu
فَلَا
artık yoktur
كَيْلَ
ölçecek bir şey
لَكُمْ
size
عِنْد۪ي
benim yanımda
وَلَا
—
تَقْرَبُونِ
(bir daha) bana yaklaşmayın
﴿٦٠﴾

60Eğer onu getirmezseniz, o zaman, ne bir ölçek olsun zahire bekleyin, ne de yanıma yaklaşın!”

60“Ama onu getirmezseniz bilin ki benden size bir kile bile zahîre yoktur; o zaman (ülkeme ayak basıp da) hiç yanıma yaklaşmayın!” diye de ilâve etti. (Yûsuf, 60)

60“But if you do not bring him, I will no longer have any measure of provisions to give you, and you shall not be given leave to come near me.”

Açıklama (SY)

(59–60) Gelmeyen kardeşlerini istemesi şundan idi: Kıtlık sebebiyle zahire karneye bağlanmıştı, almak için şahsın bulunması gerekiyordu. Diğerleri, baba ve kardeşler için birer hisse isteyince, Hz. Yusuf, bu seferlik verip, yaşlı babayı mâzur sayarak, gelecek defa, o kontenjanı almak için, herkes gibi öbür kardeşin de gelmesinin şart olduğunu bildirmiş olmaktadır.

قَالُوا سَنُرَاوِدُ عَنْهُ اَبَاهُ وَاِنَّا لَفَاعِلُونَ ﴿61﴾
قَالُوا
dediler ki
سَنُرَاوِدُ
istemeye çalışacağız
عَنْهُ
onu
اَبَاهُ
babasından
وَاِنَّا
ve biz muhakkak
لَفَاعِلُونَ
başarmaya çalışacağız
﴿٦١﴾

61Onlar: “Bakalım, babasından ona izin almanın bir yolunu bulup bu işi ayarlamaya çalışacağız” dediler.

61“Babasından ona izin almanın bir yolunu bulup, bu işi başarmaya çalışacağız” karşılığını verdiler. (Yûsuf, 61)

61They said: “We will try to win him from his father, indeed we will do our utmost.”

وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ ف۪ي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَهَۤا اِذَا انْقَلَبُۤوا اِلٰۤى اَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿62﴾
وَقَالَ
ve dedi ki
لِفِتْيَانِهِ
memurlarına
اجْعَلُوا
koyun!
بِضَاعَتَهُمْ
onların mallarını
ف۪ي
içine
رِحَالِهِمْ
yüklerinin
لَعَلَّهُمْ
belki onlar
يَعْرِفُونَهَۤا
bunun farkına varırlar
اِذَا
zaman
انْقَلَبُۤوا
döndükleri
اِلٰۤى
—
اَهْلِهِمْ
ailelerine
لَعَلَّهُمْ
belki de
يَرْجِعُونَ
geri dönerler
﴿٦٢﴾

62Yusuf, zahîre tartan görevlilerine de dedi ki: “Onların, zahîre karşılığında verdikleri mallarını da yüklerinin içine koyun! Böylece belki ailelerine döndüklerinde, bunun farkına varıp yine gelirler.”

62Yusuf, zahîre ölçen memurlarına dedi ki: “Onların zahîre karşılığında verdikleri mallarını da yüklerinin içine koyun. Ailelerine dönüp de yüklerini açtıklarında umarım bunu fark ederler de daha rahat ve güven içinde bize tekrar gelirler.” (Yûsuf, 62)

62He (Joseph) said to his servants: “Put back their merchandise (with which they had bartered) into their saddlebags, so that they may find it there when they have returned home, and hence will (be more eager to) return.”

فَلَمَّا رَجَعُۤوا اِلٰۤى اَب۪يهِمْ قَالُوا يَۤا اَبَانَا مُنِعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَاَرْسِلْ مَعَنَۤا اَخَانَا نَكْتَلْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ﴿63﴾
فَلَمَّا
zaman
رَجَعُۤوا
döndükleri
اِلٰۤى
—
اَب۪يهِمْ
babalarına
قَالُوا
dediler ki
يَۤا
—
اَبَانَا
Ey babamız
مُنِعَ
verilmeyecek
مِنَّا
bizden
الْكَيْلُ
ölçü
فَاَرْسِلْ
(oyüzden) gönder
مَعَنَۤا
bizimle beraber
اَخَانَا
kardeşimizi
نَكْتَلْ
ölçüp alalım
وَاِنَّا
şüphesiz biz
لَهُ
onu
لَحَافِظُونَ
mutlaka koruruz
﴿٦٣﴾

63Babalarının yanına dönünce: “Sevgili babamız,” dediler, “ölçeğimiz, tahsisatımız kaldırıldı! Gelecek sefer, öbür kardeşimizi de bizimle beraber gönder ki onu vesile ederek, daha çok tahsisat alalım. Onu gözümüz gibi koruyacağımıza kesin söz veriyoruz!”

63Yusuf’un kardeşleri, babaları (Yakub’un) yanına döndüklerinde, “Muhterem babamız” dediler, “bir daha bize zahîre verilmeyecek. Bu bakımdan ne olur, bizimle beraber kardeşimizi de gönder ki onu vesile ederek ihtiyacımız olan zahîreyi alabilelim. Onu gözümüz gibi koruyacağımıza kesin söz veriyoruz.” (Yûsuf, 63)

63So when they went back to their father, they said: “O our father! We will be denied any measure (of provisions unless we take our brother), so send our brother with us that we may obtain our measure. For we will surely take every care of him.”

قَالَ هَلْ اٰمَنُكُمْ عَلَيْهِ اِلَّا كَمَۤا اَمِنْتُكُمْ عَلٰۤى اَخ۪يهِ مِنْ قَبْلُۘ فَاللهُ خَيْرٌ حَافِظًا۞ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ ﴿64﴾
قَالَ
dedi ki
هَلْ
mi?
اٰمَنُكُمْ
size emanet edeyim
عَلَيْهِ
onun hakkında
اِلَّا
ancak
كَمَۤا
gibi
اَمِنْتُكُمْ
size emanet ettiğim
عَلٰۤى
(için)
اَخ۪يهِ
kardeşi
مِنْ
—
قَبْلُۘ
daha önce
فَاللهُ
Allah'tır
خَيْرٌ
en iyi
حَافِظًا۞‏
koruyan
وَهُوَ
ve O
اَرْحَمُ
en merhametlisidir
الرَّاحِم۪ينَ
merhametlilerin
﴿٦٤﴾

64Yâkub dedi ki: “Daha önce onun kardeşini size emanet ettiğim gibi bunu da size inanıp emanet edeyim, öyle mi? Ben size değil sadece Allah’a ısmarlarım. Çünkü en iyi koruyan Allah’tır ve O, merhametlilerin en merhametlisidir.”

64Yakup dedi ki: “Daha önce, onun kardeşini size inanıp emanet ettiğim gibi şimdi de onu size emanet edeyim, öyle mi? Ama Allah’tır gerçek hayırlı koruyucu ve O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” (Yûsuf, 64)

64He said: “Shall I to entrust him to you as I once entrusted his brother to you before? However, God is the Best as protector and He is the Most Merciful of the merciful.”

وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ وَجَدُوا بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ اِلَيْهِمْۘ قَالُوا يَۤا اَبَانَا مَا نَبْغ۪يۘ هٰذِه۪ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ اِلَيْنَاۚ وَنَم۪يرُ اَهْلَنَا وَنَحْفَظُ اَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَع۪يرٍۘ ذٰلِكَ كَيْلٌ يَس۪يرٌ ﴿65﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
فَتَحُوا
açtılar
مَتَاعَهُمْ
(zahire) yüklerini
وَجَدُوا
gördüler
بِضَاعَتَهُمْ
zahire bedellerini
رُدَّتْ
geri verilmiş
اِلَيْهِمْۘ
kendilerine
قَالُوا
dediler ki
يَۤا
—
اَبَانَا
Ey babamız
مَا
daha ne?
نَبْغ۪يۘ
istiyoruz
هٰذِه۪
işte
بِضَاعَتُنَا
zahire bedellerimiz
رُدَّتْ
geri verilmiş
اِلَيْنَاۚ
bize
وَنَم۪يرُ
yine yiyecek getiririz
اَهْلَنَا
evimize
وَنَحْفَظُ
ve koruruz
اَخَانَا
kardeşimizi
وَنَزْدَادُ
ve fazla alırız
كَيْلَ
yükü
بَع۪يرٍۘ
bir deve
ذٰلِكَ
bu
كَيْلٌ
bir ölçüdür
يَس۪يرٌ
az
﴿٦٥﴾

65Yüklerini açınca da zahîre bedellerinin yükleri içine geri konulduğunu gördüler ve: “Baba, baba!” dediler, “daha ne istiyoruz, işte verdiğimiz zahîre bedellerimiz de bize geri verilmiş! Gidelim, yine evimize erzak getiririz, kardeşimizi de koruruz, hem bir deve yükü de fazla alırız. Çünkü bu sefer aldığımız, az bir ölçektir (ihtiyacımıza yetmez)”

65Yüklerini açınca zahîre bedellerinin yükleri içine geri konulduğunu gördüler. “Baba, baba!” dediler, “daha ne istiyoruz ki? İşte, götürdüğümüz zahîre bedelleri bize geri verilmiş. Şimdi tekrar gidip, evimize yeni zahîre alabiliriz. Kardeşimizi de koruruz! Hem bir deve yükü daha fazla almış oluruz. (Çünkü hükümdar, verdiğini kişi başına veriyor.) Pek kolay bir alım olacak bu!” (Yûsuf, 65)

65Then when they opened their packs, they found that their merchandise had been returned to them. “Father,” they said, “What more should we ask for? Here is our merchandise returned to us. So we will again be able to get provisions for our family! We will guard our brother and (his being with us) we will have an additional camel-load. That will be an easy gain.”

قَالَ لَنْ اُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتّٰى تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِنَ اللهِ لَتَأْتُنَّن۪ي بِه۪ۤ اِلَّۤا اَنْ يُحَاطَ بِكُمْۚ فَلَمَّۤا اٰتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ قَالَ اللهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَك۪يلٌ ﴿66﴾
قَالَ
dedi ki
لَنْ
—
اُرْسِلَهُ
onu asla göndermem
مَعَكُمْ
sizinle
حَتّٰى
kadar
تُؤْتُونِ
siz bana verinceye
مَوْثِقًا
sağlam bir söz
مِنَ
—
اللهِ
Allah adına
لَتَأْتُنَّن۪ي
bana getireceğinize
بِه۪ۤ
onu
اِلَّۤا
dışında
اَنْ
—
يُحَاطَ
eli-kolu bağlı kalmanız
بِكُمْۚ
sizin
فَلَمَّۤا
ne zaman ki
اٰتَوْهُ
verdiler
مَوْثِقَهُمْ
sözlerini
قَالَ
dedi
اللهُ
Allah
عَلٰى
üzerine
مَا
şey
نَقُولُ
söylediğimiz
وَك۪يلٌ
gözeticidir
﴿٦٦﴾

66Yâkub şöyle cevap verdi: “Siz kendiniz helâk olmadıkça, onu bana getireceğinize dair Allah’ın huzurunda sağlam bir söz vermeden, ben asla onu sizinle göndermem!” Onlar kendisine kesin söz verince de dedi ki: “Allah Teâlâ da bu söylediklerimize şahittir, gözeticidir.”

66“Hayır” dedi Yakup, “bütünüyle eli-kolu bağlı ve çaresiz kalmadıkça onu bana geri getireceğinize dair Allah huzurunda sağlam bir söz vermeden onu sizinle asla gönderemem.” Onlar istediği sözü verince de şöyle dedi: “Allah, konuştuklarımıza şahit ve gözeticidir; verilen sözlerin yerine gelip gelmemesi nihayette yine O’nun iznine ve Kudret’ine bağlıdır.” (Yûsuf, 66)

66He said: “Never will I send him with you until you give me a solemn pledge in God’s Name that you will indeed bring him back to me, unless you are (in some insurmountable way) overwhelmed. Then, when they gave him their solemn pledge, he said: “God is witness to and watcher over all that we say (and only on Him can we rely to fulfill our pledges).”

وَقَالَ يَا بَنِيَّ لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ اَبْوَابٍ مُتَفَرِّقَةٍۘ وَمَۤا اُغْن۪ي عَنْكُمْ مِنَ اللهِ مِنْ شَيْءٍۘ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلهِۘ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۚ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ ﴿67﴾
وَقَالَ
ve dedi ki
يَا
—
بَنِيَّ
Ey oğullarım
لَا
—
تَدْخُلُوا
girmeyin
مِنْ
—
بَابٍ
kapıdan
وَاحِدٍ
bir
وَادْخُلُوا
(fakat) girin
مِنْ
—
اَبْوَابٍ
kapılardan
مُتَفَرِّقَةٍۘ
ayrı ayrı
وَمَۤا
ve
اُغْن۪ي
geri çeviremem
عَنْكُمْ
sizden
مِنَ
—
اللهِ
Allah'tan gelecek
مِنْ
hiçbir
شَيْءٍۘ
şeyi
اِنِ
yoktur
الْحُكْمُ
(hiçbir) hüküm
اِلَّا
dışında
لِلهِۘ
Allah'ın
عَلَيْهِ
O'na
تَوَكَّلْتُۚ
tevekkül ettim
وَعَلَيْهِ
ve O'na
فَلْيَتَوَكَّلِ
tevekkül etsinler
الْمُتَوَكِّلُونَ
tevekkül edenler
﴿٦٧﴾

67Ve “Evlatlarım!” diye ilave etti: “Şehre aynı kapıdan değil de ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben ne yapsam, Allah’tan gelecek takdiri önleyemem. Zira hüküm yetkisi, yalnız Allah’ındır. Onun içindir ki ben ancak O’na dayanır, O’na güvenirim. Tevekkül edenler de yalnız O’na dayanıp güvenmelidirler.”

67(Oğulları yola çıkarken de) Şu tavsiyede bulundu: “Oğullarım! Varacağınız şehre tek bir kapıdan girmeyin; bunun yerine farklı farklı kapılardan girin. Gerçi ben, hakkınızda Allah’ın herhangi bir takdirini asla geri çevirebilecek değilim. Mutlak manada bütün hüküm ve hâkimiyet ancak Allah’ındır. Ancak O’na dayanır, O’na güvenirim. Kendisine dayanıp güvenecek bir güç ve makam arayan herkes (bütün insanlar) ancak O’na dayanıp güvenmelidirler.” (Yûsuf, 67)

67He said (by way of advice at the time of their departure): “O my sons! Do not enter the city by one gate (in a single company), but enter by different gates. Yet I can be of no avail whatever to you against anything God wills. Judgment and authority rest with none but God alone. In Him have I put my trust, and whoever would entrust themselves should put their trust in Him.”

Açıklama (SY)

O zamanki yönetimin kalabalık yabancı gruplara kuşku ile bakması sebebiyle böyle bir tedbir düşünmüş olabilir.

وَلَمَّا دَخَلُوا مِنْ حَيْثُ اَمَرَهُمْ اَبُوهُمْۘ مَا كَانَ يُغْن۪ي عَنْهُمْ مِنَ اللهِ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا حَاجَةً ف۪ي نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضٰيهَاۘ وَاِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ لِمَا عَلَّمْنَاهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟ ﴿68﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
دَخَلُوا
girdiler
مِنْ
—
حَيْثُ
yerden
اَمَرَهُمْ
emrettiği
اَبُوهُمْۘ
babalarının
مَا
—
كَانَ
idi
يُغْن۪ي
faydası olmaz
عَنْهُمْ
onlardan
مِنَ
—
اللهِ
Allah'tan (gelecek)
مِنْ
hiçbir
شَيْءٍ
şeyi
اِلَّا
ama sadece
حَاجَةً
bir dileği
ف۪ي
içindeki
نَفْسِ
nefsi
يَعْقُوبَ
Ya'kub'un
قَضٰيهَاۘ
açığa çıkardı
وَاِنَّهُ
şüphesiz o
لَذُو
sahibi idi
عِلْمٍ
bilgi
لِمَا
ötürü
عَلَّمْنَاهُ
ona öğrettiğimizden
وَلٰكِنَّ
fakat
اَكْثَرَ
çoğu
النَّاسِ
insanların
لَا
—
يَعْلَمُونَ۟
bilmezler
﴿٦٨﴾

68Babalarının kendilerine emrettiği şekilde ayrı ayrı kapılardan girerek onun emrini yerine getirdiler. Ama bu tedbir, Allah’ın kendileri hakkındaki takdiri karşısında hiçbir fayda sağlamadı. Sadece Yâkub’un içindeki bir dileği açığa çıkarmış oldu. O, kendisine Biz öğrettiğimizden ötürü ilim sahibi idi (bunun içindir ki “Allah’tan gelecek takdiri önleyemem” demişti). Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.

68Babalarının kendilerine emrettiği şekilde şehre girdiler. Eğer Allah haklarında bir takdirde bulunacak olsa idi, bu tedbirin Yakub’un içinde hissettiği bir ihtiyacı gidermiş olmanın dışında onlara hiçbir faydası olmayacaktı. Ama Yakup, kendisine öğrettiğimiz hususî bir ilme sahipti. Ne var ki insanların çoğu bu gerçeği bilmedikleri gibi (Allah’tan gelen) ilme dayalı olarak da hareket etmezler. (Yûsuf, 68)

68They entered the city in the manner their father had enjoined on them, although this would have proved of no avail whatever to them against anything God had willed; it was but a need in Jacob’s soul, which he thus satisfied. For he was possessed of knowledge because We had taught it to him, but most people do not know (nor do they act according to the knowledge from God).

وَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰۤى اِلَيْهِ اَخَاهُ قَالَ اِنّ۪ۤي اَنَاۨ اَخُوكَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿69﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
دَخَلُوا
girince
عَلٰى
huzuruna
يُوسُفَ
Yusuf'un
اٰوٰۤى
çekti
اِلَيْهِ
yanına
اَخَاهُ
kardeşini
قَالَ
dedi
اِنّ۪ۤي
gerçekten ben
اَنَاۨ
ben
اَخُوكَ
senin kardeşinim
فَلَا
—
تَبْتَئِسْ
üzülme
بِمَا
—
كَانُوا
sebebiyle
يَعْمَلُونَ
onların yaptıkları
﴿٦٩﴾

69Onlar Yusuf’un huzuruna girince, öz kardeşini yanına çekti ve: “İyi bilesin ki ben senin kardeşinim, onların yaptıklarına üzülme!” dedi.

69Nihayet Yusuf’un huzuruna vardılar. Yusuf, öz kardeşini çok sıcak karşıladı ve ona hususî muamelede bulunup, “Bilesin ki ben, senin kardeşinim; onların baştan beri yapageldikleri şeyleri dert etme!” dedi. (Yûsuf, 69)

69And when they presented themselves before Joseph, he welcomed his brother to himself, and (having taken him aside) said: “Surely it is I – I am your brother, so do not grieve over what they did.”

فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ ف۪ي رَحْلِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اَذَّنَ مُؤَذِّنٌ اَيَّتُهَا الْع۪يرُ اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ ﴿70﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
جَهَّزَهُمْ
hazırlatırken
بِجَهَازِهِمْ
onların yüklerini
جَعَلَ
koydu
السِّقَايَةَ
kabını
ف۪ي
içine
رَحْلِ
yükünün
اَخ۪يهِ
kardeşinin
ثُمَّ
sonra
اَذَّنَ
bağırdı
مُؤَذِّنٌ
bir görevli
اَيَّتُهَا
Ey
الْع۪يرُ
kervan
اِنَّكُمْ
şüphesiz siz
لَسَارِقُونَ
hırsızsınız
﴿٧٠﴾

70Onların yüklerini hazırlatırken, su kabını, öz kardeşinin yükünün içine koydurdu. Kervan hareket edince de Yusuf’un görevlilerinden biri: “Ey kafile! Durun, siz hırsızlık yapmışsınız!” diye nida etti.

70Yusuf kardeşlerinin yüklerini hazırlatıp hayvanlarına yükletti. Bu arada, (çok kıymetli) su kabını da öz kardeşinin yükünün içine koydu. Onlar bir müddet yol gitmişlerdi ki bir görevli arkalarından, “Ey kafile! Durun! Siz hırsızsınız!” diye bağırdı. (Yûsuf, 70)

70Then when he had provided them with their provisions, he put the drinking-cup (belonging to him) in his brother’s saddlebag (as a gift). Then, (as they had just departed on their return) a herald called out: “O you people of the caravan! You are surely thieves!”

قَالُۤوا وَاَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ ﴿71﴾
قَالُۤوا
dediler ki
وَاَقْبَلُوا
dönerek
عَلَيْهِمْ
bunlara
مَاذَا
ne?
تَفْقِدُونَ
kaybettiniz
﴿٧١﴾

71Onlar geri dönüp geldiler ve: “Mesele nedir, ne kaybettiniz ki, bizi suçluyorsunuz?” dediler.

71Hemen geriye, gelenlere doğru dönüp şaşkınlık içinde, “Ne var? Neyiniz eksik?” diye sordular. (Yûsuf, 71)

71They said, turning towards them (the herald and his companions): “What is it that you are missing?”

قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَنْ جَۤاءَ بِه۪ حِمْلُ بَع۪يرٍ وَاَنَاۨ بِه۪ زَع۪يمٌ ﴿72﴾
قَالُوا
dediler ki
نَفْقِدُ
kaybettik
صُوَاعَ
kabını
الْمَلِكِ
hükümdarın
وَلِمَنْ
kimseye
جَۤاءَ
ve getiren
بِه۪
onu
حِمْلُ
yükü (mükafat) var
بَع۪يرٍ
bir deve
وَاَنَاۨ
ve ben
بِه۪
buna
زَع۪يمٌ
kefilim
﴿٧٢﴾

72Görevlilerden biri: “Hükümdarın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü ödül var. Buna ben kefilim” dedi.

72“Hükümdarın meşrubat kabı kayıp; bulup getirene de bir deve yükü mükâfat var!” cevabını verdiler. (Gelen ekibin başkanı) “Ben de onu bulup getirmeye kefil oldum!” dedi. (Yûsuf, 72)

72They said: “We are missing the king’s goblet, and whoever brings it shall receive a camel-load (as reward).” (And the herald added:) “I have pledged myself to recovering it.”

قَالُوا تَاللهِ لَقَدْ عَلِمْتُمْ مَا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كُنَّا سَارِق۪ينَ ﴿73﴾
قَالُوا
dediler
تَاللهِ
Allah'a yemin olsun
لَقَدْ
elbette
عَلِمْتُمْ
siz de bilmişsinizdir ki
مَا
—
جِئْنَا
biz gelmedik
لِنُفْسِدَ
bozgunculuk yapmak için
فِي
—
الْاَرْضِ
bu yerde
وَمَا
—
كُنَّا
değiliz
سَارِق۪ينَ
hırsız
﴿٧٣﴾

73“Allah’a yemin olsun ki, biz ülkede fesat çıkarmak, nizamı bozmak için gelmedik, siz de bunu biliyorsunuz. Hele hırsız, hiç değiliz!” dediler.

73“Allah’a yemin olsun” dediler, “siz de biliyorsunuz ki biz bu yerde bozgunculuk çıkaralım diye gelmedik; sonra hırsız da değiliz.” (Yûsuf, 73)

73They (the brothers) said: “By God! Certainly you know well that we did not come to provoke disorder and corruption in this land, and we have never been thieves!”

قَالُوا فَمَا جَزَۤاؤُۨهُۤ اِنْ كُنْتُمْ كَاذِب۪ينَ ﴿74﴾
قَالُوا
dediler
فَمَا
nedir?
جَزَۤاؤُۨهُۤ
cezası
اِنْ
eğer
كُنْتُمْ
iseniz
كَاذِب۪ينَ
yalancı
﴿٧٤﴾

74Görevliler: “Peki, yalancı çıkarsanız, cezası ne?” dediler.

74Gelenler, “Pekâlâ” diye karşılık verdiler, “eğer yalan söylüyorsanız, hırsızlık yapanın sizdeki cezası nedir?” (Yûsuf, 74)

74They said: “What, then, shall be the penalty for it if you are proved liars?”

قَالُوا جَزَۤاؤُۨهُ مَنْ وُجِدَ ف۪ي رَحْلِه۪ فَهُوَ جَزَۤاؤُۨهُۘ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ ﴿75﴾
قَالُوا
dediler
جَزَۤاؤُۨهُ
cezası
مَنْ
kimin
وُجِدَ
bulunursa
ف۪ي
—
رَحْلِه۪
yükünde
فَهُوَ
işte o
جَزَۤاؤُۨهُۘ
onun karşılığıdır
كَذٰلِكَ
böylece
نَجْزِي
biz cezalandırırız
الظَّالِم۪ينَ
haksızları
﴿٧٥﴾

75“Cezası”, dediler, “kimin yükünde çıkarsa, işte o onun cezasıdır (yani çalması sebebiyle kendisi rehin ve mahkûm olur). Biz zalimleri böyle cezalandırırız!”

75“Cezası şudur: O kap kimin yükünde bulunursa o şahıs, malı çalınanın kölesi olur. Hırsızlık zulmünü işleyenleri biz böyle cezalandırırız.” (Yûsuf, 75)

75They said: “The penalty for it is: the (freedom of the) one in whose saddlebag it is found is the penalty for it. That is how we recompense the wrongdoers (who steal).”

Açıklama (SY)

Hz. İbrâhim (a.s.)’ın şeriatına göre suçu sabit olan hırsız, eşya veya parasını çaldığı adamın kölesi yapılırdı.

فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَۤاءِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَۤاءِ اَخ۪يهِۘ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَۘ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ اَخَاهُ ف۪ي د۪ينِ الْمَلِكِ اِلَّۤا اَنْ يَشَۤاءَ اللهُۘ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَۤاءُۘ وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ ﴿76﴾
فَبَدَاَ
(aramaya) başladı
بِاَوْعِيَتِهِمْ
onların yüklerini
قَبْلَ
önce
وِعَۤاءِ
yükünden
اَخ۪يهِ
kardeşinin
ثُمَّ
sonra
اسْتَخْرَجَهَا
(tası) çıkardı
مِنْ
—
وِعَۤاءِ
yükünden
اَخ۪يهِۘ
kardeşinin
كَذٰلِكَ
işte böyle
كِدْنَا
bir çare öğrettik
لِيُوسُفَۘ
Yusuf'a
مَا
—
كَانَ
idi
لِيَأْخُذَ
yoksa alamaz
اَخَاهُ
kardeşini
ف۪ي
göre
د۪ينِ
dinine (kanununa)
الْمَلِكِ
hükümdarın
اِلَّۤا
dışında
اَنْ
eğer
يَشَۤاءَ
dilemesi
اللهُۘ
Allah'ın
نَرْفَعُ
Biz yükseltiriz
دَرَجَاتٍ
derecelerle
مَنْ
kimseyi
نَشَۤاءُۘ
dilediğimiz
وَفَوْقَ
ve üstünde (vardır)
كُلِّ
her
ذ۪ي
sahibinin
عِلْمٍ
bilgi
عَل۪يمٌ
daha bir bilen
﴿٧٦﴾

76Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce, öbürlerinin yüklerini aratmaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte Biz Yusuf’a, kardeşini alıkoyması için böyle bir plân öğrettik. Yoksa, Allah dilemedikçe hükümdarın kanununa göre, kardeşini alması uygun olmazdı. Biz dilediğimiz kimseleri pek üstün derecelere yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen bulunur.

76(Kafile geri döndü ve Yusuf) Öz kardeşinin yükünden önce diğer kardeşlerinin yüklerini aratmaya başladı. Su kabı, en sonunda kardeşinin yükünde çıktı (ve böylece kardeşi yanında kalmış oldu). İşte Biz, Yusuf için böyle bir ‘plan’ kurduk. Yoksa hükümdarın dinine (kanunlarına) göre kardeşini alıkoyamazdı (ve bir peygamber olarak bu ona yakışmazdı); fakat Allah ne dilerse o olur (ve Allah, bir şeyi dileyince onun sebeplerini de hazırlar). Biz, kimi dilersek onu böyle mertebe mertebe yükseltiriz. Ve her bir bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen (ve hepsinin üstünde her şeyi bilen olarak Allah) vardır. (Yûsuf, 76)

76(So they were brought back before Joseph to be searched.) He began with their sacks before his brother’s sack; and then he brought the drinking-cup out of his brother’s sack. In this way, We made an arrangement for Joseph. Under the king’s law, he could not have detained his brother, had not God so willed. Whomsoever We will, We raise in ranks. Above every owner of knowledge, there is (always) one more knowledgeable (until God, Who is the All-Knowing).

قَالُۤوا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُۚ فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ ف۪ي نَفْسِه۪ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًاۚ وَاللهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ ﴿77﴾
قَالُۤوا
dediler ki
اِنْ
eğer
يَسْرِقْ
çaldıysa
فَقَدْ
elbette
سَرَقَ
çalmıştı
اَخٌ
kardeşi de
لَهُ
onun
مِنْ
—
قَبْلُۚ
bundan önce
فَاَسَرَّهَا
bunu sakladı
يُوسُفُ
Yusuf
ف۪ي
—
نَفْسِه۪
içinde
وَلَمْ
—
يُبْدِهَا
belli etmedi
لَهُمْ
onlara
قَالَ
dedi
اَنْتُمْ
siz
شَرٌّ
kötü
مَكَانًاۚ
durumdasınız
وَاللهُ
ve Allah
اَعْلَمُ
çok iyi biliyor
بِمَا
(içyüzünü)
تَصِفُونَ
iddianızın
﴿٧٧﴾

77Onlar: “Eğer o çalmışsa, zaten daha önce onun kardeşi de hırsızlık etmişti” dediler. Yusuf bu sözden duyduğu üzüntüyü içine attı ve onlara belli etmedi. İçinden de dedi ki: “Asıl kötü durumda olan sizsiniz. İleri sürdüğünüz iddiaların gerçek yönünü Allah pek iyi biliyor ya, o yeter!”

77“Ne diyelim!” diye karşılık verdiler: “Çalmışsa, daha önce kardeşi de çalmıştı.” Yusuf, bu isnatlarından duyduğu üzüntüyü içine atıp, bunu onlara belli etmemekle birlikte kendi içinden, “Siz, şu anda kötü bir durumdasınız (da böyle diyorsunuz). Ama Allah, bu iddianızla ilgili gerçeği çok iyi bilmektedir” dedi. (Yûsuf, 77)

77They (the other brothers) said: “If he has stolen – well, a brother of his stole before.” But Joseph (endured their false accusation in silence and) held it secret in his soul and did not disclose it to them. He said (to himself): “You are indeed in a bad situation. God has full knowledge of (the truth of) what you allege.”

قَالُوا يَۤا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ اِنَّ لَهُۤ اَبًا شَيْخًا كَب۪يرًا فَخُذْ اَحَدَنَا مَكَانَهُۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿78﴾
قَالُوا
dediler ki
يَۤا
—
اَيُّهَا
Ey
الْعَز۪يزُ
vezir
اِنَّ
şüphesiz
لَهُۤ
onun vardır
اَبًا
babası
شَيْخًا
çok
كَب۪يرًا
yaşlı
فَخُذْ
o yüzden alıkoy
اَحَدَنَا
(bizden) birimizi
مَكَانَهُۚ
onun yerine
اِنَّا
doğrusu biz
نَرٰيكَ
seni görüyoruz
مِنَ
—
الْمُحْسِن۪ينَ
muhsinlerden
﴿٧٨﴾

78Yusuf’un kardeşini alıkoyması karşısında, onlar şöyle dediler: “Aziz vezir! Onun pîr-i fanî bir babası var (bu küçük evladını kaybetmeye dayanamaz), onun yerine bizden istediğini alıkoy! Gerçekten seni anlayış gösteren, iyiliksever insanlardan olarak görüyoruz!”

78“Ey vezir!” dediler: “Bunun çok yaşlı bir babası var, (bu şekilde alıkonulmasına ve ayrılığına dayanamaz). Ne olur, onun yerine bizden birini alıkoy. Doğrusu biz seni anlayışlı, her bakımdan iyiliğe adanmış biri olarak görüyoruz.” (Yûsuf, 78)

78“O minister!” they said: “He has a father, a very old man; so take one of us in his place. We see that you are indeed of those devoted to selfless kindness.”

قَالَ مَعَاذَ اللهِ اَنْ نَأْخُذَ اِلَّا مَنْ وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِنْدَهُۤۙ اِنَّۤا اِذًا لَظَالِمُونَ۟ ﴿79﴾
قَالَ
dedi
مَعَاذَ
sığınırız
اللهِ
Allah'a
اَنْ
—
نَأْخُذَ
alıkoymaktan
اِلَّا
başkasını
مَنْ
kimseden
وَجَدْنَا
bulduğumuz
مَتَاعَنَا
malımızı
عِنْدَهُۤۙ
yanında
اِنَّۤا
yoksa biz
اِذًا
o zaman
لَظَالِمُونَ۟
zulmedenler (oluruz)
﴿٧٩﴾

79Yusuf: “Biz malımızı kimin yanında bulmuşsak ancak onu alıkoyarız. Başkasını tutmaktan Allah’a sığınırım. Çünkü biz öyle yaparsak zalimler arasına girmiş oluruz!” dedi.

79Yusuf, “Allah korusun!” diye karşılık verdi: “Biz, malımızı kimin yanında bulmuşsak onu alıkoyarız. Aksi takdirde, şurası bir gerçek ki büyük haksızlık yapmış (zalim)lerden oluruz.” (Yûsuf, 79)

79He said: “God forbid that we take any other but him with whom we found our merchandise; (if we did otherwise) then surely we (too) would be wrongdoers.”

فَلَمَّا اسْتَيْئَسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيًّاۘ قَالَ كَب۪يرُهُمْ اَلَمْ تَعْلَمُۤوا اَنَّ اَبَاكُمْ قَدْ اَخَذَ عَلَيْكُمْ مَوْثِقًا مِنَ اللهِ وَمِنْ قَبْلُ مَا فَرَّطْتُمْ ف۪ي يُوسُفَۚ فَلَنْ اَبْرَحَ الْاَرْضَ حَتّٰى يَأْذَنَ ل۪ۤي اَب۪ۤي اَوْ يَحْكُمَ اللهُ ل۪يۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ ﴿80﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
اسْتَيْئَسُوا
ümidi kesince
مِنْهُ
ondan
خَلَصُوا
(bir kenara) çekildiler
نَجِيًّاۘ
fısıldaşarak
قَالَ
dedi ki
كَب۪يرُهُمْ
büyükleri
اَلَمْ
—
تَعْلَمُۤوا
bilmiyor musunuz?
اَنَّ
ki
اَبَاكُمْ
babanız
قَدْ
muhakkak
اَخَذَ
aldı
عَلَيْكُمْ
sizden
مَوْثِقًا
kesin söz
مِنَ
—
اللهِ
Allah adına
وَمِنْ
ve
قَبْلُ
daha önce
مَا
işlediğiniz
فَرَّطْتُمْ
kusurunuz
ف۪ي
hakkında
يُوسُفَۚ
Yusuf
فَلَنْ
asla
اَبْرَحَ
ayrılmayacağım
الْاَرْضَ
buradan
حَتّٰى
kadar
يَأْذَنَ
izin verinceye
ل۪ۤي
bana
اَب۪ۤي
babam
اَوْ
yahut
يَحْكُمَ
hükmedinceye
اللهُ
Allah
ل۪يۚ
benim için
وَهُوَ
ve O
خَيْرُ
en hayırlısıdır
الْحَاكِم۪ينَ
hükmedenlerin
﴿٨٠﴾

80Vaktaki Yusuf’un onu vermesinden ümitlerini kestiler. Bir yana çekilip aralarında fısıldaşarak şöyle konuşmaya başladılar. Ağabeyleri dedi ki: “Allah’ı şahit tutarak babanıza kesin söz verdiğinizi ve daha önce Yusuf hakkında da işlediğiniz kusuru nasıl olur da bilmezlikten gelebilirsiniz? Ne yüzle döneceksiniz? Ben buradan bir adım bile atmam, ayrılmam; ancak babam bana izin verirse yahut hüküm verenlerin en hayırlısı olan Allah hükmünü bildirirse, o başka!”

80Nihayet, Yusuf’un onu vermesinden ümitlerini kesince (çaresiz oradan ayrıldılar) ve bir tarafa çekilip aralarında konuşmaya başladılar. En büyükleri, “Bilmez misiniz ki” dedi, “babanız, bu hususta Allah huzurunda sizden kesin söz almıştı. Daha önce Yusuf hakkında da büyük bir kusur işlemiştiniz. Babam, gelebilirsin deyinceye veya Allah (kardeşimi alıp gitme veya ölüm gibi) hakkımda bir hüküm verinceye kadar, buradan bir adım atmam. Allah, her zaman en hayırlı hükmü verendir.” (Yûsuf, 80)

80So, when they lost hope of moving him, they withdrew to take counsel among themselves. The eldest of them said: “Do you not know how your father took a solemn pledge from you in God’s Name, and how, before that, you failed with regard to Joseph? Never will I depart from this land, until my father gives me leave, or God judges for me (by ending my life or enabling me to win back my brother). And He is the Best of judges.

اِرْجِعُۤوا اِلٰۤى اَب۪يكُمْ فَقُولُوا يَۤا اَبَانَۤا اِنَّ ابْنَكَ سَرَقَۚ وَمَا شَهِدْنَۤا اِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حَافِظ۪ينَ ﴿81﴾
اِرْجِعُۤوا
gidin
اِلٰۤى
—
اَب۪يكُمْ
babanıza
فَقُولُوا
deyin ki
يَۤا
—
اَبَانَۤا
Ey babamız
اِنَّ
şüphesiz
ابْنَكَ
oğlun
سَرَقَۚ
hırsızlık etti
وَمَا
değiliz
شَهِدْنَۤا
biz şahit
اِلَّا
dışındakine
بِمَا
şeyin
عَلِمْنَا
bildiğimiz
وَمَا
ve
كُنَّا
biz değiliz
لِلْغَيْبِ
gaybın
حَافِظ۪ينَ
muhafızları
﴿٨١﴾

81“Siz dönün, babanıza deyin ki: ‘Sevgili babamız, bizler farkına varmadan oğlun inan ki hırsızlık etmiş! (Su kabının onun yükünde çıktığını gözlerimizle gördük). Biz ancak bildiğimize şahitlik ediyoruz. (Söz verdiğimiz zaman, bu durumun ortaya çıkacağını nereden bilebilirdik?) Gayb bize emanet edilmiş değil ki!’

81“Şimdi siz gidin ve babanıza vararak deyin ki: Muhterem babamız! İnan ki oğlun hırsızlık yaptı. Ancak bildiğimiz, gözlerimizle gördüğümüz bir hadiseye şahitlikte bulunuyoruz. (Onu koruyacağımıza dair söz verirken) Gelecekte ne olacağını bilemezdik. Biz, gaybın bekçileri değiliz ki!” (Yûsuf, 81)

81“Return to your father, and say: ‘Our father! Your son stole. We do not testify (to anything) except what we know; and we are not keepers of the Unseen.

وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ الَّت۪ي كُنَّا ف۪يهَا وَالْع۪يرَ الَّت۪ۤي اَقْبَلْنَا ف۪يهَاۘ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ ﴿82﴾
وَسْئَلِ
(istersen) sor
الْقَرْيَةَ
şehre
الَّت۪ي
—
كُنَّا
bulunduğumuz
ف۪يهَا
içinde
وَالْع۪يرَ
ve kafileye
الَّت۪ۤي
—
اَقْبَلْنَا
geldiğimiz
ف۪يهَاۘ
içinde
وَاِنَّا
ve biz
لَصَادِقُونَ
sadıklarız
﴿٨٢﴾

82İnanmazsan, gittiğimiz şehrin ahalisine ve yine içinde geldiğimiz kafilede bulunanlara sor! Bütün samimiyetimizle ifade ediyoruz ki söylediğimiz, doğrunun ta kendisidir.”

82“Bize inanmıyorsan, gittiğimiz ve hadisenin geçtiği şehrin ahalisine, istersen, birlikte geldiğimiz kafiledekilere de sor. Biz gerçekten doğruyu söylüyoruz.” (Yûsuf, 82)

82‘Inquire in the township where we were, and the caravan with whom we traveled hither. We are certainly telling the truth.’ “

Açıklama (SY)

Dönüp babalarına ağabeylerinin bu sözlerini naklettiler.

قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۘ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۘ عَسَى اللهُ اَنْ يَأْتِيَن۪ي بِهِمْ جَم۪يعًاۘ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴿83﴾
قَالَ
dedi
بَلْ
hayır
سَوَّلَتْ
sürükledi
لَكُمْ
size
اَنْفُسُكُمْ
nefisleriniz
اَمْرًاۘ
bir işe
فَصَبْرٌ
artık sabretmek gerek
جَم۪يلٌۘ
güzelce
عَسَى
belki de
اللهُ
Allah
اَنْ
—
يَأْتِيَن۪ي
bana getirir
بِهِمْ
onların
جَم۪يعًاۘ
hepsini
اِنَّهُ
çünkü o
هُوَ
O
الْعَل۪يمُ
Alim'dir
الْحَك۪يمُ
Hakim'dir
﴿٨٣﴾

83Ama babaları Yâkub: “Hayır, hayır! Korkarım yine nefisleriniz sizi olumsuz bir işe sürükleyip ayağınızı kaydırmıştır. Ne yapayım? Bu hale karşı sükûnet ve ümit içinde sabretmekten başka yapacak şey yok! Ümidim var ki Allah bütün kaybettiklerimi bana lütfedecektir. Çünkü O alîmdir, hakîmdir (benim de onların da hallerini bilir ve beni elbette hikmetini ortaya koymak için, bu imtihana tâbi tutmuştur)” dedi.

83(Dönüp, babalarına bunları söylediler.) Yakup, (kendi içinden) dedi: “Hayır, bütün bu olup bitenler, nefsinizin sizi sürüklediği bir iş(in devamından başka bir şey değil)! Bana düşen yine güzelce sabretmektir. Öyle umuyorum ki Allah, onların (Yusuf, Bünyamin ve en büyük kardeşleri) hepsini bana getirecek, beni bütün kaybettiklerimle buluşturacaktır. Çünkü O, Alîm (her şeyi en iyi ve hakkıyla bilen)dir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmet bulunan)dır.” (Yûsuf, 83)

83(When they had returned to their father and made that speech to him) he said: “No! Rather, your (evil-commanding) souls have tempted you to something. So (the proper recourse for me now is, again), a becoming patience (a patience that endures without complaint). It may be that God will bring them back to me all together. He it is Who is the All-Knowing, the All-Wise.”

وَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَۤا اَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظ۪يمٌ ﴿84﴾
وَتَوَلّٰى
ve yüzünü çevirdi
عَنْهُمْ
onlardan
وَقَالَ
ve dedi
يَۤا
—
اَسَفٰى
Vah
عَلٰى
üzerindeki
يُوسُفَ
Yusuf
وَابْيَضَّتْ
ve ak düştü
عَيْنَاهُ
gözleri
مِنَ
—
الْحُزْنِ
üzüntüden
فَهُوَ
o
كَظ۪يمٌ
yutkunuyordu
﴿٨٤﴾

84Onlardan yüzünü çevirip öte tarafa dönerek (ufuklara seslendi): “Ya esafâ alâ Yusuf! (Neredesin Yusuf! Neredesin Yusuf!)” Yusuf diye diye, üzüntüsünden gözlerine ak düştü. Yaptıklarından dolayı oğullarına duyduğu kızgınlığını da belli etmiyor, öfkesini yenmeye çalışıyordu.

84Onlardan yüz çevirmiş, artık kendi halinde “Vah Yusuf! Neredesin Yusuf?” diyerek ağlıyor, sızlanıyordu. Üzüntüsünden ağlaya ağlaya gözlerine ak düştü ve görmez oldu. Oğullarına duyduğu kızgınlığı hiç belli etmiyor ve onu hep (bir diken yutar gibi) yutuyordu. (Yûsuf, 84)

84He turned away from them and said: “Alas, my grief for Joseph!” And his eyes turned white because of the grief. And he was restraining (any resentment toward his other sons, never displaying it to them).

قَالُوا تَاللهِ تَفْتَؤُۨا تَذْكُرُ يُوسُفَ حَتّٰى تَكُونَ حَرَضًا اَوْ تَكُونَ مِنَ الْهَالِك۪ينَ ﴿85﴾
قَالُوا
dediler ki
تَاللهِ
Allah'a yemin olsun ki
تَفْتَؤُۨا
sen hâlâ
تَذْكُرُ
anıp duruyorsun
يُوسُفَ
Yusuf'u
حَتّٰى
sonunda
تَكُونَ
olacaksın
حَرَضًا
eriyip giden
اَوْ
yahut
تَكُونَ
olacaksın
مِنَ
—
الْهَالِك۪ينَ
ölenlerden
﴿٨٥﴾

85Oğulları şöyle dediler: “(Ömrün geçti gitti,) hâlâ Yusuf’u dilinden düşürmüyorsun. Vallahi ‘Yusuf!’ diye diye kederden eriyeceksin veya büsbütün ölüp gideceksin.”

85Etrafındakiler “Allah’a yemin olsun ki” dediler, “aradan bunca zaman geçti, hâlâ Yusuf’u dilinden koymuyorsun. Bu gidişle ya kederinden eriyip gidecek yahut da öleceksin!” (Yûsuf, 85)

85They said: “By God! You will not cease mentioning Joseph until you are consumed, or you perish!”

قَالَ اِنَّمَۤا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ۤي اِلَى اللهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿86﴾
قَالَ
dedi
اِنَّمَۤا
şüphesiz ben
اَشْكُوا
arz ederim
بَثّ۪ي
kederimi
وَحُزْن۪ۤي
ve hüznümü
اِلَى
yalnız
اللهِ
Allah'a
وَاَعْلَمُ
ve bilirim
مِنَ
tarafından
اللهِ
Allah
مَا
şeyleri
لَا
—
تَعْلَمُونَ
sizin bilmediğiniz
﴿٨٦﴾

86“Ben” dedi, “sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum. Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allah tarafından vahiy yolu ile biliyorum.”

86Yakup, “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum. Hem, Allah’ın bana öğretip de bildiğim öyle şeyler var ki siz onları bilmiyorsunuz” diye cevap verdi. (Yûsuf, 86)

86He said: “I only disclose my anguish and sorrow to God, and I know from God what you do not know.”

يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَاۨيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِۘ اِنَّهُ لَا يَاۨيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ ﴿87﴾
يَا
—
بَنِيَّ
Ey oğullarım
اذْهَبُوا
gidin
فَتَحَسَّسُوا
bilgi edinmeye çalışın
مِنْ
—
يُوسُفَ
Yusuf'u
وَاَخ۪يهِ
ve kardeşini
وَلَا
—
تَاۨيْئَسُوا
ümit kesmeyin
مِنْ
—
رَوْحِ
rahmetinden
اللهِۘ
Allah'ın
اِنَّهُ
zira
لَا
—
يَاۨيْئَسُ
ümit kesmez
مِنْ
—
رَوْحِ
rahmetinden
اللهِ
Allah'ın
اِلَّا
başkası
الْقَوْمُ
güruhtan
الْكَافِرُونَ
kâfir
﴿٨٧﴾

87“Evlatlarım, haydi gidiniz, bütün duyularınızı, hislerinizi kullanarak var gücünüzle Yusuf ve kardeşi hakkında bilgi edinmeye çalışınız! Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez!”

87(Bir defa daha oğullarını uğurladı ve) “Ey oğullarım!” dedi: “Bütün melekelerinizi kullanarak Yusuf ve kardeşi hakkında bilgi edinmeye çalışın. Allah’ın rahmetinden, rahat ve genişliğe çıkarmasından asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse, Allah’ın rahmetinden, rahat ve genişliğe çıkarmasından ümit kesmez.” (Yûsuf, 87)

87He said (when once more seeing off his sons): “O my sons, go forth and seek earnestly for Joseph and his brother; and do not despair of God’s Mercy, for none ever despairs of God’s Mercy, except people who disbelieve in Him.”

فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَۤا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَاۘ اِنَّ اللهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّق۪ينَ ﴿88﴾
فَلَمَّا
böylece
دَخَلُوا
girdiklerinde
عَلَيْهِ
onun huzuruna
قَالُوا
dediler ki
يَۤا
—
اَيُّهَا
Ey
الْعَز۪يزُ
vezir
مَسَّنَا
bizi vurdu
وَاَهْلَنَا
ve evimizi
الضُّرُّ
darlık
وَجِئْنَا
ve geldik
بِبِضَاعَةٍ
bir meblağla
مُزْجٰيةٍ
az
فَاَوْفِ
tam ver
لَنَا
bize
الْكَيْلَ
ölçüyü
وَتَصَدَّقْ
ve tasadduk eyle
عَلَيْنَاۘ
bize
اِنَّ
çünkü
اللهَ
Allah
يَجْزِي
mükafatlandırır
الْمُتَصَدِّق۪ينَ
tasadduk edenleri
﴿٨٨﴾

88Onlar Mısır’a varıp Yusuf’un huzuruna girerek “Aziz vezir!” dediler, “biz de ailemiz de yine darlık ve sıkıntıya düştük, biz bu sefer pek az bir meblağ getirebildik. Lütfen bize tahsisatımızı tam ölçek ver de parasını veremediğimiz kısmı da sadakanız olsun! Şüphesiz ki Allah tasadduk edenleri fazlasıyla ödüllendirir.”

88Varıp yine Yusuf’un huzuruna girdiler ve “Ey vezir” dediler, “bizi de evimizi de gerçekten darlık ve kıtlık vurdu; ama az bir meblâğla gelebildik; fakat sen elimizdekine bakmadan yine bize dolu dolu ver, sadakan olsun! Hiç kuşkusuz Allah, fazladan iyilikte bulunanları bol bol mükâfatlandırır.” (Yûsuf, 88)

88They (went back to Egypt and once more) presented themselves before Joseph, saying: “O minister! Hardship has visited us and our family, and we have brought only merchandise of scant worth; but fill up for us the measure and be charitable to us. Surely God rewards the charitable.”

قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ ﴿89﴾
قَالَ
dedi ki
هَلْ
mi?
عَلِمْتُمْ
bildiniz
مَا
neler
فَعَلْتُمْ
yaptığınızı
بِيُوسُفَ
Yusuf'a
وَاَخ۪يهِ
ve kardeşine
اِذْ
iken
اَنْتُمْ
sizler
جَاهِلُونَ
cahiller
﴿٨٩﴾

89Artık zamanı geldiğini düşünerek Yusuf: “Siz” dedi, “cahilliğiniz döneminde Yusuf ile kardeşine yaptığınız muameleyi elbette biliyorsunuzdur değil mi?”

89Yusuf ise “Hani o bilmezlik vaktinizde Yusuf’a ve kardeşine yaptıklarınızın farkındasınız değil mi?” deyiverdi. (Yûsuf, 89)

89He said: “Do you know what you did to Joseph and his brother at that time when you acted as if ignorant (of right and wrong)?”

Açıklama (SY)

Cahillikleri, yaptıkları işin kötülüğünü bilmeyişleri, yahut neticede doğuracağı zararı hesap edememeleri anlamına gelebilir. Yahut yeterli bilgi, tecrübe ve olgunluğa ulaşmadıkları çağ kasdedilmiş olabilir. Hz. Yusuf (a.s.) bu tabiri, onları kınamak, hakaret etmek için değil, bilakis mazeret telkini konusunda ipucu vermek, tövbeye teşvik etmek için “bilmeyerek yapmıştık” dedirtmek için kullanmıştı. Zira onların içine düştükleri yoksulluk kendisine pek dokunmuştu.

قَالُۤوا ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۘ قَالَ اَنَاۨ يُوسُفُ وَهٰذَۤا اَخ۪يۘ قَدْ مَنَّ اللهُ عَلَيْنَاۘ اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَاِنَّ اللهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿90﴾
قَالُۤوا
dediler
ءَاِنَّكَ
yoksa sen misin?
لَاَنْتَ
sen
يُوسُفُۘ
Yusuf
قَالَ
dedi
اَنَاۨ
ben
يُوسُفُ
Yusuf'um
وَهٰذَۤا
ve bu da
اَخ۪يۘ
kardeşimdir
قَدْ
muhakkak
مَنَّ
lütfetti
اللهُ
Allah
عَلَيْنَاۘ
bize
اِنَّهُ
doğrusu o
مَنْ
kim
يَتَّقِ
korkarsa
وَيَصْبِرْ
ve sabrederse
فَاِنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
لَا
—
يُض۪يعُ
zayi etmez
اَجْرَ
mükafatını
الْمُحْسِن۪ينَ
muhsinlerin
﴿٩٠﴾

90“Aa! Sen, yoksa sen Yusuf musun?” dediler. O da: “Evet ben Yusuf’um, bu da kardeşim! Gerçekten Allah bizi lütfuna mazhar etti. Şu kesindir ki, kim Allah’ı sayıp haramlardan sakınır, itaatlara devam ve imtihanlara sabrederse, Allah da böyle güzel hareket edenlerin mükâfatını asla zayi etmez.”

90“Yoksa sen, evet sen, Yusuf musun?” diye haykırıştılar. “Ben Yusuf’um, bu da kardeşim!” diye cevap verdi Yusuf: “Allah, bizi lütfuna mazhar kıldı. Doğrusu şu ki kim takva dairesine girer (O’na karşı derin saygı duyar, O’na karşı gelmekten sakınır ve O’na itaatle) birlikte başına gelenlere de sabrederse, hiç şüphesiz Allah, böyle iyiliğe adanmış ve O’nu görürcesine davranan kimselerin mükâfatını asla zayi etmez.” (Yûsuf, 90)

90They said: “Is it indeed you who are Joseph?” He said: “I am Joseph, and this is my brother. God has indeed been gracious to us. Surely whoever keeps from disobedience to God in reverence for Him and piety, and is patient – surely God will not leave to waste the reward of those devoted to doing good as if seeing God.”

قَالُوا تَاللهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللهُ عَلَيْنَا وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِئ۪ينَ ﴿91﴾
قَالُوا
dediler
تَاللهِ
Allah'a yemin olsun ki
لَقَدْ
doğrusu
اٰثَرَكَ
seni üstün kıldı
اللهُ
Allah
عَلَيْنَا
bize
وَاِنْ
ve doğrusu
كُنَّا
biz
لَخَاطِئ۪ينَ
suç işlemiştik
﴿٩١﴾

91Kardeşleri de şöyle dediler: “Vallahi de tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu idik!”

91“Allah’a yemin olsun ki gerçekten Allah seni bize tercih etti; biz başka değil ancak çok büyük bir yanlışın içindeydik” dediler. (Yûsuf, 91)

91“By God,” they responded, “God has indeed preferred you above us, and certainly we were sinful.”

قَالَ لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۘ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْۘ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ ﴿92﴾
قَالَ
dedi
لَا
yoktur
تَثْر۪يبَ
kınama
عَلَيْكُمُ
size
الْيَوْمَۘ
bugün
يَغْفِرُ
affetsin
اللهُ
Allah
لَكُمْۘ
sizi
وَهُوَ
ve O
اَرْحَمُ
en merhametlisidir
الرَّاحِم۪ينَ
merhametlilerin
﴿٩٢﴾

92Yusuf şöyle cevap verdi: “Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim! (Ben hakkımı helâl ettim). Allah da sizi affetsin. Çünkü merhamet edenlerin en merhametlisi O’dur.”

92Yusuf hemen söze girdi: “Hayır! Bugün size hiçbir kınama yok! (Ben hakkımı çoktan helâl ettim;) Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” (Yûsuf, 92)

92He said: “No reproach this day shall be on you. May God forgive you; indeed, He is the Most Merciful of the merciful.

اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَب۪ي يَأْتِ بَص۪يرًاۚ وَأْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟ ﴿93﴾
اِذْهَبُوا
gidin
بِقَم۪يص۪ي
benim gömleğimi
هٰذَا
şu
فَاَلْقُوهُ
sürün
عَلٰى
üzerine
وَجْهِ
yüzü
اَب۪ي
babamın
يَأْتِ
başlasın
بَص۪يرًاۚ
görmeye
وَأْتُون۪ي
ve bana gelin
بِاَهْلِكُمْ
ailenizle birlikte
اَجْمَع۪ينَ۟
bütün
﴿٩٣﴾

93“Şu gömleğimi alın, babamın yanına varıp onun yüzüne sürüverin, o zaman gözü açılacaktır! Sonra da bütün çoluk çocuğunuzla buyurun, yanıma gelin!”

93“Şimdi, bu gömleğimle gidin ve onu babamın yüzüne sürün, gözü açılacaktır. Sonra da bütün ailelerinizi toplayıp birlikte bana gelin!” (Yûsuf, 93)

93“Go with this shirt of mine and lay it over my father’s face, and he shall recover his sight; and come to me with all your people.”

Açıklama (SY)

Bu âyette bildirilen “gömleği yüzüne sürmekle Hz. Yâkub (a.s.)’ın gözlerinin açılması” Tevrat’ta yer almaz.

وَلَمَّا فَصَلَتِ الْع۪يرُ قَالَ اَبُوهُمْ اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ لَوْلَۤا اَنْ تُفَنِّدُونِ ﴿94﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
فَصَلَتِ
ayrılınca
الْع۪يرُ
kafile
قَالَ
dedi ki
اَبُوهُمْ
babaları
اِنّ۪ي
ben
لَاَجِدُ
alıyorum
ر۪يحَ
kokusunu
يُوسُفَ
Yusuf'un
لَوْلَۤا
—
اَنْ
eğer
تُفَنِّدُونِ
bana bunak demezseniz
﴿٩٤﴾

94Kafile daha Mısır’dan ayrılır ayrılmaz, öteden babaları: “Şâyet ‘bunadı’ demezseniz, doğrusu, ben Yusuf’un kokusunu alıyorum!” dedi.

94Kafile yola çıktı. O anda babaları çevresindekilere, “Doğrusu ben Yusuf’un kokusunu alıyorum; sakın bana, sen bunamışsın falan demeye kalkmayın!” dedi. (Yûsuf, 94)

94At the time that the (brothers’) caravan set out, their father said (to those around him): “Surely, I sense the fragrance of Joseph, unless you would consider me a dotard.”

قَالُوا تَاللهِ اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ ﴿95﴾
قَالُوا
dediler
تَاللهِ
vallahi
اِنَّكَ
elbette sen
لَف۪ي
içindesin
ضَلَالِكَ
şaşkınlığının
الْقَد۪يمِ
eski
﴿٩٥﴾

95Oradakiler: “Vallahi,” dediler, “senin müzminleşmiş yanılgın hâlâ devam ediyor!”

95Fakat yanındakiler, “Vallahi” dediler, “sen hâlâ o eski saflık ve şaşkınlığında devam etmektesin.” (Yûsuf, 95)

95“By God,” they said, “you are indeed still lost in your old error.”

فَلَمَّۤا اَنْ جَۤاءَ الْبَش۪يرُ اَلْقٰيهُ عَلٰى وَجْهِه۪ فَارْتَدَّ بَص۪يرًاۚ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ۤي اَعْلَمُ مِنَ اللهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿96﴾
فَلَمَّۤا
zaman
اَنْ
—
جَۤاءَ
geldiği
الْبَش۪يرُ
müjdeci
اَلْقٰيهُ
sürünce
عَلٰى
üzerine
وَجْهِه۪
yüzü
فَارْتَدَّ
derhal
بَص۪يرًاۚ
gözleri açıldı
قَالَ
dedi ki
اَلَمْ
—
اَقُلْ
demedim mi?
لَكُمْ
size
اِنّ۪ۤي
elbette ben
اَعْلَمُ
bilirim
مِنَ
—
اللهِ
Allah'tan
مَا
şeyleri
لَا
—
تَعْلَمُونَ
sizin bilmediğiniz
﴿٩٦﴾

96Müjdeci gelip de gömleği Yâkub’un yüzüne sürünce gözleri açıldı ve: “Ben sizin bilmediklerinizi Allah tarafından vahiy yolu ile bilirim dememiş miydim?” dedi.

96Derken müjdeci geldi ve gömleği Yakub’un yüzüne sürünce gözleri açıldı. (Bu arada diğer oğulları da geldiler.) Yakup, “Ben size, ‘Allah’ın bana öğretip de bildiğim öyle şeyler var ki siz onları bilmiyorsunuz’ dememiş miydim?” dedi. (Yûsuf, 96)

96But when the bearer of the good tidings came (with Joseph’s shirt), Jacob laid it over his face and he regained his sight. (Soon the caravan of the brothers reached home.) Jacob said: “Did I not tell you that I know from God what you do not know?”

قَالُوا يَۤا اَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَۤا اِنَّا كُنَّا خَاطِئ۪ينَ ﴿97﴾
قَالُوا
dediler
يَۤا
—
اَبَانَا
Ey babamız
اسْتَغْفِرْ
bağışlanmasını dile
لَنَا
bizim
ذُنُوبَنَۤا
günahlarımızın
اِنَّا
—
كُنَّا
gerçekten biz
خَاطِئ۪ينَ
günah işledik
﴿٩٧﴾

97Evlatları ise şöyle dediler: “Ey bizim şefkatli babamız! Bizim günahlarımız için Allah’tan mağfiret dile. Doğrusu biz günahkârız.”

97Oğulları, “Ey bizim babamız! Bizim için günahlarımızdan dolayı Allah’tan bağışlanma dile. Çünkü biz gerçekten büyük bir yanlışın içinde idik!” itirafında bulundular. (Yûsuf, 97)

97(Jacob’s sons confessed what they had done.) They said: “O our father! Ask God to forgive us our sins; surely we have been sinful.”

قَالَ سَوْفَ اَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبّ۪يۘ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ ﴿98﴾
قَالَ
dedi
سَوْفَ
(şimdi)
اَسْتَغْفِرُ
mağfiret dileyeceğim
لَكُمْ
sizin için
رَبّ۪يۘ
Rabbimden
اِنَّهُ
şüphesiz O
هُوَ
O
الْغَفُورُ
Gafur'dur
الرَّح۪يمُ
Rahim'dir
﴿٩٨﴾

98O şöyle cevap verdi: “Sizin için Rabbimden af dileyeceğim. Gerçekten O gafurdur, rahîmdir.”

98Yakup, “Sizin için ileride Rabb’imden bağışlanma dileyeceğim. Hiç şüphesiz O, Ğafûr (günahları çok bağışlayan)dır; Rahîm (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen mü’min kullarına karşı hususî rahmeti pek bol olan)dır” karşılığını verdi. (Yûsuf, 98)

98He said: “I will ask my Lord to forgive you. Surely He it is Who is the All-Forgiving, the All-Compassionate.”

فَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰۤى اِلَيْهِ اَبَوَيْهِ وَقَالَ ادْخُلُوا مِصْرَ اِنْ شَۤاءَ اللهُ اٰمِن۪ينَۘ ﴿99﴾
فَلَمَّا
nihayet
دَخَلُوا
vardıklarında
عَلٰى
yanına
يُوسُفَ
Yusuf'un
اٰوٰۤى
çekip kucakladı
اِلَيْهِ
kendine
اَبَوَيْهِ
ana-babasını
وَقَالَ
ve dedi
ادْخُلُوا
girin
مِصْرَ
Mısır'a
اِنْ
—
شَۤاءَ
dileğiyle
اللهُ
Allah'ın
اٰمِن۪ينَۘ
güven içinde
﴿٩٩﴾

99Yâkub ailesi Mısır’a gelip Yusuf’un yanına girdiklerinde Yusuf, annesi ile babasını kucakladı ve: “Allah’ın izniyle Mısır’a güven ve huzur içinde girin!” dedi.

99(Yakup ailesi nihayet Mısır’a ulaştı ve kendilerini karşılayan) Yusuf’un yanına vardılar. Yusuf, babası ile annesini kucakladı; onlara hususî muamelede bulundu ve gelenlerin hepsine birden, “Allah’ın dilemesi ve izni ile (her türlü korku ve üzüntüden) emin olarak Mısır (başşehrine) buyurun!” dedi. (Yûsuf, 99)

99(When Jacob’s family reached Egypt,) they presented themselves before Joseph (who had come out to welcome them). He embraced his parents, and said (addressing all those who came): “Enter Egypt by God’s will in security (free from fear of privation or grief)!”

وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًاۚ وَقَالَ يَۤا اَبَتِ هٰذَا تَأْو۪يلُ رُءْيَايَ مِنْ قَبْلُۘ قَدْ جَعَلَهَا رَبّ۪ي حَقًّاۘ وَقَدْ اَحْسَنَ ب۪ۤي اِذْ اَخْرَجَن۪ي مِنَ السِّجْنِ وَجَۤاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ اَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْن۪ي وَبَيْنَ اِخْوَت۪يۘ اِنَّ رَبّ۪ي لَط۪يفٌ لِمَا يَشَۤاءُۘ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴿100﴾
وَرَفَعَ
ve oturttu
اَبَوَيْهِ
ana-babasını
عَلَى
üstüne
الْعَرْشِ
tahtın
وَخَرُّوا
ve hepsi kapandılar
لَهُ
onun için
سُجَّدًاۚ
eğildiler
وَقَالَ
ve dedi
يَۤا
—
اَبَتِ
Ey babacığım
هٰذَا
işte bu
تَأْو۪يلُ
tabiridir
رُءْيَايَ
rüyanın
مِنْ
—
قَبْلُۘ
önceki
قَدْ
muhakkak
جَعَلَهَا
onu gerçekleştirdi
رَبّ۪ي
Rabbim
حَقًّاۘ
gerçek
وَقَدْ
ve gerçekten
اَحْسَنَ
iyilik etti
ب۪ۤي
bana
اِذْ
zira
اَخْرَجَن۪ي
beni çıkardı
مِنَ
—
السِّجْنِ
zindandan
وَجَۤاءَ
ve getirdi
بِكُمْ
sizi de
مِنَ
—
الْبَدْوِ
çölden
مِنْ
—
بَعْدِ
sonra
اَنْ
—
نَزَغَ
bozduktan
الشَّيْطَانُ
şeytan
بَيْن۪ي
aramıza
وَبَيْنَ
ve arasına
اِخْوَت۪يۘ
kardeşlerim
اِنَّ
gerçekten
رَبّ۪ي
Rabbim
لَط۪يفٌ
Latif'tir
لِمَا
şeyi
يَشَۤاءُۘ
dilediği
اِنَّهُ
şüphesiz O
هُوَ
O
الْعَل۪يمُ
Alim'dir
الْحَك۪يمُ
Hakim'dir
﴿١٠٠﴾

100Annesi ile babasını tahtına oturttu. Hepsi onun önünde saygı ile eğildiler. Yusuf: “Babacığım!” dedi, “işte küçükken gördüğüm rüyanın tabiri! Rabbim o rüyayı gerçekleştirdi. O, bana nice ihsanlarda bulundu: Beni zindandan kurtardı ve nihâyet, şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirip bana kavuşturmakla da beni ihsanına mazhar etti. Gerçekten Rabbim dilediği kimse hakkında latiftir (dilediği hususları çok güzel, pek ince bir tarzda gerçekleştirir). Şüphesiz O alîmdir, hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilen, tam hikmet sahibidir)”

100Babası ve annesini tahtına oturttu. Onlarla birlikte bütün kardeşleri, Yusuf’un önünde saygı ve makamına bağlılık ifadesi olarak eğildiler. Yusuf, “Babacığım!” dedi: “İşte, küçükken gördüğüm rüyanın tabiri; Rabb’im, o rüyayı gerçekleştirdi. O, bana ne büyük ihsanlarda bulundu: Beni zindandan kurtardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi ve bizi buluşturdu. Gerçekten Rabb’im, her ne dilerse onu pek güzel şekilde ve insanların göremeyeceği bir incelik içinde yerine getirir. Şüphesiz O, evet O, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir; Hakîm (bütün hüküm ve icraatında pek çok hikmet bulunan)dır.” (Yûsuf, 100)

100He raised his parents on the throne and they all bowed down before Joseph (as a sign of loyalty to him). He said: “O my father! This is the meaning of my dream of long ago; my Lord has made it come true. He has indeed been gracious to me: He freed me from prison, and He brought you all from the desert after Satan had sown discord between me and my brothers. Truly, my Lord is subtly kind in the way He brings about whatever He wills. Surely, He it is Who is the All-Knowing, the All-Wise.

Açıklama (SY)

Bu âyetlere dikkat edilirse Yusuf (a.s.)’ın, bütün müminlere örnek olacak nice davranışlarını ihtiva ettiği görülür: Kendisini ölüme mahkûm eden yakınları üzerinde tam yetki sahibi iken gösterdiği olgunluk ve müsamaha, kendisinin zirveye yükselişini hep Allah’ın lütfuna bağlayıp nefsine en küçük pay çıkarmama, müminler tarafından şahsına karşı yapılan en kötü bir hareketi bile te’vile gayret etme ve Şeytan’ın, kardeşlerine yaptırdıklarında “hikmet-i ilahiyyeye göre benim için bazı faydalar vardı,” deme; hep ibadet ve âhiret iştiyakı ile dolu olma gibi. Bu çok önemli ders ve hitâbe de Tekvin ve Talmud’da yer almamıştır. Gereksiz bir yığın ayrıntıyı anlatıp, uzun kıssanın en önemli dersini yazmama çok gariptir.

Kur’ân, Tekvin ve Talmud birlikte incelendiğinde görülür ki Kur’ân, bazı yerleri tafsilatlı anlatıyor, birçoğunu daha az anlatıyor, bazılarını ise düzeltiyor ve reddediyor. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in bu kıssaları Yahudilerden öğrendiğini iddia etmenin hiçbir gerekçesi olamaz.

رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ ﴿101﴾
رَبِّ
Rabbim
قَدْ
gerçekten
اٰتَيْتَن۪ي
bana verdin
مِنَ
—
الْمُلْكِ
iktidar ve hakimiyet
وَعَلَّمْتَن۪ي
ve bana öğrettin
مِنْ
—
تَأْو۪يلِ
yorumunu
الْاَحَاد۪يثِۚ
rüyaların
فَاطِرَ
yaratıcısı
السَّمٰوَاتِ
göklerin
وَالْاَرْضِ
ve yerin
اَنْتَ
Sen'sin
وَلِيّ۪
benim velim
فِي
—
الدُّنْيَا
dünyada
وَالْاٰخِرَةِۚ
ve ahirette
تَوَفَّن۪ي
beni öldür
مُسْلِمًا
Müslüman olarak
وَاَلْحِقْن۪ي
ve beni kat
بِالصَّالِح۪ينَ
salihlere
﴿١٠١﴾

101“Ya Rabbî! Sen bana iktidar ve hakimiyet verdin. Kutsal metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da âhirette de Mevlam, yardımcım Sen’sin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı ve dürüst insanlar arasına dahil eyle!”

101“Rabb’im! Bana iktidar ve hâkimiyetten önemli pay verdin ve bana belli seviyede, (rüyalar dâhil) hadiselerin mana ve yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratıp, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan! Sen, dünyada da Âhiret’te de benim sahibim ve gerçek koruyucumsun. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler içine kat!” (Yûsuf, 101)

101“My Lord! You have indeed granted me some important part of the rule and imparted to me some knowledge of the inner meaning of all happenings (including dreams). O You, Originator of the heavens and the earth, each with particular features! You are my Owner and Guardian in this world and in the Hereafter. Take my soul to You as a Muslim, and join me with the righteous.”

Açıklama (SY)

Genel olarak kıssaların sonunda ayrılık ve ölümün bildirilmesi dinleyiciyi üzer. Fakat burada Hz. Yusuf kıssasının en parlak kısmında farklı bir durum vardır. Evet Hz. Yusuf Mısır yönetiminin en üst mevkine yükselmiş, hiç ümit kalmamışken yaklaşık kırk elli yıl sonra uzak diyarlardan gelen annesi, babası ve kardeşleriyle buluşmuş, dünya mutluluğunun zirvesine çıktığı bir sırada Kur’ân onun vefat haberini veriyor. Muhataba şunu düşündürüyor: Demek ki kabrin ötesinde öyle cazip bir hayat vardır ki Hz. Yusuf gibi büyük akıl ve geniş görüş sahibi bir zat ona nail olmak için acı veren ölümü istiyor. İşte Kur’ân’ın kıssaları nakletmesinin hikmetlerinden biri, böylesi dersler vermektir. Dinleyicilere elem değil sevinç veriyor böylece “kabrin ötesi için çalışınız, gerçek mutluluk oradadır” dedirtiyor.

Hz. Şuayb (a.s.)

Hz. Şuayb (a.s.)

HûdA’râfŞuarâ
A’râfHûdHicrŞuarâAnkebûtKâf
Hûd 84–95
وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْبًاۘ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۘ وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ اِنّ۪ۤي اَرٰيكُمْ بِخَيْرٍ وَاِنّ۪ۤي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُح۪يطٍ ﴿84﴾
وَاِلٰى
ve (gönderdik)
مَدْيَنَ
Medyen'e
اَخَاهُمْ
kardeşleri
شُعَيْبًاۘ
Şuayb'ı
قَالَ
dedi ki
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
اعْبُدُوا
kulluk edin
اللهَ
Allah'a
مَا
yoktur
لَكُمْ
size
مِنْ
hiç bir
اِلٰهٍ
ilah
غَيْرُهُۘ
O'ndan başka
وَلَا
ve
تَنْقُصُوا
eksik tutmayın
الْمِكْيَالَ
ölçüyü
وَالْم۪يزَانَ
ve tartıyı
اِنّ۪ۤي
şüphesiz ben
اَرٰيكُمْ
sizi görüyorum
بِخَيْرٍ
bolluk içinde
وَاِنّ۪ۤي
ve ben
اَخَافُ
korkuyorum
عَلَيْكُمْ
sizin hakkınızda
عَذَابَ
azabından
يَوْمٍ
bir günün
مُح۪يطٍ
çepeçevre kuşatıcı
﴿٨٤﴾

84Medyen halkına da kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. O da onlara: “Ey halkım!” dedi, “yalnız Allah’a ibadet edin, çünkü sizin O’ndan başka tanrınız yoktur! Hem ölçü ve tartıyı eksik tutmayın! Ben sizin bolluk içinde olduğunuzu görüyorum. Ama böyle devam edecek olursanız, sizi azapla kuşatacak olan bir günden korkuyorum.

84Medyen halkına ise yine kendi içlerinden kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. O da (diğerleri gibi,) “Ey halkım!” dedi: “Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben, sizi (helâl yoldan kazanmadığınız ve şükrünü eda edemediğiniz) büyük bir servet içinde görüyor ve azabıyla sizi çepeçevre kuşatacak bir günden korkuyorum.” (Hûd, 84)

84And (to the people of) Midian (We sent as Messenger) their brother Shu‘ayb. He said (conveying the same message): “O my people! Worship God: you have no deity other than Him. Do not give short measure and weight (in your dealings). Surely I see you affluent (in wealth which you have gained in unlawful ways), and I fear for you the punishment of an all-encompassing Day.

Açıklama (SY)

Medyen, Hz. İbrâhim (a.s.)’ın bu ismi taşıyan oğlunun soyundan gelen bir toplum olup, Kızıldeniz’de Akabe körfezinin doğu tarafında otururlardı. Hz. Mûsâ, Şuayb (a.s.)’a hizmet etmiş ve onun damadı olmuştur. Şuayb (a.s.)’ın öğrettiklerine dikkat edilirse, zamanımız medeniyetinin genel ahlâk anlayışını özellikle ilgilendiren çok ibretler bulunur.

وَيَا قَوْمِ اَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَۤاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ ﴿85﴾
وَيَا
—
قَوْمِ
ve ey halkım
اَوْفُوا
tam yapın
الْمِكْيَالَ
ölçüyü
وَالْم۪يزَانَ
ve tartıyı
بِالْقِسْطِ
tam bir doğrulukla
وَلَا
ve
تَبْخَسُوا
eksik vermeyin
النَّاسَ
insanların
اَشْيَۤاءَهُمْ
mallarını
وَلَا
ve
تَعْثَوْا
karışıklık çıkarmayın
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
مُفْسِد۪ينَ
bozguncular olarak
﴿٨٥﴾

85Ey halkım! Ölçü ve tartıyı dengi dengine tam tutun, halkın hakkını yemeyin ve ülkede müfsitlik ederek fenalık yapmayın!

85“Ey halkım! Ölçüyü ve tartıyı büyük bir titizlik ve tam bir doğrulukla yerine getirin; kendilerine ait mallarda haklarını eksiltmek suretiyle insanlara zulmetmeyin ve bozguncular kesilerek memlekette karışıklık çıkarmayın.” (Hûd, 85)

85“O my people! Give full measure and weight, with perfect equity, and do not wrong deprive people by depriving them of what is rightfully theirs, and do not go about acting wickedly in the land, causing disorder and corruption.

بَقِيَّتُ اللهِ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ وَمَۤا اَنَاۨ عَلَيْكُمْ بِحَف۪يظٍ ﴿86﴾
بَقِيَّتُ
bıraktıkları
اللهِ
Allah'ın
خَيْرٌ
daha hayırlıdır
لَكُمْ
sizin için
اِنْ
eğer
كُنْتُمْ
iseniz
مُؤْمِن۪ينَۚ
mü'minler
وَمَۤا
ve değilim
اَنَاۨ
ben
عَلَيْكُمْ
sizin üzerinize
بِحَف۪يظٍ
bir koruyucu
﴿٨٦﴾

86Eğer mümin iseniz, Allah’ın helâlinden bıraktığı kâr, sizin için daha hayırlıdır. Ben sadece sizin iyiliğinizi düşünerek öğüt veriyorum, yoksa sizin üzerinizde bir bekçi değilim.”

86“Eğer mü’min iseniz bilin ki Allah’ın kâr ve kazanç olarak helâlinden size bıraktığı, hakkınızda çok daha hayırlıdır. Ben, (sizin iyiliğinizi düşünerek öğüt veriyorum) yoksa başınızda bir koruyucu ve gözetleyici değilim.” (Hûd, 86)

86“What God leaves with you (as lawful profit) is better for you, if you are believers. I am not a keeper and watcher over you.”

قَالُوا يَا شُعَيْبُ اَصَلٰوتُكَ تَأْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَۤاؤُۨنَۤا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ ف۪ۤي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰۤؤُۨاۘ اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ ﴿87﴾
قَالُوا
onlar (şöyle) dediler
يَا
—
شُعَيْبُ
Ey Şuayb
اَصَلٰوتُكَ
namazın mı?
تَأْمُرُكَ
sana emrediyor
اَنْ
—
نَتْرُكَ
bırakmamızı
مَا
şeyleri
يَعْبُدُ
taptıkları
اٰبَۤاؤُۨنَۤا
babalarımızın
اَوْ
yahut
اَنْ
—
نَفْعَلَ
yapmaktan vazgeçmemizi
ف۪ۤي
—
اَمْوَالِنَا
mallarımızda
مَا
şeyi
نَشٰۤؤُۨاۘ
dilediğimiz
اِنَّكَ
doğrusu sen
لَاَنْتَ
birisin
الْحَل۪يمُ
yumuşak
الرَّش۪يدُ
akıllı
﴿٨٧﴾

87“Şuayb!” dediler, “atalarımızın taptıkları tanrılarımızı terk etmeyi yahut mallarımızı dilediğimiz gibi kullanmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Aferin, amma da akıllı, uslu bir adamsın ha!”

87“Ey Şuayb!” dediler: “Kendilerine atalarımızın tapageldiği ilâhlarımızı bırakmamızı ve mallarımızda dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmaktan vazgeçmemizi yoksa sana namazın mı emrediyor? Sen, aslında yumuşak, akıllı-uslu, sözü, görüşü, davranışı yerinde bir adamsın.” (Hûd, 87)

87They said: “O Shu‘ayb! Does your Prayer-rite command you that we should forsake all that our forefathers used to worship, or that we should cease doing whatever we wish with our property? Surely you are one mild-mannered, and the one right-minded.”

Açıklama (SY)

Kâfirler, gerek kendilerini gerek bütün varlıkları yaratıp varlıkta tutan Allah’ın huzuruna namaz miracı ile çıkmanın zevkini tadamazlar. Dolayısıyla bu, kendilerine faydasız bir uğraş geldiğinden namaz kılanlarla alayı öteden beri âdet edinmişlerdir. Şuayb (a.s.)’ın toplumu hayata kavuşturan mesajlarını, doğrudan doğruya reddedemediklerinden, dolaylı yoldan onları geçersiz kılmak niyeti ile, bütün bunları onun kıldığı namaza bağlayarak akılları sıra değersiz göstermeye çalışmışlar, onun peygamberliği ile alay etmek kasdıyla, namazı ile alay etmişlerdir.

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَرَزَقَن۪ي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًاۘ وَمَۤا اُر۪يدُ اَنْ اُخَالِفَكُمْ اِلٰى مَۤا اَنْهٰيكُمْ عَنْهُۘ اِنْ اُر۪يدُ اِلَّا الْاِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُۘ وَمَا تَوْف۪يق۪ۤي اِلَّا بِاللهِۘ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ اُن۪يبُ ﴿88﴾
قَالَ
dedi ki
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
اَرَاَيْتُمْ
söyleyin bakalım
اِنْ
eğer
كُنْتُ
ben isem
عَلٰى
üzere
بَيِّنَةٍ
açık bir belge
مِنْ
—
رَبّ۪ي
Rabbimden
وَرَزَقَن۪ي
ve beni rızıklandırmışsa
مِنْهُ
kendi katından
رِزْقًا
bir rızıkla
حَسَنًاۘ
güzel
وَمَۤا
ve
اُر۪يدُ
istemiyorum
اَنْ
—
اُخَالِفَكُمْ
size aykırı hareket etmek
اِلٰى
—
مَۤا
şeylerde
اَنْهٰيكُمْ
sizi menettiğim
عَنْهُۘ
ondan
اِنْ
—
اُر۪يدُ
istiyorum
اِلَّا
ancak
الْاِصْلَاحَ
ıslah etmek
مَا
—
اسْتَطَعْتُۘ
gücümün yettiğince
وَمَا
ve yoktur
تَوْف۪يق۪ۤي
bir başarım
اِلَّا
başka
بِاللهِۘ
Allah'ın (verdiğinden)
عَلَيْهِ
O'na
تَوَكَّلْتُ
güvendim
وَاِلَيْهِ
ve O'na
اُن۪يبُ
gönülden yönelirim
﴿٨٨﴾

88Şuayb: “Ey halkım!” dedi, “ya ben Rabbimden gelen açık delile dayanıyorsam ve O, kendi katından bana güzel bir nasip lütfetmişse? O’na nankörlük etmem doğru olur mu? Hem ben sizi birtakım şeylerden men ederken kendim onları işlemek istemiyorum ki! İstediğim tek şey, gücüm yettiğince ortamı düzeltmektir. Muvaffak olmam sadece Allah’ın yardımı ile olur. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyorum, O’na yöneliyorum.

88Şuayb, “Ey halkım!” dedi: “Ya ben, Rabb’imden gelen apaçık ve kesin bir delile dayanıyorsam ve O, beni katından (lütuf ve kerem hazinesinden maddeten ve mânen) güzel bir şekilde rızıklandırmış (bana peygamberlik vermiş)se? Sonra, ben sizden vazgeçmenizi istediğim şeylerin aksini yapmak (üzerinizde baskı kurarak bu ülkede bozgunculuk çıkarmak) istemiyorum ki! Tek gayem, gücüm yettiğince ıslahta bulunmaktır. Bunda başarılı olup olmamam da tamamen Allah’ın elindedir. Ben, yalnızca O’na dayanıp güvendim ve bütün kalbimle yalnızca O’na yönelirim.” (Hûd, 88)

88He answered: “O my people! What do you think – if I stand on a clear evidence from my Lord, and out of His provision He provides for me? I do not (in hope of worldly gain and provoking disorder) act in opposition to you (myself doing) what I ask you to avoid. What I seek is only to set things right so far as I am able. My success in my task depends on God alone. In Him have I put my trust, and to Him do I always turn with all my heart.

وَيَا قَوْمِ لَا يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاق۪ۤي اَنْ يُص۪يبَكُمْ مِثْلُ مَۤا اَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ اَوْ قَوْمَ هُودٍ اَوْ قَوْمَ صَالِحٍۘ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَع۪يدٍ ﴿89﴾
وَيَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
لَا
—
يَجْرِمَنَّكُمْ
sizi musibete uğratmasın
شِقَاق۪ۤي
bana karşı gelmeniz
اَنْ
—
يُص۪يبَكُمْ
başına gelenin
مِثْلُ
benzerinin
مَۤا
şeylerin
اَصَابَ
başlarına gelen
قَوْمَ
halkının
نُوحٍ
Nuh
اَوْ
yahut
قَوْمَ
halkının
هُودٍ
Hud
اَوْ
veya
قَوْمَ
halkının
صَالِحٍۘ
Salih
وَمَا
ve değildir
قَوْمُ
halkı
لُوطٍ
Lut
مِنْكُمْ
sizden
بِبَع۪يدٍ
uzak
﴿٨٩﴾

89Ey halkım! Bana muhalif olmanız sakın sizi Nuh halkının, yahut Hûd halkının, veyahut Semûd halkının başına gelen felaketler gibi bir musîbete uğratmasın. Lût halkı ise zaman ve mekân bakımından zaten uzağınızda değil, bari onların başına gelen felaketten ibret alın!

89“Ey halkım! Bana olan muhalefet ve düşmanlığınız, Nuh kavminin veya Hûd kavminin ya da Salih’in kavminin başına gelen felâkete benzer bir felâkete uğramanıza sakın sebep olmasın! (Benzer bir felâkete düçar olan) Lût kavminin ülkesi ise hiç de uzağınızda değil.” (Hûd, 89)

89“O my people! Let your dissent from me not cause you to sin so that there befall you the like of what befell the people of Noah, or the people of Hud, or the people of Salih. And the people of Lot (who were subjected to the same doom) did not live far from you.

وَاسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُۤوا اِلَيْهِۘ اِنَّ رَبّ۪ي رَح۪يمٌ وَدُودٌ ﴿90﴾
وَاسْتَغْفِرُوا
ve bağışlanma dileyin
رَبَّكُمْ
Rabbinizden
ثُمَّ
sonra
تُوبُۤوا
tevbe edin
اِلَيْهِۘ
O'na
اِنَّ
gerçekten
رَبّ۪ي
benim Rabbim
رَح۪يمٌ
Rahim'dir
وَدُودٌ
Vedud'dur
﴿٩٠﴾

90Rabbinizden af ve mağfiret dileyin, sonra günahlarınızdan tövbe edip O’na sığının! O sizi affeder ve korur. Çünkü Rabbim rahimdir, veduddur (pek merhametlidir, kullarını çok sever).”

90“(Şimdiye kadarki) Günahlarınız için O’ndan bağışlanma dileyip sonra da bütün kalbinizle, (iman, ibadet ve amel-i salihle) O’na yönelin. Hiç şüphesiz Rabb’im, (bilhassa samimiyetle Kendisi’ne yönelen kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur, onlara sevgisi pek derindir.” (Hûd, 90)

90“Implore your Lord to forgive you (for the sins you have so far committed) and turn to Him repentant. Surely my Lord is All-Compassionate (especially towards His servants who turn to Him), All-Loving.”

Açıklama (SY)

Bu âyette, bir Peygamberin ağzından Cenab-ı Allah vedûd olduğunu bildiriyor. İslâm’da Allah ile kul münasebetlerinde sevginin yerinin ne derece yüksek olduğunu, tek başına bu isim göstermeye yeter. Zira Allah’ın yaratıklarını çok seven ve onlar tarafından çok sevilen olduğunu bildirir. Kulların en ideal vazifeleri Rabbe ibadetleri olup ibadet, duyulan sevginin ifade edilmesinin en ileri şeklidir. Allah’ı çok seven, O’na daha çok ibadet eder. Bu sevgi gerçeğini ispatlayan daha nice âyet ve hadis varken, bunu görmezlikten gelen bir çok müsteşrikin bulunması oldukça tuhaftır.

قَالُوا يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُۨ كَث۪يرًا مِمَّا تَقُولُ وَاِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ينَا ضَع۪يفًاۚ وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَۘ وَمَۤا اَنْتَ عَلَيْنَا بِعَز۪يزٍ ﴿91﴾
قَالُوا
dediler ki
يَا
—
شُعَيْبُ
Ey Şuayb
مَا
—
نَفْقَهُۨ
biz anlamıyoruz
كَث۪يرًا
çoğunu
مِمَّا
şeylerin
تَقُولُ
senin söylediğin
وَاِنَّا
ve biz
لَنَرٰيكَ
seni görüyoruz
ف۪ينَا
içimizde
ضَع۪يفًاۚ
zayıf
وَلَوْلَا
şayet
رَهْطُكَ
yakın çevren olmasaydı
لَرَجَمْنَاكَۘ
seni taşlardık
وَمَۤا
ve yoktur
اَنْتَ
senin
عَلَيْنَا
bize karşı
بِعَز۪يزٍ
bir değerin
﴿٩١﴾

91Halkı ise “Şuayb!” dediler, “söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz, kabul etmiyoruz. Hem içimizde seni pek zayıf görüyoruz, eğer senin üç beş kişilik akraba grubunun hatırı olmasaydı seni taşa tutar linç ederdik. Bizim nazarımızda senin hiç önemin yoktur.”

91“Ey Şuayb!” dediler: “Senin söylediğin şeylerin çoğunu biz anlamıyoruz; sonra şurası kesin ki seni içimizde zayıf görüyoruz (o halde sana niye itaat edelim ki?) Şu (beş-on kişilik) akraba grubunun hatırı olmasaydı, seni mutlaka taşa tutup linç ederdik. Bilmelisin ki senin bizim yanımızda hiçbir değerin ve bize karşı hiçbir gücün yok!” (Hûd, 91)

91“O Shu‘ayb!” they said: “We do not understand much of what you say, and we see you indeed as a weak one among us. And, were it not for your tribe (esteemed among us), we would most certainly have stoned you to death. Know well that we do not hold you in esteem as having power over us.”

Açıklama (SY)

Anlamıyorlardı, çünkü kulak vermiyorlardı, dikkatle dinlemiyorlardı, vahiy ve nübüvvete önem vermiyorlardı. Bütün fena insanlar gibi onlar da başka insanları da kendileri gibi kötü zannettiklerinden, şahsî çıkarlar peşinde koşmayan ihlâslı insanlar olacağını düşünemiyorlardı. Bu güzel insanların yaptıkları değerli hizmetlerin arkasında gizli niyetler, art düşünceler aramaya çalışıyorlardı.

قَالَ يَا قَوْمِ اَرَهْط۪ۤي اَعَزُّ عَلَيْكُمْ مِنَ اللهِۘ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَۤاءَكُمْ ظِهْرِيًّاۘ اِنَّ رَبّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ ﴿92﴾
قَالَ
dedi ki
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
اَرَهْط۪ۤي
akraba grubum
اَعَزُّ
daha mı itibarlı
عَلَيْكُمْ
sizce
مِنَ
—
اللهِۘ
Allah'tan
وَاتَّخَذْتُمُوهُ
O'na sırt döndünüz
وَرَۤاءَكُمْ
arkanızda
ظِهْرِيًّاۘ
sırt dönerek
اِنَّ
şüphesiz
رَبّ۪ي
Rabbim
بِمَا
şeyleri
تَعْمَلُونَ
yaptıklarınız
مُح۪يطٌ
ihata etmektedir
﴿٩٢﴾

92Şuayb: “Ey halkım! Demek akrabam sizin nazarınızda Allah Teâlâ’dan daha mı kıymetli ki siz O’nun buyruklarını arkanıza atıverdiniz. Ama şunu hiç unutmayın ki Rabbim, yaptığınız bütün şeyleri ihata etmekte ve bilmektedir.

92Şuayb şöyle karşılık verdi: “Ey halkım! Benim (beş-on kişilik) akraba grubum sizin yanınızda Allah’tan daha hatırlı, daha mı itibarlı ki hiç değeri yokmuşçasına O’na sırt dönüyor ve O’nu hiç hesaba katmıyorsunuz? Ama Rabb’im, yaptığınız her şeyi tam olarak bilmekte, görmekte ve işitmektedir.” (Hûd, 92)

92He replied: “O my people! Do you hold my tribe in greater esteem than God, that you take Him as something to cast behind you and forget? But surely my Lord encompasses (with His Knowledge and Power) all that you do.

وَيَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ اِنّ۪ي عَامِلٌۘ سَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ يَأْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌۘ وَارْتَقِبُۤوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ رَق۪يبٌ ﴿93﴾
وَيَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
اعْمَلُوا
yapın
عَلٰى
—
مَكَانَتِكُمْ
gücünüz neye yetiyorsa
اِنّ۪ي
ben de
عَامِلٌۘ
yapıyorum
سَوْفَ
yakında
تَعْلَمُونَۙ
bileceksiniz
مَنْ
kime
يَأْت۪يهِ
geleceğini
عَذَابٌ
azabın
يُخْز۪يهِ
rüsvay eden
وَمَنْ
ve kimin
هُوَ
o
كَاذِبٌۘ
yalancı olduğunu
وَارْتَقِبُۤوا
gözetleyin
اِنّ۪ي
ben de
مَعَكُمْ
sizinle birlikte
رَق۪يبٌ
gözetliyorum
﴿٩٣﴾

93Ey halkım! Siz var gücünüzle elinizden geleni yapın, ben de vazifemi yapıyorum. Zelil ve perişan eden azabın kime geleceğini ve asıl yalancının kim olduğunu yakında bilip öğreneceksiniz! Gelecek azabı gözleyip bekleyin, ben de gözlüyorum!” dedi.

93“Ey benim halkım! Gücünüz neye yetiyorsa var gücünüzle yapmaktan geri kalmayın; ben de yapmam gerekeni yapıyorum. Niteliğini şu anda bilmediğiniz, fakat kimin başına gelirse rüsvay eden dehşetli bir azabın kimin başında patlayacağını ve o zaman yalancının gerçekte kim olduğunu göreceksiniz. Şimdi gözleyip beklemeye durun; ben de sizinle birlikte gözlüyorum.” (Hûd, 93)

93“O my people! Do then all that may be within your power, while I am at work (doing my task). In time you will come to see and know who it is that will be visited by a punishment to disgrace him, and who it is that speaks falsehood and will be contradicted in his speech. Wait and watch, then, and I am watching with you!”

وَلَمَّا جَۤاءَ اَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْبًا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَاَخَذَتِ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دِيَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۙ ﴿94﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
جَۤاءَ
gelince
اَمْرُنَا
emrimiz
نَجَّيْنَا
kurtardık
شُعَيْبًا
Şuayb'ı
وَالَّذ۪ينَ
ve kimseleri
اٰمَنُوا
iman eden(leri)
مَعَهُ
onunla birlikte
بِرَحْمَةٍ
bir lütufla
مِنَّا
tarafımızdan
وَاَخَذَتِ
ve yakaladı
الَّذ۪ينَ
kimseleri
ظَلَمُوا
zulmeden(leri)
الصَّيْحَةُ
bir çığlık
فَاَصْبَحُوا
ve kaldılar
ف۪ي
—
دِيَارِهِمْ
yurtlarında
جَاثِم۪ينَۙ
diz çökmüş olarak
﴿٩٤﴾

94Azap emrimiz gelince, tarafımızdan bir lütuf olarak Şuayb ve beraberindeki müminleri o azaptan kurtardık. Zulmedenleri ise o korkunç ses bastırıverdi de diyarlarında çökekaldılar.

94Nihayet haklarındaki azap hükmümüz uygulamaya kondu ve Şuayb’la birlikte iman etmiş olup da beraberinde bulunanları (iman, salih amel ve sabırlarına karşılık) tarafımızdan bir lütuf olarak kurtardık. (En büyük zulüm olan) Şirkte direten ve hem başkalarına hem kendilerine zulmedenleri ise korkunç bir çığlık, bir patlama yakalayıverdi de (hiçbir kurtuluş zaman ve imkânı bulamadan) oldukları yerde yüzüstü kapaklanıp gittiler. (Hûd, 94)

94And so when Our judgment came to pass, We saved Shu‘ayb and those who believed in his company out of a mercy from Us (because of their faith, righteousness and patience), and the awful blast seized those who acted wrongly to their own ruin, so that they lay prostrate lifeless in their own dwellings

كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا ف۪يهَاۘ اَلَا بُعْدًا لِمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ۟ ﴿95﴾
كَاَنْ
sanki
لَمْ
—
يَغْنَوْا
hiç yaşamamışlardı
ف۪يهَاۘ
orada
اَلَا
iyi bilin ki
بُعْدًا
yıkıldı gitti
لِمَدْيَنَ
Medyen (halkı)
كَمَا
gibi
بَعِدَتْ
yok olup gittiği
ثَمُودُ۟
Semud (halkı)
﴿٩٥﴾

95Sanki hiç orada yaşamamış gibi oldular. Evet, Semûd halkı defolup gittiği gibi Medyen halkı da defoldu gitti!

95Sanki bir zaman bolluk içinde orada hiç yaşamamışlardı. Gördünüz ya neticede yıkıldı gitti Medyen halkı, yok olup gittiği gibi Semûd’un! (Hûd, 95)

95As though they had never lived there in affluence. So, away with the (people of) Midian, just as the Thamud have been done away with!

A’râf 88–89
قَالَ الْمَلَاُ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَۤا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۘ قَالَ اَوَلَوْ كُنَّا كَارِه۪ينَ ﴿88﴾
قَالَ
dediler ki
الْمَلَاُ
ileri gelenler
الَّذ۪ينَ
kimseler
اسْتَكْبَرُوا
büyüklük taslayan
مِنْ
—
قَوْمِه۪
halkından
لَنُخْرِجَنَّكَ
mutlaka seni çıkarırız
يَا
—
شُعَيْبُ
Ey Şu'ayb
وَالَّذ۪ينَ
ve kimseleri
اٰمَنُوا
iman eden(leri)
مَعَكَ
seninle beraber
مِنْ
—
قَرْيَتِنَۤا
kentimizden
اَوْ
ya da
لَتَعُودُنَّ
dönersiniz
ف۪ي
—
مِلَّتِنَاۘ
dinimize
قَالَ
dedi ki
اَوَلَوْ
bile mi?
كُنَّا
biz
كَارِه۪ينَ
istemezsek
﴿٨٨﴾

88Halkından kibirlenen eşraf grubu: “Bak Şuayb!” dediler, “yeminle söylüyoruz: Ya tekrar dinimize dönersiniz. Ya da seni de sana inanan taraftarlarını da ülkemizden süreriz!” Şuayb şöyle cevap verdi: “Peki, istemesek de mi dinimizden döndürüp süreceksiniz (Ya istemezsek ne olacakmış!)”

88Halkı içinde büyüklük taslayıp diğerlerini ezen söz sahibi önde gelenler, şöyle mukabelede bulundular: “Seni ey Şuayb ve iman edip seninle beraber olanları hiç şüpheniz olmasın ki memleketimizden sürer çıkarırız, ya da bizim inancımıza, bizim yolumuza ve hayat tarzımıza dönersiniz.” Şuayb’ın cevabı ise şöyle oldu: “Biz istemesek bile, zorla öyle mi?” (A’râf, 88)

88The leading ones among his people who were arrogant and oppressed the others said: “We will surely banish you, O Shu‘ayb, and those who believe in your company from our township, or else you will return to our way (of faith and life).” He (Shu‘ayb) said: “What? Even though we abhor it?

قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللهِ كَذِبًا اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللهُ مِنْهَاۘ وَمَا يَكُونُ لَنَۤا اَنْ نَعُودَ ف۪يهَۤا اِلَّۤا اَنْ يَشَۤاءَ اللهُ رَبُّنَاۘ وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًاۘ عَلَى اللهِ تَوَكَّلْنَاۘ رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ ﴿89﴾
قَدِ
muhakkak
افْتَرَيْنَا
atmış oluruz
عَلَى
üzerine
اللهِ
Allah'ın
كَذِبًا
yalan
اِنْ
eğer
عُدْنَا
tekrar ona dönersek
ف۪ي
—
مِلَّتِكُمْ
sizin dininize
بَعْدَ
sonra
اِذْ
ne zaman ki
نَجّٰينَا
bizi kurtardı
اللهُ
Allah
مِنْهَاۘ
ondan
وَمَا
değildir
يَكُونُ
mümkün
لَنَۤا
bizim için
اَنْ
—
نَعُودَ
dönmemiz
ف۪يهَۤا
ona
اِلَّۤا
dışında
اَنْ
—
يَشَۤاءَ
dilemesi
اللهُ
Allah
رَبُّنَاۘ
Rabbimiz
وَسِعَ
kuşatmıştır
رَبُّنَا
Rabbimiz
كُلَّ
her
شَيْءٍ
şeyi
عِلْمًاۘ
ilmiyle
عَلَى
—
اللهِ
Allah'a
تَوَكَّلْنَاۘ
dayanmışız
رَبَّنَا
Rabbimiz
افْتَحْ
hükmünü ver
بَيْنَنَا
aramızı
وَبَيْنَ
ve arasını
قَوْمِنَا
halkımızın
بِالْحَقِّ
gerçekle
وَاَنْتَ
muhakkak ki Sen
خَيْرُ
en iyisisin
الْفَاتِح۪ينَ
ortaya koyanların
﴿٨٩﴾

89“Allah bizi sizin o batıl dininizden kurtardıktan sonra kalkıp tekrar dininize dönecek olursak Allah’a büyük bir iftira atmış oluruz. Allah göstermesin, sizin inancınıza dönmemiz kesinlikle mümkün değil! Rabbimizin ilmi her şeyi kapsar. Biz yalnız Allah’a dayanırız. Ey bizim Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasında Sen âdil hükmünü ver, haklı haksız açığa çıksın. Sen elbette hüküm verenlerin en iyisisin!”

89“Allah bizi kurtardıktan sonra tekrar sizin o bâtıl inancınıza, yolunuza ve hayat tarzınıza dönersek, şurası kesin ki o zaman yalan isnadıyla Allah’a iftirada bulunmuş oluruz. Bizim o yola geri dönmemiz asla söz konusu değildir; ancak Rabb’imiz Allah ne dilemişse o olur. Rabb’imiz, bilme itibarıyla her şeyi kuşatmıştır. (Siz ne yaparsanız yapın ne derseniz deyin) Biz, Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabb’imiz! Bizimle şu halkımız arasında hükmünü ver ve gerçeği ortaya koy; hiç şüphesiz Sen, gerçeği en doğru ve en hayırlı biçimde ortaya koyansın.” (A’râf, 89)

89“Should we return to your way after God has saved us from it, then most certainly we would be fabricating lies in attribution to God. It is not for us to turn back to it, unless God, our Lord, should so will. Our Lord embraces all things within His Knowledge. In God do we put our trust. Our Lord! Judge between us and our people, making the truth manifest, for You are the Best in judging to make the truth manifest.”

Şuarâ 176–177
كَذَّبَ اَصْحَابُ لْئَيْكَةِ الْمُرْسَل۪ينَۚ ﴿176﴾
كَذَّبَ
yalanladı
اَصْحَابُ
halkı
لْئَيْكَةِ
Eyke
الْمُرْسَل۪ينَۚ
gönderilen elçileri
﴿١٧٦﴾

176Eyke halkı da resulleri yalancı saydı.

176Eyke halkı da (Şuayb’ı yalanladı ve onu yalanlamakla bütün) rasûlleri yalanlamış oldular. (Şuarâ, 176)

176The dwellers of al-Aykah denied (Shu‘ayb and, thereby, meant to deny all) the Messengers.

Açıklama (SY)

Eyke ile Medyen bazı müfessirlere göre aynı, bazılarına göre ise iki ayrı kavim idi. Muhtemelen bunlar aynı ırkın iki kolu idiler. Hz. İbrâhim’in oğlu Medyen’e nisbet edilen bu halk, Hicaz’ın kuzeyinden itibaren Filistin’in güneyine kadar çeşitli yerleşim merkezleri kurmuşlardı.

اِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ ﴿177﴾
اِذْ
hani
قَالَ
demişti
لَهُمْ
onlara
شُعَيْبٌ
Şu'ayb
اَلَا
—
تَتَّقُونَۚ
sakınmaz mısınız?
﴿١٧٧﴾

177Şuayb onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız?

177Şuayb, onlara şu tebliğde bulunmuştu: “Allah’a gönülden saygı duymalı ve O’na isyandan dolayısıyla O’nun azabından sakınmalı değil misiniz?” (Şuarâ, 177)

177(Recall) when Shu‘ayb said to them (by way of timely warning): “Will you not keep from disobedience to God in reverence for Him and seek refuge with His protection?

Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn (a.s.)

Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn (a.s.)

KasasTâ-HâŞuarâA’râfYûnusBakaraKehfMü’min
BakaraNisâMâideA’râfYûnusİbrâhîmİsrâKehfMeryemTâ-HâMü’minûnŞuarâNemlKasasSâffâtMü’minZuhrufDuhânZâriyâtSaffNâziât
Kasas 3–13
نَتْلُوا عَلَيْكَ مِنْ نَبَاِ مُوسٰى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ﴿3﴾
نَتْلُوا
anlatacağız
عَلَيْكَ
sana
مِنْ
bir parçayı
نَبَاِ
hadiselerinden
مُوسٰى
Musa
وَفِرْعَوْنَ
ve Firavun'un
بِالْحَقِّ
gerçek olarak
لِقَوْمٍ
bir toplum için
يُؤْمِنُونَ
inanan
﴿٣﴾

3İnanacak kimseler için, sana Mûsâ ile Firavun’un arasında geçen olayların bir kısmını, gerçeğe tam uygun olarak anlatacağız.

3(Ey Rasûl’üm!) İman edecek ve imanda derinleşecek bir topluluk için sana Musa ve Firavun’la ilgili ve aralarında geçen ibret verici hadiselerin bir kısmını bütün gerçeğiyle ve gerçekliğine hiçbir şüphe gelmeyecek bir doğrulukla anlatacağız. (Kasas, 3)

3We now convey to you with truth some of the exemplary events which took place between Moses and the Pharaoh, for people who will believe.

اِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْاَرْضِ وَجَعَلَ اَهْلَهَا شِيَعًا يَسْتَضْعِفُ طَۤائِفَةً مِنْهُمْ يُذَبِّحُ اَبْنَۤاءَهُمْ وَيَسْتَحْي۪ نِسَۤاءَهُمْۘ اِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿4﴾
اِنَّ
şüphesiz
فِرْعَوْنَ
Firavun
عَلَا
ululandı (zorbalığa kalktı)
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
وَجَعَلَ
ve grup grup etti
اَهْلَهَا
halkını
شِيَعًا
çeşitli gruplara
يَسْتَضْعِفُ
eziyordu
طَۤائِفَةً
bir topluluğu
مِنْهُمْ
onlardan
يُذَبِّحُ
kesiyordu
اَبْنَۤاءَهُمْ
erkek çocuklarını
وَيَسْتَحْي۪
ve sağ bırakıyordu
نِسَۤاءَهُمْۘ
kadınlarını
اِنَّهُ
çünkü o
كَانَ
idi
مِنَ
—
الْمُفْسِد۪ينَ
bozgunculardan
﴿٤﴾

4Doğrusu Firavun, ülkesinde (Mısır’da) zorbalık yaptı, büyüklük tasladı. Halkını çeşitli fırkalara ayırdı. Onlardan bir topluluğu, erkek evlatlarını kesmek, kız evlatlarını ise hayata atmak suretiyle özellikle zayıflatmak istiyordu. O, bozguncunun teki idi.

4Doğrusu Firavun, (Mısır) ülkesinde ululuk taslayıp, ülke halkını (bir araya gelip, ittifak oluşturamayacak şekilde) grup grup ediyor, içlerinden bilhassa bir topluluğu aşağılayıp eziyor, onların erkek çocuklarını boğazlayıp, kadınlarını ise (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli halkla evlenmeye zorlayarak söz konusu topluluğun nüfusunu kurutmak için) hayatta bırakıyordu. O, gerçekten tam bir bozguncu idi. (Kasas, 4)

4The Pharaoh turned into an arrogant tyrant in the land (of Egypt) and divided its people into castes. One group of them he humiliated and oppressed, slaughtering their sons and letting live their womenfolk (for further humiliation and suffering). He surely was one of those spreading disorder and corruption.

Açıklama (SY)

Firavunlar, İbranîlerin dıştan gelecek bir tehlike ile işbirliği yapacağı endişesi ile İbranî nüfusunu azaltıyorlardı.

وَنُر۪يدُ اَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْاَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ اَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِث۪ينَۙ ﴿5﴾
وَنُر۪يدُ
Biz diliyorduk
اَنْ
—
نَمُنَّ
lütfetmeyi
عَلَى
üzerine
الَّذ۪ينَ
kimseler
اسْتُضْعِفُوا
ezilen(ler)
فِي
—
الْاَرْضِ
o yerde
وَنَجْعَلَهُمْ
ve onları yapmayı
اَئِمَّةً
imamlar
وَنَجْعَلَهُمُ
ve onları kılmayı
الْوَارِث۪ينَۙ
mirasçı
﴿٥﴾

5Biz ise o ülkedeki güçsüzlere ihsanda bulunmak, onları dünyada örnek şahsiyetler yapmak ve ülkeye onları vâris kılmak,

5Biz ise diliyorduk ki ülkede aşağılanıp ezilen o insanlara lütufta bulunalım, onları (zalimlere tâbi olmaktan kurtarıp) kendilerine uyulan bir millet yapalım, içlerinde insanları Allah’ın yoluna yöneltecek rehberler var edelim ve onlara (Firavun ve hanedanının sahip olduğu mülk ve ihtişamın ötesinde bir mülk ve ihtişam bahşetmek için kendilerini bereketlerle donattığımız ülkeye) mirasçı kılalım. (Kasas, 5)

5But We willed to bestow Our favor upon those who were humiliated and oppressed in the land, and make of them exemplary leaders (to guide people on the way to God and in their lives), and make them inheritors (of the glory of the Pharaoh and the land in which We produced blessings for people).

وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ ﴿6﴾
وَنُمَكِّنَ
ve iktidara getirmeyi
لَهُمْ
onları
فِي
—
الْاَرْضِ
o yerde
وَنُرِيَ
ve göstermeyi
فِرْعَوْنَ
Firavun'a
وَهَامَانَ
ve Haman'a
وَجُنُودَهُمَا
ve ordularına
مِنْهُمْ
onlardan
مَا
şeyi
كَانُوا
oldukları
يَحْذَرُونَ
korkmuş
﴿٦﴾

6Onlara dünya hâkimiyeti vermek; Firavun’u, Haman’ı ve onların ordularını ise korktuklarına uğratmak istiyorduk.

6Ve onları, o ülkeye yerleştirelim, orada kendilerine geniş imkânlar verelim; Firavun, Hâmân ve ordularının ise onlardan duydukları (devletlerini ve iktidarlarını kaybedecekleri) korkusunu başlarına getirelim. (Kasas, 6)

6And to establish them in the land with power, and let the Pharaoh and Hāmān and their hosts experience what they feared from them (the people they had oppressed).

Açıklama (SY)

(5–6) Haman, bir şahıs adı veya Amon rahiplerinin kullandığı bir ünvandır ve inşaat işlerinden sorumlu en üst düzey yetkiliyi ifade eder. Mısır tarihinde bu görevin, Amon baş rahibine ait olduğu belirtilmektedir (DİA, Haman md.).

وَاَوْحَيْنَۤا اِلٰۤى اُمِّ مُوسٰۤى اَنْ اَرْضِع۪يهِۚ فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْق۪يهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَاف۪ي وَلَا تَحْزَن۪يۚ اِنَّا رَۤادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ ﴿7﴾
وَاَوْحَيْنَۤا
ve ilham ettik
اِلٰۤى
—
اُمِّ
annesine
مُوسٰۤى
Musa'nın
اَنْ
diye
اَرْضِع۪يهِۚ
onu (çocuğu) emzir
فَاِذَا
ne zaman ki
خِفْتِ
korkarsan
عَلَيْهِ
başına bir şey gelmesinden
فَاَلْق۪يهِ
onu bırak
فِي
—
الْيَمِّ
ırmağa
وَلَا
ve
تَخَاف۪ي
korkma
وَلَا
ve
تَحْزَن۪يۚ
üzülme
اِنَّا
elbette Biz
رَۤادُّوهُ
onu tekrar geri vereceğiz
اِلَيْكِ
sana
وَجَاعِلُوهُ
ve onu yapacağız
مِنَ
—
الْمُرْسَل۪ينَ
elçilerden
﴿٧﴾

7Bunun içindir ki Mûsâ dünyaya gelince annesine şöyle ilham ettik: “Onu bir süre emzir, şâyet onun başına bir şey geleceğinden endişe edersen, ırmağa bırak, hiç endişe etme, hiç üzülme; zira Biz onu sana kavuşturacağız ve onu resullerden yapacağız.”

7(İşte bu gayeye yönelik olarak, Musa dünyaya gelince) annesine, “(Çocuğun hayatı hakkında herhangi bir endişeye kapılmadan) onu emzir!” diye ilham ettik: “Ne zaman ki (Firavun tarafından keşfedilip eline geçmesinden ve hayatından) endişe etmeye başladın, o zaman onu ırmağa bırak ve hiç korkma, üzülme de! Biz, mutlaka onu seninle tekrar buluşturacak ve onu (Mesajımızı tebliğ için) gönderilen (rasûl)lerden kılacağız.” (Kasas, 7)

7We inspired the mother of Moses, saying: “Suckle him (for a time, without anxiety for his life), then when you have cause to fear for him, put him in the river, and do not fear or grieve. We will surely return him to you and make him one of our Messengers.”

فَالْتَقَطَهُۤ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًاۘ اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئ۪ينَ ﴿8﴾
فَالْتَقَطَهُۤ
nihayet onu buluverdi
اٰلُ
ailesi
فِرْعَوْنَ
Firavun
لِيَكُونَ
olsun diye
لَهُمْ
kendilerine
عَدُوًّا
bir düşman
وَحَزَنًاۘ
ve başlarına dert
اِنَّ
gerçekten
فِرْعَوْنَ
Firavun
وَهَامَانَ
ve Haman
وَجُنُودَهُمَا
ve askerleri
كَانُوا
—
خَاطِئ۪ينَ
yanılıyorlardı
﴿٨﴾

8Firavun’un ailesi onu, kendilerine ileride bir düşman ve başlarına bir dert olması için ırmakta bulup yanlarına aldılar. Doğrusu Firavun da, Haman da, askerleri de yanılıyorlardı.

8Derken Firavun’un ailesi, onu (ırmakta) bir yitik gibi buluverdi; (bilmiyorlardı ki o) ileride onlar için bir düşman ve başlarına dert olacaktı. Doğrusu Firavun, Hâmân ve orduları, (bilhassa İsrail Oğulları’na muamelelerinde) çok zalimdiler. (Kasas, 8)

8Then the family of Pharaoh picked him up only to be an adversary and a source of grief for them. Indeed the Pharaoh, Haman and their hosts were habitually in the wrong (sinful in their treatment of people and especially of the Children of Israel).

وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَۘ لَا تَقْتُلُوهُ۠ عَسٰۤى اَنْ يَنْفَعَنَۤا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿9﴾
وَقَالَتِ
ve dedi ki
امْرَاَتُ
hanımı
فِرْعَوْنَ
Firavun'un
قُرَّتُ
aydınlığı
عَيْنٍ
göz
ل۪ي
bana da
وَلَكَۘ
ve sana da
لَا
—
تَقْتُلُوهُ۠
onu öldürmeyin
عَسٰۤى
belki
اَنْ
diye
يَنْفَعَنَۤا
bize fayda sağlar
اَوْ
ya da
نَتَّخِذَهُ
onu ediniriz
وَلَدًا
evlad
وَهُمْ
ve onlar
لَا
—
يَشْعُرُونَ
farkında değillerdi
﴿٩﴾

9Firavun’un hanımı onu sandıktan çıkarınca, kocasına: “Bana da sana da neşe kaynağı olacak sevimli bir çocuk! Öldürmeyin onu, olur ki bize fayda sağlar, bakarsın biz onu evlat da ediniriz” diyordu. (Kendileri açısından, yanlış bir iş yaptıklarının) farkında değillerdi.

9Firavun’un hanımı (kocasına), “İşte” dedi, “benim için de senin için de göz ve gönül aydınlığı olacak bir çocuk. Onu öldürmeyin. Olur ki bize fayda sağlar, bakarsın kendisini evlât da ediniriz.” (Hadiselerin hangi istikamette gelişip, ileride ne olacağının) farkında değillerdi. (Kasas, 9)

9The Pharaoh’s wife said (to him): “(Here is a child that will be) a means of happiness for me and for you. Do not kill him. Maybe he will prove useful for us, or we may adopt him as a son.” They were unaware (of how the events were being prepared and how their outcome would turn to be in the end).

Açıklama (SY)

Son cümledeki zamir Firavun ailesine ait olabileceği gibi genel olarak insanlar, özellikle saray mensuplarına da ait olabilir. Bu son ihtimale göre, maksatları şu idi: “Halk, işin farkına varmaz, bizim çocuğumuz sanırlar.”

وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فَارِغًاۘ اِنْ كَادَتْ لَتُبْد۪ي بِه۪ لَوْلَۤا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿10﴾
وَاَصْبَحَ
ve sabahladı
فُؤٰادُ
gönlü
اُمِّ
annesinin
مُوسٰى
Musa'nın
فَارِغًاۘ
bomboştu
اِنْ
—
كَادَتْ
neredeyse
لَتُبْد۪ي
açığa vuracaktı
بِه۪
onu
لَوْلَۤا
eğer olmasaydık
اَنْ
—
رَبَطْنَا
Biz iyice pekiştirmiş
عَلٰى
üzerine
قَلْبِهَا
onun kalbi
لِتَكُونَ
olması için
مِنَ
—
الْمُؤْمِن۪ينَ
mü'minlerden
﴿١٠﴾

10Mûsâ’nın annesi, çocuğunun Firavun’un eline geçtiğini öğrenince aklı başından gitti, onun dışındaki her şeyi unuttu. Eğer, Biz vaadimize inananlardan olması için kalbine sabır kuvveti vermeseydik, neredeyse işi açığa vuracak, gidip çocuğa sahip çıkacaktı.

10Musa’nın annesi, içinde gittikçe büyüyen acı bir boşluk hissediyordu. Kendisine verdiğimiz sözün mutlaka gerçekleşeceğine tam bir güven duyabilmesi için kalbini pekiştirmeseydik, (çocuğuna kavuşma ümit ve arzusu içinde) onunla ilgili bütün sırları neredeyse açığa vuracaktı. (Kasas, 10)

10A void grew in the heart of the mother of Moses, and she would almost have disclosed all about him (in the hope that he would be returned to her) had We not strengthened her heart so that she might have faith (in Our promise).

وَقَالَتْ لِاُخْتِه۪ قُصّ۪يهِۘ فَبَصُرَتْ بِه۪ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ ﴿11﴾
وَقَالَتْ
ve dedi ki
لِاُخْتِه۪
kız kardeşine
قُصّ۪يهِۘ
onu izle
فَبَصُرَتْ
o da gözetledi
بِه۪
onu
عَنْ
—
جُنُبٍ
uzaktan
وَهُمْ
ve onlar
لَا
—
يَشْعُرُونَۙ
farkına varmadan
﴿١١﴾

11İşte bu haldeyken Mûsa’nın annesi, onun kız kardeşine: “Sen, çaktırmadan onu izle!” dedi. O da kendisini ele vermeksizin kardeşini uzaktan gözetledi.

11Musa’nın kız kardeşine, “Kimsenin bir şey anlamasına meydan vermeden onu izle!” dedi. O da hiç kimse farkına varmadan kardeşini uzaktan gözetledi. (Kasas, 11)

11She said to his sister: “Follow him (secretly).” So she watched him from afar, while the others were not aware.

وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ فَقَالَتْ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰۤى اَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ ﴿12﴾
وَحَرَّمْنَا
ve haram etmiştik
عَلَيْهِ
ona
الْمَرَاضِعَ
süt anneleri
مِنْ
—
قَبْلُ
daha önce
فَقَالَتْ
dedi ki
هَلْ
—
اَدُلُّكُمْ
sizi tanıştırayım mı?
عَلٰۤى
—
اَهْلِ
halkını (aile)
بَيْتٍ
bir ev (aile)
يَكْفُلُونَهُ
onun bakımını üstlenecek
لَكُمْ
sizin için
وَهُمْ
ve onlar
لَهُ
ona
نَاصِحُونَ
içten bakacak
﴿١٢﴾

12Biz daha ilk günden itibaren, onun süt emziren kadınların memelerinden emmesini önlemiştik. Kız kardeşi bu durumu öğrenince onlara: “Ona güzelce bakabilecek, onun iyiliğine olan her işi yapacak bir aile tavsiye etmemi ister misiniz?” dedi.

12Musa’yı daha ilk günden (sarayda onu emzirmek için çağrılan) bütün kadınları emmekten alıkoyduk. (Durumu takip eden ve bunu öğrenen kardeşi onlara) “Onun bakımını sizin adınıza yüklenecek hem de ona çok içten bakacak bir aileyle sizi tanıştırmamı ister misiniz?” dedi. (Kasas, 12)

12We had forbidden wet-nurses for him from before (so that he refused the milk of the nurses called by the Queen to suckle him). Then his sister (who was able to get into the palace) said: “Shall I guide you to a family that will nurse him for you and they will take care of him?”

فَرَدَدْنَاهُ اِلٰۤى اُمِّه۪ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ اَنَّ وَعْدَ اللهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ۟ ﴿13﴾
فَرَدَدْنَاهُ
böylece onu geri verdik
اِلٰۤى
—
اُمِّه۪
annesine
كَيْ
için
تَقَرَّ
aydın olması
عَيْنُهَا
gözü
وَلَا
ve
تَحْزَنَ
üzülmesin (diye)
وَلِتَعْلَمَ
ve bilmesi için
اَنَّ
şüphesiz ki
وَعْدَ
vaadi
اللهِ
Allah'ın
حَقٌّ
haktır
وَلٰكِنَّ
ve fakat
اَكْثَرَهُمْ
çokları
لَا
—
يَعْلَمُونَ۟
bilmezler
﴿١٣﴾

13Böylece onu annesine kavuşturduk ki gözü aydın olsun, tasalanmasın ve Allah’ın vâdinin gerçek olduğunu, fakat insanların çoğunun bunu anlamadıklarını öğrensin.

13Böylece Musa’yı annesiyle buluşturduk ki annesinin gözü ve gönlü aydın olsun, artık üzülmesin ve tam manasıyla bilsin ki Allah’ın va’di muhakkak haktır, mutlaka yerine gelir. Ne var ki insanların çoğu bunu bilmezler. (Kasas, 13)

13And thus We returned him to his mother, so that she might rejoice and forget her grief, and that she might certainly know that God’s promise was true. But most people do not know this.

Kasas 14–21
وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَاسْتَوٰۤى اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًاۘ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿14﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
بَلَغَ
(Musa) erişince
اَشُدَّهُ
güçlü çağına
وَاسْتَوٰۤى
ve olgunlaşınca
اٰتَيْنَاهُ
Biz ona verdik
حُكْمًا
hikmet
وَعِلْمًاۘ
ve ilim
وَكَذٰلِكَ
işte böyle
نَجْزِي
mükafatlandırırız
الْمُحْسِن۪ينَ
muhsinleri
﴿١٤﴾

14Mûsâ yiğitlik çağına erip olgunlaşınca Biz ona hikmet ve ilim verdik. Biz iyilik edenleri işte böyle mükâfâtlandırırız.

14Derken Musa tam ergenlik, temyiz ve yiğitlik çağına gelip bedenen ve zihnen olgunlaşınca, kendisine manevî sahada hâkimiyet, her meselede doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilme kabiliyeti, hikmet ve hususî bir ilim bahşettik. Muhsinleri (kendilerini iyiliğe adamış, daima Allah’ı görüyormuşçasına ve Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde davrananları) işte böyle mükâfatlandırırız. (Kasas, 14)

14When Moses reached his full manhood and grew to maturity, We granted him sound, wise judgment, and special knowledge. Thus do We reward those devoted to doing good as if seeing God.

Açıklama (SY)

Siyaktan anlaşıldığına göre yiğitlik çağına erdikten sonra Saray'dan ayrıldı ve rejimin bazı yanlışlarını tenkide başladı. Derken hakkında arama kararı çıkarılan bir kişi oldu. Bundan ötürü ortalıkta fazla dolaşmayıp tedbirli harekete yöneldi. Tanınmayacak şekilde tenha durumlarda ortaya çıkmaya başladı.

وَدَخَلَ الْمَد۪ينَةَ عَلٰى ح۪ينِ غَفْلَةٍ مِنْ اَهْلِهَا فَوَجَدَ ف۪يهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِۘ هٰذَا مِنْ ش۪يعَتِه۪ وَهٰذَا مِنْ عَدُوِّه۪ۚ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذ۪ي مِنْ ش۪يعَتِه۪ عَلَى الَّذ۪ي مِنْ عَدُوِّه۪ۙ فَوَكَزَهُ مُوسٰى فَقَضٰى عَلَيْهِۘ قَالَ هٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِۘ اِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُب۪ينٌ ﴿15﴾
وَدَخَلَ
ve girdi
الْمَد۪ينَةَ
şehre
عَلٰى
—
ح۪ينِ
bir sırada
غَفْلَةٍ
(kendisinden) habersiz olduğu
مِنْ
—
اَهْلِهَا
halkının
فَوَجَدَ
ve gördü
ف۪يهَا
orada
رَجُلَيْنِ
iki adamı
يَقْتَتِلَانِۘ
öldüresiye dövüşürlerken
هٰذَا
biri
مِنْ
—
ش۪يعَتِه۪
kendi taraftarlarından
وَهٰذَا
ve öbürü de
مِنْ
—
عَدُوِّه۪ۚ
düşmanlarından
فَاسْتَغَاثَهُ
(Musa'dan) yardım istedi
الَّذ۪ي
olan kimse
مِنْ
—
ش۪يعَتِه۪
kendi taraftarlarından
عَلَى
karşı
الَّذ۪ي
olana
مِنْ
—
عَدُوِّه۪ۙ
düşmanlarından
فَوَكَزَهُ
bir yumruk indirdi
مُوسٰى
Musa
فَقَضٰى
işini bitirdi
عَلَيْهِۘ
onun
قَالَ
(sonra) dedi ki
هٰذَا
bu
مِنْ
—
عَمَلِ
işindendir
الشَّيْطَانِۘ
şeytanın
اِنَّهُ
o gerçekten
عَدُوٌّ
bir düşmandır
مُضِلٌّ
saptırıcı
مُب۪ينٌ
apaçık
﴿١٥﴾

15Mûsa, bir gün, halkın habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. İki adamı, birbiriyle kavga eder vaziyette gördü. Onlardan biri kendi kavminden, öbürü ise düşman tarafından idi. Hemşehrisi, düşman olana karşı ondan yardım istedi. Mûsa da bir yumruk atıp onu öldürdü. Arkasından: “Bu” dedi, “şeytanın işindendir, kötü bir iştir. O gerçekten saptırıcı açık bir düşmandır.”

15Derken (Musa) bir gün, halkın ortalıkta olmadığı bir saatte şehre indi. Gördü ki iki adam birbiriyle dövüşüyor: biri kendi cemaatinden, diğeri ise (halkının) düşmanı olan (Kıptî)lerdendi. Kendi cemaatinden olan düşman taraftan olana karşı kendisinden yardım isteyince Musa, adama bir yumruk vurdu ve adam, oracıkta ölüverdi. “Bu (kavga)” dedi Musa, “belli ki şeytanın işi. Doğrusu o, insanı yoldan çıkaran apaçık bir düşmandır.” (Kasas, 15)

15(One day he left the palace where he was living and) he entered the city at a time when he was unnoticed by its people, and found therein two men fighting, one of his own people and the other of their enemies (the native Copts). The one from his people called on him for help against the other, who was from their enemies. So Moses struck him with his hand and caused his death (unintentionally). He said: “This (enmity and fighting) is of Satan’s doing. Surely he is manifestly a misleading enemy.”

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي ظَلَمْتُ نَفْس۪ي فَاغْفِرْ ل۪ي فَغَفَرَ لَهُۘ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ ﴿16﴾
قَالَ
dedi
رَبِّ
Rabbim
اِنّ۪ي
gerçekten ben
ظَلَمْتُ
yazık ettim
نَفْس۪ي
kendime
فَاغْفِرْ
bağışla
ل۪ي
beni
فَغَفَرَ
(Allah) bağışladı
لَهُۘ
onu
اِنَّهُ
çünkü O
هُوَ
O
الْغَفُورُ
Gafur'dur
الرَّح۪يمُ
Rahim'dir
﴿١٦﴾

16“Ya Rabbî, ben kendime yazık ettim, affeyle beni” dedi. Allah da onu affetti. Çünkü O, affı ve merhameti bol olandır.

16(Hemen Allah’a yönelip,) “Rabb’im” dedi, “(adamın ölümüne sebep olmakla) hiç şüphesiz kendime yazık ettim. Ne olur, beni bağışla!” Allah da O’nu bağışladı. Gerçekten Allah, günahları pek çok bağışlayandır, (bilhassa tevbe ile Kendisi’ne yönelen mü’min kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır. (Kasas, 16)

16He said (in supplication): “My Lord! Indeed I have wronged myself, so forgive me.” So He forgave him. Surely He is the One Who is the All-Forgiving, the All-Compassionate (especially toward His believing, repentant servants).

قَالَ رَبِّ بِمَۤا اَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ اَكُونَ ظَه۪يرًا لِلْمُجْرِم۪ينَ ﴿17﴾
قَالَ
dedi
رَبِّ
Rabbim
بِمَۤا
hakkı için
اَنْعَمْتَ
lütfettiğin nimetler
عَلَيَّ
bana
فَلَنْ
artık bir daha
اَكُونَ
olmayacağım
ظَه۪يرًا
arka çıkan
لِلْمُجْرِم۪ينَ
suçlulara
﴿١٧﴾

17“Ya Rabbî!” dedi, “bana lütfettiğin bu nimetler hakkı için, artık suçlulara asla arka çıkmam.”

17Musa, “Rabb’im” dedi, “bana lütfettiğin bunca nimetler hakkı için günahkâr suçlulara bir daha hiçbir şekilde yardım etmeyeceğim.” (Kasas, 17)

17“My Lord!” Moses said, “Forasmuch as You have blessed me with favors, I will never be a supporter of the guilty.”

فَاَصْبَحَ فِي الْمَد۪ينَةِ خَۤائِفًا يَتَرَقَّبُ فَاِذَا الَّذِي اسْتَنْصَرَهُ بِالْاَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُۘ قَالَ لَهُ مُوسٰۤى اِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُب۪ينٌ ﴿18﴾
فَاَصْبَحَ
sabahladı
فِي
—
الْمَد۪ينَةِ
şehirde
خَۤائِفًا
endişe içinde
يَتَرَقَّبُ
gözetleyerek
فَاِذَا
bir de baktı ki
الَّذِي
—
اسْتَنْصَرَهُ
kendisinden yardım isteyen
بِالْاَمْسِ
dün
يَسْتَصْرِخُهُۘ
yine feryadediyor
قَالَ
dedi
لَهُ
ona
مُوسٰۤى
Musa
اِنَّكَ
gerçekten sen
لَغَوِيٌّ
bir azgınsın
مُب۪ينٌ
belli ki
﴿١٨﴾

18Sabaha kadar endişe içinde, etrafı kontrol ederek geceyi geçirdi. Sabahleyin, bir de baktı ki dün kendisinden yardım isteyen soydaşı, yine Musa’yı imdadına çağırıyor. Mûsa ona: “Belli ki sen azgının tekisin!” dedi.

18Musa, geceyi şehirde endişe içinde ve etrafı gözetleyerek geçirdi. Sabahleyin bir de ne görsün: Dün kendisinden yardım isteyen kişi, (bu defa yine kavgaya tutuşmuş) ondan yardım diliyor. Musa, “Sen” dedi, “belli ki doğru davranış nedir bilmez azgının tekisin!” (Kasas, 18)

18Now in the morning he was in the city, apprehensive and watchful. And the man who had sought his help on the day before (turned up) and cried out to him again for help. Moses said to him: “You are indeed, obviously, an unruly hothead.”

فَلَمَّۤا اَنْ اَرَادَ اَنْ يَبْطِشَ بِالَّذ۪ي هُوَ عَدُوٌّ لَهُمَاۙ قَالَ يَا مُوسٰۤى اَتُر۪يدُ اَنْ تَقْتُلَن۪ي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالْاَمْسِ۠ اِنْ تُر۪يدُ اِلَّۤا اَنْ تَكُونَ جَبَّارًا فِي الْاَرْضِ وَمَا تُر۪يدُ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِح۪ينَ ﴿19﴾
فَلَمَّۤا
nihayet
اَنْ
—
اَرَادَ
isteyince
اَنْ
—
يَبْطِشَ
tutup kavramaya
بِالَّذ۪ي
olanı
هُوَ
o
عَدُوٌّ
düşman
لَهُمَاۙ
ikisine de
قَالَ
dedi ki
يَا
—
مُوسٰۤى
Ey Musa
اَتُر۪يدُ
istiyor musun?
اَنْ
—
تَقْتُلَن۪ي
beni öldürmek
كَمَا
gibi
قَتَلْتَ
öldürdüğün
نَفْسًا
bir canı
بِالْاَمْسِ۠
dün
اِنْ
(oysa)
تُر۪يدُ
istemiyorsun
اِلَّۤا
başka
اَنْ
—
تَكُونَ
olmaktan
جَبَّارًا
bir zorba
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
وَمَا
ve
تُر۪يدُ
istemiyorsun
اَنْ
—
تَكُونَ
olmak
مِنَ
—
الْمُصْلِح۪ينَ
ıslah edenlerden
﴿١٩﴾

19Bununla beraber Mûsa, hem kendisinin hem de soydaşının hasmı olan adamı tutup onları ayırmak isterken soydaşı (kendisini yakalayacağını sanarak): “Ne o, Mûsa!” dedi, “dün bir adam öldürdüğün yetmemiş gibi bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Senin tek isteğin ülkede bir zorba olmaktır, asla ıslah etmek, ara bulmak istemiyorsun!”

19Bununla birlikte, her ikisinin de düşmanı olan (Kıptîlerden) diğer adamı tutup kavramaya yeltenmişti ki (azarlamasından dolayı O’nun kendi üzerine yürüdüğünü zanneden İsrailî), “Musa” dedi, “dün bir cana kıydığın yetmemiş gibi şimdi de beni mi öldürmek istiyorsun? Belli ki sen, bu ülkede bir zorba olmak diliyor ve katiyen ıslah edici, ara bulucu olmak istemiyorsun!” (Kasas, 19)

19But then, when he was about to fall upon the man who was an enemy of them both, he (the Israelite who thought that Moses would attack him because he had chided him severely) said: “Moses, do you intend to kill me as you killed a person yesterday? You want only to become a tyrant in this land; you do not want to be of those who set things right!”

وَجَۤاءَ رَجُلٌ مِنْ اَقْصَا الْمَد۪ينَةِ يَسْعٰىۘ قَالَ يَا مُوسٰۤى اِنَّ الْمَلَاَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ اِنّ۪ي لَكَ مِنَ النَّاصِح۪ينَ ﴿20﴾
وَجَۤاءَ
ve geldi
رَجُلٌ
bir adam
مِنْ
—
اَقْصَا
öte başından
الْمَد۪ينَةِ
şehrin
يَسْعٰىۘ
koşarak
قَالَ
dedi
يَا
—
مُوسٰۤى
Ey Musa
اِنَّ
şüphesiz ki
الْمَلَاَ
ileri gelenler
يَأْتَمِرُونَ
görüşüyorlar
بِكَ
seni
لِيَقْتُلُوكَ
seni öldürmek için
فَاخْرُجْ
sen çık (git)
اِنّ۪ي
elbette ben
لَكَ
sana
مِنَ
—
النَّاصِح۪ينَ
öğüt verenlerden(im)
﴿٢٠﴾

20Derken, şehrin öte başından bir adam koşarak geldi ve dedi ki: “Ne yapıyorsun Mûsa? Yetkililer idam istemi ile senin hakkında karar vermek üzere toplantı halindeler. Beni dinlersen derhal şehri terk et! Ben, hakikaten senin iyiliğini isteyen biriyim!”

20Bir süre sonra şehrin (sarayın bulunduğu) öte başından (sarayda mevki sahibi) bir adam koşarak geldi; hemen “Musa” dedi, “idare meclisi şu anda senin durumunu görüşmek üzere toplantı halinde, seni öldürecekler. Hemen şehri terk et. Şüphen olmasın ki senin iyiliğini isteyen biriyim.” (Kasas, 20)

20Then a man (from the royal court) came running from the farthest end of the city (where the court was) and said: “Moses, now the chiefs are deliberating upon your case to kill you, so leave the city. I am surely one of your sincere well-wishers.”

فَخَرَجَ مِنْهَا خَۤائِفًا يَتَرَقَّبُۘ قَالَ رَبِّ نَجِّن۪ي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ۟ ﴿21﴾
فَخَرَجَ
(Musa) çıktı
مِنْهَا
oradan
خَۤائِفًا
endişe içinde
يَتَرَقَّبُۘ
gözetleyerek
قَالَ
dedi
رَبِّ
Rabbim
نَجِّن۪ي
beni kurtar
مِنَ
—
الْقَوْمِ
güruhtan
الظَّالِم۪ينَ۟
zalim
﴿٢١﴾

21Hemen oradan ayrılıp, hep etrafını kontrol ederek endişe içinde şehirden çıktı ve: “Şu zalimler güruhunun elinden beni halas eyle ya Rabbî!” diye yalvardı.

21Musa, etrafı gözetleyerek endişe içinde şehirden çıktı; “Rabb’im” diyordu, “beni şu zalimler güruhunun elinden kurtar!” (Kasas, 21)

21So he left the city, apprehensive and looking around. He said (in supplication): “My Lord, save me from these wrongdoing, oppressive people!”

Kasas 22–28
وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَۤاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسٰى رَبّ۪ۤي اَنْ يَهْدِيَن۪ي سَوَۤاءَ السَّب۪يلِ ﴿22﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
تَوَجَّهَ
yönelince
تِلْقَۤاءَ
tarafına
مَدْيَنَ
Medyen
قَالَ
dedi
عَسٰى
umarım ki
رَبّ۪ۤي
Rabbim
اَنْ
—
يَهْدِيَن۪ي
beni iletir
سَوَۤاءَ
doğru
السَّب۪يلِ
yola
﴿٢٢﴾

22Medyen tarafına yönelince: “Umarım Rabbim beni doğru yola yöneltir” dedi.

22Bir süre yol aldıktan sonra (Mısır’a sınır komşusu olan) Medyen tarafına yöneldi; “Umarım ki Rabb’im beni yolun doğrusuna yöneltecek (ve yakalanmaktan koruyacaktır)” diyordu. (Kasas, 22)

22As he headed towards Midian (the nearest territory independent of Egyptian rule), he said: “I hope my Lord will guide me on the right way (so as to avoid capture by Egyptian forces).”

وَلَمَّا وَرَدَ مَۤاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ اُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَۘ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَاَتَيْنِ تَذُودَانِۚ قَالَ مَا خَطْبُكُمَاۘ قَالَتَا لَا نَسْق۪ي حَتّٰى يُصْدِرَ الرِّعَۤاءُ وَاَبُونَا شَيْخٌ كَب۪يرٌ ﴿23﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
وَرَدَ
varınca
مَۤاءَ
su kuyularına
مَدْيَنَ
Medyen
وَجَدَ
buldu
عَلَيْهِ
onun başında
اُمَّةً
bir grubu
مِنَ
—
النَّاسِ
insanlardan
يَسْقُونَۘ
suvaran
وَوَجَدَ
ve buldu
مِنْ
—
دُونِهِمُ
onların gerisinde
امْرَاَتَيْنِ
iki kız
تَذُودَانِۚ
uzakta tutan
قَالَ
(Musa) dedi
مَا
nedir?
خَطْبُكُمَاۘ
sizin işiniz
قَالَتَا
dediler ki
لَا
—
نَسْق۪ي
biz suvaramayız
حَتّٰى
kadar
يُصْدِرَ
suvarıp çekilinceye
الرِّعَۤاءُ
çobanlar
وَاَبُونَا
ve babamız da
شَيْخٌ
yaşlıdır
كَب۪يرٌ
büyük
﴿٢٣﴾

23Medyen’in su kuyularına varınca orada davarlarını suvaran bir grup insan buldu. Onların gerisinde de kendi hayvanlarını uzakta tutmaya çalışan iki kadın gördü. “Siz niçin bekliyorsunuz?” diye sordu. Onlar da: “Çobanlar hayvanlarını suvarıp ayrılmadıkça, biz suvarmayız. Babamız da hayli yaşlı olduğundan iş bize kalıyor” diye cevapladılar.

23Medyen’in su kuyularına varınca orada davarlarını suvaran bir grup insan buldu. Ayrıca kendi hayvanlarını uzakta tutmaya çalışan iki de kadın vardı. “Siz niçin bekliyorsunuz?” diye onlara sordu. “Çobanlar hayvanlarını suvarıp da buradan ayrılmadan biz hayvanlarımızı suvarmayız. Babamız çok yaşlı olduğu için iş bize kalıyor” dediler. (Kasas, 23)

23When he arrived at the wells of Midian, he found there a group of people watering their flocks, and he found, apart from them, two women (maidens) holding back their flock. He said: “What is the matter with you?” The two (women) said: “We do not water our flock until the shepherds take their flocks away. (It is we who do this work because) our father is a very old man.”

فَسَقٰى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلّٰۤى اِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لِمَۤا اَنْزَلْتَ اِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَق۪يرٌ ﴿24﴾
فَسَقٰى
(Musa) hemen suvardı
لَهُمَا
onlarınkini
ثُمَّ
sonra
تَوَلّٰۤى
çekildi
اِلَى
—
الظِّلِّ
gölgeye
فَقَالَ
dedi
رَبِّ
Rabbim
اِنّ۪ي
doğrusu ben
لِمَۤا
ne varsa
اَنْزَلْتَ
lütfedeceğin
اِلَيَّ
bana
مِنْ
—
خَيْرٍ
hayırdan
فَق۪يرٌ
muhtacım
﴿٢٤﴾

24Bunun üzerine onların davarlarını suvardı, sonra gölgeye çekilip: “Ya Rabbî! Bana lütfedeceğin her türlü nimete muhtacım!” diye dua etti.

24Bunun üzerine, o iki kadının hayvanlarını suvarıverdi ve (onlar ayrıldıktan) sonra gölgeye çekilip, “Rabb’im” dedi, “bana lütfedeceğin her hayra, her nimete muhtacım!” (Kasas, 24)

24So Moses watered their flock for them, and then he withdrew to the shade and said (in supplication): “My Lord! Surely I am in need of whatever good you may send down to me.”

فَجَۤاءَتْهُ اِحْدٰيهُمَا تَمْش۪ي عَلَى اسْتِحْيَۤاءٍۘ قَالَتْ اِنَّ اَب۪ي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ اَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَاۘ فَلَمَّا جَۤاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَۙ قَالَ لَا تَخَفْۗ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ ﴿25﴾
فَجَۤاءَتْهُ
derken ona geldi
اِحْدٰيهُمَا
o iki kızdan biri
تَمْش۪ي
yürüyerek
عَلَى
—
اسْتِحْيَۤاءٍۘ
utana utana
قَالَتْ
dedi
اِنَّ
muhakkak
اَب۪ي
babam
يَدْعُوكَ
seni çağırıyor
لِيَجْزِيَكَ
vermek için
اَجْرَ
ücretini
مَا
—
سَقَيْتَ
suvarmanın
لَنَاۘ
bizim için
فَلَمَّا
ne zaman ki
جَۤاءَهُ
(Musa) ona gelince
وَقَصَّ
ve anlatınca
عَلَيْهِ
ona
الْقَصَصَۙ
başından geçenleri
قَالَ
dedi
لَا
—
تَخَفْۗ
korkma
نَجَوْتَ
kurtuldun
مِنَ
—
الْقَوْمِ
o kavimden
الظَّالِم۪ينَ
zalim
﴿٢٥﴾

25Az sonra o iki kızdan biri utangaç bir tavırla yürüyerek çıkageldi ve “Bize sunduğun suvarma hizmetinin ücretini vermek üzere babam seni dâvet ediyor” dedi. Mûsâ onun yanına girip başından geçen olayları anlatınca o zat: “Endişe etme, o zalimlerin elinden artık kurtuldun!” dedi.

25Az sonra o iki kızdan biri utana sıkıla çıkageldi; “Babam” dedi, “sizi çağırıyor. Bize sunduğun suvarma hizmetinin ücretini verecek.” Musa, kızların babasının yanına varıp başından geçenleri anlatınca o zat, “Korkma, o zalimler güruhunun elinden kurtulmuş bulunuyorsun” dedi. (Kasas, 25)

25Thereafter, one of the two (maidens) approached him, walking bashfully, and said: “My father invites you, so that he may reward you for watering our flock for us.” So when he came to him and told him the whole of his story, he said: “Worry no longer! You are now safe from the wrongdoing, oppressive people.”

قَالَتْ اِحْدٰيهُمَا يَۤا اَبَتِ اسْتَأْجِرْهُۘ اِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الْاَم۪ينُ ﴿26﴾
قَالَتْ
dedi
اِحْدٰيهُمَا
o (kız)lardan biri
يَۤا
—
اَبَتِ
Ey babacığım
اسْتَأْجِرْهُۘ
bunu (çoban) tut
اِنَّ
muhakkak
خَيْرَ
en iyisi
مَنِ
kimselerin
اسْتَأْجَرْتَ
ücretle tuttuğun
الْقَوِيُّ
kuvvetlidir
الْاَم۪ينُ
güvenilirdir
﴿٢٦﴾

26Kızlardan biri: “Babacığım” dedi, “bunu işçi olarak tut, zira senin çalıştıracağın en iyi adam, böyle kuvvetli ve güvenli biri olmalıdır.”

26Kızlardan biri, “Babacığım” dedi, “onu ücretli olarak tut; zira çalıştıracağın en iyi adam ancak bunun gibi kuvvetli ve güvenilir biri olmalıdır.” (Kasas, 26)

26One of the two daughters said: “Father, employ him, for the best whom you could employ should be one strong and trustworthy (as he is).”

قَالَ اِنّ۪ۤي اُر۪يدُ اَنْ اُنْكِحَكَ اِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلٰۤى اَنْ تَأْجُرَن۪ي ثَمَانِيَ حِجَجٍۚ فَاِنْ اَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِنْدِكَۚ وَمَۤا اُر۪يدُ اَنْ اَشُقَّ عَلَيْكَۘ سَتَجِدُن۪ۤي اِنْ شَۤاءَ اللهُ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿27﴾
قَالَ
dedi ki
اِنّ۪ۤي
elbette
اُر۪يدُ
istiyorum
اَنْ
—
اُنْكِحَكَ
sana nikahlamak
اِحْدَى
birini
ابْنَتَيَّ
kızımdan
هَاتَيْنِ
şu iki
عَلٰۤى
—
اَنْ
karşılığında
تَأْجُرَن۪ي
bana çalışman
ثَمَانِيَ
sekiz
حِجَجٍۚ
yıl
فَاِنْ
eğer
اَتْمَمْتَ
tamamlarsan
عَشْرًا
on yıla
فَمِنْ
artık
عِنْدِكَۚ
o sendendir
وَمَۤا
ve
اُر۪يدُ
ben istemem
اَنْ
—
اَشُقَّ
zahmet vermek
عَلَيْكَۘ
sana
سَتَجِدُن۪ۤي
beni bulacaksın
اِنْ
eğer
شَۤاءَ
dilerse
اللهُ
Allah
مِنَ
—
الصَّالِح۪ينَ
salihlerden
﴿٢٧﴾

27Babaları ona: “Kızlarımdan birini seninle evlendirmek istiyorum. Buna karşılık sen de sekiz yıl yanımda çalışırsın; şâyet süreyi on yıla çıkarırsan, o da senin ikramın olur. Ben seni zahmete sokmak istemem. İnşaallah benim dürüst bir insan olduğumu göreceksin” dedi.

27Babaları Musa’ya, “Seni bu kızlarımdan biriyle nikâhlamak istiyorum. Buna karşılık sen de yanımda sekiz yıl çalışırsın. Ama bu süreyi on yıla çıkaracak olursan, bu da bir iyiliğin olur. Seni zahmete sokmak istiyor değilim. İnşaallah beni dürüst bir insan olarak bulacaksın” dedi. (Kasas, 27)

27(The father) said to Moses: “I want to marry one of these two daughters of mine to you if you serve me for eight years (according to the lunar calendar). But if you should complete ten years, that would be an act of grace from you. I do not mean to impose any hardship on you. You will find me, God willing, one of the righteous.”

قَالَ ذٰلِكَ بَيْن۪ي وَبَيْنَكَۘ اَيَّمَا الْاَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلَا عُدْوَانَ عَلَيَّۘ وَاللهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَك۪يلٌ۟ ﴿28﴾
قَالَ
(Musa) dedi
ذٰلِكَ
bu
بَيْن۪ي
benimle aramızdadır
وَبَيْنَكَۘ
senin arasında
اَيَّمَا
hangi
الْاَجَلَيْنِ
süreyi
قَضَيْتُ
yerine getirsem
فَلَا
yoktur
عُدْوَانَ
itiraz
عَلَيَّۘ
bana
وَاللهُ
Allah
عَلٰى
karşı
مَا
şeye
نَقُولُ
dediğimiz
وَك۪يلٌ۟
vekildir
﴿٢٨﴾

28Mûsa: “Bu, benimle senin aramızdaki bir sözleşmedir. Bu iki müddetten hangisini yerine getirirsem bana itiraz edilemez. Yaptığımız bu sözleşmeye Allah da şahit olsun” dedi.

28Musa, “Bu, ikimizin aranızda bir mesele” diye cevapladı: “Hangi süreyi tamamlayacak olursam olayım, aleyhime olarak artık benden başka türlü bir istekte bulunulmamalı. Allah, yaptığımız sözleşmeye şahit ve onun üzerinde vekildir.” (Kasas, 28)

28(Moses) answered: “So let it be between me and you. Whichever of the two terms I fulfill, let there be no ill-will against me. God is a Guarantor over what we say.”

Tâ-Hâ 9–36
وَهَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ ﴿9﴾
وَهَلْ
mi?
اَتٰيكَ
sana geldi
حَد۪يثُ
haberi
مُوسٰىۢ
Musa'nın
﴿٩﴾

9Sahi, olmadı mı senin haberin, Mûsâ’nın durumundan?

9(Rasûl’üm,) Sana Musa’nın haberi (onunla ilgili bazı bilgiler) gel(miş)ti (değil) mi? (Tâ-Hâ, 9)

9Has the report of Moses come to you?

اِذْ رَاٰ نَارًا فَقَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُۤوا اِنّ۪ۤي اٰنَسْتُ نَارًا لَعَلّ۪ۤي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ اَوْ اَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى ﴿10﴾
اِذْ
hani
رَاٰ
görmüştü
نَارًا
bir ateş
فَقَالَ
demişti
لِاَهْلِهِ
ailesine
امْكُثُۤوا
siz durun
اِنّ۪ۤي
elbette ben
اٰنَسْتُ
gördüm
نَارًا
bir ateş
لَعَلّ۪ۤي
belki
اٰت۪يكُمْ
size getiririm
مِنْهَا
ondan
بِقَبَسٍ
bir kor
اَوْ
yahut
اَجِدُ
bulurum
عَلَى
(yanında)
النَّارِ
ateşin
هُدًى
bir yol gösteren
﴿١٠﴾

10Hani o çölde, gece yol alırken, bir ateş gördü uzaktan. “Durun!” dedi, ailesine: “Bir ateş ilişti gözüme. Oraya doğru gideyim, belki oradan bir kor alıp size getiririm. Belki orada yolu bilen birini bulurum.”

10Bir vakit O, (ailesiyle birlikte gece çölde yol alırken) uzaktan bir ateş gördü ve “Durun, siz burada bekleyin!” dedi ailesine, “bir ateş gördüm. Gidip bir bakayım, bakarsınız bir parça kor alıp getiririm (ve ısınırsınız) veya orada (yolumuzu tarif edecek) birini (ya da bir işaret) bulabilirim.” (Tâ-Hâ, 10)

10(He was traveling with his family in the desert) when he saw a fire, and so said to his family: “Wait here! Indeed I perceive a fire far off. Perhaps I can bring you a burning brand from it, or find guidance by the fire.”

فَلَمَّۤا اَتٰيهَا نُودِيَ يَا مُوسٰى ﴿11﴾
فَلَمَّۤا
ne zaman ki
اَتٰيهَا
(ateşin yanına) varınca
نُودِيَ
kendisine seslenildi
يَا
—
مُوسٰى
Ey Musa
﴿١١﴾

11Ateşin yanına varınca birden: “Mûsâ!” diye nida edildi.

11Ateşin yanına varınca kendisine seslenildiğini işitti: “Ey Musa” (diyordu ses): (Tâ-Hâ, 11)

11Then when he came near to it, he was called by name: “O Moses!

Açıklama (SY)

Hz. Mûsâ Medyen’den Mısır’a ailesi ile dönüyordu.

Sina (Tûr) dağının da içinde bulunduğu Tuvâ vadisine geldiğinde, karanlık ve soğuk bir kış gecesinde bir oğlu dünyaya geldi. Yolu kaybetmiş, davarları dağılmıştı. En muhtaç olduğu şey ateş idi. Allah lütfundan ötürü ateşte tecelli etti ki o da buraya yönelsin.

اِنّ۪ۤي اَنَاۨ رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَۚ اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۘ ﴿12﴾
اِنّ۪ۤي
şüphesiz Ben
اَنَاۨ
Ben
رَبُّكَ
senin Rabbinim
فَاخْلَعْ
çıkar
نَعْلَيْكَۚ
pabuçlarını
اِنَّكَ
çünkü sen
بِالْوَادِ
vadide
الْمُقَدَّسِ
mukaddes
طُوًىۘ
Tuva'dasın
﴿١٢﴾

12“Haberin olsun: Senin Rabbin Benim!” denildi. “Çıkar pabuçlarını hemen! Çünkü kutsal vâdidesin sen! Tuvâ’dasın sen!”

12“Bil ki hiç şüphesiz Ben, senin Rabb’inim; şimdi pabuçlarını çıkar; çünkü mukaddes Tuva Vadisi’nde bulunuyorsun.” (Tâ-Hâ, 12)

12“Indeed it is I, I am your Lord. So take off your sandals, for you are in the sacred valley of Tuwā.

Açıklama (SY)

(Evet evet)

Krş. Tevrat, Çıkış, 3 ve 4. bölümler. Bu konu, Tevrat ve onun açıklaması durumunda olan Talmud’dan okununca, Kur’ân’ın ihtiva ettiği farklılıklar görülür ve Kur’ân’ın kopya ettiğini iddia eden bazı oryantalistlerin utanması gerekir.

وَاَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحٰى ﴿13﴾
وَاَنَا
ve Ben
اخْتَرْتُكَ
seni seçtim
فَاسْتَمِعْ
şimdi dinle
لِمَا
—
يُوحٰى
vahyolunanı
﴿١٣﴾

13Peygamberliğe seçtim seni, öyleyse iyi dinle sana vahyedileni!

13“Seni (peygamber olarak) seçtim; öyleyse şimdi sana vahyolunacak şeylere kulak kesil.” (Tâ-Hâ, 13)

13“I have chosen you (to be My Messenger), so listen to what is revealed (to you).

اِنَّن۪ۤي اَنَا اللهُ لَۤا اِلٰهَ اِلَّۤا اَنَاۨ فَاعْبُدْن۪يۙ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ لِذِكْر۪ي ﴿14﴾
اِنَّن۪ۤي
muhakkak Ben
اَنَا
Ben
اللهُ
Allah'ım
لَۤا
yoktur
اِلٰهَ
ilah
اِلَّۤا
başka
اَنَاۨ
Benden
فَاعْبُدْن۪يۙ
Bana kulluk et
وَاَقِمِ
ve hakkıyla eda et
الصَّلٰوةَ
namaz
لِذِكْر۪ي
Beni anmak için
﴿١٤﴾

14Muhakkak ki Ben’im gerçek İlah. Benden başka yoktur ilah. O halde sen de yalnız Bana ibadet et! Ben’i anmak için namaz eda et!

14“Şüphesiz Ben, Allah’ım; yoktur Ben’den başka ilâh. O halde Bana ibadet et ve Ben’i zikretmek için hakkıyla namaz kıl; (unutur da kılamazsan, hatırladığında kaza et).” (Tâ-Hâ, 14)

14“Assuredly, it is I. I am God; there is no deity save Me. So worship Me, and establish the Prayer in conformity with its conditions for remembrance of Me.

اِنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ اَكَادُ اُخْف۪يهَا لِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعٰى ﴿15﴾
اِنَّ
mutlaka
السَّاعَةَ
kıyamet
اٰتِيَةٌ
gelecektir
اَكَادُ
neredeyse
اُخْف۪يهَا
onu gizleyeceğim
لِتُجْزٰى
karşılığını görsün diye
كُلُّ
her
نَفْسٍ
nefsin
بِمَا
şeylerle
تَسْعٰى
çabaladığı
﴿١٥﴾

15Elbet gelecek kıyamet saati. Neredeyse açıklayasım geliyor onun vaktini. Ta ki her kişi bulsun orada bütün yapıp ettiğini, işlerinin karşılığını.

15“Kıyamet hiç kuşkusuz (hem de ansızın) kopacaktır; (bu öyle büyük bir hakikattir ki) herkes (ne için çabalayacaksa onun için çabalasın ve) ne için çabalamışsa onun karşılığını görsün diye Kıyamet’in vaktini öylesine gizli tutuyorum.” (Tâ-Hâ, 15)

15“Surely the Last Hour is bound to come (unexpectedly. It is so great a truth that) I all but keep it hidden so that every soul may strive for what it strives for (and achieve the just recompense for it).

فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ فَتَرْدٰى ﴿16﴾
فَلَا
asla
يَصُدَّنَّكَ
seni alıkoymasın
عَنْهَا
ona inanmaktan
مَنْ
kimse
لَا
—
يُؤْمِنُ
inanmayan
بِهَا
ona
وَاتَّبَعَ
ve peşinden giden
هَوٰيهُ
arzusuna
فَتَرْدٰى
sonra helak olursun
﴿١٦﴾

16Buna inanmayanlar, nefsinin arzu ve ihtiraslarının peşine düşenler, sakın seni ona inanmaktan vazgeçirmesin, sonra sen de helâk olursun!

16“Kıyamet’e inanmayan ve arzularının, ihtiraslarının peşinden gidenler, ona inanmak ve onunla ilgili gerçekleri anlatmaktan sakın seni alıkoymasın; yoksa helâk olursun.” (Tâ-Hâ, 16)

16“So do not let anyone who does not believe in it and (instead) follows his own desire and caprice, turn you from (believing in, and preaching the truth about) it, lest you then perish!

وَمَا تِلْكَ بِيَم۪ينِكَ يَا مُوسٰى ﴿17﴾
وَمَا
nedir?
تِلْكَ
şu
بِيَم۪ينِكَ
sağ elindeki
يَا
—
مُوسٰى
Ey Musa
﴿١٧﴾

17Mûsâ, şu sağ elinde tuttuğun şey de ne?

17“Şu sağ elinde tuttuğun nedir ey Musa?” (Tâ-Hâ, 17)

17“What is that in your right hand, Moses?”

قَالَ هِيَ عَصَايَۚ اَتَوَكَّؤُۨا عَلَيْهَا وَاَهُشُّ بِهَا عَلٰى غَنَم۪ي وَلِيَ ف۪يهَا مَاٰرِبُ اُخْرٰى ﴿18﴾
قَالَ
dedi ki
هِيَ
o
عَصَايَۚ
asamdır
اَتَوَكَّؤُۨا
dayanıyorum
عَلَيْهَا
ona
وَاَهُشُّ
ve yaprak silkeliyorum
بِهَا
onunla
عَلٰى
için
غَنَم۪ي
davarım
وَلِيَ
ve benim var
ف۪يهَا
onda
مَاٰرِبُ
ihtiyaçlarım
اُخْرٰى
daha başka
﴿١٨﴾

18“O asamdır” dedi, “üzerine dayanırım, onunla davarlarıma yaprak çırparım, ayrıca onunla daha birçok ihtiyacımı gideririm.”

18“O, benim asâmdır (değneğimdir)” dedi, “ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak çırparım; ayrıca daha pek çok ihtiyaçlarımı karşılarım onunla.” (Tâ-Hâ, 18)

18He said: “It is my staff. I lean on it, and with it I beat down leaves for my flock, and I have some other uses for it.”

قَالَ اَلْقِهَا يَا مُوسٰى ﴿19﴾
قَالَ
(Allah) buyurdu
اَلْقِهَا
(yere) at onu
يَا
—
مُوسٰى
Ey Musa
﴿١٩﴾

19“Bırak onu Mûsâ!” buyurdu.

19Allah, “Bırak onu yere Musa!” buyurdu. (Tâ-Hâ, 19)

19(God) said: “Throw it down, O Moses!”

فَاَلْقٰيهَا فَاِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعٰى ﴿20﴾
فَاَلْقٰيهَا
onu bıraktı
فَاِذَا
(bir de ne görsün)
هِيَ
o
حَيَّةٌ
kocaman bir yılan
تَسْعٰى
hızla sürünen
﴿٢٠﴾

20Hemen bıraktı. Bir de ne görsün: Hızla kıvrılıp sürünen, kocaman bir yılan oldu!

20Musa da bıraktı. Bir de ne görsün: Asâ, hızla kıvrılıp sürünen bir yılan oluvermiş! (Tâ-Hâ, 20)

20So he threw it down, and there and then it was a snake, slithering.

قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْۗ سَنُع۪يدُهَا س۪يرَتَهَا الْاُولٰى ﴿21﴾
قَالَ
dedi
خُذْهَا
al onu
وَلَا
ve
تَخَفْۗ
korkma
سَنُع۪يدُهَا
Biz onu iade edeceğiz
س۪يرَتَهَا
haline
الْاُولٰى
eski
﴿٢١﴾

21“Tut onu! Korkma, Biz onu eski haline çevireceğiz!” buyurdu.

21“Tut onu!” buyurdu Allah, “Korkma, onu eski haline iade edeceğiz.” (Tâ-Hâ, 21)

21(God) said: “Take hold of it and do not fear! We will return it to its former state.

وَاضْمُمْ يَدَكَ اِلٰى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَۤاءَ مِنْ غَيْرِ سُۤوءٍ اٰيَةً اُخْرٰىۙ ﴿22﴾
وَاضْمُمْ
ve sok
يَدَكَ
elini
اِلٰى
—
جَنَاحِكَ
koynuna
تَخْرُجْ
çıksın
بَيْضَۤاءَ
parlak mı parlak
مِنْ
—
غَيْرِ
olmadan
سُۤوءٍ
bir kusur
اٰيَةً
bir mucize olarak
اُخْرٰىۙ
başka
﴿٢٢﴾

22Bir de elini koynuna sok! Bir başka mûcize olarak pürüzsüz, parlak bir şekilde çıksın!

22“Şimdi de elini koynuna sok; bir başka âyet (mucize) olarak hiç pürüzsüz ve kusursuz, parlak mı parlak çıkacaktır o.” (Tâ-Hâ, 22)

22“Now, put your (right) hand under your armpit: it will come forth shining white, flawless, as another (miraculous) sign,

لِنُرِيَكَ مِنْ اٰيَاتِنَا الْكُبْرٰىۚ ﴿23﴾
لِنُرِيَكَ
sana göstermek için
مِنْ
bazılarını
اٰيَاتِنَا
delillerimizden
الْكُبْرٰىۚ
en büyük
﴿٢٣﴾

23Böylece sana en büyük mûcizelerimizden birini göstermek istiyoruz.

23“Bunları, (Biz’e ve kudretimize işaret eden) en büyük delillerimizden bir kısmını sana gösterelim diye yaptık.” (Tâ-Hâ, 23)

23“So that We may show you some of Our greatest miraculous signs,

اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰى۟ ﴿24﴾
اِذْهَبْ
sen git
اِلٰى
—
فِرْعَوْنَ
Firavun'a
اِنَّهُ
çünkü o
طَغٰى۟
çok azgınlaştı
﴿٢٤﴾

24Firavuna git! Doğrusu o pek azıttı.

24“Firavun’a git, çünkü o gerçekten çok azgınlaştı.” (Tâ-Hâ, 24)

24“Go to the Pharaoh, for he has indeed rebelled.”

قَالَ رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْر۪يۙ ﴿25﴾
قَالَ
dedi ki
رَبِّ
Rabbim
اشْرَحْ
aç
ل۪ي
benim
صَدْر۪يۙ
göğsümü
﴿٢٥﴾

25“Ya Rabbî” dedi, “genişlet göğsümü,

25Musa, “Rabbim” diye yalvardı, “göğsümü genişlet.” (Tâ-Hâ, 25)

25(Moses) said: “My Lord! Expand for me my breast.

وَيَسِّرْ ل۪ۤي اَمْر۪يۙ ﴿26﴾
وَيَسِّرْ
ve kolaylaştır
ل۪ۤي
bana
اَمْر۪يۙ
işimi
﴿٢٦﴾

26Kolaylaştır işimi,

26“İşimi kolaylaştır.” (Tâ-Hâ, 26)

26“Make my task easy for me.

وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَان۪يۙ ﴿27﴾
وَاحْلُلْ
ve çöz
عُقْدَةً
bağını
مِنْ
—
لِسَان۪يۙ
dilimin
﴿٢٧﴾

27Çözüver şu dilimin bağını.

27“Dilimde bir bağ var, onu çöz.” (Tâ-Hâ, 27)

27“Loose a knot from my tongue (to make my speaking more fluent),

يَفْقَهُوا قَوْل۪ي۞ ﴿28﴾
يَفْقَهُوا
anlasınlar
قَوْل۪ي۞‏
sözümü
﴿٢٨﴾

28Ta ki anlasınlar sözümü!

28“Ta ki sözümü iyi anlasınlar.” (Tâ-Hâ, 28)

28“So that they may understand my speech clearly.

وَاجْعَلْ ل۪ي وَز۪يرًا مِنْ اَهْل۪يۙ ﴿29﴾
وَاجْعَلْ
ve kıl
ل۪ي
bana
وَز۪يرًا
bir yardımcı
مِنْ
—
اَهْل۪يۙ
ailemden
﴿٢٩﴾

29Bana da ailemden birini, yardımcı kıl,

29“Ailemden birini bana yardımcı kıl.” (Tâ-Hâ, 29)

29“And appoint a minister (helper) for me from my family:

هٰرُونَ اَخ۪يۚ ﴿30﴾
هٰرُونَ
Harun'u
اَخ۪يۚ
kardeşim
﴿٣٠﴾

30Harun kardeşimi!

30“Kardeşim Harun’u.” (Tâ-Hâ, 30)

30“Aaron, my brother.

اُشْدُدْ بِه۪ۤ اَزْر۪يۙ ﴿31﴾
اُشْدُدْ
güçlendir
بِه۪ۤ
onunla
اَزْر۪يۙ
beni
﴿٣١﴾

31Onunla beni takviye et!

31“Onunla beni güçlendir.” (Tâ-Hâ, 31)

31“Confirm my strength with him,

وَاَشْرِكْهُ ف۪ۤي اَمْر۪يۙ ﴿32﴾
وَاَشْرِكْهُ
ve onu ortak yap
ف۪ۤي
—
اَمْر۪يۙ
işime
﴿٣٢﴾

32Onu bu işime ortak et!

32“Onu bu işime ortak et.” (Tâ-Hâ, 32)

32“And let him share my task;

Açıklama (SY)

İslâm’a göre Hz. Harun, Hükümdarın yanında bir din yetkilisinden ibaret olmayıp risalet işinde ortaktır. İslâm hukukçuları buradan müşterek hakimiyetin meşruluğu hükmünü çıkarırlar.

كَيْ نُسَبِّحَكَ كَث۪يرًاۙ ﴿33﴾
كَيْ
ki
نُسَبِّحَكَ
Sen'i tesbih edelim
كَث۪يرًاۙ
çok
﴿٣٣﴾

33Ta ki Sen’i daha çok tesbih ve tenzih edelim.

33“Ki Sen’i gerçekten çok tesbih ve tenzih edelim.” (Tâ-Hâ, 33)

33“So that we may glorify You much,

وَنَذْكُرَكَ كَث۪يرًاۘ ﴿34﴾
وَنَذْكُرَكَ
ve Sen'i analım
كَث۪يرًاۘ
çok
﴿٣٤﴾

34Ve Sen’i daha çok analım.

34“Sen’i gerçekten çok zikredelim.” (Tâ-Hâ, 34)

34“And mention and remember You abundantly.

اِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَص۪يرًا ﴿35﴾
اِنَّكَ
şüphesiz Sen
كُنْتَ
Sen'sin
بِنَا
bizi
بَص۪يرًا
görürsün
﴿٣٥﴾

35Aslında Sen bizim bütün hallerimizi hakkıyla görmektesin.”

35“Sen, zaten bizi her halimizle çok iyi görmekte ve bilmektesin.” (Tâ-Hâ, 35)

35“Surely You are ever seeing and watching us.”

قَالَ قَدْ اُوۧت۪يتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسٰى ﴿36﴾
قَالَ
buyurdu ki
قَدْ
muhakkak
اُوۧت۪يتَ
sana verildi
سُؤْلَكَ
istediğin
يَا
—
مُوسٰى
Ey Musa
﴿٣٦﴾

36“Mûsâ!” dedi, “istediklerin sana verildi.”

36Allah buyurdu: “Şüphen olmasın ki Musa, istediklerin sana verilmiştir.” (Tâ-Hâ, 36)

36(God) said: “Your request has already been granted, O Moses.

Şuarâ 23–37
قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ﴿23﴾
قَالَ
dedi ki
فِرْعَوْنُ
Firavun
وَمَا
neyin nesi?
رَبُّ
Rabbi
الْعَالَم۪ينَ
alemlerin
﴿٢٣﴾

23Firavun: “Sahi, şu bahsettiğin Rabbülâlemin de ne?” dedi.

23Firavun, “Âlemlerin Rabbi de neyin nesi?” dedi. (Şuarâ, 23)

23(The Pharaoh) said: “What (and who) is that, ‘the Lord of the worlds’?”

Açıklama (SY)

Firavun, Rabbülâlemin’in mahiyetini soruyor. Bir şeyin mahiyeti ise, benzerleri ile ortak olduğu genel gerçektir. “Onun türü veya cinsi nedir?” diye sormuş oluyor. Allah Teâlanın benzeri olmadığından Hz. Mûsâ (a.s.) cevabında üslub-i hakîm tarzını seçip, yalnız, Rabbülâlemin’in ismini kavram mânasıyla düşündürmek üzere, âlemini tefsir ederek “göklerin ve yerin Rabbi” diyor.

قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِن۪ينَ ﴿24﴾
قَالَ
dedi ki
رَبُّ
Rabbidir
السَّمٰوَاتِ
göklerin
وَالْاَرْضِ
ve yerin
وَمَا
ve olanların
بَيْنَهُمَاۘ
ikisi arasında
اِنْ
eğer
كُنْتُمْ
iseniz
مُوقِن۪ينَ
gerçekten inanan kimseler
﴿٢٤﴾

24“Eğer işin gerçeğini bilmek isterseniz söyleyeyim: O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olan her şeyin Rabbidir.”

24Musa cevap verdi: “Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındaki her şeyin Rabb’idir; eğer gerçeği anlama niyetinde iseniz, böyledir.” (Şuarâ, 24)

24(Moses) answered: “The Lord (Creator, Sustainer, and sole Ruler) of the heavens and the earth and all that is between them, if you would but (let yourselves be) convinced!”

قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُۤ اَلَا تَسْتَمِعُونَ ﴿25﴾
قَالَ
(Firavun) dedi
لِمَنْ
kimselere
حَوْلَهُۤ
çevresinde bulunan
اَلَا
—
تَسْتَمِعُونَ
işitiyor musunuz?
﴿٢٥﴾

25Firavun alaycı bir şekilde çevresindekilere: “Bu adamın dediklerini işittiniz değil mi? (Aklı sıra cevap veriyor!)”

25Firavun, çevresindekilere (alayı alaylı), “Ne dediğini işitiyorsunuz değil mi?” diye sordu. (Şuarâ, 25)

25(The Pharaoh) said to those around him: “Do you not hear (what he is saying)?”

قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَۤائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ ﴿26﴾
قَالَ
(Musa) dedi
رَبُّكُمْ
sizin Rabbinizdir
وَرَبُّ
ve Rabbidir
اٰبَۤائِكُمُ
atalarınızın
الْاَوَّل۪ينَ
önceki
﴿٢٦﴾

26Mûsâ onu hiç duymamış gibi sözüne devam ederek: “O sizin de sizden önceki babalarınızın da Rabbidir.”

26Musa, (aldırmadan, tartışmaya girmeden) devam etti: “O, sizin de Rabb’inizdir, sizden önceki bütün atalarınızın da Rabb’idir.” (Şuarâ, 26)

26(Moses) continued: “Your Lord, and the Lord of your forefathers.”

قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذ۪ۤي اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ ﴿27﴾
قَالَ
(Firavun) dedi
اِنَّ
şüphesiz
رَسُولَكُمُ
elçiniz
الَّذ۪ۤي
—
اُرْسِلَ
gönderilen
اِلَيْكُمْ
size
لَمَجْنُونٌ
mutlaka delidir
﴿٢٧﴾

27Firavun: “Dikkat edin! Size gönderilen bu elçi kesinlikle bir deli!”

27Firavun, (yine etrafındakilere dönerek): “Size gönderilen bu elçi var ya, gerçekten bir deli!” dedi. (Şuarâ, 27)

27(The Pharaoh) exclaimed: “See! This Messenger of yours who has been sent to you is assuredly a madman.”

قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ ﴿28﴾
قَالَ
(Musa) dedi
رَبُّ
Rabbidir
الْمَشْرِقِ
doğunun
وَالْمَغْرِبِ
ve batının
وَمَا
ve olanların
بَيْنَهُمَاۘ
bunlar arasında
اِنْ
eğer
كُنْتُمْ
iseniz
تَعْقِلُونَ
düşünüyor
﴿٢٨﴾

28Mûsâ: “O doğunun da, batının da, doğu ile batı arasındaki her şeyin de Rabbidir. Aklınız varsa bunu anlarsınız!”

28Musa, (yine aldırmadan) devam etti: “O, doğunun, batının ve bu ikisi arasında yer alan her şeyin de Rabb’idir. Eğer gerçekten düşünüp akledebiliyorsanız, böyledir.” (Şuarâ, 28)

28(Moses) went on: “He is the Lord of the east and the west and all that is between them, if you would but reason and understand!”

قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهًا غَيْر۪ي لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُون۪ينَ ﴿29﴾
قَالَ
(Firavun) dedi
لَئِنِ
andolsun ki eğer
اتَّخَذْتَ
edinirsen
اِلٰهًا
bir ilah
غَيْر۪ي
benden başka
لَاَجْعَلَنَّكَ
seni mutlaka yapacağım
مِنَ
—
الْمَسْجُون۪ينَ
zindana atılanlardan
﴿٢٩﴾

29Firavun, Mûsâ’ya cevaben: “Eğer benden başka tanrı kabul edersen mutlaka seni zindanlık ederim!” dedi.

29Firavun, tehdide başvurdu: “(Bak Musa,) eğer benden başka bir ilâh edinecek olursan var ya hiç şüphen olmasın ki seni zindana tıkarım.” (Şuarâ, 29)

29(The Pharaoh) threatened: “If you, (O Moses,) take any deity other than me (to worship, to offer your prayer and sacrifices to, and to seek help from), I will most certainly make you one of those imprisoned.”

قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُب۪ينٍ ﴿30﴾
قَالَ
(Musa) dedi
اَوَلَوْ
—
جِئْتُكَ
sana getirsem de mi?
بِشَيْءٍ
bir şey
مُب۪ينٍ
apaçık
﴿٣٠﴾

30“Ya” dedi, “sana doğruluğumu ispatlayan âşikâr bir delil getirmiş olsam da mı?”

30Musa, “Sana (söylediklerimin doğruluğunu ispat eden) apaçık bir delille gelmiş olsam da mı?” diye karşılık verdi. (Şuarâ, 30)

30(Moses) said: “Even if I have brought you something clear (which demonstrates that I am speaking the truth)?”

قَالَ فَأْتِ بِه۪ۤ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿31﴾
قَالَ
(Firavun) dedi
فَأْتِ
getir
بِه۪ۤ
onu
اِنْ
—
كُنْتَ
eğer
مِنَ
isen
الصَّادِق۪ينَ
sadıklardan
﴿٣١﴾

31“Haydi” dedi, “doğru söylüyorsan, göster o belgeni de görelim!”

31“Haydi, doğruyu söylüyorsan, o zaman göster o delilini!” dedi Firavun. (Şuarâ, 31)

31(The Pharaoh) answered: “Then, produce it if you are truthful (in your claim)!”

فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ ﴿32﴾
فَاَلْقٰى
sonra bırakıverdi
عَصَاهُ
asasını
فَاِذَا
bir de (baktılar ki)
هِيَ
o
ثُعْبَانٌ
bir ejderha
مُب۪ينٌۚ
apaçık
﴿٣٢﴾

32Bunun üzerine Mûsa asâsını yere attı. Bir de ne görsünler: Değnek her haliyle tam bir ejderha oluvermiş!

32Bunun üzerine Musa asâsını yere bırakıverdi. Bir de ne görsünler: Asâ, her haliyle büyük bir yılan (bir ejderha) oluvermiş. (Şuarâ, 32)

32Thereupon Moses threw down his staff, and it was manifestly a serpent.

وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَۤاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟ ﴿33﴾
وَنَزَعَ
ve çıkardı
يَدَهُ
elini
فَاِذَا
işte
هِيَ
o (da)
بَيْضَۤاءُ
parıl parıl parlıyor(du)
لِلنَّاظِر۪ينَ۟
bakanlara
﴿٣٣﴾

33Bir de elini koynundan çıkardı ki bakanların gözlerini kamaştıracak kadar parlak mı parlak!

33Bir de sağ elini koynundan çıkarıverdi ki bakanların gözlerini kamaştıracak derecede parlak mı parlak! (Şuarâ, 33)

33And he drew forth his (right) hand (from his armpit where he had put it), and thereupon it was shining white to those looking on.

قَالَ لِلْمَلَاِ حَوْلَهُۤ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ ﴿34﴾
قَالَ
(Firavun) dedi
لِلْمَلَاِ
ileri gelenlere
حَوْلَهُۤ
etrafındaki
اِنَّ
şüphesiz
هٰذَا
bu
لَسَاحِرٌ
bir büyücüdür
عَل۪يمٌۙ
bilen
﴿٣٤﴾

34Firavun etrafındakilere: “Bu adam, dedi, galiba usta bir sihirbaz!”

34Firavun, (meseleyi) etrafındaki (halkın) ileri gelenlerine (sundu ve) “Bu adam, gerçekten çok bilgin, çok mahir bir büyücü!” dedi. (Şuarâ, 34)

34(The Pharaoh) said to the chiefs around him: “This is indeed a learned, skillful sorcerer,

يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِه۪۠ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ ﴿35﴾
يُر۪يدُ
istiyor
اَنْ
—
يُخْرِجَكُمْ
sizi çıkarmak
مِنْ
—
اَرْضِكُمْ
yurdunuzdan
بِسِحْرِه۪۠
sihriyle
فَمَاذَا
o halde ne?
تَأْمُرُونَ
buyurursunuz
﴿٣٥﴾

35“Büyü gücü ile sizi yerinizden yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne buyurursunuz, görüşünüzü bildirin!”

35“Yaptığı büyülerle sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Bu durumda ne buyurursunuz?” (Şuarâ, 35)

35“Who seeks to drive you out from your land by his sorcery. What, then, do you advise (me to do)?”

قَالُۤوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَۤائِنِ حَاشِر۪ينَۙ ﴿36﴾
قَالُۤوا
dediler ki
اَرْجِهْ
onu alıkoy
وَاَخَاهُ
ve kardeşini
وَابْعَثْ
ve gönder
فِي
—
الْمَدَۤائِنِ
şehirlere
حَاشِر۪ينَۙ
ulaklar
﴿٣٦﴾

36“Bunu ve kardeşini biraz burada beklet, bütün şehirlere haber gönder,

36(Meseleyi aralarında görüşen heyet, Firavun’a şu mütalâada bulundu:) “Onu ve kardeşini bir süre burada alıkoy ve bu arada bütün şehirlere ulaklar sal.” (Şuarâ, 36)

36They said: “Put him and his brother off for a while, and (in the meantime) send forth heralds to all cities,

يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَل۪يمٍ ﴿37﴾
يَأْتُوكَ
sana getirsinler
بِكُلِّ
bütün
سَحَّارٍ
büyücüleri
عَل۪يمٍ
bilgin
﴿٣٧﴾

37Sonra ne kadar usta sihirbaz varsa alıp gelsinler!” dediler.

37“Ne kadar bilgin, usta büyücü varsa toplayıp sana getirsinler.” (Şuarâ, 37)

37“To bring to your presence every learned, skillful sorcerer.”

Şuarâ 38–51
فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِم۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍۙ ﴿38﴾
فَجُمِعَ
ve bir araya getirildi
السَّحَرَةُ
sihirbazlar
لِم۪يقَاتِ
belirlenen vaktinde
يَوْمٍ
bir günün
مَعْلُومٍۙ
belli
﴿٣٨﴾

38Böylece belirlenen günde bütün usta büyücüler toplandı.

38Derken, kararlaştırılan malûm (bayram) gününde (Musa ile karşılaşmak üzere) bütün büyücüler bir araya toplandı. (Şuarâ, 38)

38So the sorcerers were assembled (to contend with Moses) at the appointed time on a day (made) well-known (to all),

وَق۪يلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَۙ ﴿39﴾
وَق۪يلَ
ve denildi
لِلنَّاسِ
halka da
هَلْ
musunuz?
اَنْتُمْ
siz de
مُجْتَمِعُونَۙ
toplanıyor
﴿٣٩﴾

39Halka da: “Haydi ne duruyorsunuz, siz de toplansanıza!”

39Halk da “Haydi, gelmiyor musunuz?” diye davet edildi. (Şuarâ, 39)

39And it was said to the people: “Will you not assemble (and attend also)?

لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَ ﴿40﴾
لَعَلَّنَا
umarız ki
نَتَّبِعُ
onlara tâbi oluruz
السَّحَرَةَ
sihirbazlara
اِنْ
eğer
كَانُوا
ise
هُمُ
onlar
الْغَالِب۪ينَ
üstün gelirler
﴿٤٠﴾

40“Umarız büyücüler galip gelirler, biz de onların dinlerine tâbi oluruz!” denildi.

40“Bekliyoruz ki büyücüler galip gelsin ve inanç hususunda biz de onlara tâbi olalım.” (Şuarâ, 40)

40“We are expecting that the sorcerers will triumph and we will follow them (in their religion).”

Açıklama (SY)

(39–40) Bu büyücüler, büyünün önemli bir rol oynadığı Amon kültünün resmî rahipleriydiler. Dolayısıyla, onların Hz. Mûsâ’ya galebe çalmaları devlet dininin halkın gözünde önemini pekiştirecekti. Onların ana gayeleri, Mûsâ’ya tâbi olmama idi. Yoksa gerçekte sihirbazların dinlerine de tâbi olma gayeleri yoktu. Büyücülere moral vermek ve onları tam gayrete getirmek için: “Haydi görelim sizi! Galip gelin de biz de sizin dininize girelim” diye teşcî ediyorlardı. Bu sözü kinaye kabilinden söylemişlerdi.

فَلَمَّا جَۤاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ ﴿41﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
جَۤاءَ
geldi(ler)
السَّحَرَةُ
sihirbazlar
قَالُوا
dediler
لِفِرْعَوْنَ
Firavun'a
اَئِنَّ
var değil mi?
لَنَا
bize
لَاَجْرًا
bir mükafat
اِنْ
eğer
كُنَّا
olursak
نَحْنُ
biz
الْغَالِب۪ينَ
üstün gelenler
﴿٤١﴾

41Büyücüler Firavunun huzuruna varınca ona: “Biz galip gelirsek, elbet bize büyük bir ödül verilir herhâlde!” dediler.

41Derken, sihirbazlar karşılaşma yerine geldi ve Firavun’a, “Eğer galip gelirsek herhalde bize büyük bir mükâfat verilir!” dediler. (Şuarâ, 41)

41So then the sorcerers came forth (for the encounter) and said to the Pharaoh: “We shall surely have a reward, if we are the victors, shall we?”

قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ ﴿42﴾
قَالَ
dedi
نَعَمْ
evet
وَاِنَّكُمْ
şüphesiz siz
اِذًا
o takdirde
لَمِنَ
—
الْمُقَرَّب۪ينَ
yakınlardan olacaksınız
﴿٤٢﴾

42“Evet, evet!” dedi, “üstelik, sizi yakın çevreme alacağım, benim gözdelerimden olacaksınız.”

42“Tabiî” dedi Firavun, “o zaman benim gözdelerimden olacaksınız.” (Şuarâ, 42)

42(The Pharaoh) answered: “Yes, indeed. And you will then be among those near-stationed to me.”

قَالَ لَهُمْ مُوسٰۤى اَلْقُوا مَۤا اَنْتُمْ مُلْقُونَ ﴿43﴾
قَالَ
dedi
لَهُمْ
onlara
مُوسٰۤى
Musa
اَلْقُوا
atın
مَۤا
şeyi
اَنْتُمْ
siz
مُلْقُونَ
atacağınız
﴿٤٣﴾

43Yarışma başlayınca Mûsa: “Önce siz marifetinizi ortaya koyun, ne atacaksanız atın!” dedi.

43(Müsabakaya geçildi ve) Musa büyücülere, “Haydi, ortaya ne koyacaksanız koyun!” dedi. (Şuarâ, 43)

43Moses said to them (the sorcerers): “Throw whatever you are going to throw!”

فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ ﴿44﴾
فَاَلْقَوْا
sonra bıraktılar
حِبَالَهُمْ
iplerini
وَعِصِيَّهُمْ
ve değneklerini
وَقَالُوا
ve dediler
بِعِزَّةِ
izzetine
فِرْعَوْنَ
Firavun'un
اِنَّا
biz
لَنَحْنُ
elbette biz
الْغَالِبُونَ
galib geleceğiz
﴿٤٤﴾

44İplerini ve değneklerini yere attılar ve: “Firavun’un izzetine yemin ederiz ki galip gelen biz olacağız” dediler.

44Ellerindeki ipleri ve değnekleri yere bıraktılar ve “Firavun’un gücü ve izzeti hakkına, galip gelen biz olacağız!” dediler. (Şuarâ, 44)

44So they threw their ropes and staffs, saying: “By the might and glory of Pharaoh, we will surely be the victors.”

فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ ﴿45﴾
فَاَلْقٰى
bırakıverdi
مُوسٰى
Musa
عَصَاهُ
asasını
فَاِذَا
birden
هِيَ
o
تَلْقَفُ
yutmaya başladı
مَا
şey(ler)i
يَأْفِكُونَۚ
onların uydurdukları
﴿٤٥﴾

45Derken Mûsâ da değneğini yere attı; bir de ne görsünler: O, büyücülerin göz boyayarak uydurup ortaya koydukları şeyleri yutuveriyor!

45Sonra da Musa asâsını yere bırakıverdi. Bir de ne görsünler, büyücülerin ortaya koyduğu bütün göz boyayıcı şeyleri yutuyor. (Şuarâ, 45)

45Thereafter, Moses threw his staff, and behold, it swallowed up their false devices.

فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۙ ﴿46﴾
فَاُلْقِيَ
derhal kapandılar
السَّحَرَةُ
sihirbazlar
سَاجِد۪ينَۙ
secdeye
﴿٤٦﴾

46Bunu gören sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

46Büyücüler hemen secdeye kapandılar. (Şuarâ, 46)

46The sorcerers threw themselves down, prostrating,

قَالُۤوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿47﴾
قَالُۤوا
dediler
اٰمَنَّا
iman ettik
بِرَبِّ
Rabbine
الْعَالَم۪ينَۙ
alemlerin
﴿٤٧﴾

47“Rabbülâlemin’e, biz de iman ettik.

47“Âlemlerin Rabbi’ne iman ettik!” dediler. (Şuarâ, 47)

47And they said: “We have come to believe in the Lord of the worlds,

رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ ﴿48﴾
رَبِّ
Rabbine
مُوسٰى
Musa'nın
وَهٰرُونَ
ve Harun'un
﴿٤٨﴾

48Mûsâ ile Harun’un Rabbine” dediler.

48“Musa’nın ve Harun’un Rabbi’ne!” (Şuarâ, 48)

48“The Lord of Moses and Aaron!”

قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّهُ لَكَب۪يرُكُمُ الَّذ۪ي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَۘ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ ﴿49﴾
قَالَ
(Firavun) dedi
اٰمَنْتُمْ
inandınız mı?
لَهُ
ona
قَبْلَ
önce
اَنْ
—
اٰذَنَ
ben izin vermeden
لَكُمْۚ
size
اِنَّهُ
şüphesiz o
لَكَب۪يرُكُمُ
büyüğünüzdür
الَّذ۪ي
—
عَلَّمَكُمُ
size öğreten
السِّحْرَۚ
sihri
فَلَسَوْفَ
öyleyse yakında
تَعْلَمُونَۘ
göreceksiniz
لَاُقَطِّعَنَّ
mutlaka keseceğim
اَيْدِيَكُمْ
ellerinizi
وَاَرْجُلَكُمْ
ve ayaklarınızı
مِنْ
—
خِلَافٍ
çapraz olarak
وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ
ve asacağım
اَجْمَع۪ينَ
hepinizi
﴿٤٩﴾

49Firavun: “Demek ben size izin vermeden ona inandınız ha! Anlaşıldı: Size büyüyü öğreten ustanız oymuş! Size yapacağımı da yakında öğreneceksiniz. Farklı yönlerden olmak üzere el ve ayaklarınızı kesecek ve hepinizi asacağım!”

49“Ben size izin vermeden ona inanmak ha?” diye (çıkıştı) Firavun: “Görüyorum ki size büyüyü öğreten asıl ustanız şu Musa imiş. Görürsünüz siz! Andolsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesecek ve hepinizi asacağım!” (Şuarâ, 49)

49(The Pharaoh) said: “What! Do you believe in Him before I give you permission? For sure he is your chief who has taught you sorcery. But in time you will certainly come to know. I will most certainly have your hands and feet cut off alternately, and then I will most certainly have you crucified all together.”

قَالُوا لَا ضَيْرَۘ اِنَّۤا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ ﴿50﴾
قَالُوا
dediler
لَا
yok
ضَيْرَۘ
zarar
اِنَّۤا
muhakkak biz
اِلٰى
—
رَبِّنَا
Rabbimize
مُنْقَلِبُونَۚ
döneceğiz
﴿٥٠﴾

50“Hiç önemi yok!” dediler, “biz zaten Rabbimize döneceğiz!”

50“Hiç önemi yok!” dediler, “Nasıl olsa Rabb’imize dönmekteyiz.” (Şuarâ, 50)

50They responded: “There is no hurt (in what you threaten us with). For surely to our (true and everlasting) Lord we are bound to return.”

اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَۤا اَنْ كُنَّۤا اَوَّلَ الْمُؤْمِن۪ينَۘ۟ ﴿51﴾
اِنَّا
şüphesiz biz
نَطْمَعُ
umarız
اَنْ
—
يَغْفِرَ
affedeceğini
لَنَا
bizi
رَبُّنَا
Rabbimizin
خَطَايَانَۤا
günahlarımızı
اَنْ
için
كُنَّۤا
olduğumuz
اَوَّلَ
ilk
الْمُؤْمِن۪ينَۘ۟
mü'minler
﴿٥١﴾

51“İman edenlerin öncüleri olduğumuzdan ötürü umarız ki Rabbimiz günahlarımızı affeder.”

51“Umarız ki (Musa ve Harun ile getirdikleri Mesaj’a) ilk iman edenler olduğumuz için Rabb’imiz günahlarımızı affeder.” (Şuarâ, 51)

51“We ardently desire that our Lord will forgive us our sins for we are the first to believe.”

A’râf 130–136
وَلَقَدْ اَخَذْنَۤا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّن۪ينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ ﴿130﴾
وَلَقَدْ
ve andolsun
اَخَذْنَۤا
maruz bıraktık
اٰلَ
oligarşisini
فِرْعَوْنَ
Firavun
بِالسِّن۪ينَ
yıllarca
وَنَقْصٍ
ve darlığıyla
مِنَ
—
الثَّمَرَاتِ
ürünlerin
لَعَلَّهُمْ
belki (diye)
يَذَّكَّرُونَ
düşünüp ibret alırlar
﴿١٣٠﴾

130Biz Firavun hanedanı düşünüp ibret alsınlar diye, senelerce onları kuraklık, kıtlık ve ürün azlığı ile cezalandırdık.

130Gerçekten Firavun oligarşisini yıllarca kıtlık, kuraklık ve gelir darlığına maruz bıraktık ki düşünüp ibret alsınlar. (A’râf, 130)

130And We certainly seized the family (the court and military aristocracy) of the Pharaoh with years of famine and scarcity of corps, so that they might reflect and be mindful.

فَاِذَا جَۤاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هٰذِه۪ۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسٰى وَمَنْ مَعَهُۘ اَلَۤا اِنَّمَا طَۤائِرُهُمْ عِنْدَ اللهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿131﴾
فَاِذَا
zaman
جَۤاءَتْهُمُ
onlara geldiği
الْحَسَنَةُ
bir iyilik
قَالُوا
derler
لَنَا
bizim hakkımızdır
هٰذِه۪ۚ
bu
وَاِنْ
eğer
تُصِبْهُمْ
kendilerine ulaşırsa
سَيِّئَةٌ
bir kötülük
يَطَّيَّرُوا
uğursuz sayarlardı
بِمُوسٰى
Musa
وَمَنْ
kimseleri
مَعَهُۘ
ve beraberindeki
اَلَۤا
iyi bilin ki
اِنَّمَا
ancak
طَۤائِرُهُمْ
onların uğursuzluğu
عِنْدَ
katındadır
اللهِ
Allah
وَلٰكِنَّ
fakat
اَكْثَرَهُمْ
çokları
لَا
—
يَعْلَمُونَ
bilmezler
﴿١٣١﴾

131Onlara iyilik, bolluk geldiğinde: “Hâ işte bu bizim hakkımız! Kendi becerimizle bunu elde ettik!” derlerdi. Eğer kendilerine bir kötülük gelirse onu, Mûsa ile beraberindeki müminlerin uğursuzluklarına verirlerdi. Dikkat edin, iyiliği olduğu gibi kötülüğü de yaratmak, ancak Allah’ın kudretiyledir fakat onların çoğu bilmezler.

131(Hayatlarının akışı içinde) Bolluk ve refah gördükleri zaman, “Bu, bizim hakkımız! Kabiliyet ve çalışmamızın ürünü bu!” derler; kötü bir durumla karşılaştıklarında ise onu Musa ile beraberindeki mü’minlerde iddia ettikleri uğursuzluğa verirler – Hayır, şunu iyi bilin ki onların uğur veya uğursuzluk dedikleri her şey, Allah’ın hükmü ve yaratmasıyladır. Ne var ki onların çoğu, ilimle alâkaları olmadığı için bunu bilmiyorlardı. – (A’râf, 131)

131But whenever prosperity came their way, they would say: “This is but our due and by our deserving,” and whenever evil befell them, they would attribute it to the ill augury (they alleged) of Moses and whoever was in his company. Beware! their auspice (whether evil or good) was decreed by God, but most of them did not know (being ignorant of true knowledge).

وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِه۪ مِنْ اٰيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَاۙ فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ ﴿132﴾
وَقَالُوا
ve dediler ki
مَهْمَا
ne kadar
تَأْتِنَا
getirsen de bize
بِه۪
—
مِنْ
bir
اٰيَةٍ
mucize
لِتَسْحَرَنَا
bizi büyülemek için
بِهَاۙ
onunla
فَمَا
değiliz
نَحْنُ
biz
لَكَ
sana
بِمُؤْمِن۪ينَ
inanacak
﴿١٣٢﴾

132Ve şöyle derlerdi: “Bizi büyülemek için sen hangi mûcizeyi getirirsen getir, imkânı yok, sana inanacak değiliz!”

132Ve şöyle derlerdi: “Bizi büyülemek için ne kadar kendince mucize gösterirsen göster, sana asla inanacak değiliz.” (A’râf, 132)

132And they would say: “Whatever sign you produce before us to cast a spell on us, we are not going to believe you.”

فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِم۪ينَ ﴿133﴾
فَاَرْسَلْنَا
Biz de gönderdik
عَلَيْهِمُ
onların üzerine
الطُّوفَانَ
tufan
وَالْجَرَادَ
ve çekirge
وَالْقُمَّلَ
ve haşereler
وَالضَّفَادِعَ
ve kurbağalar
وَالدَّمَ
ve kan
اٰيَاتٍ
deliller olarak
مُفَصَّلَاتٍ
ayrı ayrı
فَاسْتَكْبَرُوا
ama yine büyüklük tasladılar
وَكَانُوا
ve oldular
قَوْمًا
bir topluluk
مُجْرِم۪ينَ
suçlu
﴿١٣٣﴾

133Biz de kudretimizin ayrı ayrı delilleri olarak onların üzerine tufan gönderdik, çekirgeler gönderdik, haşerat gönderdik, kurbağalar gönderdik, kan gönderdik. Yine de inat edip büyüklük tasladılar ve suçlu bir topluluk oldular.

133(Biz yine de düşünüp kendilerine gelirler mi diye) Her biri (Ulûhiyet ve Rubûbiyetimizin ve Musa’nın yolunun doğruluğu, buna mukabil, Firavun ve oligarşisinin helâk yolunda olduğunun) ayrı ve açık bir delili olarak farklı zamanlarda sel baskınları-salgın hastalıklar, ekinlerini mahveden çekirgeler, evlerdeki yiyeceklerine ve kendi bedenlerine üşüşen haşereler ve kurbağalar gönderdik ve bütün sularını kana çevirdik. Ama bütün bunlara rağmen onlar kibir ve inatlarından vazgeçmediler ve sürekli günah hasadıyla meşgul inkârcı bir topluluk olarak kaldılar. (A’râf, 133)

133So, (in order that they might reflect and be mindful) We sent upon them floods and (plagues of) locusts and vermin, and frogs, and (water turning into) blood: distinct signs one after another. Yet they remained arrogant, and they were a criminal people committed to accumulating sins.

Açıklama (SY)

Firavun halkına gönderilen bu felaketlerin gerek nitelikleri, gerek süreleri hakkında, Kur’ân’da hiçbir bilgi ve işaret bulunmuyor. İsrailiyat kaynaklı ayrıntılı hikayeler bazı tefsirlerde yer almıştır.

وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَۚ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَن۪ۤي اِسْرَۤاء۪يلَۚ ﴿134﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
وَقَعَ
çökünce
عَلَيْهِمُ
üzerlerine
الرِّجْزُ
musibet
قَالُوا
dediler
يَا
—
مُوسَى
Ey Musa
ادْعُ
yalvar
لَنَا
bizim için
رَبَّكَ
Rabbine
بِمَا
üzerine
عَهِدَ
verdiği söz
عِنْدَكَۚ
sana
لَئِنْ
eğer
كَشَفْتَ
kaldırırsan
عَنَّا
bizden
الرِّجْزَ
musibeti
لَنُؤْمِنَنَّ
muhakkak inanacağız
لَكَ
sana
وَلَنُرْسِلَنَّ
ve mutlaka göndereceğiz
مَعَكَ
seninle beraber
بَن۪ۤي
oğullarını
اِسْرَۤاء۪يلَۚ
İsrail
﴿١٣٤﴾

134Azap üzerlerine çökünce dediler ki: “Mûsâ! Rabbin ile arandaki ahit uyarınca, bizim için O’na yalvar. Eğer bu azabı üstümüzden kaldırırsan, mutlaka sana inanacak ve İsrailoğullarını da seninle göndereceğiz.”

134Musibet üzerlerine çökünce Musa’ya gelir ve şöyle sızlanırlardı: “Ey Musa, O’nun (Kendi Ulûhiyet ve Rubûbiyet’ine mukabil sana olan kulluk ve risalet) ahdi (ve dualarını kabul edeceği) sözü hakkı için bizim adımıza Rabb’ine yalvar. Andolsun, eğer bu musibeti üzerimizden kaldırırsan, hiç şüphen olmasın ki sana inanacak ve yine hiç şüphen olmasın ki İsrail Oğulları’nı seninle birlikte göndereceğiz.” (A’râf, 134)

134Each time a plague befell them, they would say: “O Moses, pray for us to your Lord for the covenant He has made with you (of servanthood and Messengership with respect to His Lordship): for sure, if you remove this plague from us, we will surely believe in you, and we will surely let the Children of Israel go with you.”

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰۤى اَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ ﴿135﴾
فَلَمَّا
ne zaman
كَشَفْنَا
Biz kaldırsak
عَنْهُمُ
onlardan
الرِّجْزَ
musibeti
اِلٰۤى
kadar
اَجَلٍ
bir süreye
هُمْ
onlar
بَالِغُوهُ
geçirecekleri
اِذَا
hemen
هُمْ
onlar
يَنْكُثُونَ
yeminlerini bozarlar
﴿١٣٥﴾

135Biz, geçirecekleri bir süreye kadar onlardan azabı kaldırınca da yeminlerinden döndüler.

135Biz verdikleri sözü yerine getirebilecekleri bir süre için musibeti üzerlerinden kaldırınca da sözlerinden hemen dönüveriyorlardı. (A’râf, 135)

135But when We removed the plague from them for a term in which they were to fulfill (what they promised), they then broke their promise.

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ ﴿136﴾
فَانْتَقَمْنَا
hak ettikleri cezayı verdik
مِنْهُمْ
onlara
فَاَغْرَقْنَاهُمْ
onları boğduk
فِي
—
الْيَمِّ
denizde
بِاَنَّهُمْ
çünkü onlar
كَذَّبُوا
yalanlamışlardı
بِاٰيَاتِنَا
ayetlerimizi
وَكَانُوا
ve olmuşlardı
عَنْهَا
onları
غَافِل۪ينَ
umursamaz
﴿١٣٦﴾

136Biz de âyetlerimizi yalan sayıp umursamadıkları için onlardan intikam alarak denizde boğduk.

136Bu şekilde, âyetlerimizi yalanlamakta direndikleri ve (onca açıklığına ve kesinliğine rağmen) onları hiç umursamadıkları için neticede hak ettikleri cezayı verdik ve onları denizde boğduk. (A’râf, 136)

136So We inflicted Our retribution on them (just as they deserved), and so caused them to drown in the sea, as they denied Our signs (with willful persistence), and were heedless of them.

Şuarâ 52–66
وَاَوْحَيْنَۤا اِلٰى مُوسٰۤى اَنْ اَسْرِ بِعِبَاد۪ۤي اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ ﴿52﴾
وَاَوْحَيْنَۤا
ve vahyettik
اِلٰى
—
مُوسٰۤى
Musa'ya
اَنْ
diye
اَسْرِ
geceleyin yürüt
بِعِبَاد۪ۤي
kullarımı
اِنَّكُمْ
siz mutlaka
مُتَّبَعُونَ
takibedileceksiniz
﴿٥٢﴾

52Mûsâ’ya da: “Mümin kullarımı geceden yola çıkar; zira siz mutlaka takip edileceksiniz!” diye vahyettik.

52(Hadiseler bir noktaya geldi ve nihayet) Musa’ya, “Kullarımı gece yola çıkar; arkadan sizi mutlaka takip edecekler” diye vahyettik. (Şuarâ, 52)

52(Events developed to the point that) We revealed to Moses: “Set forth with My servants by night: surely, you will be pursued.”

فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَۤائِنِ حَاشِر۪ينَۚ ﴿53﴾
فَاَرْسَلَ
ve saldı
فِرْعَوْنُ
Firavun
فِي
—
الْمَدَۤائِنِ
şehirlere
حَاشِر۪ينَۚ
(asker) toplayıcılar
﴿٥٣﴾

53Firavun ise onları takip etmek gayesiyle, bütün şehirlere asker toplamak üzere görevliler çıkardı.

53Bu arada Firavun, asker toplamak üzere bütün şehirlere görevliler saldı. (Şuarâ, 53)

53Then the Pharaoh sent heralds to the cities (to mobilize his troops),

اِنَّ هٰۤؤُۨلَۤاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَل۪يلُونَۙ ﴿54﴾
اِنَّ
şüphesiz
هٰۤؤُۨلَۤاءِ
şunlar
لَشِرْذِمَةٌ
topluluktur
قَل۪يلُونَۙ
az bir
﴿٥٤﴾

54“Esasen bunlar çok küçük, sefil bir gruptur.

54“Esasen bunlar, çok küçük ve sefil bir topluluktur!” diyorlardı. (Şuarâ, 54)

54(Saying:) “Those people are indeed a paltry band;

وَاِنَّهُمْ لَنَا لَغَۤائِظُونَۙ ﴿55﴾
وَاِنَّهُمْ
ve elbette onlar
لَنَا
bizi
لَغَۤائِظُونَۙ
kızdırmaktadırlar
﴿٥٥﴾

55Fakat bize karşı kızgın olup diş bilemektedirler.

55“(Cirimlerine bakmadan) bizi öfkelendiriyorlar.” (Şuarâ, 55)

55“And (forgetting their lack in numbers and power), they have offended against us (and so provoked our wrath).

وَاِنَّا لَجَم۪يعٌ حَاذِرُونَۘ ﴿56﴾
وَاِنَّا
ve mutlaka biz
لَجَم۪يعٌ
bir topluluğuz
حَاذِرُونَۘ
tedbirli
﴿٥٦﴾

56Biz de elbette uyanık, tedbirli bir topluluğuz” diyordu.

56“Ama biz, elbette uyanık ve tedbirli, büyük bir topluluğuz.” (Şuarâ, 56)

56“As for us, we are assuredly a numerous host, ever on guard.”

فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ ﴿57﴾
فَاَخْرَجْنَاهُمْ
böylece Biz onları çıkardık
مِنْ
—
جَنَّاتٍ
bahçelerinden
وَعُيُونٍۙ
ve pınarlardan
﴿٥٧﴾

57Ama neticede Biz onları bahçelerinden ve pınarlarından çıkardık,

57Böylece Biz onları, çok güzel bağlardan, bahçelerden, pınarlardan ve akıp duran su kaynaklarından çıkardık; (Şuarâ, 57)

57Thus did We drive them out of (all that they had enjoyed of) gardens and springs,

وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَر۪يمٍۙ ﴿58﴾
وَكُنُوزٍ
ve hazineler(inden)
وَمَقَامٍ
ve makamlardan
كَر۪يمٍۙ
değerli
﴿٥٨﴾

58Hazinelerinden, servetlerinden ve kendilerince çok değerli makam ve mevkilerinden.

58Onca hazinelerden, servetlerden, (kendilerince) çok değerli o yüksek makam ve mevkilerden de. (Şuarâ, 58)

58And treasures, excellent dwellings, and noble status.

كَذٰلِكَۘ وَاَوْرَثْنَاهَا بَن۪ۤي اِسْرَۤاء۪يلَۚ ﴿59﴾
كَذٰلِكَۘ
böylece
وَاَوْرَثْنَاهَا
bunları miras yaptık
بَن۪ۤي
oğullarına
اِسْرَۤاء۪يلَۚ
İsrail
﴿٥٩﴾

59Bu olay böylece tamamlandı. Bahsedilen bütün o nimetlere İsrailoğullarını mirasçı yaptık.

59Her şey, işte böyle cereyan etti. Sonunda, benzer büyük nimetleri İsrail Oğullarına bahşettik. (Şuarâ, 59)

59Things happened thus, and We made the Children of Israel survive them and inherit (the same kind of bounties).

Açıklama (SY)

Bu ara cümle 7,137’de atıfta bulunulan, İsrailoğullarının Mısır’daki sefalet günlerinden sonra Filistin’de kavuşacakları bolluk ve ikbal günlerine işaret etmektedir.

فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِق۪ينَ ﴿60﴾
فَاَتْبَعُوهُمْ
onları takibe koyuldular
مُشْرِق۪ينَ
güneş doğarken
﴿٦٠﴾

60(Takip kıssasına dönelim.) Güneş doğup ortalığı aydınlatırken Firavun’un ordusu onları takibe koyuldu.

60Derken Firavun’un ordusu, güneş doğup ortalığı aydınlatırken, (geceden yola çıkmış bulunan) İsrail Oğulları’nı takibe koyuldu. (Şuarâ, 60)

60At sunrise, the Pharaoh set off in pursuit of them. tyrant tyrannical

فَلَمَّا تَرَۤاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰۤى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ ﴿61﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
تَرَۤاءَ
birbirini görünce
الْجَمْعَانِ
iki topluluk
قَالَ
dedi(ler)
اَصْحَابُ
beraberindekiler
مُوسٰۤى
Musa'nın
اِنَّا
şüphesiz biz
لَمُدْرَكُونَۚ
işte yakalandık
﴿٦١﴾

61İki topluluk birbirini görecek kadar yaklaşınca Mûsâ’nın arkadaşları: “Eyvah! Bize yetiştiler!” dediler.

61İki topluluk birbirlerini görecek mesafeye gelince Musa’nın beraberindekiler, “Eyvah, yakalandık!” dediler. (Şuarâ, 61)

61When the two hosts came in view of each other, the companions of Moses said: “We are certainly overtaken!”

قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ ﴿62﴾
قَالَ
(Musa) dedi
كَلَّاۚ
hayır
اِنَّ
şüphesiz
مَعِيَ
benimle beraberdir
رَبّ۪ي
Rabbim
سَيَهْد۪ينِ
bana yol gösterecektir
﴿٦٢﴾

62“Hayır, asla!” dedi, “Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!”

62“Asla!” dedi Musa, “Rabb’im muhakkak benimledir; bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” (Şuarâ, 62)

62He replied: “Certainly not. My Lord is surely with me; He will guide me (to deliverance).”

فَاَوْحَيْنَۤا اِلٰى مُوسٰۤى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۘ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ ﴿63﴾
فَاَوْحَيْنَۤا
diye vahyettik
اِلٰى
—
مُوسٰۤى
Musa'ya
اَنِ
—
اضْرِبْ
vur
بِعَصَاكَ
asanla
الْبَحْرَۘ
denize
فَانْفَلَقَ
sonra yarıldı
فَكَانَ
ve oldu
كُلُّ
her
فِرْقٍ
bölüm
كَالطَّوْدِ
bir dağ gibi
الْعَظ۪يمِۚ
büyük
﴿٦٣﴾

63Biz Mûsâ’ya: “Asânı denize vur!” diye vahyettik. Vurur vurmaz deniz yarıldı, öyle ki birer koridor gibi açılan yolun iki yanında sular büyük dağlar gibi yükseldi.

63Biz de Musa’ya, “Asânla denize vur!” diye vahyettik. Musa vurur vurmaz deniz yarıldı ve sular, (koridor benzeri açılan yolun iki yanına) birer büyük dağ gibi yığıldı. (Şuarâ, 63)

63We revealed to Moses: “Strike the sea with your staff.” Thereupon the sea split, and each part became like a towering mountain.

وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَۚ ﴿64﴾
وَاَزْلَفْنَا
ve yaklaştırdık
ثَمَّ
buraya
الْاٰخَر۪ينَۚ
ötekileri
﴿٦٤﴾

64Ötekileri (Firavun’un ordusunu da) oraya yaklaştırdık.

64Ötekileri (Firavun’un ordusunu da) oraya yaklaştırdık. (Şuarâ, 64)

64We brought the others (the Pharaoh and his host) close to the same spot.

وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُۤ اَجْمَع۪ينَۚ ﴿65﴾
وَاَنْجَيْنَا
ve kurtardık
مُوسٰى
Musa'yı
وَمَنْ
ve olanları
مَعَهُۤ
beraberinde
اَجْمَع۪ينَۚ
hepsini
﴿٦٥﴾

65Mûsâ’yı ve beraberinde olan herkesi kurtardık.

65Musa’yı ve beraberinde bulunan herkesi kurtardık. (Şuarâ, 65)

65And We saved Moses and all those who were with him.

ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَۘ ﴿66﴾
ثُمَّ
sonra
اَغْرَقْنَا
boğduk
الْاٰخَر۪ينَۘ
ötekilerini
﴿٦٦﴾

66Öbürlerini ise suda boğduk.

66Ardından, diğerlerini suda boğduk. (Şuarâ, 66)

66Afterwards, We caused the others to drown.

Yûnus 90–92
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ۤي إِسْرَۤاء۪يلَ الْبَحْرَ فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًاۘ حَتّٰۤى اِذَۤا اَدْرَكَهُ الْغَرَقُۙ قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَۤا اِلٰهَ اِلَّا الَّذ۪ۤي اٰمَنَتْ بِه۪ بَنُۤوا اِسْرَۤاء۪يلَ وَاَنَاۨ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ ﴿90﴾
وَجَاوَزْنَا
ve geçirdik
بِبَن۪ۤي
oğullarını
اِسْرَۤاء۪يلَ
İsrail
الْبَحْرَ
denizden
فَاَتْبَعَهُمْ
onların peşlerine düştüler
فِرْعَوْنُ
Firavun
وَجُنُودُهُ
ve askerleri de
بَغْيًا
taşkınlıkla
وَعَدْوًاۘ
ve düşmanlıkla
حَتّٰۤى
sonunda
اِذَۤا
zaman
اَدْرَكَهُ
onu yakaladığı
الْغَرَقُۙ
boğulma
قَالَ
dedi
اٰمَنْتُ
iman ettim
اَنَّهُ
elbette
لَۤا
olmadığına
اِلٰهَ
ilah
اِلَّا
başka
الَّذ۪ۤي
kimseden
اٰمَنَتْ
iman ettiği
بِه۪
kendisine
بَنُۤوا
oğullarının
اِسْرَۤاء۪يلَ
İsrail
وَاَنَاۨ
ve ben de
مِنَ
—
الْمُسْلِم۪ينَ
Müslümanlardanım
﴿٩٠﴾

90Derken, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Hemen Firavun, askerleriyle beraber haksız ve saldırgan bir şekilde peşlerine düştü. Nihâyet boğulmak üzere iken: “İman ettim. İsrailoğullarının inandığı İlahtan başka tanrı yokmuş. Ben de O’na teslim olanlardanım” dedi.

90Derken, İsrail Oğulları’nı denizden geçirdik; o esnada Firavun ve ordusu, tam bir hak tanımazlık, taşkınlık ve düşmanlık içinde peşlerinden geliyordu. Fakat ne zaman ki (Musa ve yanındaki mü’minler için açılan yoldan denize girdiler ve sular birden üzerlerine kapanıp da) kendisini yutma noktasına geliverdi, o zaman Firavun, “İnandım ki İsrail Oğulları’nın inandığından başka ilâh yoktur ve ben, O’na tam teslim olmuş (Müslüman)lardanım!” dedi. (Yûnus, 90)

90And We brought the Children of Israel across the sea, and the Pharaoh and his hosts pursued them with vehement insolence and hostility, until (they were overwhelmed by the waters of the sea opened for Moses and his people to cross,) and when the drowning overtook the Pharaoh, he exclaimed: “I have come to believe that there is no deity save Him in whom the Children of Israel believe, and I am of the Muslims (those who have submitted themselves wholly to Him).”

اٰۤلْئٰنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿91﴾
اٰۤلْئٰنَ
şimdi mi?
وَقَدْ
oysa
عَصَيْتَ
isyan etmiştin
قَبْلُ
daha önce
وَكُنْتَ
ve olmuştun
مِنَ
—
الْمُفْسِد۪ينَ
bozgunculardan
﴿٩١﴾

91“Şimdi mi? Halbuki bundan önce isyan etmiştin, bozgunculardan olmuştun!

91Şimdi mi? Şurası bir gerçek ki bundan önce hep isyan içinde yaşadın ve bozgunculardan biriydin. (Yûnus, 91)

91Now? – (You surrender now) when before this you always rebelled and were of those engaged in causing disorder and corruption?

فَالْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اٰيَةًۘ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ اٰيَاتِنَا لَغَافِلُونَ۟ ﴿92﴾
فَالْيَوْمَ
bugün
نُنَجّ۪يكَ
kurtaracağız
بِبَدَنِكَ
senin bedenini
لِتَكُونَ
olman için
لِمَنْ
kimseler için
خَلْفَكَ
senden sonra gelecek
اٰيَةًۘ
bir ibret
وَاِنَّ
gerçekte ise
كَث۪يرًا
çoğu
مِنَ
—
النَّاسِ
insanlardan
عَنْ
—
اٰيَاتِنَا
ayetlerimizden
لَغَافِلُونَ۟
kayıtsızdır
﴿٩٢﴾

92Biz de bugün senin bedenini denizden kurtarıp karada bir yere çıkaracağız ki senden sonra gelecek nesillere ibret olasın.” Doğrusu insanların birçoğu bizim âyetlerimizden, ibret alınacak delillerimizden gafildirler.

92Ama bugün, (ebedî hayatın adına hiç faydası olmayacak şu yeis halindeki imanına mükâfat olarak) seni bedeninle kurtaracak ve vücudunu (bu denizde çürümeye bırakmayıp) dışarı çıkaracağız ki senden sonra gelecekler için bir ibret, bir delil olsun. Doğrusu, insanlardan pek çoğu âyetlerimize, ibret kaynağı delillerimize karşı kayıtsızdır. (Yûnus, 92)

92So this day (as a recompense for your belief in the state of despair which will be of no avail to you in the Hereafter), We will save only your body, that you may be a sign for those to come after you. Surely, a good many people among humankind are heedless of Our signs (full of clear warning and lessons).

Açıklama (SY)

(91–92) Mevcut Tevrat metni, Mısır’dan çıkış konusunda küçük ayrıntılara bile yer verecek kadar tafsilat ihtiva etmesine rağmen, Firavun’un bedeninin mahfuz kalacağına dair bu önemli hâdiseye hiç temas etmez. Kur’ân’ın mûcizevî bir tarzda haber verdiği bu hâdise, son asırda keşfedilmiştir. Cebelein yöresinde mumyalanmadığı halde hiç bozulmamış bir ceset bulunup Londra’da Brıtish Museum’a götürülmüştür. Firavun’a ait olduğu düşünülen en az üç bin yıllık bu ceset, insanlar tarafından müzede ibretle seyredilmektedir. (Diyanet İslam Ansiklopedisi, Firavun md.)

Tâ-Hâ 83–98
وَمَۤا اَعْجَلَكَ عَنْ قَوْمِكَ يَا مُوسٰى ﴿83﴾
وَمَۤا
nedir?
اَعْجَلَكَ
seni aceleyle sevk eden
عَنْ
—
قَوْمِكَ
kavminden (ayrılmaya)
يَا
—
مُوسٰى
Ey Musa
﴿٨٣﴾

83“Hem Musa!” dedi, “seni halkından çabucak ayrılıp gelmeye sevk eden sebep ne?”

83(Musa, sözleşmemiz gereği Tevrat’ı almak için dağa geldiğinde) “Ey Musa” dedik, “seni böyle aceleyle kavminden ayrılıp, buraya gelmeye sevk eden nedir?” (Tâ-Hâ, 83)

83(When Moses came to Our appointment with him in Mount Sinai to receive the Torah, We asked him:) “Moses, what has caused you to leave your people behind in such haste?”

Açıklama (SY)

Hz. Mûsâ, ümmetinden 70 kişi seçerek Tevrat’ı almak üzere onlarla Tûr’a gidiyordu. Kendisi, Rabbine olan şevkinden ötürü ilerleyip o yetmiş nakibi geride bırakmıştı.

قَالَ هُمْ اُوۨلَۤاءِ عَلٰۤى اَثَر۪ي وَعَجِلْتُ اِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضٰى ﴿84﴾
قَالَ
dedi ki
هُمْ
onlar
اُوۨلَۤاءِ
işte
عَلٰۤى
üzerindeler
اَثَر۪ي
benim izim
وَعَجِلْتُ
ve ben acele ettim
اِلَيْكَ
Sana
رَبِّ
Rabbim
لِتَرْضٰى
razı olman için
﴿٨٤﴾

84“Onlar” dedi, “beni izliyorlar. Benden daha çok razı olman için sana kavuşmakta acele davrandım ya Rabbî!”

84“Onlar” diye cevap verdi Musa, “onlar, benim izimdedirler. Ben ise Rabb’im, sırf Sen’in rızan için bir an önce Sana kavuşmak maksadıyla acele ettim.” (Tâ-Hâ, 84)

84He replied: “They are following in my footsteps; and I have shown haste to come to You so that You may be well-pleased with Me.”

قَالَ فَاِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَاَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ ﴿85﴾
قَالَ
dedi
فَاِنَّا
ama Biz
قَدْ
muhakkak
فَتَنَّا
sınadık
قَوْمَكَ
kavmini
مِنْ
—
بَعْدِكَ
senden sonra
وَاَضَلَّهُمُ
ve onları yoldan çıkardı
السَّامِرِيُّ
Samiri
﴿٨٥﴾

85Allah buyurdu: “Sen öyle biliyorsun amma onlar senin izinde değiller, zira Biz senin ayrılmandan sonra halkını sınadık ve Samirî onları yoldan çıkardı.”

85Allah, “Ama bil ki” buyurdu, “sen ayrıldıktan sonra kavmini (imanın kalblerine tam oturmamış olması sebebiyle) bir imtihana maruz bıraktık. Sâmirî, onları (içlerinden pek çoğunu) yoldan çıkardı.” (Tâ-Hâ, 85)

85(God) said: “Then (know that) We have put your people to a test in your absence, and the Sāmirī has led them astray.”

Açıklama (SY)

Tevrat’a göre bu altın buzağı heykelini yapan bizzat Harun (a.s.)’dır. Halbuki Kur’ân-ı Kerim gerçeği ifade eder. Bunu yapanın, Samirî olduğunu bildirip, Hz. Harun’un bundan berî olduğunu ilan eder.

فَرَجَعَ مُوسٰۤى اِلٰى قَوْمِه۪ غَضْبَانَ اَسِفًاۚ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًاۘ اَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ اَمْ اَرَدْتُمْ اَنْ يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَخْلَفْتُمْ مَوْعِد۪ي ﴿86﴾
فَرَجَعَ
bunun üzerine döndü
مُوسٰۤى
Musa
اِلٰى
—
قَوْمِه۪
halkına
غَضْبَانَ
çok kızgın bir halde
اَسِفًاۚ
üzüntülü
قَالَ
dedi
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
اَلَمْ
—
يَعِدْكُمْ
size vaatte bulunmadı mı?
رَبُّكُمْ
Rabbiniz
وَعْدًا
bir vaatle
حَسَنًاۘ
güzel
اَفَطَالَ
uzun mu geldi?
عَلَيْكُمُ
size
الْعَهْدُ
süre
اَمْ
yoksa
اَرَدْتُمْ
mi istediniz?
اَنْ
diye
يَحِلَّ
insin
عَلَيْكُمْ
üstünüze
غَضَبٌ
bir gazabın
مِنْ
—
رَبِّكُمْ
Rabbinizden
فَاَخْلَفْتُمْ
bu yüzden caydınız
مَوْعِد۪ي
bana verdiğiniz sözden
﴿٨٦﴾

86Mûsâ derhal son derece kızgın ve üzgün olarak halkına döndü: “Ey milletim!” dedi, “Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Verilen sözün üzerinden çok uzun süre mi geçti, yoksa Rabbinizin gazabının tepenize inmesini mi istiyorsunuz ki bana olan vaadinizden caydınız?”

86Musa, oldukça kızgın ve üzüntülü olarak halkına döndü. “Ey halkım” dedi, “Rabb’iniz size, (dünya ve Âhiret saadetiniz adına Tevrat’ı vermek ve çevresini bereketlerle donattığı o mübarek topraklara sizi yerleştirmek gibi) güzel bir va’dde bulunmadı mı? Sizden ayrılışımın üzerinden uzun bir zaman mı geçti yoksa Rabb’inizden ağır bir cezaya müstahak olup onun üzerinize inmesini mi diliyorsunuz da bana olan sözünüzden hemen caydınız?” (Tâ-Hâ, 86)

86So Moses returned to his people in anger and sorrow. He said: “My people! Did your Lord not make you a fair promise (that He would grant you the Torah for your happiness in both worlds and settle you in the land the environs of which He has blessed)? Did, then, the time appointed (for my absence) seem too long to you or did you desire that a condemnation from your Lord should fall upon you, that you broke your promise to me?”

قَالُوا مَۤا اَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلٰكِنَّا حُمِّلْنَۤا اَوْزَارًا مِنْ ز۪ينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذٰلِكَ اَلْقَى السَّامِرِيُّۙ ﴿87﴾
قَالُوا
dediler ki
مَۤا
—
اَخْلَفْنَا
caymadık
مَوْعِدَكَ
senin sözünden
بِمَلْكِنَا
kendi irademizle
وَلٰكِنَّا
fakat
حُمِّلْنَۤا
bize yükletilmişti
اَوْزَارًا
yükler (günahlar)
مِنْ
—
ز۪ينَةِ
ziynet eşyalarından
الْقَوْمِ
o milletin
فَقَذَفْنَاهَا
onları attık
فَكَذٰلِكَ
aynı şekilde
اَلْقَى
attı
السَّامِرِيُّۙ
Samiri de
﴿٨٧﴾

87“Biz” dediler, “kendi güç ve irademizle sana olan vaadimizden dönmedik. Fakat biz o halkın, Mısırlıların zinet eşyalarından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları ateşe attık. Samirî de kendi mücevheratını atıverdi.”

87“Biz” dediler, “sana verdiğimiz sözden, bizzat kendimizden kaynaklanan iradî bir tasarrufla caymadık. Fakat üzerimizde o topluluktan (Mısırlılardan) kalma ziynet eşyaları vardı ve bunlar bize yük oluyordu. Onları bıraktık. Sâmirî de eritmek için onları ateşe attı.” (Tâ-Hâ, 87)

87They said: “We did not break our promise to you of our own accord (with intent), but we were loaded with (sinful) loads of ornaments of the people (of Egypt), and we threw them (to get rid of them), in the same way as the Samiri threw (them, into a fire).”

Açıklama (SY)

İsrailoğulları Mısır’dan çıkmadan önce Mısırlılardan bir miktar altın ve zinet eşyaları ödünç almışlardı. Hz. Mûsâ’nın dönüşü gecikince Samirî: “Onun engellenmesinin sebebi, sizdeki bu emanetlerdir.” dedi. Bunun üzerine, altınları getirip onun önünde topladılar. Samirî de eritip buzağı şekline koydu. Sonra Cebrail (a.s.)’ın bineğinin izinden avuçladığı bir avuç bereketli toprağı sürünce, buzağı ses çıkardı. Razî’ye göre bunun sebebi ona hayat girmesi değil, heykele konulmuş olan bazı deliklere hava girmesi sonucunda buzağı heykeli ses çıkarmıştır.

فَاَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هٰذَۤا اِلٰهُكُمْ وَاِلٰهُ مُوسٰى فَنَسِيَۘ ﴿88﴾
فَاَخْرَجَ
sonra ortaya çıkardı
لَهُمْ
onlara
عِجْلًا
bir buzağı
جَسَدًا
heykeli
لَهُ
onun
خُوَارٌ
böğürmesi olan
فَقَالُوا
dediler ki
هٰذَۤا
bu
اِلٰهُكُمْ
sizin ilahınız
وَاِلٰهُ
ve ilahıdır
مُوسٰى
Musa'nın
فَنَسِيَۘ
fakat o unuttu
﴿٨٨﴾

88Derken o, ahali için böğürme marifeti olan bir buzağı heykeli döküp çıkardı. Samirî ve arkadaşları: “İşte bu, sizin de Mûsâ’nın da tanrısıdır, ama Mûsâ bunu unuttu!” dediler.

88Sâmirî sonra o ahali için böğürmesi olan bir buzağı heykeli döküp çıkardı ve kendisine destek olanlarla birlikte, “Aslında ilâhınız budur, Musa’nın ilâhı da budur fakat o unuttu ve başka ilâh aramaya çıktı” dediler. (Tâ-Hâ, 88)

88And then he brought out for them a calf shaping to it (from the molten ornaments) a body (which made a sound like) mooing. Then they said (some of them to others): “This is your deity and the deity of Moses, but he has forgotten.”

Açıklama (SY)

Son cümlede, Hz. Mûsâ’nın unuttuğunu iddia ettikleri söz ile, şu iki şey kasdedilmiş olabilir: Samirî ve taraftarları: “Bu buzağı tanrıdır, fakat Mûsâ bunu unutup gitti.” yahut “Mûsâ, onun tanrı olduğunu unuttu” demek istemişlerdi.

Burada bu halkın maddeciliğine de ayrıca işaret edilmiş olabilir: Som altın buzağı heykeli karşısında akılları başlarından gitti. “Bu dururken insan başka şeyin ardına düşer mi?” demek istediler, vallahu a’lem.

اَفَلَا يَرَوْنَ اَلَّا يَرْجِعُ اِلَيْهِمْ قَوْلًاۙ وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا۟ ﴿89﴾
اَفَلَا
—
يَرَوْنَ
onlar görmüyorlar mı?
اَلَّا
asla
يَرْجِعُ
dönemez
اِلَيْهِمْ
kendilerine
قَوْلًاۙ
bir sözle
وَلَا
ve değildir
يَمْلِكُ
güce sahip
لَهُمْ
onlara
ضَرًّا
bir zarar vermeye
وَلَا
ve
نَفْعًا۟
fayda
﴿٨٩﴾

89Onlar görmüyorlar mıydı ki o heykel, kendilerine mukabele edecek bir çift laf söyleyemiyordu. Kendilerine gelen bir zararı önleyemediği gibi, onlara fayda da sağlamıyordu.

89Acaba hiç görmüyorlar mıydı ki o buzağı heykeli, kendilerine mukabele için tek bir söz bile söyleyemiyordu; – o halde, ilâh diye kendisine dua ettiklerinde dualarına nasıl karşılık verebilecekti? – zarar ve fayda adına da hiçbir güce sahip değildi ki ne onlardan bir zararı savabilsin ne de onlara en küçük bir fayda sağlayabilsin. (Tâ-Hâ, 89)

89Did they not see at all that (even) it could not return to them a word (for answer), and had no power to harm or benefit them?

وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هٰرُونُ مِنْ قَبْلُ يَا قَوْمِ اِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِه۪ۚ وَاِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمٰنُ فَاتَّبِعُون۪ي وَاَط۪يعُۤوا اَمْر۪ي ﴿90﴾
وَلَقَدْ
andolsun
قَالَ
demişti
لَهُمْ
kendilerine
هٰرُونُ
Harun
مِنْ
—
قَبْلُ
önceden
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
اِنَّمَا
şüphesiz
فُتِنْتُمْ
siz imtihana çekildiniz
بِه۪ۚ
bununla
وَاِنَّ
ve şüphesiz
رَبَّكُمُ
Rabbiniz
الرَّحْمٰنُ
Rahman'dır
فَاتَّبِعُون۪ي
bana tâbi olun
وَاَط۪يعُۤوا
ve itaat edin
اَمْر۪ي
emrime
﴿٩٠﴾

90Doğrusu, Harun onlara, bundan önce: “Değerli halkım!” dedi, “siz bu heykel ile imtihana tâbi tutuldunuz. Şu kesindir ki sizin Rabbiniz Rahman’dır (çok şefkatli ve merhametlidir). O halde beni izleyin ve emrime itaat edin!”

90Kaldı ki Harun kendilerini uyarmıştı da: “Ey halkım” demişti, “bakın, bu heykel ile bir imtihana maruz bırakıldınız. Hiç kuşkusuz sizin Rabb’iniz, Rahmân’dır (çok merhametli ve bağışlayıcıdır); dolayısıyla gelin bana uyun ve emrime itaat edin.” (Tâ-Hâ, 90)

90And Aaron had certainly said to them, before Moses’ return, (warning them:) “O my people! You are only being tested through this (idol to prove the quality of your understanding and faith). Truly Your Lord is the All-Merciful (Who is most forgiving), so follow me and obey my order!”

قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِف۪ينَ حَتّٰى يَرْجِعَ اِلَيْنَا مُوسٰى ﴿91﴾
قَالُوا
dediler
لَنْ
asla
نَبْرَحَ
vazgeçmeyeceğiz
عَلَيْهِ
buna
عَاكِف۪ينَ
tapmaktan
حَتّٰى
kadar
يَرْجِعَ
dönünceye
اِلَيْنَا
bize
مُوسٰى
Musa
﴿٩١﴾

91Onlar ise: “Mûsâ yanımıza dönünceye kadar ona tapmaya devam edeceğiz!” diye karşılık vermişlerdi.

91“Musa yanımıza dönünceye kadar onun (buzağının) karşısında boyun büküp tapınmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!” dediler. (Tâ-Hâ, 91)

91But they said: “We will by no means cease to worship it until Moses comes back to us.”

قَالَ يَا هٰرُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّواۙ ﴿92﴾
قَالَ
dedi
يَا
—
هٰرُونُ
Ey Harun
مَا
nedir?
مَنَعَكَ
sana engel olan
اِذْ
zaman
رَاَيْتَهُمْ
gördüğünde onların
ضَلُّواۙ
saptıklarını
﴿٩٢﴾

92Mûsâ döndüğünde bu durumu bilmediğinden: “Harun!” dedi, “onların saptığını gördüğünde,

92Musa dönünce, (kardeşi Harun ile halkı arasında geçenlerden habersiz, kardeşine çıkıştı ve) “Harun!” dedi, “onları sapmış gördüğünde sana ne engel oldu da,” (Tâ-Hâ, 92)

92(Having returned, and unaware of Aaron’s warning, Moses) said: “O Aaron! What prevented you, when you saw them gone astray,

اَلَّا تَتَّبِعَنِۘ اَفَعَصَيْتَ اَمْر۪ي ﴿93﴾
اَلَّا
—
تَتَّبِعَنِۘ
benim yolumca gitmedin?
اَفَعَصَيْتَ
karşı mı geldin?
اَمْر۪ي
emrime
﴿٩٣﴾

93Benim izimce gelmene ne mani oldu, yoksa emrime karşı mı geldin?” deyip onu sakalından tutarak çekmeye başladı.

93“Benim yolumca gitmedin? Yoksa emrime karşı mı geldin?” (Tâ-Hâ, 93)

93“From following me? Have you, then, disobeyed my order?”

قَالَ يَبْنَؤُۨمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَت۪ي وَلَا بِرَأْس۪يۚ اِنّ۪ي خَش۪يتُ اَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَن۪ۤي اِسْرَۤاء۪يلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْل۪ي ﴿94﴾
قَالَ
dedi
يَبْنَؤُۨمَّ
(ey) anamın oğlu
لَا
—
تَأْخُذْ
tutma
بِلِحْيَت۪ي
sakalımı
وَلَا
ve
بِرَأْس۪يۚ
başımı
اِنّ۪ي
muhakkak ki ben
خَش۪يتُ
korktum
اَنْ
diye
تَقُولَ
diyeceksin
فَرَّقْتَ
ayrılık çıkardın
بَيْنَ
arasında
بَن۪ۤي
oğulları
اِسْرَۤاء۪يلَ
İsrail
وَلَمْ
ve
تَرْقُبْ
tutmadın
قَوْل۪ي
sözümü
﴿٩٤﴾

94“Ey anamın oğlu!” dedi Harun, “lütfen sakalımdan, saçımdan beni çekiştirip durma. Ben, senin ‘İsrailoğullarının içine ayrılık soktun, sözümü dinlemedin!’ diyeceğinden endişe ettim.”

94Harun, “Ey anamın oğlu!” dedi, “lütfen sakalımdan ve başımdan tutup da beni böyle sarsıp durma. (Bir defa, bu topluluk beni bir hiç yerine koydu ve linç edip öldürmeye kalktı. Sonra olup bitene kesin bir müdahalede bulunmaktan sakındım. Çünkü) ‘İsrail Oğulları arasına tefrika soktun; sözümü de dinlemedin!’ demenden korktum.” (Tâ-Hâ, 94)

94Aaron said: “O son of my mother! Do not seize me by my beard, nor by my head! I was afraid lest you should say: ‘You have caused division among the Children of Israel, and paid no heed to my orders!’ “

قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ ﴿95﴾
قَالَ
dedi ki
فَمَا
nedir?
خَطْبُكَ
senin amacın
يَا
—
سَامِرِيُّ
Ey Samiri
﴿٩٥﴾

95Bu sefer Samirî’ye dönerek: “Samirî! Peki senin derdin nedir?” dedi.

95Musa, bu defa Sâmirî’ye dönerek, “Nedir bu yaptığın korkunç şey?” dedi. (Tâ-Hâ, 95)

95(Moses turned to the Samiri and) said: “What is the matter with you, O Samiri, (that you did such a monstrous thing)?”

قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِه۪ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ اَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذٰلِكَ سَوَّلَتْ ل۪ي نَفْس۪ي ﴿96﴾
قَالَ
dedi ki
بَصُرْتُ
ben gördüm
بِمَا
şeyleri
لَمْ
—
يَبْصُرُوا
onların görmedikleri
بِه۪
onda
فَقَبَضْتُ
sonra aldım
قَبْضَةً
bir avuç
مِنْ
—
اَثَرِ
izinden
الرَّسُولِ
Resulün
فَنَبَذْتُهَا
ve onu attım
وَكَذٰلِكَ
ve böyle (yapmayı)
سَوَّلَتْ
hoş gösterdi
ل۪ي
bana
نَفْس۪ي
nefsim
﴿٩٦﴾

96“Ben” dedi, “onların görmedikleri bir şeyi gördüm. O Resul’ün izinden bir avuç toprak alıp onu potanın içine attım. İşte böylece nefsim böyle yapmayı bana hoş gösterdi.”

96Sâmirî, “Ben” diye cevap verdi, “onların göremedikleri bir şeyi fark ve idrak ettim de Elçi’nin izinden bir avuç dolusu (toprak) aldım ve onu (ateşteki ziynet eşyalarının üzerine) attım. Böyle yapmayı nefsim bana hoş gösterdi.” (Tâ-Hâ, 96)

96He answered: “I have seen something which they were unable to see, and so I took a handful (of dust) from the trail of the messenger (the archangel Gabriel) and cast it into the molten ornaments: thus did my soul prompt me to act.”

Açıklama (SY)

Samirî bu sözü ile şunu demek istemişti: “Ben onların göremediklerini, yani Hayat bineği üzerinde sana gelen Cebrail (a.s.)’ı, gördüm. Kalbime bu duygu geldi, onun izlerinden bir avuç toprak aldım, onun bereketinden yararlanmak istedim.”

قَالَ فَاذْهَبْ فَاِنَّ لَكَ فِي الْحَيٰوةِ اَنْ تَقُولَ لَا مِسَاسَ۞ وَاِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَنْ تُخْلَفَهُۚ وَانْظُرْ اِلٰۤى اِلٰهِكَ الَّذ۪ي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًاۘ لَنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفًا ﴿97﴾
قَالَ
(Musa) dedi
فَاذْهَبْ
terk et (burayı)
فَاِنَّ
artık
لَكَ
sen
فِي
—
الْحَيٰوةِ
hayat boyunca
اَنْ
—
تَقُولَ
diyeceksin
لَا
—
مِسَاسَ۞‏
bana dokunmayın!
وَاِنَّ
ve şüphesiz
لَكَ
sana
مَوْعِدًا
bir ceza
لَنْ
asla
تُخْلَفَهُۚ
kurtulamayacaksın
وَانْظُرْ
şimdi bak
اِلٰۤى
—
اِلٰهِكَ
ilahına
الَّذ۪ي
—
ظَلْتَ
durup ısrarla
عَلَيْهِ
ona
عَاكِفًاۘ
taptığın
لَنُحَرِّقَنَّهُ
biz onu yakacağız
ثُمَّ
sonra
لَنَنْسِفَنَّهُ
onu savuracağız
فِي
—
الْيَمِّ
denize
نَسْفًا
ufalayıp
﴿٩٧﴾

97“Defol!” dedi Mûsâ, “artık ömür boyunca sen: ‘Bana dokunmayın, benden uzak durun!’ diyeceksin, yalnız yaşamaya mahkûm olacaksın. Ayrıca senin asla kurtulamayacağın bir ceza günü var. Şimdi tapınıp durduğun tanrına bak! Biz onu yakacağız, sonra da kül haline getirip denize savuracağız.”

97“Terk et burayı!” dedi Musa, “Bundan sonra tek başına vahşî gibi bir hayat yaşayacak ve kimseye karışmayacaksın; sana yaklaşacak olana da hastalıklarından dolayı ‘Bana dokunma!’ diyeceksin. Hem senin için asla kaçıp kurtulamayacağın bir ceza daha var. Bak şu karşısında boyun büküp tapındığın ‘ilâh’ına! Biz onu yakacak sonra un-ufak edip denize savuracağız.” (Tâ-Hâ, 97)

97(Moses) said: “Be gone, then! (The sentence) upon you is that in this present life you say ‘Touch me not!’ (to warn people against proximity to you), and surely there is for you a promise (of punishment) that you cannot evade. Now look to this deity of yours to whose worship you have become devoted: we will most certainly burn it, and scatter whatever remains of it over the sea!

Açıklama (SY)

Samirî’nin bundan sonra ağır bir bulaşıcı hastalığa yakalanması sebebiyle yalnızlığa terk edilmiş olması mümkündür. Bir kısım oryantalistler Samiri’yi, Hz. Mûsâ’dan birkaç asır sonra kurulan Sameriyye şehrinden sanıp, Kur’ân’ın tarihî bir noksanlık yaptığını, iddia ederler. Onlara kalsa (hâşa) Hz. Peygamber (a.s.), Yahudi kaynağından aldığı bilgiyi böyle anlatmış olmaktadır.

Oysa Samirî özel isim olmayıp, Samirî ırk ve bölgesine mensubiyet bildirir. Mezepotamya’nın en meşhur halklarından olan Sümerler vardı. Mısırlıların, bu konumda olan şahıslara Samirî veya Samerî demiş olmaları rahatlıkla düşünülebilir (Mevdudî, Tefhim). Mevcut Tevrat nüshalarında bu konu “Çıkış” kitabı boyunca anlatılır. Bu arada, peygamberlik hakkında iftiralara da rastlanır (Mesela; güya Harun (a.s.) buzağı heykelini yapıp İsrailoğullarını ona tapmaya çağırmıştır. Bunların tahrifat kabilinden olduğunu söylemeye gerek yoktur.

اِنَّمَۤا اِلٰهُكُمُ اللهُ الَّذ۪ي لَۤا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا ﴿98﴾
اِنَّمَۤا
ancak
اِلٰهُكُمُ
İlah'ınız
اللهُ
Allah'tır
الَّذ۪ي
—
لَۤا
olmayan
اِلٰهَ
ilah
اِلَّا
başka
هُوَۘ
O'ndan
وَسِعَ
kuşatmıştır
كُلَّ
her
شَيْءٍ
şeyi
عِلْمًا
ilmiyle
﴿٩٨﴾

98Sizin İlahınız yalnız Allah’tır. Ondan başka ilah yoktur. O her şeyi ilmi ile ihata etmiştir.

98“(Ey halkım!) Sizin ilâhınız ancak Allah’tır, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.” (Tâ-Hâ, 98)

98(O my people!) Your only deity is God, other than Whom there is no deity. He encompasses all things in His Knowledge.”

A’râf 142–147
وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰث۪ينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ م۪يقَاتُ رَبِّه۪ۤ اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةًۚ وَقَالَ مُوسٰى لِاَخ۪يهِ هٰرُونَ اخْلُفْن۪ي ف۪ي قَوْم۪ي وَاَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِعْ سَب۪يلَ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿142﴾
وَوٰعَدْنَا
ve sözleştik
مُوسٰى
Musa ile
ثَلٰث۪ينَ
otuz
لَيْلَةً
gece
وَاَتْمَمْنَاهَا
ve buna ilave ettik
بِعَشْرٍ
on (gece daha)
فَتَمَّ
böylece tamamlandı
م۪يقَاتُ
tayin ettiği vakit
رَبِّه۪ۤ
Rabbinin
اَرْبَع۪ينَ
kırk
لَيْلَةًۚ
geceye
وَقَالَ
dedi ki
مُوسٰى
Musa
لِاَخ۪يهِ
kardeşi
هٰرُونَ
Harun'a
اخْلُفْن۪ي
benim yerime geç
ف۪ي
içinde
قَوْم۪ي
kavmim
وَاَصْلِحْ
ve ıslah et
وَلَا
ve
تَتَّبِعْ
uyma
سَب۪يلَ
yoluna
الْمُفْسِد۪ينَ
bozguncuların
﴿١٤٢﴾

142Otuz geceyi ibadetle geçirmesi ve Tevrat’ı almaya hazırlanması için, Mûsa ile sözleşip onu huzurumuza kabul ettik. Sonra on gece daha ilave ettik. Böylece Rabbinin belirlediği müddet tam kırk gece oldu. Mûsâ, kardeşi Harun’a: “Kavmim içinde benim vekilim ol, onları güzelce yönet ve sakın müfsitlerin yoluna uyma!” dedi.

142Musa ile, (hayatınızda uygulanmak üzere Tevrat’a nail olabilmeniz maksadıyla) otuz gece için sözleşmiş ve sonra ona on gece daha ilâve etmiştik; böylece ibadetle huzurunda kalması için Rabb’isinin ona ayırdığı süre kırk geceye tamamlanmıştı. Musa, (huzurumuza kabul için kavminden ayrılmadan önce) kardeşi Harun’a şu talimatı verdi: “Kavmim içinde vekilim olarak kal ve daima ıslahçı olup onları güzelce yönet; sakın ha, bozguncuların yoluna uyma!” (A’râf, 142)

142And (so that you would be favored with the Torah to order your affairs) We appointed with Moses thirty nights, to which We added ten, so he completed the term of forty nights set by His Lord (for him to spend in devotion). (Before leaving his people in order to come to Our Presence) Moses had said to his brother (Aaron): “Take my place among my people (act to reform them and set things right), and do not follow the way of those who provoke disorder and corruption.”

Açıklama (SY)

İsrailoğulları hürriyetlerine kavuşunca muvahhid topluluğun uyacakları şeriatı bildirmek üzere Cenab-ı Allah Hz. Mûsâ’yı kırk günlüğüne Sina’ya çağırdı. Sina dağının tepesinde bugün, Hz. Mûsâ’nın kırk gün kaldığı söylenen bir mağara bulunur. Kutsal bir ziyaret yeri olan bu mağara yakınında bir cami, bir kilise, bir de Justinyen zamanında yapılmış bir manastır vardır.

وَلَمَّا جَۤاءَ مُوسٰى لِم۪يقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِن۪ۤي اَنْظُرْ اِلَيْكَۘ قَالَ لَنْ تَرٰين۪ي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰين۪يۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًاۚ فَلَمَّۤا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَاۨ اَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿143﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
جَۤاءَ
gelip de
مُوسٰى
Musa
لِم۪يقَاتِنَا
tayin ettiğimiz vakitte
وَكَلَّمَهُ
ve ona konuşunca
رَبُّهُۙ
Rabbi
قَالَ
dedi
رَبِّ
Rabbim
اَرِن۪ۤي
bana görün
اَنْظُرْ
bakayım
اِلَيْكَۘ
Sana
قَالَ
dedi ki
لَنْ
—
تَرٰين۪ي
sen Beni göremezsin
وَلٰكِنِ
fakat
انْظُرْ
bak
اِلَى
—
الْجَبَلِ
dağa
فَاِنِ
eğer
اسْتَقَرَّ
durursa
مَكَانَهُ
yerinde
فَسَوْفَ
o zaman
تَرٰين۪يۚ
sen de Beni göreceksin
فَلَمَّا
ne zaman ki
تَجَلّٰى
görününce
رَبُّهُ
Rabbi
لِلْجَبَلِ
dağa
جَعَلَهُ
onu etti
دَكًّا
paramparça
وَخَرَّ
ve bayılarak
مُوسٰى
Musa
صَعِقًاۚ
düşüp bayıldı
فَلَمَّۤا
ne zaman ki
اَفَاقَ
kendine gelince
قَالَ
dedi
سُبْحَانَكَ
Sen'i tesbih ederim
تُبْتُ
tevbe ettim
اِلَيْكَ
Sana
وَاَنَاۨ
ve ben
اَوَّلُ
ilkiyim
الْمُؤْمِن۪ينَ
mü'minlerin
﴿١٤٣﴾

143Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitab edince: “Ya Rabbî,” dedi, “göster bana Zatını, bakayım Sana!” Allah Teâlâ şöyle cevap verdi: “Sen Beni göremezsin. Ama şimdi şu dağa bak, eğer yerinde durursa sen de Beni görürsün!” Derken Rabbi dağa tecelli eder etmez onu un ufak ediverdi. Mûsâ da düşüp bayıldı. Kendine gelince dedi ki: “Sübhansın ya Rabbî! Her noksanlıktan münezzeh olduğun gibi, dünyada Seni görmemizden de münezzehsin! Bu talebimden ötürü tövbe ettim. (Ben ümmetim içinde Seni görmeden) iman edenlerin ilkiyim!”

143Derken Musa, tayin ettiğimiz vakitte geldi ve Rabb’i onunla konuştu. (Rabb’iyle konuşmaya mazhar olmanın yakınlığı içinde kendinden geçen Musa, O’nu görme aşk, şevk ve cezbesi içinde,) “Rabb’im, Kendini bana göster de Sana bakayım!” dedi. Allah, buyurdu: “Beni (dünyada böyle çıplak gözle) asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde olduğu gibi kalırsa o zaman sen de Ben’i görebilirsin.” Derken Rabb’i, dağa göre bir tecellide bulunuverdi ve onu paramparça etti; Musa da (yıldırım çarpmışçasına) cansız gibi düşüp bayıldı. Ne zaman ki kendine geldi ve “Sen’i tesbih ederim ya Rabb: (Her türlü noksanlıktan, yaratılmışa ait her türlü hususiyetten mutlak manada uzaksın Sen. Bir an için Sen’i görme isteğimden dolayı) Sana tevbe ettim ve ben, (Sen’in dünyada gözle görülemeyeceğin hususunda) herkesten önde iman ediyorum!” dedi. (A’râf, 143)

143And when Moses came to Our appointed time, his Lord spoke to him. (Then, in the rapture of nearness to God arising from his being addressed by Him) he said: “My Lord, show me Yourself, so that I may look upon You!” He (God) said: “You cannot see Me (with your eyes in the world). But look at that mountain: if it remains firm in its place, then you will see Me.” And the moment his Lord manifested His glorious Majesty to the mountain, He made it crumble to dust, and Moses fell down in a faint (as if struck by lightning). When he awoke, he said: “All-Glorified are You (in that You are absolutely above having any defects and any resemblance with the created)! I turn to You in repentance (for my desire to see You), and I am the first of the (true) believers (who realize that You are beyond any resemblance to any creature and beyond the grasp of any creature’s senses).

Açıklama (SY)

Her noksanlıktan münezzeh olduğun gibi, dünyada Seni görmemizden de münezzehsin!

Hz. Mûsâ (a.s.), Allah’ın kelamını işitip onun şevk ve neşesiyle içinde, Rabbini görme iştiyakı uyandı. Allah Teâlâ dünya gözü ile Zatını göremeyeceğini bildirdi. Cennetliklerin Allah’ı görmek şerefine erecekleri âyet ve hadislerle sabittir. “Şüphe yok ki siz şu dolunayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi de göreceksiniz.”

قَالَ يَا مُوسٰۤى اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَات۪ي وَبِكَلَام۪يۘ فَخُذْ مَۤا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ ﴿144﴾
قَالَ
buyurdu ki
يَا
—
مُوسٰۤى
Ey Musa
اِنِّي
şüphesiz Ben
اصْطَفَيْتُكَ
seni seçtim
عَلَى
üzerine
النَّاسِ
insanlar
بِرِسَالَات۪ي
mesajlarımla
وَبِكَلَام۪يۘ
ve konuşmamla
فَخُذْ
al
مَۤا
şeyi
اٰتَيْتُكَ
sana verdiğim
وَكُنْ
ve ol
مِنَ
—
الشَّاكِر۪ينَ
şükredenlerden
﴿١٤٤﴾

144Allah buyurdu ki: “Mûsâ! Bildirilerimi sana vahyetmek ve seninle konuşmakla seni diğer insanlara üstün kıldım! Şimdi sana verdiğim elçiliği al ve bu nimetime şükreden kullarımdan ol!”

144Allah şöyle buyurdu: “Ey Musa! Ben seni seçtim ve (insanlara iletmek üzere sana vahyettiğim) mesajlarımla ve hitabıma mahzar kılmakla insanlar üzerinde bir mevkie çıkardım. Şimdi sen, (senin için olmayanı talepten vazgeçerek) sana ne vermişsem onu al ve karşılığında her hal, söz ve davranışınla şükredenlerden ol.” (A’râf, 144)

144He (God) said: “O Moses! Indeed I have chosen you above people by virtue of My Messages (that I have entrusted to you) and My speaking (to you). So (without aspiring to what is not for you), hold fast to what I have granted you, and (in return, with your every word and action) be of the thankful!”

وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْص۪يلًا لِكُلِّ شَيْءٍۚ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَاۘ سَاُر۪يكُمْ دَارَ الْفَاسِق۪ينَ ﴿145﴾
وَكَتَبْنَا
ve yazdık
لَهُ
onun (Musa) için
فِي
—
الْاَلْوَاحِ
levhalara
مِنْ
ne varsa
كُلِّ
her
شَيْءٍ
şeyi
مَوْعِظَةً
öğüte dair
وَتَفْص۪يلًا
ve açıklamasına dair
لِكُلِّ
her
شَيْءٍۚ
şeyin
فَخُذْهَا
bunları tut
بِقُوَّةٍ
kuvvetle
وَأْمُرْ
ve emret
قَوْمَكَ
kavmine
يَأْخُذُوا
tutsunlar
بِاَحْسَنِهَاۘ
bunların en güzelini
سَاُر۪يكُمْ
size göstereceğim
دَارَ
yurdunu
الْفَاسِق۪ينَ
fasıkların
﴿١٤٥﴾

145Ona verdiğimiz levhalarda, insanlara öğüt olmak üzere her şeyi tafsilatlı olarak yazdık. “Sen bunlara kuvvetle sarıl ve ümmetine de o hükümlerin daha sevaplı olanlarına sarılmalarını emret! İtaat dışına çıkanların diyarlarını ise nasıl târumar ettiğimi yakında size göstereceğim.”

145(Artık Musa, Rabb’iyle olan mülâkat süresini tamamlamış ve kavminin hayatında uygulanmak üzere Kitab’ı alacak noktaya gelmişti.) Nihayet ona verdiğimiz Levhalar’da, (Allah’a giden yolda) ışık tutucu bir öğüt olacak ve (kavminin iman ve amel adına muhtaç bulunduğu) her konuya açıklık getirecek şekilde ilgili her bir meseleden bahiste bulunduk. “Ey Musa! Bundan böyle artık sen bu Levhalar’a kuvvetle sarıl ve kavmine de onların içinde bilhassa yerine getirilmesi gereken hükümleri en güzel şekilde hayatlarında uygulamalarını emret. İtaatten çıkan fasıkların yurtlarının ne hale geldiğini (ve onları bekleyen nihaî yurdu) size yakında göstereceğim.” (A’râf, 145)

145(Moses completed the term appointed by his Lord for him to be favored with the Book to order his people’s affairs.) And We recorded for him on the Tablets whatever is necessary as instruction and guidance (to follow the way to God), and as explanation for all matters. And (We said): “Hold fast to them with strength, and command your people to hold fast to the best thereof (fulfill the commandments in the best way possible). I will soon show you the (ultimate) abode of the transgressors.

Açıklama (SY)

Tevrat, bu levhaların taştan olduğunu ve yazıların Allah Teâlâ tarafından yazıldığını bildirir. Kur’ân da bunu Allah’a izafe etmekle beraber yazının melek vasıtasıyla mı, Hz. Mûsâ tarafından mı, bizzat Allah tarafından mı yazıldığı tasrih edilmez.

“Tevrat’taki şeylerin en güzeli” kavramı, birkaç yoruma elverişlidir. Mesela: Amel etme yönünden birini işlemenin sevabı ötekilere göre daha fazla olabilir. Yahut farzlar mübahlardan daha güzeldir. Kısas caiz ise de affetmek daha güzeldir. Birkaç ihtimal varsa, o tefsirlerden biri diğerlerine göre daha güzel olabilir.

سَاَصْرِفُ عَنْ اٰيَاتِيَ الَّذ۪ينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۘ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلًاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلًاۘ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ ﴿146﴾
سَاَصْرِفُ
uzaklaştıracağım
عَنْ
—
اٰيَاتِيَ
ayetlerimden
الَّذ۪ينَ
kimseleri
يَتَكَبَّرُونَ
büyüklenenleri
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
بِغَيْرِ
olmaksızın
الْحَقِّۘ
hak
وَاِنْ
ve eğer
يَرَوْا
onlar görseler
كُلَّ
her
اٰيَةٍ
ayeti
لَا
—
يُؤْمِنُوا
yine inanmazlar
بِهَاۚ
ona
وَاِنْ
ve eğer
يَرَوْا
görseler
سَب۪يلَ
yolu
الرُّشْدِ
doğru
لَا
—
يَتَّخِذُوهُ
onu edinmezler
سَب۪يلًاۚ
yol
وَاِنْ
ama eğer
يَرَوْا
görseler
سَب۪يلَ
yolunu
الْغَيِّ
taşkınlık
يَتَّخِذُوهُ
onu edinirler
سَب۪يلًاۘ
yol
ذٰلِكَ
öyle
بِاَنَّهُمْ
çünkü onlar
كَذَّبُوا
yalanladılar
بِاٰيَاتِنَا
ayetlerimizi
وَكَانُوا
ve oldular
عَنْهَا
onları
غَافِل۪ينَ
umursamaz
﴿١٤٦﴾

146Dünyada haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimi gereği gibi anlamaktan uzaklaştırırım. O kibirlenenler her türlü mûcizeyi bile görseler yine de onlara iman etmezler. Doğru yolu görseler o yolu tutmazlar. Ama sapıklık yolunu görseler o yola girerler. Öyle! Çünkü onlar âyetlerimizi yalan saymayı âdet haline getirmiş ve onlardan gafil olagelmişlerdir.

146“Hiç hakları olmadığı, olması da mümkün bulunmadığı halde yeryüzünde büyüklenip çalım satanları âyetlerimden yüz çevirteceğim. Öyle ki onlar, yolumuzun doğruluğuna dair ne kadar iz, işaret ve delil görürlerse görsünler, yine de onlara inanmazlar. (Doğru görüş, isabetli karar ve yerinde davranış adına) Olgunluk ve doğruluk yolunu görseler, onu izlenmesi gereken yol olarak benimsemezler; buna karşılık, eğrilik ve taşkınlık yolunu görseler, hemen onu takip edilecek yol olarak benimserler. Böyle yaparlar, çünkü onlar, âyetlerimizi baştan ve peşinen yalanlamış olup, onların anlam ve faydalarını idrakten bütün bütün uzaktırlar.” (A’râf, 146)

146I will turn away from My Revelations and signs those who act with haughtiness on the earth against all right. And though they see every sign (of the truth), they do not believe in it; and though they see the way of right guidance, they do not take it as a way to follow. But if they see the way of error and rebellion against the truth, they take it as a way to follow. That is because they deny Our Revelations and are ever heedless of them.

Açıklama (SY)

Kibirliler kalplerini dışardan gelecek aydınlığa öylesine kapatmışlar, Allah da onların bütün varlıklarıyla istedikleri bu sonucu yaratıp kalplerini mühürlemiştir ki gerek tekvinî, gerek tenzilî yani gerek Allah’ın kâinat kitabına koyduğu, gerek indirdiği Kur’ân’a dercettiği ilahî âyetlerin ifade ettiği gerçekleri göremeyecekler, o şan ve şerefi, o mutluluğu tadamayacaklardır.

Kur’ân vahiyle indirildiği gibi, onun makbul yorumu da vahiy sırrına mazhardır. Kur’ân, tevazu ve teslimiyetten uzak olan kibirlilere, gizli hazinelerini açmaz.

وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَلِقَۤاءِ الْاٰخِرَةِ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۘ هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟ ﴿147﴾
وَالَّذ۪ينَ
ve kimselerin
كَذَّبُوا
yalanlayanların
بِاٰيَاتِنَا
ayetlerimizi
وَلِقَۤاءِ
ve kavuşmayı
الْاٰخِرَةِ
ahirete
حَبِطَتْ
boşa çıkmıştır
اَعْمَالُهُمْۘ
yaptıkları
هَلْ
—
يُجْزَوْنَ
onlar ceza mı görüyorlar?
اِلَّا
dışında
مَا
şeyler ile
كَانُوا
oldukları
يَعْمَلُونَ۟
yapıyor
﴿١٤٧﴾

147Halbuki âyetlerimizi ve âhirete kavuşacaklarını yalan sayanların bütün işleri ve eserleri boşa çıkmıştır. Böyle olmayıp ne olacaktı ya? Onlar yaptıklarından başkasıyla mı karşılık göreceklerdi?

147Âyetlerimizi ve bir gün Âhiret’le yüzyüze gelecekleri gerçeğini yalanlayan o kimseler –evet, işte onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Hem, başka nasıl olacaktı ki? Yoksa yaptıklarından başka bir şeyin karşılığını mı göreceklerdi? (A’râf, 147)

147Those who deny Our Revelations and the meeting of the Hereafter – their works have wasted. Or are they to be recompensed for anything but what they used to do?

Açıklama (SY)

Âhirete inanmadıklarından, orada da bekleyecekleri hiç bir karşılık olamaz. Mesele bu kadar vazıhtır! Çünkü, âhiretin varlığını hesabına alarak yaşayanlar, oraya göre hazırlananlar, oradan faydalanmaya hak kazanırlar. Bir şeyi inkâr edenin, ondan hak taleb etmeye hakkı olamaz.

Bakara 67–73
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ۤ اِنَّ اللهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةًۘ قَالُۤوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُوًاۘ قَالَ اَعُوذُ بِاللهِ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ ﴿67﴾
وَاِذْ
hani
قَالَ
demişti
مُوسٰى
Musa
لِقَوْمِه۪ۤ
kavmine
اِنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
يَأْمُرُكُمْ
size emrediyor
اَنْ
—
تَذْبَحُوا
kesmenizi
بَقَرَةًۘ
bir inek
قَالُۤوا
dediler
اَتَتَّخِذُنَا
bizimle ediyor musun?
هُزُوًاۘ
alay
قَالَ
dedi
اَعُوذُ
sığınırım
بِاللهِ
Allah'a
اَنْ
—
اَكُونَ
olmaktan
مِنَ
—
الْجَاهِل۪ينَ
cahillerden
﴿٦٧﴾

67Bir vakit de Mûsâ kavmine: “Allah, bir sığır kesmenizi emrediyor” demiş, onlar da: “Ay! Sen bizimle alay mı ediyorsun?” diye cevap vermişlerdi. Mûsâ da “Öyle cahillere katılmaktan Allah’a sığınırım!” demişti.

67Bir vakit de Musa, halkına, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor!” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulundular. (Musa), “(Öyle, insanlarla alay eden, bilhassa Cenab-ı Allah’ı ve mukaddesatı alaya alet eden) Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” cevabını verdi. (Bakara, 67)

67And (remember) when Moses told his people: “God commands you to sacrifice a cow.” They responded: “Are you making fun of us?” He replied: “I seek refuge in God lest I should be among the ignorant (by making fun of anybody.)”

Açıklama (SY)

Sûrenin adı, bu âyette başlayan bakara kıssasından alınmıştır. Bakara, “bakar”ın müennesi veya tekilidir. Bakar, manda cinsine de şamil olmak üzere sığır cinsinin genel ismidir. Buna göre bakara: erkek veya dişi sığır, yani bir inek veya bir öküz, bir düve veya bir tosun veyahut bir manda olabilir.

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۘ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌۘ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَۘ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ ﴿68﴾
قَالُوا
dediler
ادْعُ
dua et
لَنَا
bizim için
رَبَّكَ
Rabbine
يُبَيِّنْ
açıklasın
لَنَا
bize
مَا
ne olduğunu
هِيَۘ
onun
قَالَ
dedi ki
اِنَّهُ
şüphesiz O
يَقُولُ
buyuruyor ki
اِنَّهَا
gerçekten o
بَقَرَةٌ
bir inektir
لَا
olmayan
فَارِضٌ
yaşlı
وَلَا
ve olmayan
بِكْرٌۘ
körpe
عَوَانٌ
orta yaşlı
بَيْنَ
arasında
ذٰلِكَۘ
bunun
فَافْعَلُوا
haydi yapın
مَا
şeyi
تُؤْمَرُونَ
size emredilen
﴿٦٨﴾

68Bunun üzerine Mûsâ’ya: “Peki öyleyse Rabbine yalvar da onun ne olduğunu bize açıklasın!” dediler. Mûsâ: “Rabbim şöyle buyuruyor: ‘O sığır ne pek geçkin, ne de körpe olmayıp orta yaşta dinç bir inek olacaktır.’ Haydi size emredilen işi yapın bakalım” dedi.

68Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et de nasıl bir inek, hususiyetleri nedir bize açıklasın!” dediler. Musa, “O buyuruyor ki ‘Ne pek yaşlı bir inek ne de pek taze, boğa görmemiş bir düvedir; ikisi ortası, dinç bir inektir;’ haydi, size emredileni yapın!” dedi. (Bakara, 68)

68They said, “Pray for us to your Lord that He may make clear to us what it should be like.” He (Moses) answered: “He says, it should be a cow neither old nor virgin, middling between the two. So do what you are commanded.”

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاۘ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَۤاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِر۪ينَ ﴿69﴾
قَالُوا
dediler ki
ادْعُ
dua et
لَنَا
bizim için
رَبَّكَ
Rabbine
يُبَيِّنْ
açıklasın
لَنَا
bize
مَا
nedir
لَوْنُهَاۘ
onun rengi
قَالَ
dedi ki
اِنَّهُ
şüphesiz O
يَقُولُ
buyuruyor
اِنَّهَا
gerçekten o
بَقَرَةٌ
bir inektir
صَفْرَۤاءُۙ
sarı renginde
فَاقِعٌ
parlak
لَوْنُهَا
onun rengi
تَسُرُّ
içini açar
النَّاظِر۪ينَ
bakanların
﴿٦٩﴾

69Bu sefer: “Rabbine yalvar da onun rengini bize bildirsin” dediler. O da: “Allah, ‘O, bakanların içini açan parlak sarı bir inek olacaktır’ buyuruyor” dedi.

69(İşi yine yokuşa sürerek,) “Bizim için Rabbine dua et de onun rengi nasıldır, bize açıklasın!” mukabelesinde bulundular. (Musa), “O buyuruyor ki: Bakanların içini açan, parlak sarı renkte bir inektir” cevabını verdi. (Bakara, 69)

69They (continuing to make trouble about the matter) responded: “Pray for us to your Lord that He may make clear to us what color it should be.” He (Moses) answered: “He says, it should be a yellow cow, radiant in its color, gladdening those who see.”

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاۘ وَاِنَّۤا اِنْ شَۤاءَ اللهُ لَمُهْتَدُونَ ﴿70﴾
قَالُوا
dediler ki
ادْعُ
dua et
لَنَا
bizim için
رَبَّكَ
Rabbine
يُبَيِّنْ
açıklasın
لَنَا
bize
مَا
nasıl bir şey olduğunu
هِيَۙ
onun
اِنَّ
zira
الْبَقَرَ
o inek
تَشَابَهَ
benzer geldi
عَلَيْنَاۘ
bize
وَاِنَّۤا
ama mutlaka biz
اِنْ
eğer
شَۤاءَ
dilerse
اللهُ
Allah
لَمُهْتَدُونَ
hidayeti buluruz
﴿٧٠﴾

70Onlar yine dediler ki: “Bizim adımıza Rabbine yalvar da onun nasıl olacağını bize iyice bildirsin. Zira: Nasıl bir sığır istendiği konusunda tereddütte kaldık. Ama inşaallah matlup olanı bulabiliriz.”

70(Emri yine yerine getirmeyip) “Bizim için Rabb’ine dua et de o nasıl bir şeydir bize açıklasın. İnekler hep birbirine benzediğinden biz ayırım yapamıyoruz. (Eğer Rabb’in onun nasıl bir şey olduğunu açıklarsa) Allah dilediği takdirde elbette onu bulur ve keseriz!” dediler. (Bakara, 70)

70They (still unwilling to carry out the order) replied: “Pray for us to your Lord that He make clear to us what it should be like; cows are much alike to us; and if God wills, we will then be guided (to find the precise type of cow we are commanded to sacrifice, and sacrifice it.)”

قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُث۪يرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ ف۪يهَاۘ قَالُوا الْئٰنَ جِئْتَ بِالْحَقِّۘ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟ ﴿71﴾
قَالَ
dedi ki
اِنَّهُ
şüphesiz o
يَقُولُ
şöyle diyor
اِنَّهَا
gerçekten o
بَقَرَةٌ
bir inektir
لَا
olmayan
ذَلُولٌ
boyundurluk altında
تُث۪يرُ
sürmek için
الْاَرْضَ
araziyi
وَلَا
—
تَسْقِي
ve sulamaz
الْحَرْثَۚ
ekin
مُسَلَّمَةٌ
kusursuz
لَا
yoktur
شِيَةَ
hiçbir alacası
ف۪يهَاۘ
onda
قَالُوا
dediler
الْئٰنَ
işte şimdi
جِئْتَ
ifade ettin
بِالْحَقِّۘ
gerçeği
فَذَبَحُوهَا
ve onu kestiler
وَمَا
—
كَادُوا
az daha
يَفْعَلُونَ۟
yapmayacaklardı
﴿٧١﴾

71Mûsâ: “Rabbim şöyle diyor: O inek, ne toprağı sürmek için çifte koşulmuş, ne de ekin sulamada çalıştırılmış olmayan, salma ve her kusurdan uzak, hiç alacası bulunmayan bir inek olacaktır.” Onlar: “İşte şimdi gerçeği tam anlayacağımız tarzda bildirdin!” diyerek nihâyet sığırı kestiler ki nerdeyse bunu yapmayacaklardı.

71Musa, “O buyuruyor ki” dedi: “Ne boyunduruğa koşulur arazi sürer ne de ekin sular. Salma bir inek, hiç alacası da yok.” “İşte şimdi gerçeği tam ifade ettin!” dediler ve (tarif edilen türde bir inek bulup) kestiler. Neredeyse (akılları sıra savsaklayıp) kesmeyeceklerdi. (Bakara, 71)

71He (Moses) answered: “He says, it is a cow unyoked to plough the earth or water the tillage, one kept secure and sound, with no blemish on it.” “Now you have brought the truth,” they answered; and they sacrificed it, though they all but did not.

Açıklama (SY)

Tevrat bu olaya değinir Fakat, Yahudilerin gereksiz sorularla işi uzatıp bu görevi savsaklamaya çalıştıklarına yer vermez; birçok bölümde, onların isyan ve inatlarını bildirir.

وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا فَادّٰرَءْتُمْ ف۪يهَاۘ وَاللهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ ﴿72﴾
وَاِذْ
hani
قَتَلْتُمْ
siz öldürmüştünüz
نَفْسًا
birini
فَادّٰرَءْتُمْ
birbirinizle atışmıştınız
ف۪يهَاۘ
onun hakkında
وَاللهُ
oysa Allah
مُخْرِجٌ
meydana çıkarıcıdır
مَا
şeyi
كُنْتُمْ
olduğunuz
تَكْتُمُونَۚ
gizlemiş
﴿٧٢﴾

72Hani siz bir adam öldürmüştünüz de peşinden katilin kim olduğu hakkında birbirinizle atışmış, suçu üzerinizden atmıştınız. Halbuki Allah sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.

72Hani, birini öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne yıkmaya çalışıyordunuz. Hâlbuki Allah, sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı. (Bakara, 72)

72And (remember also) when you had killed a living soul, and were accusing one another to deny the responsibility, but God would disclose what you were concealing.

فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاۘ كَذٰلِكَ يُحْيِ اللهُ الْمَوْتٰى وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ﴿73﴾
فَقُلْنَا
dedik ki
اضْرِبُوهُ
vurun ona (öldürülene)
بِبَعْضِهَاۘ
(ineğin) bir parçasıyla
كَذٰلِكَ
işte böylece
يُحْيِ
diriltir
اللهُ
Allah
الْمَوْتٰى
ölüleri
وَيُر۪يكُمْ
ve size gösterir
اٰيَاتِه۪
ayetlerini
لَعَلَّكُمْ
umulur ki
تَعْقِلُونَ
düşünürsünüz
﴿٧٣﴾

73Bunun üzerine: “Kestiğiniz ineğin bir parçasıyla o maktûlün cesedine vurun” dedik (vurulunca da o diriliverdi). İşte Allah bunu nasıl dirilttiyse ölüleri de öyle diriltir. Aklınızı iyice kullanasınız diye mucizelerini size gösterir.

73Bu sebeple, “(Kestiğiniz ineğin) Bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun!” diye emrettik. (Vurulunca ölü dirildi ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi.) Allah, o ölü insanı nasıl diriltmişse ölüleri de öyle diriltir ve size âyetlerini (kudretine, Birliği’ne ve icraatına delil olan alâmet ve işaretleri) gösterir ki gereğince akledip, (iman hakikatları konusunda hiç şüphe duymayasınız ve bu hakikatler istikametinde davranasınız). (Bakara, 73)

73So We commanded: “Strike him (the corpse) with part of it (the sacrificed cow).” (So they did and the corpse, brought to life, informed of the murderer.) Even so, God brings to life the dead and shows you the signs (of His Power, Oneness and way of acting), that you may understand the truth (and have no doubt at all, concerning the essentials of faith).

Açıklama (SY)

Allah Teâlâ inek kesme emri ile onların içlerine yerleşmiş sığıra tapma geleneğini kesmek istiyordu. Taptıkları nesnenin âcizliğini gösteriyordu. Ayrıca onun parçalarından biri ile ölüye vurulmasını emredip bir ölüyü dirilterek mûcize göstermek istiyordu. Bunun topluca görülmesi için, böyle bir merasim düzenlendiği anlaşılıyor. Buna benzer bir kıssa Tevrat’da yer alır {Ts, 21,1-9}

Kehf 65–82
فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَۤا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا ﴿65﴾
فَوَجَدَا
ve buldular
عَبْدًا
bir kul
مِنْ
—
عِبَادِنَۤا
kullarımızdan
اٰتَيْنَاهُ
Biz ona bahşetmiştik
رَحْمَةً
hususi bir nimet
مِنْ
—
عِنْدِنَا
katımızdan
وَعَلَّمْنَاهُ
ve ona öğretmiştik
مِنْ
—
لَدُنَّا
katımızdan
عِلْمًا
bir ilim
﴿٦٥﴾

65Orada bizim seçkin kullarımızdan öyle bir has kulumuzu buldular ki Biz ona lütfedip, nezdimizden rabbanî bir ilim öğretmiştik.

65Ve kayanın yanına vardıklarında seçkin kullarımızdan öyle has bir kul buldular ki ona katımızdan hususî bir nimet bahşetmiş ve nezdimizden (Rabbanî) bir ilim öğretmiştik. (Kehf, 65)

65And they found (there) one of Our servants to whom We had granted a mercy as a grace from Us and taught a special knowledge from Our Presence.

Açıklama (SY)

Mûsâ (a.s.)’ın karşılaştığı zatın isminin Hızır (Hadır) olduğu hadis-i şerifte bildirilmiştir. Bu zat bazı âlimlere göre peygamber, bazılarına göre büyük bir velîdir.

Onun, beşere gönderilen, ilahî şeriatlerde bildirilen hükümlere tâbi olmadığı gerçeğinden hareket eden ender bir görüşe göre Hızır, melek veya başka bir ruhanî olmalıdır. Gerçekten, bu kıssa başından sonuna kadar o zatın bir başka boyuttan olduğunun karineleriyle doludur.

قَالَ لَهُ مُوسٰى هَلْ اَتَّبِعُكَ عَلٰۤى اَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا ﴿66﴾
قَالَ
dedi ki
لَهُ
ona
مُوسٰى
Musa
هَلْ
—
اَتَّبِعُكَ
sana tâbi olabilir miyim?
عَلٰۤى
üzere
اَنْ
—
تُعَلِّمَنِ
bana da öğretmen için
مِمَّا
şeyden
عُلِّمْتَ
sana öğretilen
رُشْدًا
doğruyu
﴿٦٦﴾

66“Üstadım!” dedi Mûsâ, “sana öğretilen bu ilimden bana da bir şeyler öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?”

66Musa, dedi ki: “Bir hususta (görüş, düşünce ve davranışta) doğruya ulaşabilmem maksadıyla, size öğretilen ilimden bana da öğretmeniz için size tâbi olabilir miyim?” (Kehf, 66)

66Moses said to him: “May I follow you so that you may teach me something of the knowledge of guidance which you have been taught?”

قَالَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا ﴿67﴾
قَالَ
dedi ki
اِنَّكَ
sen
لَنْ
asla
تَسْتَط۪يعَ
katlanamazsın
مَعِيَ
benimle beraber bulunmaya
صَبْرًا
sabırla
﴿٦٧﴾

67“Doğrusu” dedi, “sen benimle beraberliğe sabredemezsin.

67“İyi de” dedi (ilm-i ledün sahibi zat [Hızır]), “sen, benimle beraberliğe asla katlanamazsın.” (Kehf, 67)

67He said: “You will never be able to have patience with being in my company.

وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلٰى مَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ خُبْرًا ﴿68﴾
وَكَيْفَ
ve nasıl?
تَصْبِرُ
katlanabilirsin
عَلٰى
—
مَا
bir şeye
لَمْ
—
تُحِطْ
kavrayamadığın
بِه۪
onu
خُبْرًا
haberdar edilerek
﴿٦٨﴾

68Bütün yönleriyle kavrayamadığın meseleler karşısında nasıl kendini tutabilirsin ki?”

68“Haklarında bütün yönleriyle bilgi sahibi olmadığın meseleler karşısında nasıl katlanabilirsin ki?” (Kehf, 68)

68“How could you be patient about something that you have never encompassed in your knowledge?”

قَالَ سَتَجِدُن۪ۤي اِنْ شَۤاءَ اللهُ صَابِرًا وَلَۤا اَعْص۪ي لَكَ اَمْرًا ﴿69﴾
قَالَ
dedi
سَتَجِدُن۪ۤي
beni bulursun
اِنْ
eğer
شَۤاءَ
dilerse
اللهُ
Allah
صَابِرًا
sabırlı
وَلَۤا
ve
اَعْص۪ي
karşı gelmem
لَكَ
senin
اَمْرًا
emrine
﴿٦٩﴾

69“İnşaallah” dedi Mûsâ, “beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir emrine karşı koymayacağım.”

69“İnşâallah” diye cevap verdi Musa, “beni sabırlı bulacaksın ve hiçbir konuda sana karşı gelmeyeceğim.” (Kehf, 69)

69He (Moses) said: “You will find me patient, if God so wills and allows me to, and I will not disobey you in anything.”

قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَن۪ي فَلَا تَسْئَلْن۪ي عَنْ شَيْءٍ حَتّٰۤى اُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا۟ ﴿70﴾
قَالَ
dedi
فَاِنِ
eğer
اتَّبَعْتَن۪ي
bana tâbi olursan
فَلَا
—
تَسْئَلْن۪ي
bana soru sorma
عَنْ
—
شَيْءٍ
hiçbir şey
حَتّٰۤى
kadar
اُحْدِثَ
ben söz açıncaya
لَكَ
sana
مِنْهُ
onu
ذِكْرًا۟
bir hatırlatma
﴿٧٠﴾

70“O halde” dedi, “bana tâbi olduğuna göre, hangi konuda olursa olsun, ben onun hakkında sana söz açmadıkça, asla bana soru sormayacaksın!”

70“Pekalâ” dedi (Hızır), “Madem bana tâbi oluyorsun, o halde, her ne olursa olsun ben onun hakkında sana söz açmadıkça bana soru sorma.” (Kehf, 70)

70(Al-Khadr) explained: “Well, if you go with me, do not ask me concerning anything (that I may do) until I myself make mention of it to you.”

فَانْطَلَقَاۗ حَتّٰۤى اِذَا رَكِبَا فِي السَّف۪ينَةِ خَرَقَهَاۘ قَالَ اَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ اَهْلَهَاۚ لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا اِمْرًا ﴿71﴾
فَانْطَلَقَاۗ
sonra yola koyuldular
حَتّٰۤى
nihayet
اِذَا
zaman
رَكِبَا
bindikleri
فِي
—
السَّف۪ينَةِ
gemiye
خَرَقَهَاۘ
onu deliverdi
قَالَ
dedi
اَخَرَقْتَهَا
mi onu deldin?
لِتُغْرِقَ
boğmak için
اَهْلَهَاۚ
halkını
لَقَدْ
gerçekten
جِئْتَ
sen yaptın
شَيْئًا
bir iş
اِمْرًا
çok kötü
﴿٧١﴾

71Bunun üzerine kalkıp gittiler. Nihâyet bir gemiye rastlayıp ona bindiler ve o zat gemiyi deldi. Mûsâ duramayıp: “Ne yaptın öyle?” dedi, “içindeki yolcuları denizde boğmak için mi yaptın bunu? Vallahi çok korkunç bir iş yaptın!”

71Böylece birlikte yola koyuldular. Nihayet bir gemiye bindiler ve (Hızır) gemiyi deliverdi. Musa, dayanamayıp sordu: “Ne yaptın öyle? İçindeki yolcuları suda boğmak için mi deldin gemiyi? Çok kötü bir iş yaptın gerçekten!” (Kehf, 71)

71So they set forth until, when they embarked on the boat, he (al-Khadr) made a hole in it. He (Moses) said: “Have you made a hole in it in order to drown its people (who would be using it)? You have certainly done an awful thing!”

قَالَ اَلَمْ اَقُلْ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا ﴿72﴾
قَالَ
dedi
اَلَمْ
—
اَقُلْ
demedim mi?
اِنَّكَ
gerçekten sen
لَنْ
—
تَسْتَط۪يعَ
katlanamazsın
مَعِيَ
benimle beraber bulunmaya
صَبْرًا
sabırla
﴿٧٢﴾

72(Hızır:) “Sana ‘Benimle beraberliğe katlanamazsın’ dememiş miydim? (İşte sen de gördün!)” dedi.

72“Sana benimle beraberliğe asla katlanamazsın dememiş miydim?” dedi (Hızır). (Kehf, 72)

72He said: “Did I not tell you that you would never be able to bear patiently with my company?”

قَالَ لَا تُؤَاخِذْن۪ي بِمَا نَس۪يتُ وَلَا تُرْهِقْن۪ي مِنْ اَمْر۪ي عُسْرًا ﴿73﴾
قَالَ
dedi
لَا
—
تُؤَاخِذْن۪ي
beni kınama
بِمَا
şeyden ötürü
نَس۪يتُ
unuttuğum
وَلَا
ve
تُرْهِقْن۪ي
bana çıkarma
مِنْ
dolayı
اَمْر۪ي
bu işimden
عُسْرًا
bir güçlük
﴿٧٣﴾

73“Ne olur” dedi Mûsâ, “lütfen unutarak söylediğim bu sözden ötürü beni azarlama, bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma!”

73“Ne olur” dedi Musa, “unuttuğum bir şeyden dolayı beni sorguya çekme ve şu işimde bana güçlük çıkarma.” (Kehf, 73)

73He (Moses) said: “Do not take me to task because I forgot, and do not overburden me in my affair (in what you ask of me).”

فَانْطَلَقَاۗ حَتّٰۤى اِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُۙ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍۘ لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا نُكْرًا ﴿74﴾
فَانْطَلَقَاۗ
yine yürüdüler
حَتّٰۤى
nihayet
اِذَا
zaman
لَقِيَا
ulaştılar
غُلَامًا
yeni yetme bir gence
فَقَتَلَهُۙ
hemen onu öldürdü
قَالَ
(Musa) dedi ki
اَقَتَلْتَ
mı kıydın?
نَفْسًا
bir canı
زَكِيَّةً
masum
بِغَيْرِ
karşılığı olmadan
نَفْسٍۘ
bir can
لَقَدْ
doğrusu
جِئْتَ
sen yaptın
شَيْئًا
bir iş
نُكْرًا
görülmemiş derecede kötü
﴿٧٤﴾

74Yine yola koyuldular. Nihâyet bir oğlan çocuğuna rastladılar ve (Hızır) onu öldürdü. Mûsâ atılıp: “Ne yaptın?” dedi, “masum ve günahsız bir canı, kısas hükmü ile bir can karşılığında olmaksızın mı öldürdün? Doğrusu görülmemiş derecede fena bir iş yaptın!”

74Tekrar yola koyuldular. Nihayet yeni yetme bir gence ulaştılar; (Hızır,) bu defa da onu öldürüverdi. “Ne yaptın?” dedi Musa, “Kimseyi öldürmemiş masum bir cana mı kıydın? Doğrusu, görülmemiş derecede kötü bir iş yaptın!” (Kehf, 74)

74So they went on until, when they met a young boy, he (al-Khadr) killed him. (Moses) said: “Have you killed an innocent soul (not in lawful retaliation but) without his having killed anyone? Assuredly you have done a horrible thing!”

قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا ﴿75﴾
قَالَ
dedi
اَلَمْ
—
اَقُلْ
dememiş miydim?
لَكَ
sana
اِنَّكَ
gerçekten sen
لَنْ
—
تَسْتَط۪يعَ
katlanamazsın
مَعِيَ
benimle beraber bulunmaya
صَبْرًا
sabırla
﴿٧٥﴾

75“Sen benimle arkadaşlık etmeye katlanamazsın dememiş miydim?” dedi.

75(Hızır) Yine “Sana benimle beraberliğe asla katlanamazsın dememiş miydim?” dedi. (Kehf, 75)

75He said: “Did I not tell you that you would never be able to have patience with being in my company?”

قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْن۪يۚ قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّ۪ي عُذْرًا ﴿76﴾
قَالَ
dedi ki
اِنْ
eğer
سَاَلْتُكَ
sana sorarsam
عَنْ
—
شَيْءٍ
bir şey
بَعْدَهَا
bundan sonra
فَلَا
artık olma
تُصَاحِبْن۪يۚ
bana arkadaş
قَدْ
elbette
بَلَغْتَ
sana ulaşmıştır
مِنْ
—
لَدُنّ۪ي
benim tarafımdan
عُذْرًا
bir özür
﴿٧٦﴾

76Mûsâ: “Eğer” dedi, “sana bir daha soracak olursam, bundan böyle benimle hiç arkadaşlık etme! Artık özür dileyemeyecek hale geldim.”

76Musa, “Eğer” dedi, “bundan sonra sana yaptığın bir işten dolayı bir daha soru soracak olursam, artık benimle arkadaşlığı bırakabilirsin. Senden bir daha özür dileyebilecek durumda değilim.” (Kehf, 76)

76(Moses) said: “If I should ever question you about anything after this, keep me no more in your company. You have already received (full) excuse from me.”

فَانْطَلَقَاۗ حَتّٰۤى اِذَۤا اَتَيَۤا اَهْلَ قَرْيَةٍ۽ اسْتَطْعَمَۤا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَارًا يُر۪يدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۘ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْرًا ﴿77﴾
فَانْطَلَقَاۗ
yine yola koyuldular
حَتّٰۤى
nihayet
اِذَۤا
zaman
اَتَيَۤا
vardıklarında
اَهْلَ
halkına
قَرْيَةٍ۽
bir kent
اسْتَطْعَمَۤا
yemek istediler
اَهْلَهَا
oranın halkından
فَاَبَوْا
fakat kaçındılar
اَنْ
—
يُضَيِّفُوهُمَا
onları misafir etmekten
فَوَجَدَا
derken buldular
ف۪يهَا
orada
جِدَارًا
bir duvar
يُر۪يدُ
yüz tutan
اَنْ
—
يَنْقَضَّ
yıkılmaya
فَاَقَامَهُۘ
derhal tamir etti
قَالَ
(Musa) dedi ki
لَوْ
eğer
شِئْتَ
isteseydin
لَتَّخَذْتَ
alabilirdin
عَلَيْهِ
buna karşılık
اَجْرًا
bir ücret
﴿٧٧﴾

77Tekrar yola devam ettiler. Nihâyet bir şehre varıp o şehir halkından yiyecek istediler, ama ahali bunları misafir etmemekte diretti. Bu sırada (Hızır) orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar görür görmez onu düzeltiverdi. Mûsâ: “İsteseydin” dedi, “elbette buna karşı iyi bir ücret alabilirdin!”

77Bir defa daha yola koyuldular. Bu sefer, vara vara bir beldeye vardılar. Halktan yemek istedilerse de ahali onları misafir etmekten kaçındı. (Hızır) Orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördü ve onu derhal tamir etti. “Eğer dileseydin” dedi Musa, “yaptığının karşılığında bir ücret alabilirdin.” (Kehf, 77)

77So they went on until when they came upon the people of a township, they asked its people for food, but they refused them hospitality. They found there a wall which was on the verge of tumbling down, and he (al-Khadr) restored it. (Moses) said: “If you had wished, you could have taken payment for it.”

قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْو۪يلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا ﴿78﴾
قَالَ
dedi
هٰذَا
işte bu
فِرَاقُ
ayrılmasıdır
بَيْن۪ي
benimle
وَبَيْنِكَۚ
senin arasının
سَاُنَبِّئُكَ
sana haber vereceğim
بِتَأْو۪يلِ
içyüzünü
مَا
şeylerin
لَمْ
—
تَسْتَطِعْ
güç yetiremediğin
عَلَيْهِ
üzerine
صَبْرًا
sabırla
﴿٧٨﴾

78Hızır: “İşte” dedi, “seninle ayrılmamızın vakti geldi! Şimdi sana hakkında sabırsızlık gösterdiğin o meselelerin içyüzlerini tek tek bildireceğim:

78“Artık bu noktada yollarımız ayrılıyor” dedi (Hızır). “Şimdi sana, tahammül edemediğin meselelerin içyüzlerini tek tek anlatacağım.” (Kehf, 78)

78He (al-Khadr) said: “This is the parting of ways between me and you. I will tell you the meaning of what you were unable to bear patiently.

اَمَّا السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا وَكَانَ وَرَۤاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْبًا ﴿79﴾
اَمَّا
—
السَّف۪ينَةُ
o gemi
فَكَانَتْ
idi
لِمَسَاك۪ينَ
fakirlerin
يَعْمَلُونَ
çalışan
فِي
—
الْبَحْرِ
denizde
فَاَرَدْتُ
istedim
اَنْ
ki
اَع۪يبَهَا
onu kusurlu yapmak
وَكَانَ
çünkü vardı
وَرَۤاءَهُمْ
önlerinde
مَلِكٌ
bir kral
يَأْخُذُ
gasbeden
كُلَّ
her
سَف۪ينَةٍ
gemiyi
غَصْبًا
gasp ederek
﴿٧٩﴾

79Evvela, o gemi, denizde çalışan birtakım fakirlere ait idi. Ben onu kasten bir miktar zedeledim. Zira öte yanında, sağlam olan bütün gemileri gasbeden zalim bir hükümdar vardı.

79“Önce gemiden başlayalım. O, geçimlerini denizden sağlayan birtakım fakirlere aitti. İstedim ki onda bir kusur meydana getireyim. Çünkü önlerinde her sağlam gemiyi gasbeden zalim bir kral vardı.” (Kehf, 79)

79“As for the boat, it belonged to some destitute people who worked on the sea – and I wished to damage it, for there was a king after them who was seizing every boat by force.

وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَش۪ينَۤا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًاۚ ﴿80﴾
وَاَمَّا
gelince
الْغُلَامُ
çocuğa
فَكَانَ
idi
اَبَوَاهُ
ebeveyni
مُؤْمِنَيْنِ
mü'min insanlar
فَخَش۪ينَۤا
korktuk
اَنْ
—
يُرْهِقَهُمَا
onları sürüklemesinden
طُغْيَانًا
azgınlık
وَكُفْرًاۚ
ve küfür
﴿٨٠﴾

80Oğlan çocuğuna gelince: Onun ebeveyni mümin insanlar idi. Bu çocuğun onları ileride azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk.

80“Öldürdüğüm delikanlıya gelince: Onun ebeveyni mü’min insanlardı. Fakat o çocuğun ileride onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk.” (Kehf, 80)

80“And as for the young boy, his parents were believers, and we feared lest he should oppress them with rebellion and unbelief.

فَاَرَدْنَۤا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْمًا ﴿81﴾
فَاَرَدْنَۤا
diledik ki
اَنْ
—
يُبْدِلَهُمَا
onun yerine versin
رَبُّهُمَا
Rableri
خَيْرًا
daha hayırlısını
مِنْهُ
ondan
زَكٰوةً
daha temiz
وَاَقْرَبَ
ve daha yakınını
رُحْمًا
merhamete
﴿٨١﴾

81Rab’lerinin, kendilerine onun yerine daha temiz, daha hayırlı, merhamette ondan daha hisli bir çocuk ihsan etmesini diledik.

81“Bu sebeple, o ebeveynin Rabb’ilerinden diledik ki o çocuğa bedel kendilerine daha temiz, daha hayırlı, onlara karşı daha merhametli ve daha itaatkâr bir çocuk lütfetsin.” (Kehf, 81)

81“So we wished that their Lord would grant them in his place one better than him in purity and nearer in affection (to his parents).

وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحًاۚ فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَۤا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَا۠ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْر۪يۘ ذٰلِكَ تَأْو۪يلُ مَا لَمْ تَسْطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًاۘ۟ ﴿82﴾
وَاَمَّا
ise
الْجِدَارُ
duvar
فَكَانَ
idi
لِغُلَامَيْنِ
çocuğun
يَت۪يمَيْنِ
iki yetim
فِي
—
الْمَد۪ينَةِ
şehirde
وَكَانَ
ve vardı
تَحْتَهُ
altında
كَنْزٌ
bir hazine
لَهُمَا
onlara ait
وَكَانَ
ve idi
اَبُوهُمَا
babaları da
صَالِحًاۚ
salih bir kimse
فَاَرَادَ
diledi ki
رَبُّكَ
Rabbin
اَنْ
—
يَبْلُغَۤا
onlar (yetişkinlik çağına) gelsinler
اَشُدَّهُمَا
güçlü çağlarına
وَيَسْتَخْرِجَا
ve çıkarsınlar
كَنْزَهُمَا۠
hazinelerini
رَحْمَةً
bir rahmet olarak
مِنْ
—
رَبِّكَۚ
Rabbinden
وَمَا
—
فَعَلْتُهُ
bunları yapmadım
عَنْ
—
اَمْر۪يۘ
ben kendiliğimden
ذٰلِكَ
işte budur
تَأْو۪يلُ
içyüzü
مَا
şeylerin
لَمْ
—
تَسْطِعْ
senin güç yetiremediğin
عَلَيْهِ
hakkında
صَبْرًاۘ۟
sabırla
﴿٨٢﴾

82Gelelim duvara: O duvar şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Duvarın altında onlara ait bir define gömülü idi. Babaları, salih, iyi bir insandı. Rabbin onların reşit olacakları çağa gelip, definelerini o zaman çıkarmalarını irade buyurdu. Bütün bunlar Rabbinden birer lütuf ve rahmet olup, ben hiçbirini kendi görüşümle yapmış değilim. İşte hakkında sabırsızlık gösterdiğin meselelerin içyüzü bunlardan ibarettir.”

82“Gelelim duvara: O, şehirde iki yetim çocuğa aitti; altında da o çocuklara ait gömülü bir hazine bulunuyordu; (merhum) babaları ise salih bir zattı. Rabb’in diledi ki çocuklar yetişkinlik çağına gelsinler ve Rabb’inden bir nimet olarak kendilerine ait o hazineyi çıkarsınlar. Ben, yaptıklarımın hiçbirisini kendi görüşümle yapmadım. İşte, tahammül edemediğin meselelerin iç yüzü”! (Kehf, 82)

82“And as for the wall, it belonged to two orphan boys in the city, and beneath it was a treasure belonging to them. Their father had been a righteous man. So your Lord willed that they should come of age and bring forth their treasure as a mercy from your Lord. I did not do this (any of the actions that you witnessed) of my own accord. This is the meaning of all (those events) with which you were unable to have patience.”

Mü’min 28–35
وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌ۠ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ ا۪يمَانَهُۤ اَتَقْتُلُونَ رَجُلًا اَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللهُ وَقَدْ جَۤاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْۘ وَاِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُۚ وَاِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي يَعِدُكُمْۘ اِنَّ اللهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ ﴿28﴾
وَقَالَ
ve (şöyle) dedi
رَجُلٌ
bir adam
مُؤْمِنٌ۠
mü'min
مِنْ
—
اٰلِ
hanedanından
فِرْعَوْنَ
Firavun
يَكْتُمُ
gizleyen
ا۪يمَانَهُۤ
imanını
اَتَقْتُلُونَ
öldürüyor musunuz?
رَجُلًا
bir adamı
اَنْ
diye
يَقُولَ
diyor
رَبِّيَ
Rabbim
اللهُ
Allah'tır
وَقَدْ
oysa gerçekten
جَۤاءَكُمْ
size gelmiştir
بِالْبَيِّنَاتِ
apaçık delillerle
مِنْ
—
رَبِّكُمْۘ
Rabbinizden
وَاِنْ
ve eğer
يَكُ
o ise
كَاذِبًا
bir yalancı
فَعَلَيْهِ
kendi zararınadır
كَذِبُهُۚ
yalanı
وَاِنْ
ve eğer
يَكُ
o ise
صَادِقًا
sadık
يُصِبْكُمْ
başınıza gelir
بَعْضُ
bir kısmı
الَّذ۪ي
—
يَعِدُكُمْۘ
size vadettiklerinin
اِنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
لَا
—
يَهْد۪ي
doğru yola iletmez
مَنْ
kimseyi
هُوَ
o
مُسْرِفٌ
haddi aşan
كَذَّابٌ
yalancı
﴿٢٨﴾

28Firavun hanedanından olup o zamana kadar iman ettiğini saklayan biri kalkıp şöyle dedi: “Ne o, siz bir insan ‘Rabbim Allah’tır!’ dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz? Halbuki o Rabbiniz tarafından açık belgeler ve mûcizeler de getirdi. Eğer yalan söylüyorsa, yalanı zaten kendi aleyhinedir. Ama şâyet doğru söylemişse, en azından onun sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şu bir gerçektir ki Allah haddi aşan, yalancı kimseleri iflah etmez.

28Firavun hanedanına mensup olup, (onun en yakınları arasında yer alan,) fakat o ana kadar imanını gizlemiş bulunan yiğit bir mü’min, (en kritik noktada ortaya atıldı ve) “Ne o, bir insanı, hem de size Rabb’inizden apaçık deliller getirmiş bulunduğu halde, sadece ‘Rabb’im Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz?” dedi (ve şöyle devam etti): “Eğer o bir yalancı ise yalanı zaten kendi aleyhinedir. Ama eğer doğruyu konuşan biri ise en azından onun sizi kendileriyle tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecek demektir. Şurası bir gerçek ki Allah, haddi aşan, duygu, meleke ve kabiliyetlerini boşa sarf eden ve yalan söyleyip duran kim olursa olsun hidayet etmez, emeline ulaştırmaz.” (Mü’min, 28)

28(At just that moment) a believing man from among the household of the Pharaoh, who until then had concealed his faith, (came forward and) said: “Would you kill a man only because he declares, ‘My Lord is God!’, when he has indeed come to you with clear proofs from your Lord? If he be a liar, then his lie will be (reckoned) against him; but if he is true (in his proclamations), then something of what he threatens you with will befall you. Surely God does not guide (either to truth or to any achievement) one who (transgressing all bounds) is wasteful (of his God-given faculties), and a liar.

يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِر۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ فَمَنْ يَنْصُرُنَا مِنْ بَأْسِ اللهِ اِنْ جَۤاءَنَاۘ قَالَ فِرْعَوْنُ مَۤا اُر۪يكُمْ اِلَّا مَۤا اَرٰى وَمَۤا اَهْد۪يكُمْ اِلَّا سَب۪يلَ الرَّشَادِ ﴿29﴾
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
لَكُمُ
sizindir
الْمُلْكُ
hükümranlık
الْيَوْمَ
bugün
ظَاهِر۪ينَ
hakimsiniz
فِي
—
الْاَرْضِۘ
yeryüzüne
فَمَنْ
kim
يَنْصُرُنَا
bizi kurtarır?
مِنْ
—
بَأْسِ
azabından
اللهِ
Allah'ın
اِنْ
eğer
جَۤاءَنَاۘ
bize gelirse
قَالَ
dedi
فِرْعَوْنُ
Firavun
مَۤا
—
اُر۪يكُمْ
ben size göstermiyorum
اِلَّا
başkasını
مَۤا
şeyden
اَرٰى
gördüğüm
وَمَۤا
ve
اَهْد۪يكُمْ
ben sizi iletmem
اِلَّا
başkasına
سَب۪يلَ
yoldan
الرَّشَادِ
doğru
﴿٢٩﴾

29Değerli halkım! Bugün hakimiyet sizindir, ülkede üstünlük sizdedir. Ama yarın Allah’ın azabı başımıza gelir çatarsa, söyler misiniz hangi kuvvet bizi kurtarabilir?” Buna karşılık Firavun: “Ben size sadece kendimce uygun bulduğum görüşü bildiriyor ve size tutulması gereken doğru yolu gösteriyorum” dedi.

29“Ey benim halkım! Bugün hükümranlık sizde, şu topraklarda üstünlük elinizde. Ama yarın Allah’ın geri çevrilmesi mümkün olmayan zorlu azabı başımıza gelirse, söyler misiniz hangi kuvvet bize yardım edebilir?” Bu arada Firavun (devreye girip, savunmaya geçti ve) dedi: “Ben ancak doğru bildiğimi, yapılmasını gerekli gördüğümü size bildiriyor ve size tutulması gereken doğru yola gösteriyorum.” (Mü’min, 29)

29“O my people! You enjoy the dominion today, being uppermost in the land; but who could help us against the punishment of God, should it come to us?” The Pharaoh said (to his people): “I would show you only what I see (as needing to be done), and I guide you only to the right way (to follow).”

Açıklama (SY)

(28–29) “Firavunun sarayındaki mümin” kıssası, Tevrat'ta ve Talmud’da yer almayan bir kıssa olup, İsrail tarihi ile ilgili olarak Kur’ân’ın dünya tarihine bir armağanıdır.

Bu zat hissiyattan uzak, tarafsız konuştuğu intibaını vermeğe ihtimam göstermekte ve münazarada insaf prensibini uygulamaktadır. Zira önce onun yalancı olma faraziyesini, sonra vadettiği her şey olmasa dahi, bir kısmının gelme ihtimalinin bile onları nasıl düşündürmesi gerektiğini anlatmak istemiştir.

Bu zat imanını belirtmeksizin müphem bir ifade ile şöyle demek istiyor: “Sizler Mûsâ’nın dürüst olduğunu tespit etmekle beraber yalancılıkla itham ediyorsunuz. Bu iki zıt vasıf bir arada bulunamaz. Şu halde insanlara bile yalan söylemeyen bir kimse, Allah’ın elçisi olmadığı halde hiç Allah adına yalan uydurur mu? 'O, beni size elçi olarak gönderip şöyle şöyle dedi' diyerek en müthiş, en tehlikeli yalanı söyler mi?” Yahut muhataplarına şunu anlatmak istemektedir: “Siz haddi aşıp Mûsâ’yı öldürürseniz bilin ki Allah böyle yapanları asla iflah etmez!”

Öyle anlaşılıyor ki Firavun, kabinesindeki bu zatın iman ettiğini fark etmemişti. Zira ona kızdığına dair bir alâmet zikredilmiyor. Bununla beraber, sözlerinin gereğini yapma cihetine de gitmiyor.

وَقَالَ الَّذ۪ۤي اٰمَنَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ۤي اَخَافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الْاَحْزَابِۙ ﴿30﴾
وَقَالَ
ve dedi ki
الَّذ۪ۤي
(adam)
اٰمَنَ
iman eden
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
اِنّ۪ۤي
elbette ben
اَخَافُ
endişe ediyorum
عَلَيْكُمْ
üzerinize
مِثْلَ
mislinden
يَوْمِ
gününün
الْاَحْزَابِۙ
öncekilerin
﴿٣٠﴾

30O imanlı zat bunun üzerine: “Değerli halkım!” dedi, “Ben sizin hakkınızda âkıbetin sizin de başınıza gelmesinden endişe ederim,

30İman etmiş bulunan zat devam etti: “Ey halkım! Gerçekten endişe ediyorum ki daha önce yaşayıp da helâk edilmiş toplulukların başlarına gelen felâketlerin benzeri bir felâket sizin de başınıza gelebilir:” (Mü’min, 30)

30But he who believed said: “O my people! I do indeed fear for you the like of the day (of disaster) of the communities (that, before you, also denied the Messengers sent to them);

مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْۘ وَمَا اللهُ يُر۪يدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ ﴿31﴾
مِثْلَ
gibi
دَأْبِ
durumu
قَوْمِ
halkının
نُوحٍ
Nûh
وَعَادٍ
ve 'Ad
وَثَمُودَ
ve Semud'un
وَالَّذ۪ينَ
ve
مِنْ
—
بَعْدِهِمْۘ
onlardan sonrakilerin
وَمَا
ve değildir
اللهُ
Allah
يُر۪يدُ
isteyecek
ظُلْمًا
zulmetmek
لِلْعِبَادِ
kullara
﴿٣١﴾

31Nuh halkının, Âd halkının, Semûd halkının ve ondan sonraki halkların başına gelen. Yoksa suçsuzlara azab etmek sûretiyle Allah kullarına zulmetmek istemez.”

31“Nuh kavminin, Âd halkının, Semûd halkının ve onlardan sonra gelen daha başka toplulukların başlarına gelen felâketlerin benzeri bir felâket. Ama (şunu iyi bilin ki) Allah, asla kullarına zulmetmek dilemez.” (Mü’min, 31)

31“The like of what befell the people of Noah, the ‘Ad, and the Thamud, and others that came after them; and God never wills any wrong for (His) servants.

وَيَا قَوْمِ اِنّ۪ۤي اَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِۙ ﴿32﴾
وَيَا
—
قَوْمِ
ve ey halkım
اِنّ۪ۤي
gerçekten ben
اَخَافُ
endişe ediyorum
عَلَيْكُمْ
sizin için
يَوْمَ
gününden
التَّنَادِۙ
imdat isteme
﴿٣٢﴾

32“Değerli halkım! Ben sizin hakkınızda o feryad u figan gününden, birbirinizden imdat isteyeceğiniz günden endişe ediyorum.”

32“Ey halkım! Gerçekten ben sizin hakkınızda, birbirinizden (boşuna) imdat isteyeceğiniz ve birbirinize lânet okuyacağınız günden de endişe ediyorum.” (Mü’min, 32)

32“O my people! I do indeed fear for you the Day of the Summons (the Day when people will vainly be calling out to one another for help, and cursing one another in distress);

يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِر۪ينَۚ مَا لَكُمْ مِنَ اللهِ مِنْ عَاصِمٍۚ وَمَنْ يُضْلِلِ اللهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ ﴿33﴾
يَوْمَ
o gün
تُوَلُّونَ
arkanızı dönüp
مُدْبِر۪ينَۚ
kaçarsınız
مَا
ama yoktur
لَكُمْ
sizin için
مِنَ
—
اللهِ
Allah'tan
مِنْ
hiç
عَاصِمٍۚ
kurtaracak kimse
وَمَنْ
ve kimi
يُضْلِلِ
saptırırsa
اللهُ
Allah
فَمَا
artık olmaz
لَهُ
ona
مِنْ
hiçbir
هَادٍ
yol gösteren
﴿٣٣﴾

33“O gün arkanızı dönüp kaçmak istersiniz ama ne çare! Sizi Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse bulunmaz. Evet Allah kimi şaşırtırsa, artık ona yol gösteren olmaz.”

33“O gün, (Ateş karşısında) arkanızı dönüp kaçmaya yeltenirsiniz ama nafile! Sizi Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse bulunmaz. Evet, Allah kimi saptırırsa, artık ona yol gösteren olmaz.” (Mü’min, 33)

33“The Day when you will (strive in vain desperation) to turn and flee (from the Fire), having none to protect you from (the punishment of) God. Whomever God leads astray, there is no guide.

وَلَقَدْ جَۤاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ ف۪ي شَكٍّ مِمَّا جَۤاءَكُمْ بِه۪ۘ حَتّٰۤى اِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللهُ مِنْ بَعْدِه۪ رَسُولًاۘ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُرْتَابٌۚ ﴿34﴾
وَلَقَدْ
ve andolsun
جَۤاءَكُمْ
size gelmişti
يُوسُفُ
Yusuf
مِنْ
—
قَبْلُ
daha önce
بِالْبَيِّنَاتِ
apaçık delillerle
فَمَا
fakat
زِلْتُمْ
geri durmadınız
ف۪ي
(olmaktan)
شَكٍّ
şüphede
مِمَّا
şeyler hakkında
جَۤاءَكُمْ
size getirdikleri
بِه۪ۘ
onun
حَتّٰۤى
nihayet
اِذَا
zaman
هَلَكَ
vefat ettiği
قُلْتُمْ
dediniz
لَنْ
asla
يَبْعَثَ
göndermez
اللهُ
Allah
مِنْ
—
بَعْدِه۪
ondan sonra
رَسُولًاۘ
resul
كَذٰلِكَ
işte böyle
يُضِلُّ
saptırır
اللهُ
Allah
مَنْ
kimseleri
هُوَ
o
مُسْرِفٌ
haddi aşan
مُرْتَابٌۚ
şüpheci
﴿٣٤﴾

34Daha önce Yusuf da size açık açık delillerle gelmiş, siz onun getirdiği gerçek hakkında da şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet vefat edince: “Ondan sonra Allah artık hiçbir peygamber göndermez!” demiştiniz. İşte Allah haddi aşan, şüpheci kimseleri böyle şaşırtır.

34“Daha önce Yusuf da size apaçık delillerle gelmişti fakat onun size getirdiği gerçek hakkında bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız. Ama nihayet vefat edince, ‘Artık Allah ondan sonra bir daha rasûl göndermez’ dediniz. Allah, haddi aşan, kendisine verdiği kabiliyet ve melekeleri boşa harcayan ve apaçık hakikatler karşısında dahi delilsiz şüpheciliği yol edinen kim olursa olsun, işte böyle şaşırtır.” (Mü’min, 34)

34“And (reflect that) Joseph brought to you the manifest truths before, but you never ceased to doubt as to what he brought you. But when he finally died, you said that God would no longer send a Messenger after him. Thus God leads astray one who (transgressing all bounds) is wasteful (of his God-given faculties), persistently doubting (without good reason) –

Açıklama (SY)

Bundan maksat şudur:

“Sizin selefleriniz de vaktiyle Mûsâ’nın ecdadından Yusuf’u reddetmişlerdi. Fakat sonra onun faziletini kabule mecbur kaldılar ve onun ülkeye büyük faydasını gördüler. Ona o derece makam verdiniz ki Artık onun üzerine peygamber olamaz!' diye başka peygamberleri reddetmeye bile bahane yaptınız. Öyleyse dikkat edin, bu sefer göz göre göre yanlış bir iş yapmayın!”

اَلَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ۤي اٰيَاتِ اللهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْۘ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللهِ وَعِنْدَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۘ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللهُ عَلٰى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ ﴿35﴾
اَلَّذ۪ينَ
onlar ki
يُجَادِلُونَ
tartışırlar
ف۪ۤي
hakkında
اٰيَاتِ
ayetleri
اللهِ
Allah'ın
بِغَيْرِ
olmadan
سُلْطَانٍ
bir delil
اَتٰيهُمْۘ
kendilerine gelmiş
كَبُرَ
ne büyük
مَقْتًا
bir kızgınlıktır
عِنْدَ
yanında
اللهِ
Allah
وَعِنْدَ
ve yanında
الَّذ۪ينَ
kimseler
اٰمَنُواۘ
iman eden(ler)
كَذٰلِكَ
işte böyle
يَطْبَعُ
mühürler
اللهُ
Allah
عَلٰى
üzerini
كُلِّ
her
قَلْبِ
kalbi
مُتَكَبِّرٍ
kibirli
جَبَّارٍ
zorbanın
﴿٣٥﴾

35Kendilerine ulaşmış hiçbir delile dayanmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında ileri geri tartışanların bu hareketleri, hem Allah indinde hem de iman edenler yanında pek büyük bir gazaba yol açar. İşte Allah, her kibirli ve zorbanın kalbini böylece mühürler.

35“Böyleleri, kendilerine ulaşmış hiçbir delil, verilmiş hiçbir yetki olmadığı halde, Allah’ın (kâinattaki, bizzat kendi içlerindeki ve Kitabı’ndaki) âyetleri hakkında ileri geri konuşurlar, tartışırlar, mücadele ederler. Onların bu hareketleri, hem Allah nazarında hem de iman edenler nazarında pek kötü, pek çirkin bir davranıştır. Allah, her kibirli zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” (Mü’min, 35)

35“Those who dispute concerning God’s signs and Revelations without any authority that has reached them. It is grievous and loathsome in the sight of God and those who believe. Thus, God impresses (a seal) on every haughty, tyrant’s heart.”

Hz. Dâvûd (a.s.)

Hz. Dâvûd (a.s.)

BakaraEnbiyâSâdİsrâ
BakaraNisâİsrâEnbiyâNemlSebe’Sâd
Bakara 246–251
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَاِ مِنْ بَن۪ۤي اِسْرَۤاء۪يلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللهِۘ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۘ قَالُوا وَمَا لَنَۤا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَۤائِنَاۘ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْۘ وَاللهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ ﴿246﴾
اَلَمْ
—
تَرَ
görmedin mi?
اِلَى
—
الْمَلَاِ
ileri gelenlerini
مِنْ
—
بَن۪ۤي
oğullarının
اِسْرَۤاء۪يلَ
İsrail
مِنْ
—
بَعْدِ
sonra
مُوسٰىۢ
Musa'dan
اِذْ
hani
قَالُوا
demişlerdi
لِنَبِيٍّ
bir peygambere
لَهُمُ
kendilerinin
ابْعَثْ
gönder
لَنَا
bize
مَلِكًا
bir hükümdar
نُقَاتِلْ
(onun önderliğinde) savaşalım
ف۪ي
—
سَب۪يلِ
yolunda
اللهِۘ
Allah
قَالَ
dedi
هَلْ
—
عَسَيْتُمْ
olur mu ki?
اِنْ
eğer
كُتِبَ
yazılınca (farz kılınınca)
عَلَيْكُمُ
size
الْقِتَالُ
savaş
اَلَّا
—
تُقَاتِلُواۘ
savaşmazsanız
قَالُوا
dediler ki
وَمَا
ne oluyor
لَنَۤا
bize
اَلَّا
—
نُقَاتِلَ
savaşmayalım ki
ف۪ي
—
سَب۪يلِ
yolunda
اللهِ
Allah
وَقَدْ
oysa
اُخْرِجْنَا
biz çıkarılıp sürüldük
مِنْ
—
دِيَارِنَا
yurtlarımızdan
وَاَبْنَۤائِنَاۘ
ve oğullarımızın arasından
فَلَمَّا
fakat
كُتِبَ
farz kılınınca
عَلَيْهِمُ
kendilerine
الْقِتَالُ
savaş
تَوَلَّوْا
dönüverdiler
اِلَّا
hariç
قَل۪يلًا
pek azı
مِنْهُمْۘ
içlerinden
وَاللهُ
Allah
عَل۪يمٌ
bilir
بِالظَّالِم۪ينَ
zalimleri
﴿٢٤٦﴾

246Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerine dikkat ettin mi? O vakit onlar aralarındaki Peygambere: “Ne olur, bize bir hükümdar tayin et, biz de Allah yolunda cihad edelim!” demişlerdi. O cevaben: “Ya savaşma emri size farz kılınır, siz de savaşmazsanız?” deyince onlar: “Ne diye Allah yolunda cihad etmeyelim ki vatanlarından çıkarılan biz, çoluk çocuğundan ayrı düşenler yine biziz!” dediler. Fakat savaşma kendilerine farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, hepsi dönüverdiler. Allah o zalimleri pek iyi bilir.

246Bakmaz mısın, Musa’dan sonra İsrail Oğulları ileri gelenlerinin haline! Kendileri için seçilip gönderilmiş olan bir peygambere, “Başımıza bir hükümdar tayin et de Allah yolunda savaşalım!” diye müracaatta bulundular. (O Peygamber) Şöyle cevap verdi: “Ya savaş üzerinize farz kılınır da savaşmazsanız?” Onlar, “Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki memleketimizden sürülüp çıkarıldık ve çoluk-çocuğumuzdan edildik!” dediler. Ne vakit ki savaşmak kendilerine farz kılındı, o zaman içlerinden pek azı müstesna, hemen dönüverdiler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir. (Bakara, 246)

246Do you not consider what happened with the elders of the Children of Israel after Moses: once they appealed to a Prophet chosen for them, saying: “Set up for us a king and we will fight in God’s cause.” He said: “Is it possible you would hold back from fighting, if fighting were prescribed for you?” They said: “Why should we not fight in God’s cause, when we have been driven from our habitations and our children?” But when fighting was prescribed for them, they did turn away, except a few of them. God has full knowledge of (such) wrongdoers.

Açıklama (SY)

Bu olay, müminlere cihadın zorluklarını anlatmak, dolayısıyla onları bu işi omuzlamaya hazırlamak için anlatılmaktadır. İşaret edilen durum, muhtemelen Samuel I. Peygamberle ilgilidir. m.ö. 1000 yıllarında Amalika’lılar İsrailoğullarına saldırıp ülkelerinin bir kısmını işgal etmişlerdi. Halk SamueI l.’e başvurmuştu.

وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكًاۘ قَالُۤوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۘ قَالَ اِنَّ اللهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۘ وَاللهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَۤاءُۘ وَاللهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ ﴿247﴾
وَقَالَ
ve dedi ki
لَهُمْ
onlara
نَبِيُّهُمْ
peygamberleri
اِنَّ
gerçekten
اللهَ
Allah
قَدْ
elbette
بَعَثَ
tayin etti
لَكُمْ
size
طَالُوتَ
Talut'u
مَلِكًاۘ
hükümdar
قَالُۤوا
dediler ki
اَنّٰى
nasıl
يَكُونُ
olabilir
لَهُ
onun
الْمُلْكُ
hükümdarlık (mülk)
عَلَيْنَا
bizim üzerimize
وَنَحْنُ
biz
اَحَقُّ
daha layıkız
بِالْمُلْكِ
hükümdarlığa
مِنْهُ
ondan
وَلَمْ
—
يُؤْتَ
ve verilmemiştir
سَعَةً
genişlik
مِنَ
—
الْمَالِۘ
servetten
قَالَ
dedi
اِنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
اصْطَفٰيهُ
onu (hükümdar) seçti
عَلَيْكُمْ
sizin üzerinize
وَزَادَهُ
ve ona bahşetti
بَسْطَةً
üstünlük
فِي
—
الْعِلْمِ
ilimde
وَالْجِسْمِۘ
ve bedende
وَاللهُ
Allah
يُؤْت۪ي
verir
مُلْكَهُ
mülkünü
مَنْ
kimseye
يَشَۤاءُۘ
dilediği
وَاللهُ
Allah
وَاسِعٌ
Vasi'dir
عَل۪يمٌ
Alim'dir
﴿٢٤٧﴾

247Peygamberleri onlara dedi ki: “Allah size hükümdar olarak Talut’u tayin etti.” Onlar ise: “Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken nasıl olur da o bize hükmedebilir ki! Üstelik servetten de nasibi fazla değil!” dediler. Peygamber şöyle cevap verdi: “Allah onu size üstün kıldı, ona geniş ilim ve sağlam bir vücut verdi. Allah hakimiyeti dilediğine verir. Allah’ın lütfu boldur, her şey gibi kabiliyet ve liyakatleri de bilir.”

247Peygamberleri onlara dedi: “Allah, size hükümdar olarak Talût’u tayin buyurdu.” Hemen (itiraz edip), “(Bizden olmayan ve bir melik ailesinden gelmeyen) o kişi bize nasıl hükümdarlık yapabilir ki? (İçimizden melikler çıkarmış olan) Biz (İsrail Oğulları kabilesi), hükümdarlığa ondan daha çok layığız; kaldı ki kendisine verilmiş öyle fazla bir serveti de yok” dediler. Peygamber şöyle cevap verdi: “Allah, onu seçip size tercih buyurdu ve ona (hükümdarlık için gerekli) geniş ilimle birlikte (iktidarını yürütebileceği) sağlam bir yapı ve güç bahşetti. Allah hükümdarlığı kime dilerse ona verir. Allah (Meşiet ve Kudret’iyle her şeyi) kuşatandır; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir. (Bakara, 247)

247Their Prophet said to them: “God has set up Saul (Tālūt) for you as king.” They said: “How can he have kingdom over us when we are more deserving of kingdom than him, seeing that he has not been given abundance of wealth?” He said: “God has chosen him over you and increased him abundantly in knowledge and physical power (so that he can execute his decrees). God bestows kingdom on whomever He wills, and God is All-Embracing (with His mercy), All-Knowing.”

وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ۤ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰۤئِكَةُۘ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟ ﴿248﴾
وَقَالَ
ve dedi ki
لَهُمْ
onlara
نَبِيُّهُمْ
peygamberleri
اِنَّ
muhakkak
اٰيَةَ
alameti
مُلْكِه۪ۤ
onun hükümdarlığının
اَنْ
—
يَأْتِيَكُمُ
size gelmesidir
التَّابُوتُ
sandığın
ف۪يهِ
onun içinde
سَك۪ينَةٌ
bir huzur bulunan
مِنْ
—
رَبِّكُمْ
Rabbinizden
وَبَقِيَّةٌ
ve bir bakiyye
مِمَّا
şeyden
تَرَكَ
geriye bıraktığı
اٰلُ
ailesinin
مُوسٰى
Musa
وَاٰلُ
ve ailesinin
هٰرُونَ
Harun
تَحْمِلُهُ
taşıdığı
الْمَلٰۤئِكَةُۘ
meleklerin
اِنَّ
şüphesiz
ف۪ي
—
ذٰلِكَ
bunda
لَاٰيَةً
kesin bir alamet vardır
لَكُمْ
sizin için
اِنْ
eğer
كُنْتُمْ
iseniz
مُؤْمِن۪ينَ۟
inanan kimseler
﴿٢٤٨﴾

248Peygamberleri devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekîne ile Mûsâ ve Harun’un manevî mirasından bir bakiyyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan bir sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetli iseniz bunda, elbette sizin için delil vardır.”

248Peygamberleri, devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabb’inizden bir sekine (iç huzur ve güven kaynağı) ile birlikte Musa ve Harun’un manevî mirasından bir bakıyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer gerçekten mü’min iseniz bunda sizin için şüphesiz bir delil, bir işaret vardır.” (Bakara, 248)

248Their Prophet added: “The sign of his kingdom is that the Ark will come to you, in which there is inward peace and assurance from your Lord, and a remnant of what the house of Moses and the house of Aaron left behind, the angels bearing it. Truly in that is a sign for you, if you are (true) believers.”

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ۤي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْۘ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۘ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللهِۘ وَاللهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ ﴿249﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
فَصَلَ
hareket ettiğinde
طَالُوتُ
Talut
بِالْجُنُودِۙ
ordularla
قَالَ
dedi ki
اِنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
مُبْتَل۪يكُمْ
sizi imtihan edecektir
بِنَهَرٍۚ
bir nehirle
فَمَنْ
kim
شَرِبَ
içerse
مِنْهُ
ondan
فَلَيْسَ
değildir
مِنّ۪يۚ
benden
وَمَنْ
ve kim
لَمْ
—
يَطْعَمْهُ
ondan tatmazsa
فَاِنَّهُ
şüphesiz o
مِنّ۪ۤي
bendendir
اِلَّا
dışında
مَنِ
kimsenin
اغْتَرَفَ
avuçlayan
غُرْفَةً
bir avuç
بِيَدِه۪ۚ
eliyle
فَشَرِبُوا
hepsi içtiler
مِنْهُ
ondan
اِلَّا
hariç
قَل۪يلًا
pek azı
مِنْهُمْۘ
içlerinden
فَلَمَّا
nihayet
جَاوَزَهُ
(ırmağı) geçince
هُوَ
o (Talut)
وَالَّذ۪ينَ
ve kimseler
اٰمَنُوا
iman eden
مَعَهُۙ
beraberindekiler
قَالُوا
dediler
لَا
—
طَاقَةَ
takatimiz yok
لَنَا
bizim
الْيَوْمَ
bugün
بِجَالُوتَ
Calut'a
وَجُنُودِه۪ۘ
ve askerlerine karşı
قَالَ
dedi
الَّذ۪ينَ
kimseler
يَظُنُّونَ
kanaat getiren
اَنَّهُمْ
elbette onların
مُلَاقُوا
kavuşacaklarına
اللهِۙ
Allah'a
كَمْ
nice
مِنْ
—
فِئَةٍ
topluluk
قَل۪يلَةٍ
az olan
غَلَبَتْ
galib gelmiştir
فِئَةً
topluluğa
كَث۪يرَةً
çok olan
بِاِذْنِ
izniyle
اللهِۘ
Allah'ın
وَاللهُ
Allah
مَعَ
beraberdir
الصَّابِر۪ينَ
sabredenlerle
﴿٢٤٩﴾

249Talut ordusunu harekete geçirip sefere çıkınca askerlerine şöyle dedi: “Allah sizi, bir ırmakla imtihan edecektir: İmdi onun suyundan içen benden sayılmayacak; sadece avucuyla aldığı miktar muaf olmak üzere, kim onun suyunu içmezse o da benden sayılacaktır.” Derken onların pek azı hariç, varır varmaz ondan içtiler. Talut ile yanındaki müminler ırmağı geçince o vakit beri yanda kalanlar “Bugün bizim Câlut ve ordusuna karşı duracak takatimiz yoktur” dediler. Ölümden sonra diriltilip Allah’ın huzuruna çıkacaklarını bilenler ise şöyle dediler: “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle, büyük topluluklara galip gelmiştir! Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.”

249Nihayet Talût, ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki eliyle bir avuç dolusu alan da (kınanmayacaktır).” İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût, evet o ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” dediler. Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise “Nice küçük topluluklar vardır ki Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” diyerek (inanç ve düşüncelerini dile getirdiler). Allah, sabredenlerle beraberdir. (Bakara, 249)

249And when Saul (Tālūt) set out with the army and said (to them): “God will put you to a test by (means of) a river: whoever then drinks of it is not of my company, and whoever does not taste it, he is of my company; but forgiven will he be who takes thereof in the hollow of his hand. But they drank thereof, all save a few of them; and when he crossed it, he and those who believed with him (those who, with weak faith, took of the river in the hollow of their hands) said: “Today we have no power against Goliath and his forces.” But those who had certainty of their meeting with God and felt as if always standing in His Presence said: “Many a small company has overcome a numerous company by God’s leave.” God is with the patient and persevering.

وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ قَالُوا رَبَّنَۤا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۘ ﴿250﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
بَرَزُوا
karşılaştıklarında
لِجَالُوتَ
Calut
وَجُنُودِه۪
ve ordusuyla
قَالُوا
şöyle dediler
رَبَّنَۤا
Rabbimiz
اَفْرِغْ
yağdır
عَلَيْنَا
üstümüze
صَبْرًا
sabır
وَثَبِّتْ
ve sağlam tut
اَقْدَامَنَا
ayaklarımızı
وَانْصُرْنَا
ve bize yardım et
عَلَى
karşı
الْقَوْمِ
topluluğuna
الْكَافِر۪ينَۘ
kâfirler
﴿٢٥٠﴾

250Talut’un beraberindeki müminler ise Câlut ile ordusuna karşı çıkınca dediler ki: “Ya Rabbenâ, üstümüze (gürül gürül) sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfir topluluğa karşı bizi muzaffer eyle!”

250Derken Calut ve ordusu karşısında harp meydanında mevzilenip, (tam bir iman ve teslimiyetle Allah’a yalvararak, şöyle) dediler: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır; ayaklarımızı kaydırmayıp sabit tut ve kâfirler güruhuna karşı bize nusret ve zafer bahşet!” (Bakara, 250)

250And when they went forth against Goliath and his forces, they prayed: “Our Lord, pour out upon us steadfastness, and set our feet firm, and help us to victory over the disbelieving people.”

فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللهِۙ وَقَتَلَ دَاوُۧدُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَۤاءُۘ وَلَوْلَا دَفْعُ اللهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ ﴿251﴾
فَهَزَمُوهُمْ
derken onları bozguna uğrattılar
بِاِذْنِ
izniyle
اللهِۙ
Allah'ın
وَقَتَلَ
ve öldürdü
دَاوُۧدُ
Davud
جَالُوتَ
Calut'u
وَاٰتٰيهُ
ve ona (Davud'a) verdi
اللهُ
Allah
الْمُلْكَ
hükümdarlık
وَالْحِكْمَةَ
ve hikmet
وَعَلَّمَهُ
ve ona öğretti
مِمَّا
şeyleri
يَشَۤاءُۘ
dilediği
وَلَوْلَا
eğer
دَفْعُ
def etmeseydi
اللهِ
Allah
النَّاسَ
insanların
بَعْضَهُمْ
bazısını
بِبَعْضٍ
bazısıyla
لَفَسَدَتِ
bozulurdu
الْاَرْضُ
dünya
وَلٰكِنَّ
fakat
اللهَ
Allah
ذُو
sahibidir
فَضْلٍ
lütuf
عَلَى
karşı
الْعَالَم۪ينَ
bütün alemlere
﴿٢٥١﴾

251Derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvud Câlut’u öldürdü, Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve dilediği birçok şey öğretti. Eğer Allah bazı insanların şerrini bazıları ile önlemeseydi dünyadaki nizam bozulurdu. Lâkin Allah âlemlere büyük lütuf ve inâyet sahibidir.

251Çok geçmedi, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, ona hükümdarlık ve hikmet verdi; ayrıca ona dilediği pek çok şey öğretti. Eğer Allah’ın (bu şekilde) insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, hiç şüphesiz yer fesada uğrar ve yaşanılmaz hale gelirdi. Lâkin Allah, bütün varlıklara çok büyük bir lütuf ve inayet sahibidir. (Bakara, 251)

251So they routed them by God’s leave, and David killed Goliath, and God granted him kingdom and Wisdom, and taught him of that which He willed. Were it not that God repelled people, some by means of others, the earth would surely be corrupted; but God is gracious for all the worlds.

Açıklama (SY)

Allah insanları irade sahibi olarak yaratmıştır ve böyle yaratması sırf rahmet ve hikmettir. Fakat bu iradeler serbest bırakılır da birbirleriyle ölçülü hale getirilmez ve hiçbir direnişle karşılaşmazlarsa, çalışma zahmetine katlanmaz, önüne geleni çiğnemeye çalışırlar.

Savunma ve karşı koyma olmayınca da saldırı, yolların en kısası ve doğru yol olmuş olur. O zaman da insan adına bir şey kalmaz, yeryüzünün nizamı bozulur. Ama Allah bu bozulmaya razı olmaz. Düzenin, bozukluğu ortadan kaldırması için, hayırlı insanların, bozgunculuk çıkaranları defetmeleri lâzımdır.

Enbiyâ 78–80
وَدَاوُۧدَ وَسُلَيْمٰنَ اِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ اِذْ نَفَشَتْ ف۪يهِ غَنَمُ الْقَوْمِۚ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِد۪ينَۙ ﴿78﴾
وَدَاوُۧدَ
ve Davud'u
وَسُلَيْمٰنَ
ve Süleyman'ı
اِذْ
hani
يَحْكُمَانِ
onlar hükmediyorlardı
فِي
hakkında
الْحَرْثِ
bir ekin
اِذْ
zaman
نَفَشَتْ
yayıldığı
ف۪يهِ
orada
غَنَمُ
koyun sürüsü
الْقَوْمِۚ
toplumun
وَكُنَّا
Biz de idik
لِحُكْمِهِمْ
onların hükümlerine
شَاهِد۪ينَۙ
şahit
﴿٧٨﴾

78Davud ile Süleyman’ı da... Hani bir defasında onlar bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Şöyle ki: Geceleyin bir grup insanın koyun sürüsü ekin tarlasına yayılmış, zarar vermişti. Biz de onların bu hükümlerine tanık oluyorduk.

78Davud ve Süleyman da önderlerdendi. Hani bir defasında ikisi birlikte, telef edilen bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Geceleyin bir grup insanın koyun sürüsü başka birisinin tarlasına dalıp, ekinleri telef etmişti. Biz de bütün peygamberlerin hükümleri gibi o anda mahkemede olup biten her şeye şahittik. (Enbiyâ, 78)

78(Among those whom We made leaders were) David and Solomon. The two were once judging a case regarding a field into which the sheep of some other people had strayed at night. We were watching and witnessing their judgment.

Açıklama (SY)

Davud (a.s.) davarın kıymeti, zararın miktarına eşit olduğu için, onun tazminat olarak tarla sahibine verilmesine hükmetmiş, oğlu Süleyman (a.s.) ise, tarlanın davar sahibine verilip eski haline gelinceye kadar ona bakmasını, davarın da tarla sahibine teslim edilip o vakte kadar sütünden, yavrularından, tüylerinden faydalanmasını taraflar için daha uygun bulmuştu. Babası da onun bu içtihadını beğenmişti.

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلًّا اٰتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًاۘ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُۧدَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۘ وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ ﴿79﴾
فَفَهَّمْنَاهَا
onu bildirdik
سُلَيْمٰنَۚ
Süleyman'a
وَكُلًّا
ve her birine
اٰتَيْنَا
verdik
حُكْمًا
hüküm
وَعِلْمًاۘ
ve ilim
وَسَخَّرْنَا
ve ram ettik
مَعَ
onunla beraber
دَاوُۧدَ
Davud'a
الْجِبَالَ
dağları
يُسَبِّحْنَ
tesbih eden
وَالطَّيْرَۘ
ve kuşları
وَكُنَّا
ve Biz
فَاعِل۪ينَ
(bunları) yaparız
﴿٧٩﴾

79Biz çözümü ihtiva eden hükmü Süleyman’a bildirdik. Bununla beraber, her birine bir hüküm ve bir ilim verdik. Dağları ve kuşları Davud’un emrine verdik. Onunla beraber takdis ve ibadet ederlerdi. Biz dilediğimiz her şeyi yapma kudretine sahibiz.

79Söz konusu davada isabetli olan hükmü Süleyman’a bildirdik. Biz, peygamberlerin her birine, (kendi misyonları ve içinde bulundukları zaman ve şartlar çerçevesinde) manevî sahada hâkimiyet, her meselede doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilme kabiliyeti, hikmet ve hususî bir ilim bahşettik. Dağları, ayrıca kuşları da Davud’un (ibadet ve münacattaki derinliğine ve sesinin güzelliğine) râm ettik ve onlar, onunla birlikte tesbihte bulunuyorlardı. Bütün bunları yapan Biz’iz. (Enbiyâ, 79)

79We made Solomon understand the case more clearly. We granted each of them sound, wise judgment and knowledge (pertaining to the mission, and in accordance with the time and conditions of each). And We subdued the mountains, as well as birds, to glorify Us along with David. It is We Who do all these things.

وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَأْسِكُمْۚ فَهَلْ اَنْتُمْ شَاكِرُونَ ﴿80﴾
وَعَلَّمْنَاهُ
ve ona öğretmiştik
صَنْعَةَ
yapmayı
لَبُوسٍ
zırh
لَكُمْ
sizin için
لِتُحْصِنَكُمْ
sizi korumak için
مِنْ
—
بَأْسِكُمْۚ
savaşın şiddetinden
فَهَلْ
(o halde) misiniz?
اَنْتُمْ
siz
شَاكِرُونَ
şükredenlerden
﴿٨٠﴾

80Bir de sizi savaşınızın şiddetinden koruması için ona, zırh yapma sanatını öğrettik. Peki bütün bunlar için şükrediyor musunuz?

80Ona sizi savaşın şiddeti ve silahların darbesinden koruması için zırh yapma sanatını da öğrettik. (Bütün bu nimetlerim karşısında) acaba gerekli şükrü yerine getiren kimseler misiniz? (Enbiyâ, 80)

80And We taught him the art of making iron coats-of-mail so that they might fortify you from the violence of war. So, are you (really people who are) thankful?

Açıklama (SY)

Davud (a.s.)’dan önce de zırh vardı, fakat plaka halinde idi. Zırhı, kumaş gibi dokuyup zincirle tutturma işini o başlattı. Rivayete göre o Cenab-ı Allah’tan elinin emeği ile bir geçim vesilesi dileyince O da kendisine zırh yapmayı ilham etmişti.

Sâd 17–26
اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُۧدَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّهُۤ اَوَّابٌ ﴿17﴾
اِصْبِرْ
sabret
عَلٰى
—
مَا
şeylere
يَقُولُونَ
onların dedikleri
وَاذْكُرْ
ve an
عَبْدَنَا
kulumuz
دَاوُۧدَ
Davud'u
ذَا
sahibi
الْاَيْدِۚ
güç
اِنَّهُۤ
çünkü o
اَوَّابٌ
sürekli yönelirdi
﴿١٧﴾

17Onlar ne derlerse desinler sen sabret ve güçlü kuvvetli bir kulumuz olan Davud’u hatırla! Çünkü o daima Allah’a yönelirdi.

17Onlar ne derlerse desinler, sen sabret ve (Allah’ı tesbihte, ilimde, hilâfette ve savaşta) güçlü kuvvetli bir kulumuz olan Davud’u hatırla. O, tam bir teslimiyet ve samimiyetle sürekli Allah’a yöneliş halinde idi. (Sâd, 17)

17Bear patiently all that they say, and remember Our servant David, powerful (in his glorification of God, in knowledge, in kingdom, and in fighting). Surely he was one ever turning to God in penitence.

Açıklama (SY)

Hz. Davud (a.s.)’ın “ze’l-eyd” sıfatı; bedenî kuvvet, askerî ve siyasî kuvvet, ahlâkî kuvvet veya ibadet kuvveti yönlerinden düşünülebilir.

اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ ﴿18﴾
اِنَّا
elbette Biz
سَخَّرْنَا
boyun eğdirmiştik
الْجِبَالَ
dağları
مَعَهُ
onunla beraber
يُسَبِّحْنَ
tesbih ederlerdi
بِالْعَشِيِّ
akşam
وَالْاِشْرَاقِۙ
ve sabah
﴿١٨﴾

18Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları onun hizmetine vermiştik,

18Dağları emrimize boyun eğdirdik de akşam vakitlerinde ve işrak-kuşluk zamanı onunla birlikte Allah’ı tesbih ederlerdi; (Sâd, 18)

18We subdued the mountains to glorify (their Lord) along with him in the afternoon and bright morning;

وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۘ كُلٌّ لَهُۤ اَوَّابٌ ﴿19﴾
وَالطَّيْرَ
ve kuşlar
مَحْشُورَةًۘ
toplanıp gelen
كُلٌّ
hepsi
لَهُۤ
ona
اَوَّابٌ
yönelirdi
﴿١٩﴾

19Ve toplu haldeki kuşları. Her biri onun âhengine katılır, beraber zikrederlerdi.

19Ve onun için toplanan kuşları da. Hepsi tesbih için Allah’a yönelirdi. (Sâd, 19)

19And the birds assembled; all were turned to Him (in devotion and glorification).

وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ ﴿20﴾
وَشَدَدْنَا
güçlendirmiştik
مُلْكَهُ
onun hakimiyetini
وَاٰتَيْنَاهُ
ve kendisine vermiştik
الْحِكْمَةَ
hikmet
وَفَصْلَ
ve ayırd edici
الْخِطَابِ
beyan
﴿٢٠﴾

20Biz onun hakimiyetini güçlendirdik, ona hikmet, nübüvvet, isabetli karar verme ve meramını güzelce ifade etme kabiliyeti verdik.

20Onun hâkimiyetini güçlendirdik ve kendisine hikmet, ayrıca ikna edici ve meseleleri aydınlatıcı bir beyan gücü verdik. (Sâd, 20)

20We strengthened his kingdom, and granted him wisdom and decisive speech (to inform, and convince, and lead).

وَهَلْ اَتٰيكَ نَبَؤُۨا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ ﴿21﴾
وَهَلْ
—
اَتٰيكَ
sana geldi mi?
نَبَؤُۨا
haberi
الْخَصْمِۢ
davacıların
اِذْ
hani
تَسَوَّرُوا
aşmışlardı
الْمِحْرَابَۙ
mabed(in duvarına)
﴿٢١﴾

21O mahkemeleşen hasımların olayından haberin oldu mu? Onlar mâbedin duvarına tırmanıp,

21Sana o davalılar hakkında bilgi ulaştı mı? Onlar, yüksek duvarları aşıp, (Davud’un) hususî makam odasına dalıvermişlerdi. (Sâd, 21)

21Now, has the report of the litigants come to you, when they climbed over the wall into the royal chamber?

اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُۧدَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَۤا اِلٰى سَوَۤاءِ الصِّرَاطِ ﴿22﴾
اِذْ
hani
دَخَلُوا
girmişlerdi
عَلٰى
yanına
دَاوُۧدَ
Davud'un
فَفَزِعَ
ve endişelendi
مِنْهُمْ
onlardan
قَالُوا
dediler
لَا
—
تَخَفْۚ
endişelenme
خَصْمَانِ
biz iki davacıyız
بَغٰى
haksızlık yaptı
بَعْضُنَا
birimiz
عَلٰى
hakkına
بَعْضٍ
ötekinin
فَاحْكُمْ
şimdi sen hükmet
بَيْنَنَا
aramızda
بِالْحَقِّ
hak ile
وَلَا
ve
تُشْطِطْ
haksızlık etme
وَاهْدِنَۤا
bizi ilet
اِلٰى
—
سَوَۤاءِ
ortasına (adalete)
الصِّرَاطِ
yolun
﴿٢٢﴾

22Davud’un yanına birden girince o, onlardan ürktü. Onlar da: “Korkma” dediler, “biz sadece birbirimize hakkı geçen iki dâvalıyız. Senden dileğimiz; aramızda adaletle hükmet, haktan uzaklaşma ve bize tam doğruyu göster.”

22Davud’un yanına girdiklerinde o, birden endişelendi. “Endişelenecek bir şey yok!” dediler: “Biz, biri diğerine haksızlık yaptığını iddia eden iki davalı tarafız. Sen, gerçek ne ise aramızda ona göre hükmünü ver, haktan uzaklaşma ve bizi hiç pürüzsüz doğruya ilet.” (Sâd, 22)

22When they entered in upon David, and so he was taken aback by them. They said: “Do not be alarmed! (We are) two litigating parties; one party trespassed against the right of the other. So judge between us with truth; do not be unjust; and guide us to the level path.”

اِنَّ هٰذَۤا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي الْخِطَابِ ﴿23﴾
اِنَّ
doğrusu
هٰذَۤا
bu
اَخ۪ي
kardeşimin
لَهُ
vardır
تِسْعٌ
(doksan) dokuz
وَتِسْعُونَ
doksan (dokuz)
نَعْجَةً
koyunu
وَلِيَ
benim ise vardır
نَعْجَةٌ
koyunum
وَاحِدَةٌ
bir tek
فَقَالَ
fakat (kardeşim) dedi
اَكْفِلْن۪يهَا
onu da bana ver
وَعَزَّن۪ي
ve bana ağır bastı
فِي
—
الْخِطَابِ
hitabetle
﴿٢٣﴾

23“Benim şu (din) kardeşimin doksan dokuz koyunu var, benimse bir tek koyunum! Böyle iken ‘onu da bana bırak!’ dedi ve çenesiyle beni bastırdı.”

23(İçlerinden biri meseleyi arz etti:) “Bu, benim kardeşimdir. Kendisinin doksan dokuz koyunu var, benimse tek bir koyunum. Böyle iken, ‘Onu da bana bırak!’ diyor ve hitabet gücüyle beni bastırıyor.” (Sâd, 23)

23(One of them explained the case): “This is my brother: He has ninety-nine ewes, and I have but one. Then he said, ‘Make it over to me,’ and he overpowered me in (force of) speech.”

قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۘ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْخُلَطَۤاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۘ وَظَنَّ دَاوُۧدُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ ﴿24﴾
قَالَ
(Davud) dedi ki
لَقَدْ
andolsun
ظَلَمَكَ
sana zulmetmiştir
بِسُؤَالِ
istemekle
نَعْجَتِكَ
senin koyununu
اِلٰى
—
نِعَاجِه۪ۘ
kendi koyunlarına
وَاِنَّ
ve zaten
كَث۪يرًا
çoğu
مِنَ
—
الْخُلَطَۤاءِ
ortakların
لَيَبْغ۪ي
tecavüz ederler
بَعْضُهُمْ
biri
عَلٰى
üzerine
بَعْضٍ
diğeri
اِلَّا
yalnız bunun dışındadır
الَّذ۪ينَ
kimseler
اٰمَنُوا
iman eden(ler)
وَعَمِلُوا
ve yapanlar
الصَّالِحَاتِ
salih ameller
وَقَل۪يلٌ
ve azdır
مَا
ne kadar
هُمْۘ
onlar
وَظَنَّ
ve anladı
دَاوُۧدُ
Davud
اَنَّمَا
—
فَتَنَّاهُ
kendisini denediğimizi
فَاسْتَغْفَرَ
mağfiret diledi
رَبَّهُ
Rabbinden
وَخَرَّ
ve kapandı
رَاكِعًا
eğilerek (secdeye)
وَاَنَابَ
ve (Biz'e) döndü
﴿٢٤﴾

24Dâvud: “Doğrusu, senin tek koyununu, kendi koyunlarına katmak istemekle o sana haksızlık etmiştir. Zaten bir arada yaşayan insanların birçoğu birbirlerine haksızlık ederler. Ancak gerçekten iman edip yararlı davranışlarda bulunanlar böyle yapmazlar. Onlar da o kadar azdır ki!” Davud kendisini imtihan ettiğimizi anladı, derhal Rabbinden mağfiret diledi, eğilip secdeye kapandı ve Allah’a yöneldi. **SECDE ÂYETİ**10

24Davud, “Doğrusu şu ki” dedi, “o, senin tek bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle haksızlıkta bulunuyor. Gerçekten böyle malda ortak pek çok insan vardır ki birbirlerinin hakkına tecavüz ederler. Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar böyle davranmazlar ama onlar da ne kadar azdır!” Davud, kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve derhal Rabb’isinden bağışlanma dileyip, iniltiyle secdeye kapandı ve bütün içtenliğiyle Allah’a yöneldi. ***SECDE ÂYETİ-10*** (Sâd, 24)

24David said: “He has undoubtedly wronged you in demanding your single ewe to add to his own ewes. Truly many are the partners in business who trespass against the right of one another, except such as believe and do good, righteous deeds, and how few they are!” David came to understand that We had tried him, so he appealed to his Lord for forgiveness, and fell down in prostration, and turned to God in contrition.

Açıklama (SY)

22. âyette bahsi geçen iki kişi, muhtemelen Davud (a.s.)’a suikast için gizlice duvardan tırmanıp atlayan kimselerdi. O’nun yanında başkaları bulunduğundan asıl maksatlarını gizleyip böyle bir sun’î mesele uydurdular (Razî). Gelen kişilerin Hz. Davud’u uyarmak için gelen iki melek olması da muhtemeldir.

Bazı müfessirlerin, bu kısım hakkında aslı, İsrailiyattan alınan bir hikâyeyi, hafifleterek de olsa, nakletmeleri büyük çapta tenkit edilmiştir. Bu âyetin okunması ve dinlenilmesi halinde tilavet secdesi yapılması vaciptir.

فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۘ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ ﴿25﴾
فَغَفَرْنَا
Biz de bağışladık
لَهُ
ondan
ذٰلِكَۘ
bunu
وَاِنَّ
ve şüphesiz
لَهُ
onun vardır
عِنْدَنَا
katımızda
لَزُلْفٰى
bir yakınlığı
وَحُسْنَ
ve güzel
مَاٰبٍ
dönüş yeri
﴿٢٥﴾

25Onun bu hatasını bağışladık. Muhakkak ki onun Biz’e yakınlığı ve güzel bir âkıbeti vardır.

25Biz de bu hususta onu bağışladık. Muhakkak ki onun Bizim katımızda bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. (Sâd, 25)

25So We forgave him that. Indeed he enjoyed nearness to Us and an excellent place of final return.

يَا دَاوُۧدُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللهِۘ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟ ﴿26﴾
يَا
—
دَاوُۧدُ
Ey Davud
اِنَّا
elbette Biz
جَعَلْنَاكَ
seni yaptık
خَل۪يفَةً
halife
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
فَاحْكُمْ
o halde hükmet
بَيْنَ
arasında
النَّاسِ
insanlar
بِالْحَقِّ
adaletle
وَلَا
ve
تَتَّبِعِ
uyma
الْهَوٰى
keyfine
فَيُضِلَّكَ
sonra seni saptırır
عَنْ
—
سَب۪يلِ
yolundan
اللهِۘ
Allah'ın
اِنَّ
şüphesiz
الَّذ۪ينَ
kimselere
يَضِلُّونَ
sapan(lara)
عَنْ
—
سَب۪يلِ
yolundan
اللهِ
Allah'ın
لَهُمْ
onlara vardır
عَذَابٌ
bir azap
شَد۪يدٌ
çetin
بِمَا
dolayı
نَسُوا
unuttuklarından
يَوْمَ
gününü
الْحِسَابِ۟
hesap
﴿٢٦﴾

26“Davud! Biz seni ülkede hükümdar yaptık, sen de insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın. Allah yolundan sapanlara hesap gününü unuttukları için, şiddetli bir azap vardır.”

26Ey Davud! Seni ülkede (Bizim ahkâmımızı uygulayacak) bir halife yaptık; bu sebeple, insanlar arasında hak ve adaletle hükmet; şahsî arzu ve temayüllerine kulak verme ki seni Allah’ın yolundan saptırmasınlar. Şurası bir gerçek ki Allah’ın yolundan sapanlar, Hesap Günü’nü unutmuşlardır ve bu sebeple kendileri için çok çetin bir azap vardır. (Sâd, 26)

26“O David! We have appointed you as a vicegerent in the land (to rule according to Our commandments); so judge among people with the truth, and do not follow personal inclination, lest it leads you astray from the path of God. Surely, those who wander astray from God’s path – for them there is a severe punishment because they have forgotten the Day of Reckoning.

İsrâ 55
وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِمَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۘ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيّ۪نَ عَلٰى بَعْضٍ وَاٰتَيْنَا دَاوُۧدَ زَبُورًا ﴿55﴾
وَرَبُّكَ
ve Rabbin
اَعْلَمُ
daha iyi bilir
بِمَنْ
olanları
فِي
—
السَّمٰوَاتِ
göklerde
وَالْاَرْضِۘ
ve yerde
وَلَقَدْ
ve andolsun ki
فَضَّلْنَا
Biz üstün kıldık
بَعْضَ
kimini
النَّبِيّ۪نَ
peygamberlerin
عَلٰى
üzerine
بَعْضٍ
kimi
وَاٰتَيْنَا
ve verdik
دَاوُۧدَ
Davud'a da
زَبُورًا
Zebur'u
﴿٥٥﴾

55Hem senin Rabbin, göklerde ve yerde olan kim varsa hepsini pek iyi bilir. Biz peygamberlerden bazısını bazısına üstün kıldık, nitekim Davud’a da Zebûr’u verdik.

55Rabb’in, göklerde ve yerde kim varsa, bunların hepsini de çok iyi bilmektedir. Şurası bir gerçek ki Biz, peygamberlerden bazısını, (kimisi itibarıyla mutlak manada, kimisi itibarıyla bazı hususî sahalarda olmak üzere) bazısından üstün kıldık; bu arada Davud’a da Zebur’u verdik. (İsrâ, 55)

55And your Lord knows best all that is in the heavens and on the earth. Assuredly, We have exalted some of the Prophets above others (some in an absolute sense, and others in some respects); and to David, We granted the Psalms.

Hz. Süleymân (a.s.)

Hz. Süleymân (a.s.)

NemlSebe’Sâd
BakaraEnbiyâNemlSebe’Sâd
Neml 15–44
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُۧدَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْمًاۚ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿15﴾
وَلَقَدْ
ve andolsun
اٰتَيْنَا
Biz verdik
دَاوُۧدَ
Davud'a
وَسُلَيْمٰنَ
ve Süleyman'a
عِلْمًاۚ
bir ilim
وَقَالَا
ve dediler
الْحَمْدُ
hamdolsun
لِلهِ
Allah'a
الَّذ۪ي
ki
فَضَّلَنَا
bizi üstün kıldı
عَلٰى
üzerine
كَث۪يرٍ
birçoğu
مِنْ
—
عِبَادِهِ
kullarından
الْمُؤْمِن۪ينَ
mü'min
﴿١٥﴾

15Biz Davud’a ve Süleyman’a pek çok ilim verdik. Onlar da: “Bizi mümin kullarının çoğuna üstün kılan Allah’a hamd olsun!” dediler.

15Beri tarafta (Firavunların asırlarca zulmettiği İsrail Oğulları’nı o zulümlerden kurtardık ve her bakımdan zirveye taşıdık. Bu arada) Davud’a ve Süleyman’a hususî bir ilim verdik. (Onlar, her zaman şükür hisleriyle dopdolu olarak,) “Bütün hamd, (ilim, kuşların ve cinlerin emrimize verilmesi, demirin bizim için yumuşatılıp, bakırın sel gibi akıtılması gibi nimetleriyle) bize mü’min kullarından pek çoğunun üzerinde mevki veren Allah içindir!” diye hamd ederlerdi. (Neml, 15)

15(On the other hand, We saved the Children of Israel whom the Pharaohs had persecuted for centuries, and granted them great triumph. And in time,) We granted David and Solomon (special) knowledge. Both used to thank and praise God, saying: “All praise and gratitude are for God, Who has favored us more than many of His believing servants.”

وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُۧدَ وَقَالَ يَۤا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُوۧت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍۘ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ ﴿16﴾
وَوَرِثَ
ve mirasçı oldu
سُلَيْمٰنُ
Süleyman
دَاوُۧدَ
Davud'a
وَقَالَ
ve dedi ki
يَۤا
—
اَيُّهَا
Ey
النَّاسُ
insanlar
عُلِّمْنَا
bize öğretildi
مَنْطِقَ
dili
الطَّيْرِ
kuşların
وَاُوۧت۪ينَا
ve bize verildi
مِنْ
(bir pay)
كُلِّ
her
شَيْءٍۘ
şeyden
اِنَّ
şüphesiz
هٰذَا
bu
لَهُوَ
elbette o
الْفَضْلُ
bir lütuftur
الْمُب۪ينُ
açık
﴿١٦﴾

16Süleyman Davud’a vâris oldu ve “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve daha her şeyden bolca nasip verildi. Gerçekten bunlar âşikâr lütuflardır” dedi.

16Süleyman, (halife) Davud’a (melik sıfatıyla) vâris oldu. O, (Allah’ın lütuflarını insanlara şöyle) ilan ederdi: “Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize (Allah’ın kullarına bahşedeceği ve ihtiyacımız olan) her şeyden bir nasip verildi. Şüphesiz bu, başka değil, apaçık bir lütuftur.” (Neml, 16)

16Solomon succeeded David. He would say (citing in gratitude God’s favors to him): “O people! We have been taught the language of birds, and we have been granted (some portion) of everything (which God provides for His servants). Surely this is a conspicuous favor.

Açıklama (SY)

Bu veraset, nübüvvet ve hâkimiyette yerine geçmektir ki bu Davud (a.s.)’ın on dokuz oğlundan yalnız Süleyman’a (a.s.) nasib oldu. Süleyman (a.s.)’ın m.ö. 965-926 arasında 40 yıl kadar hükümdarlık yaptığı söylenmektedir. Şimdiki Filistin, Ürdün ve Doğu Suriye’de hüküm sürmüştür. Süleyman (a.s.)’ın kuş dili bildiği Tevrat’ta yer almasa da İsrailoğullarının geleneklerinde yer almıştır (Jewish Encyclopadea XI, 439' dan Tefhimu’l-Kur’ân).

وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ ﴿17﴾
وَحُشِرَ
ve toplandı
لِسُلَيْمٰنَ
Süleyman'a
جُنُودُهُ
orduları
مِنَ
—
الْجِنِّ
cinlerden
وَالْاِنْسِ
ve insanlar(dan)
وَالطَّيْرِ
ve kuşlar(dan)
فَهُمْ
onlar
يُوزَعُونَ
sevk ediliyordu
﴿١٧﴾

17Günün birinde, Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları toplanmış olup, hepsi birlikte, düzenli olarak kendisi tarafından sevk ediliyordu.

17Bir gün, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları, emri üzere Süleyman’ın önünde toplandılar; tam bir itaat ve disiplin altında ilerliyorlardı. (Neml, 17)

17One day his hosts of jinn, and of human beingsmen, and of birds were assembled before Solomon (upon his command), and were led forth under full control

Açıklama (SY)

Eski Ahit’te cinlerin Hz. Süleyman (a.s.)’ın ordusunda yer aldıklarına dair bilgi bulunmaz. Fakat Talmut’ta ve Yahudî hahamlarının nakillerinde buna rastlanmaktadır (Jewish Encyclopadea, XI, 440). Bazı çağdaş tefsircilerin cinleri ve kuşları, bazı insan grupları diye tevil etmeleri kabul edilemez (Tefhim).

حَتّٰۤى اِذَۤا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَۤا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿18﴾
حَتّٰۤى
nihayet
اِذَۤا
zaman
اَتَوْا
geldikleri
عَلٰى
üzerine
وَادِ
vadisi
النَّمْلِۙ
karınca
قَالَتْ
dedi
نَمْلَةٌ
bir karınca
يَۤا
—
اَيُّهَا
Ey
النَّمْلُ
karıncalar
ادْخُلُوا
girin
مَسَاكِنَكُمْۚ
yuvalarınıza
لَا
—
يَحْطِمَنَّكُمْ
sizi ezip çiğnemesinler
سُلَيْمٰنُ
Süleyman
وَجُنُودُهُۙ
ve orduları
وَهُمْ
ve onlar
لَا
—
يَشْعُرُونَ
farkında olmayarak
﴿١٨﴾

18Derken Karınca Vadisi'ne geldiklerinde, onları gören bir karınca: “Ey karıncalar, haydin yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları, sizi fark etmeyerek ezip çiğnemesinler!” diye seslendi.

18Derken, karınca vadisine geldiler. Karıncalardan biri, “Ey karıncalar” diye seslendi, “derhâl yuvalarınıza girin! Süleyman ve orduları, farkınıza varmadan sizi ezip çiğnemesinler!” (Neml, 18)

18Until, when they reached a valley of ants, one of the ants said: “O you ants! Get into your dwellings lest Solomon and his army crush you unawares.”

Açıklama (SY)

Karınca kıssası İsrail metinlerinde de yer almıştır. Fakat kıssanın devamında Süleyman’ın böbürlendiği, karıncanın da ona: “Sen bir damladan yaratılmışsın.” demesi karşısında mahcup olduğu ileri sürülür (Jewish Encyclopadea, XI, 440). Burada da görüldüğü gibi Kur’ân, diğer kutsal metinler karşısında hakem konumundadır, onlara karıştırılan beşerî ilaveleri düzeltmektedir. Buna rağmen bazı oryantalistler sıkılmadan, Kur’ân’ın bu tür kıssaları Yahudi rivayetlerinden aldığını iddia etmektedirler.

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ۤي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ۤي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْن۪ي بِرَحْمَتِكَ ف۪ي عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ ﴿19﴾
فَتَبَسَّمَ
tebessüm etti
ضَاحِكًا
gülümseyerek
مِنْ
—
قَوْلِهَا
onun sözüne
وَقَالَ
ve dedi
رَبِّ
Rabbim
اَوْزِعْن۪ۤي
gönlüme ilham eyle
اَنْ
diye
اَشْكُرَ
şükredeyim
نِعْمَتَكَ
nimetine
الَّت۪ۤي
—
اَنْعَمْتَ
lütfettiğin
عَلَيَّ
bana
وَعَلٰى
ve
وَالِدَيَّ
anama babama
وَاَنْ
ve diye
اَعْمَلَ
yapayım
صَالِحًا
salih amel
تَرْضٰيهُ
razı olacağın
وَاَدْخِلْن۪ي
ve beni kat
بِرَحْمَتِكَ
rahmetinle
ف۪ي
arasına
عِبَادِكَ
kullarının
الصَّالِح۪ينَ
salih
﴿١٩﴾

19Onun sesini işiten Süleyman tebessüm ederek: “Ya Rabbî” dedi, “beni nefsime öyle hâkim kıl ki gerek bana, gerek ebeveynime ihsan ettiğin nimetlere şükredeyim, Sen’i razı edecek yararlı işler yapabileyim. Bir de lütfedip beni hayırlı kulların arasına dahil eyle!”

19Bu sözleri işiten Süleyman, (Allah’ın lütufları karşısında duyduğu) masum bir mutluluk içinde gülümsedi ve “Rabb’im” dedi, “beni öyle yönlendir ki bana ve anne–babama olan nimetlerinden dolayı Sana hakkıyla şükredeyim ve daima razı olacağın işler yapayım. Ayrıca bana rahmetinle muamele et de beni salih kullarının arasına kat!” (Neml, 19)

19Smiling at her words (in humble contentment with God’s favors to him), he said: “My Lord! Inspire and guide me so that I may thank You for Your favor which You have bestowed on me and on my parents, and so that I may act righteously in a manner that will please You; and include me (out of Your mercy) among Your righteous servants.”

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَۤا اَرَى الْهُدْهُدَۘ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَۤائِب۪ينَ ﴿20﴾
وَتَفَقَّدَ
ve teftiş etti
الطَّيْرَ
kuşları
فَقَالَ
dedi ki
مَا
neden
لِيَ
ben
لَۤا
—
اَرَى
göremiyorum
الْهُدْهُدَۘ
hüdhüdü
اَمْ
yoksa
كَانَ
oldu mu?
مِنَ
—
الْغَۤائِب۪ينَ
kayıplardan
﴿٢٠﴾

20Bir de kuşları teftiş etti de: “Hüdhüd’ü neden göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?” dedi.

20Süleyman (başka bir zaman bir münasebetle) kuşları teftiş etti ve “Hüdhüd’ü neden göremiyorum? (Neden yerinde, vazifesinin başında değil?) Yoksa kayıplara mı karıştı?” diye sordu. (Neml, 20)

20(On another occasion) he inspected the birds and said: “How is it that I cannot see the hoopoe? Or is he among the absentees?

لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَد۪يدًا اَوْ لَاۨاَذْبَحَنَّهُۤ اَوْ لَيَأْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ﴿21﴾
لَاُعَذِّبَنَّهُ
onu cezalandıracağım
عَذَابًا
bir ceza
شَد۪يدًا
şiddetli
اَوْ
ya da
لَاۨاَذْبَحَنَّهُۤ
onun boynunu vuracağım
اَوْ
yahut da
لَيَأْتِيَنّ۪ي
bana getirecek
بِسُلْطَانٍ
bir mazeret
مُب۪ينٍ
geçerli
﴿٢١﴾

21“Kuvvetli ve geçerli bir mazeret ortaya koymadığı takdirde, onu şiddetli bir şekilde cezalandıracağım yahut boynunu keseceğim!”

21“Madem öyle, ona şiddetli bir ceza vereceğim; belki de boynunu vuracağım, ya da bana kuvvetli ve geçerli bir mazeretle gelir.” (Neml, 21)

21“I will certainly inflict a severe punishment on him or maybe even kill him unless he comes to me with a convincing reason (for his absence).”

فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَاٍ بِنَبَاٍ يَق۪ينٍ ﴿22﴾
فَمَكَثَ
geldi
غَيْرَ
—
بَع۪يدٍ
çok geçmeden
فَقَالَ
ve dedi
اَحَطْتُ
ben ulaştım
بِمَا
bir şey
لَمْ
—
تُحِطْ
senin görmediğin
بِه۪
onda
وَجِئْتُكَ
ve sana getirdim
مِنْ
—
سَبَاٍ
Sebadan
بِنَبَاٍ
bir haber
يَق۪ينٍ
kesin
﴿٢٢﴾

22Derken, çok geçmeden Hüdhüd geldi: “Ben” dedi, “senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den önemli ve kesin bir haber getirdim.”

22Çok geçmemişti ki (Hüdhüd çıkageldi ve mazeretini beyanla) “Ben” dedi, “senin malûmatın dâhilinde olmayan önemli bir bilgiye ulaştım ve sana Sebe’den çok mühim ve doğruluğu şüphesiz bir haberle geldim.” (Neml, 22)

22Before long, the hoopoe came up and said: “I have obtained (some important information) which you do not have, and have come to you from Sheba with reliable news.”

اِنّ۪ي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُوۧتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظ۪يمٌ ﴿23﴾
اِنّ۪ي
şüphesiz ben
وَجَدْتُ
gördüm
امْرَاَةً
bir kadın
تَمْلِكُهُمْ
onlara hükümdarlık eden
وَاُوۧتِيَتْ
ve kendisine verilmiştir
مِنْ
—
كُلِّ
her
شَيْءٍ
şey
وَلَهَا
ve vardır
عَرْشٌ
bir tahtı
عَظ۪يمٌ
büyük
﴿٢٣﴾

23“Sebe halkını bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm. Kendisine her türlü imkân verilmiş. Onun güçlü bir yönetimi olduğu gibi pek büyük bir tahtı da var.

23“Sebe’yi bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm. Kendisine (bir hükümdarın sahip olması beklenen) her şey verilmiş. Çok büyük bir tahta (belli ki güçlü bir yönetime) sahip.” (Neml, 23)

23“I found there a woman ruling over them, one who has been granted everything (that a ruler is expected to have), and who has a mighty throne.

Açıklama (SY)

Sebe halkı Güney Arabistan’da ticaretle uğraşan bir millet idi. Başkentleri, Yemen’in San’a şehrinin takriben 100 km. kuzeydoğusundaki Ma’rib idi. Sebeliler, m.ö. 1100 - 115 arasında bin yıl kadar bütün Arap yarımadasına hâkim olmuşlardı.

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَۙ ﴿24﴾
وَجَدْتُهَا
onu buldum
وَقَوْمَهَا
ve halkını
يَسْجُدُونَ
taptıklarını
لِلشَّمْسِ
güneşe
مِنْ
—
دُونِ
bırakıp
اللهِ
Allah'ı
وَزَيَّنَ
ve güzel gösterdi
لَهُمُ
onlara
الشَّيْطَانُ
şeytan
اَعْمَالَهُمْ
işlerini
فَصَدَّهُمْ
ve onları yoldan çıkarmış
عَنِ
—
السَّب۪يلِ
(doğru) yoldan
فَهُمْ
(bu yüzden) onlar
لَا
—
يَهْتَدُونَۙ
yola gelmiyorlar
﴿٢٤﴾

24Ne var ki onun da halkının da Allah’ın dışında güneşe taptıklarını gördüm. Anlaşılan, şeytan yaptıkları bu kötü işleri kendilerine güzel göstermiş ve onları yoldan çıkarmış, bu yüzden de hak yolu bulamıyorlar.”

24“Ne var ki kendisinin ve halkının Allah’a değil de güneşe taptıklarını gördüm. Şeytan, yaptıklarını onlara güzel göstermiş ve böylece onları yoldan çıkarmış. Bu yüzden, bulunmaları gereken doğru yol üzerinde değiller.” (Neml, 24)

24“However, I found her and her people prostrating to the sun rather than God. Satan has decked out their deeds to be appealing to them, and thus has barred them from the (unique straight) way, so they are not rightly guided,

اَلَّا يَسْجُدُوا لِلهِ الَّذ۪ي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ﴿25﴾
اَلَّا
—
يَسْجُدُوا
secde etmezler mi?
لِلهِ
Allah'a
الَّذ۪ي
—
يُخْرِجُ
açığa çıkaran
الْخَبْءَ
gizleneni
فِي
—
السَّمٰوَاتِ
göklerde
وَالْاَرْضِ
ve yerde
وَيَعْلَمُ
ve bilen
مَا
şeyleri
تُخْفُونَ
gizledikleri
وَمَا
ve şeyleri
تُعْلِنُونَ
açığa vurdukları
﴿٢٥﴾

25Oysa göklerde ve yerde gizli olan her şeyi açığa çıkaran, sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bilen Allah’a secde ve ibadet etmeleri gerekmez mi? **SECDE ÂYETİ**8

25“Oysa göklerde ve yerde gizli bulunan her şeyi açığa, (göklerde ve yerde bulunan her varlığı yokluk karanlığından varlık aydınlığına) çıkaran ve her neyi gizleyip kendinize saklıyor her neyi de açığa vuruyorsanız, bunların hepsini bilen Allah’a secde ve ibadet etmeleri gerekmez mi?” ***SECDE AYETİ-8*** (Neml, 25)

25“So that they do not prostrate before God, Who brings to light what is hidden in the heavens and the earth (Who brings into the light of existence all things and beings in the heavens and the earth from the veil of non-existence), and knows what you keep secret and what you disclose.

اَللهُ لَۤا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ ﴿26﴾
اَللهُ
Allah (ki)
لَۤا
yoktur
اِلٰهَ
ilah
اِلَّا
başka
هُوَ
O'ndan
رَبُّ
Rabbidir
الْعَرْشِ
Arş'ın
الْعَظ۪يمِ
büyük
﴿٢٦﴾

26Halbuki o büyük arşın sahibi olan Allah’tan başka ilah yoktur.

26“O Allah ki O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur; Büyük Arş’ın Rabb’idir.” (Neml, 26)

26“God – there is no deity but He, the Lord of the Mighty Throne.”

قَالَ سَنَنْظُرُ اَصَدَقْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ﴿27﴾
قَالَ
dedi ki
سَنَنْظُرُ
göreceğiz
اَصَدَقْتَ
doğru mu söyledin
اَمْ
yoksa
كُنْتَ
oldun mu?
مِنَ
—
الْكَاذِب۪ينَ
yalancılardan
﴿٢٧﴾

27“Bakalım” dedi Süleyman, “doğru mu söyledin, yoksa yalancının teki misin, bunu anlayacağız.

27Süleyman, “Göreceğiz” dedi, “doğru mu söylüyorsun yoksa bir yalancı mısın?” (Neml, 27)

27(Solomon) said: “We will see whether you are speaking the truth or are one of the liars.

اِذْهَبْ بِكِتَاب۪ي هٰذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ ﴿28﴾
اِذْهَبْ
götür
بِكِتَاب۪ي
mektubumu
هٰذَا
bu
فَاَلْقِهْ
ve at
اِلَيْهِمْ
onlara
ثُمَّ
sonra
تَوَلَّ
biraz öteye çekil
عَنْهُمْ
onlardan
فَانْظُرْ
ve bak
مَاذَا
neye
يَرْجِعُونَ
başvuruyorlar
﴿٢٨﴾

28Sen şimdi şu mektubumu götür, bırak onların yanına, sonra onlardan biraz uzaklaş ve ne yapacaklarını gözle!”

28(Sonra yazdığı mektubu Hüdhüd’e verip) “Bu mektubumu al götür ve (Kraliçe ile idare meclisinin) önlerine bırak. Sonra bir kenara çekil ve bak bakalım, mektubu nasıl karşılayacaklar?” (Neml, 28)

28“Go with this letter of mine, and drop it to them; then draw back from them and see how they will deal with it among themselves, and return.”

قَالَتْ يَۤا اَيُّهَا الْمَلَؤُۨا اِنّ۪ۤي اُلْقِيَ اِلَيَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ ﴿29﴾
قَالَتْ
dedi ki
يَۤا
—
اَيُّهَا
Ey
الْمَلَؤُۨا
ileri gelenler
اِنّ۪ۤي
gerçekten
اُلْقِيَ
bırakıldı
اِلَيَّ
bana
كِتَابٌ
bir mektup
كَر۪يمٌ
çok önemli
﴿٢٩﴾

29Kraliçe: “Değerli danışmanlarım! Bana çok önemli bir mektup gönderildi.”

29(Mektubu alan Kraliçe, etrafındakilere) “Ey vezirler, idare meclisinin değerli üyeleri!” dedi: “Bana çok yüksek bir makamdan geldiği anlaşılan önemli bir mektup bırakıldı.” (Neml, 29)

29She (the Queen, when the letter reached her) said: “O you nobles! See, an honorable letter has been cast to me.

اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ ﴿30﴾
اِنَّهُ
muhakkak o
مِنْ
—
سُلَيْمٰنَ
Süleyman'dandır
وَاِنَّهُ
ve o
بِسْمِ
adıyla başlamaktadır
اللهِ
Allah'ın
الرَّحْمٰنِ
Rahman
الرَّح۪يمِۙ
Rahim
﴿٣٠﴾

30Mektup Süleyman’dandır ve “Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla” diye başlayıp:

30“Süleyman’dan geliyor ve Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla diye başlıyor. (Özü de şu):” (Neml, 30)

30“It is from Solomon, and it is: ‘In the Name of God, the All-Merciful, the All-Compassionate.

اَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ۟ ﴿31﴾
اَلَّا
—
تَعْلُوا
ululuk göstermeyin
عَلَيَّ
bana karşı
وَأْتُون۪ي
ve bana gelin (diye yazıyor)
مُسْلِم۪ينَ۟
teslim olarak
﴿٣١﴾

31“Bana karşı kibirlenmeyin, itaat ve teslimiyet göstererek yanıma gelin!” diye devam etmektedir.

31“Bana karşı ululuk göstermeyin ve tam bir teslimiyetle bana gelin!” (Neml, 31)

31‘Do not act towards me in defiance, but come to me in submission.’

Açıklama (SY)

(30–31) Müslimîn kelimesinin itaat ve iman etme olarak iki anlamı vardır. Bazı müfessirlere göre her iki anlam birden kasdedilerek “İtaat ve iman etmiş olarak yanıma gelin.” diye açıklamak da mümkündür. Süleyman (a.s.)’ın bu kıssası Eski ve Yeni Ahitte, Kur’ân’dakinden farklı ve daha geniş tarzda bulunur (I. Krallar, 10,1 - 29; II. Tarihler, 9,1 - 12; Matta, 12,42-43; Luka, 11,31). Yahudi rivayetlerinde maalesef Hz. Süleyman, değil bir Peygamber’e, hatta iyi bir mümine bile yakışmayan gurur, şehvet, putperestlik irtikâb etmekle itham edilir ve sadece bir kral olarak tanıtılır. Kur’ân, İsrail’in büyük şahsiyetleri lehindeki şahitliği ile Yahudilere pek büyük bir iyilik etmiştir, ama onlar bunu takdirden geri durmuşlardır.

قَالَتْ يَۤا اَيُّهَا الْمَلَؤُۨا اَفْتُون۪ي ف۪ۤي اَمْر۪يۚ مَا كُنْتُ قَاطِعَةً اَمْرًا حَتّٰى تَشْهَدُونِ ﴿32﴾
قَالَتْ
dedi ki
يَۤا
—
اَيُّهَا
Ey
الْمَلَؤُۨا
ileri gelenler
اَفْتُون۪ي
bana görüşlerinizi söyleyin
ف۪ۤي
—
اَمْر۪يۚ
(bu) işimde
مَا
—
كُنْتُ
ben olmam
قَاطِعَةً
kesin karar veren
اَمْرًا
hiçbir işi
حَتّٰى
sürece
تَشْهَدُونِ
siz olmadığınız
﴿٣٢﴾

32“Değerli danışmanlarım, bu mesele hakkında görüşlerinizi istiyorum. Pek iyi bildiğiniz gibi, sizi çağırmadan, size danışmadan hiçbir meseleyi hükme bağlamam.”

32(Kraliçe), “Ey vezirler, idare meclisinin değerli üyeleri!” diye devam etti: “(Karşı karşıya bulunduğum) bu meselede bana görüşlerinizi söyleyin. Biliyorsunuz ki sizin hazır bulunmadığınız herhangi bir konuda ben asla kesin bir karar vermiş değilim.” (Neml, 32)

32“O you nobles! Let me have your counsel in this matter. (You know well that) I never conclude a decision on a matter unless you are present with me.”

قَالُوا نَحْنُ اُوۨلُوا قُوَّةٍ وَاُوۨلُوا بَأْسٍ شَد۪يدٍ وَالْاَمْرُ اِلَيْكِ فَانْظُر۪ي مَاذَا تَأْمُر۪ينَ ﴿33﴾
قَالُوا
dediler ki
نَحْنُ
biz
اُوۨلُوا
sahibiyiz
قُوَّةٍ
güç
وَاُوۨلُوا
ve erbabıyız
بَأْسٍ
savaş
شَد۪يدٍ
yaman
وَالْاَمْرُ
ama emir
اِلَيْكِ
senindir
فَانْظُر۪ي
o halde bak
مَاذَا
ne
تَأْمُر۪ينَ
emredersin
﴿٣٣﴾

33Onlar: “Biz güçlü, kuvvetliyiz, savaşçı milletiz. Ama yetki sizindir, değerlendirip münasip gördüğünüz emri verin!” dediler.

33“Biz” dediler, “güçlü kuvvetliyiz ve oldukça savaşçı bir milletiz. Ama yetki sizindir; bir değerlendirmede bulunup, nasıl davranılması gerekiyorsa onu emredin.” (Neml, 33)

33They said: “We dispose great power and we dispose great daring but the decision is yours, so consider what you will command.”

قَالَتْ اِنَّ الْمُلُوكَ اِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً اَفْسَدُوهَا وَجَعَلُۤوا اَعِزَّةَ اَهْلِهَۤا اَذِلَّةًۚ وَكَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ ﴿34﴾
قَالَتْ
dedi
اِنَّ
şüphesiz
الْمُلُوكَ
krallar
اِذَا
zaman
دَخَلُوا
girdikleri
قَرْيَةً
bir ülkeye
اَفْسَدُوهَا
orayı bozarlar
وَجَعَلُۤوا
ve kılarlar
اَعِزَّةَ
azizlerini
اَهْلِهَۤا
halkının
اَذِلَّةًۚ
zelil
وَكَذٰلِكَ
ve böyle
يَفْعَلُونَ
yaparlar
﴿٣٤﴾

34“Doğrusu” dedi kraliçe, “hükümdarlar bir ülkeye girince oranın düzenini altüst eder, halkının eşrafını da sefil ve zelil ederler. Evet istilacılar hep böyle yaparlar.

34“Doğrusu” dedi (Kraliçe), “krallar bir ülkeye girdiler mi, oranın düzenini bozar ve halkın azizlerini sefil ve zelil ederler. Evet, böyle yapar onlar.” (Neml, 34)

34She said: “When kings enter a country, they cause destruction and corruption in it, and make the noble (ones of its inhabitants) abased. This is what they really do.

وَاِنّ۪ي مُرْسِلَةٌ اِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ ﴿35﴾
وَاِنّ۪ي
şüphesiz ben
مُرْسِلَةٌ
göndereyim
اِلَيْهِمْ
onlara
بِهَدِيَّةٍ
bir hediye
فَنَاظِرَةٌ
ve bakayım
بِمَ
ne ile
يَرْجِعُ
gelecekler
الْمُرْسَلُونَ
elçiler
﴿٣٥﴾

35Bunun içindir ki, ben şimdi onlara bir hediye gönderip elçilerimin ne gibi bir cevap getireceklerini bekleyeceğim.”

35“Şimdi ben (Süleyman ve idarecilerine, önemli ve anlamlı) bir hediye gönderecek ve elçilerimin ne tür bir cevapla geleceklerine bakacağım.” (Neml, 35)

35“Now I will send them a present and see with what (answer) the envoys return.”

فَلَمَّا جَۤاءَ سُلَيْمٰنَ قَالَ اَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍۘ فَمَۤا اٰتٰينِيَ اللهُ خَيْرٌ مِمَّۤا اٰتٰيكُمْۚ بَلْ اَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ ﴿36﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
جَۤاءَ
gelince
سُلَيْمٰنَ
Süleyman'a
قَالَ
dedi ki
اَتُمِدُّونَنِ
bana yardım mı etmek istiyorsunuz?
بِمَالٍۘ
mal ile
فَمَۤا
oysa ne ki
اٰتٰينِيَ
bana vermiştir
اللهُ
Allah
خَيْرٌ
daha hayırlıdır
مِمَّۤا
—
اٰتٰيكُمْۚ
size verdiğinden
بَلْ
bilakis
اَنْتُمْ
siz
بِهَدِيَّتِكُمْ
hediyenizle
تَفْرَحُونَ
sevinirsiniz
﴿٣٦﴾

36Elçi Süleyman’a gelince o, elçiye: “Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Oysa Allah’ın bana verdiği nimetler, size verdiklerinden daha hayırlıdır. Ama siz hediyenizle böbürlenirsiniz” dedi.

36Elçi Süleyman’ın huzuruna varınca Süleyman, “Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah’ın bana verdiği (peygamberlik, hükümdarlık ve servet) size verdiği her şeyden çok daha hayırlı, çok daha üstündür. Ancak siz, işte bu tür hediyelerinizle sevinir, böbürlenirsiniz.” (Neml, 36)

36When he (the envoy with the present) came to Solomon, he (Solomon) said: “Do you mean to help me with wealth? What God has granted me (of Prophethood, kingdom, and wealth) is much more and better than all that He has given you. It is only (people such as) you who would rejoice in this gift of yours.

Açıklama (SY)

Allah’ın verdiği şeyler sadece dünyevî servet olmayıp, ona ilaveten iman, ilim, hikmet gibi faziletlerdir.

اِرْجِعْ اِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَۤا اَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ ﴿37﴾
اِرْجِعْ
dön (söyle)
اِلَيْهِمْ
onlara
فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ
onlara gelirim
بِجُنُودٍ
ordularla
لَا
asla
قِبَلَ
karşı koyamayacakları
لَهُمْ
kendilerinin
بِهَا
ona
وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ
ve onları sürüp çıkarırım
مِنْهَۤا
oradan
اَذِلَّةً
zilletle
وَهُمْ
ve onları
صَاغِرُونَ
mağlup
﴿٣٧﴾

37“Sen dön ve onlara de ki: Biz onların üzerine, karşı koyamayacakları muazzam ordularla yürüyeceğiz. Onları yurtlarından mağlup ve zelil olarak çıkaracağız.”

37“Şimdi, seni gönderenlerin yanına dön ve hiç şüphe etmesinler ki üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları yurtlarından zelil ve mağlûp bir halde çıkaracağız.” (Neml, 37)

37“Go back to them (who sent you, and inform them that, if they do not come to us in submission), we will certainly come upon them with hosts which they have no power to resist. We will assuredly drive them from there in disgrace, and they will be humbled.”

قَالَ يَۤا اَيُّهَا الْمَلَؤُۨا اَيُّكُمْ يَأْت۪ين۪ي بِعَرْشِهَا قَبْلَ اَنْ يَأْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ ﴿38﴾
قَالَ
dedi
يَۤا
—
اَيُّهَا
Ey
الْمَلَؤُۨا
ileri gelenler
اَيُّكُمْ
hanginiz
يَأْت۪ين۪ي
bana getirebilir
بِعَرْشِهَا
onun tahtını
قَبْلَ
önce
اَنْ
—
يَأْتُون۪ي
bana gelmelerinden
مُسْلِم۪ينَ
teslim olarak
﴿٣٨﴾

38Daha sonra Süleyman onların itaatlerini bildirmek üzere huzuruna geleceklerini öğrenince yanındaki danışmanlarına: “Değerli danışmanlarım! Onların itaat içinde huzuruma gelmelerinden önce, içinizden kim onun tahtını bana getirebilir?” dedi.

38(Süleyman’ın mektubunu alan ve bir heyet halinde onu ziyaret etmeye karar veren Kraliçe Kudüs yolunda iken Süleyman, idare meclisinde) “Değerli meclis üyeleri! Onlar teslimiyet içinde bana ulaşmadan, hanginiz bana Kraliçe’nin tahtını getirir?” diye sordu. (Neml, 38)

38(The Queen, having received his message, decided to visit Solomon in Jerusalem. Knowing of her journey,) Solomon said (to his council): “O you nobles! Who among you can bring me her throne before they come to me in submission?”

قَالَ عِفْر۪يتٌ مِنَ الْجِنِّ اَنَاۨ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَۚ وَاِنّ۪ي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ اَم۪ينٌ ﴿39﴾
قَالَ
dedi ki
عِفْر۪يتٌ
bir ifrit
مِنَ
—
الْجِنِّ
cinlerden
اَنَاۨ
ben
اٰت۪يكَ
sana getiririm
بِه۪
onu
قَبْلَ
önce
اَنْ
—
تَقُومَ
sen kalkmadan
مِنْ
—
مَقَامِكَۚ
makamından
وَاِنّ۪ي
gerçekten benim
عَلَيْهِ
buna
لَقَوِيٌّ
gücüm yeter
اَم۪ينٌ
güvenilirim
﴿٣٩﴾

39Cinlerden pek güçlü ve habis birisi “Ben” dedi, “sen makamından kalkmadan, onu sana getiririm. Benim onu taşımaya gücüm yeter, hem de zayi etmeden güvenilir tarzda getirecek emin bir kimseyim.”

39Cinler içinde en güçlü–kuvvetlilerden biri, “Şimdi sen, toplantıyı bitirip de makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Şüphesiz bunu yapacak güçteyim ve bana güvenebilirsin, söylediğimi yaparım!” dedi. (Neml, 39)

39One strong and cunning among the jinn said: “I can bring it to you before you rise from your council. Surely I have the strength and skill to do so and I am trustworthy.”

قَالَ الَّذ۪ي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَاۨ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۘ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪يۗ لِيَبْلُوَن۪ۤي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُۘ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّ۪ي غَنِيٌّ كَر۪يمٌ ﴿40﴾
قَالَ
dedi ki
الَّذ۪ي
bulunan
عِنْدَهُ
yanında
عِلْمٌ
bir ilim
مِنَ
—
الْكِتَابِ
Kitaptan
اَنَاۨ
ben
اٰت۪يكَ
sana getirebilirim
بِه۪
onu
قَبْلَ
önce
اَنْ
—
يَرْتَدَّ
sen kırpmadan
اِلَيْكَ
sana
طَرْفُكَۘ
gözünü
فَلَمَّا
ne zaman ki
رَاٰهُ
onu görünce
مُسْتَقِرًّا
konmuş
عِنْدَهُ
yanında
قَالَ
dedi ki
هٰذَا
bu
مِنْ
—
فَضْلِ
lütfundandır
رَبّ۪يۗ
Rabbimin
لِيَبْلُوَن۪ۤي
beni sınaması için
ءَاَشْكُرُ
şükür mü edeceğim?
اَمْ
yoksa
اَكْفُرُۘ
inkâr mı edeceğim?
وَمَنْ
ve kim
شَكَرَ
şükrederse
فَاِنَّمَا
şüphesiz
يَشْكُرُ
şükretmiştir
لِنَفْسِه۪ۚ
kendisi için
وَمَنْ
ve kim
كَفَرَ
inkâr ederse
فَاِنَّ
şüphesiz
رَبّ۪ي
Rabbim
غَنِيٌّ
Gani'dir
كَر۪يمٌ
Kerim'dir
﴿٤٠﴾

40Ama nezdinde, kitaptan ilim olan bir zat da: “Ben, sen gözünü açıp kapamadan onu getirebilirim” der demez, Süleyman, kraliçenin tahtının yanı başında durduğunu görünce: “Bu, Rabbimin lütuflarındandır. Bu, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlerden mi olacağım? diye beni sınamak içindir. Şükreden, sadece kendi lehine olarak şükreder. Nankörlük eden ise bilmelidir ki Rabbim onun şükründen müstağnidir, şükrüne ihtiyacı yoktur, ihsan ve keremi boldur.”

40Kitap’tan hususî bir bilgiye sahip olan zat ise “Ben, onu sana daha gözünü kırpmadan getiririm!” dedi. Süleyman tahtı yanı başına konmuş görünce, “Bu, Rabb’imin bir lütfudur. Karşılığında şükür mü edeceğim yoksa (öyle bir lütfu kendimden bilip) nankörlük mü yapacağım diye beni sınıyor. Kim şükrederse ancak kendi iyiliğine olarak şükreder. Kim de nankörlükte bulunursa, şurası bir gerçek ki Rabb’im mutlak varlık sahibidir ve kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur; lütuf ve keremi pek boldur.” (Neml, 40)

40And one who had some knowledge of the Book said: “I can bring it to you in the twinkling of your eye.” When Solomon saw the throne set in his presence, he said: “This is out of the pure grace of my Lord that He may try me whether I give thanks or act with ingratitude. Whoever gives thanks, gives thanks only for (the good of) his own soul; and whoever acts with ingratitude – (let him be aware that) my Lord is surely All-Wealthy and Self-Sufficient, All-Munificent.”

Açıklama (SY)

Hz. Süleyman’ın oturduğu Filistin ile Sebe arasındaki mesafe 2000 km. den fazladır. Hz. Süleyman, mûcizevî olarak Kraliçenin tahtını bu uzak mesafeden celb etmişti. Burada insanları, bu işin sırrını aramaya, bilim ve teknoloji yönünden incelemeye de gizli bir teşvik sezebiliriz.

قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ اَتَهْتَد۪ۤي اَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذ۪ينَ لَا يَهْتَدُونَ ﴿41﴾
قَالَ
dedi ki
نَكِّرُوا
tanınmaz hale getirin
لَهَا
onun
عَرْشَهَا
tahtını
نَنْظُرْ
bakalım
اَتَهْتَد۪ۤي
tanıyabilecek mi
اَمْ
yoksa
تَكُونُ
olacak (mı)
مِنَ
—
الَّذ۪ينَ
kimselerden
لَا
—
يَهْتَدُونَ
tanımayan
﴿٤١﴾

41Devamla dedi ki: “Tahtın kraliçeye ait olduğunu belli etmeyin! Bakalım onu tanıyacak mı, tanımayacak mı?”

41Sonra buyurdu: “Şimdi, Kraliçe’nin tahtını tanıyamayacağı hale getirin, bakalım gerçeği görüp hidayete erecek mi yoksa hidayete eremeyenlerden olmaya devam mı edecek.” (Neml, 41)

41He said: “Disguise her throne, and let us see whether she is able to find guidance or remains one of those who are not guided.”

فَلَمَّا جَۤاءَتْ ق۪يلَ اَهٰكَذَا عَرْشُكِۘ قَالَتْ كَاَنَّهُ هُوَۚ وَاُوۧت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ ﴿42﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
جَۤاءَتْ
gelince
ق۪يلَ
denildi
اَهٰكَذَا
böyle mi?
عَرْشُكِۘ
senin tahtın
قَالَتْ
dedi
كَاَنَّهُ
tıpkı (öyle)
هُوَۚ
o
وَاُوۧت۪ينَا
ve bize verilmişti
الْعِلْمَ
bilgi
مِنْ
—
قَبْلِهَا
daha önce
وَكُنَّا
ve biz olmuştuk
مُسْلِم۪ينَ
teslim olanlar
﴿٤٢﴾

42Süleyman’ın huzuruna girince ona: “Senin tahtın da böyle midir?” diye soruldu. “Sanki o!” dedi, “zaten bu mucizeden önce bize bilgi verildiği için sana itaat edenlerden olduk.”

42Derken Kraliçe geldi ve kendisine, “Bu senin tahtın olmasın?” dendi. “Evet, sanki o!” cevabını verdi (Kraliçe ve ekledi): “Zaten bize daha önce (Süleyman ve hükümdarlığı, misyonu, sahip bulunduğu imkânların kaynağı konusunda) bilgi ulaşmıştı ve biz de teslim olmaya karar vermiştik.” (Neml, 42)

42When she (the Queen) arrived, she was asked: “Is your throne like this?” She said: “It is as if it were the same. We were given knowledge (about the magnificence of Solomon’s rule and his extraordinary power) before all this (we have seen here), and we have already decided to submit.”

Açıklama (SY)

Bu sözü, Allah’ın nimetini anmak için Hz. Süleyman (a.s) da söylemiş olabilir; “Allah’ın kudreti hakkında bu kadından önce bize ilim verildiğinden, biz O’na itaat edenlerden olduk”.

Kraliçe zeki ve tecrübeli biri olarak Süleyman (a.s.)’ı dikkatle inceleyip şunları tesbit etti. 1. Mektûbunun değişik üslubu, Allah’ın adı ile başlaması. 2. Kıymetli hediyeleri kabul etmemesi. 3. Elçisinin onun hakkındaki iyi intibaları. Bunlar onu ziyaret etmesine sebep teşkil etti. Şahsen görüşünce onun şu özelliklerine de şahid oldu: 4. Tahtının getirilmesi mûcizesi. 5. O dünya padişahının temiz, dürüst, mütevazi ve dindar bir insan olması.

وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللهِۘ اِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِر۪ينَ ﴿43﴾
وَصَدَّهَا
ve onu alıkoymuştu
مَا
şeyler
كَانَتْ
olduğu
تَعْبُدُ
tapmış
مِنْ
—
دُونِ
başka
اللهِۘ
Allah'tan
اِنَّهَا
çünkü kendisi
كَانَتْ
idi
مِنْ
—
قَوْمٍ
bir kavimden
كَافِر۪ينَ
inkâr eden
﴿٤٣﴾

43Öteden beri Allah’tan başka taptığı putlar, tevhid dinine girmesini engellemişti. Çünkü o kâfir bir millete mensup idi.

43Onu gerçeği bulmaktan alıkoyan, (inadı, kibri ve aklî–iradî tercihi değil, atalarından gelen bir âdet olarak), Allah’tan başka (sahte) ilâhlara tapmasıydı. İnkârcı bir toplum içinde neşet etmişti. (Neml, 43)

43That she had been worshipping other than God kept her back (from the Straight Path); for she belonged to a disbelieving people.

ق۪يلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَۚ فَلَمَّا رَاَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَاۘ قَالَ اِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَار۪يرَۘ قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي ظَلَمْتُ نَفْس۪ي وَاَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمٰنَ لِلهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟ ﴿44﴾
ق۪يلَ
denildi
لَهَا
ona
ادْخُلِي
gir
الصَّرْحَۚ
saraya
فَلَمَّا
ne zaman ki
رَاَتْهُ
(köşkü) görünce
حَسِبَتْهُ
zannetti
لُجَّةً
engin ve duru su
وَكَشَفَتْ
ve sıvadı
عَنْ
—
سَاقَيْهَاۘ
eteğini
قَالَ
dedi
اِنَّهُ
muhakkak o
صَرْحٌ
saray
مُمَرَّدٌ
kristal kaplı
مِنْ
—
قَوَار۪يرَۘ
şeffaf sırçadandır
قَالَتْ
(Kraliçe) dedi ki
رَبِّ
Rabbim
اِنّ۪ي
ben
ظَلَمْتُ
zulmetmişim
نَفْس۪ي
kendime
وَاَسْلَمْتُ
ve teslim oldum
مَعَ
beraber
سُلَيْمٰنَ
Süleyman'la
لِلهِ
Allah'a
رَبِّ
Rabbi
الْعَالَم۪ينَ۟
alemlerin
﴿٤٤﴾

44Kraliçeye: “Buyurun, saraya girin” denildi. Sarayın eyvanını görünce, zemininde engin ve duru su olduğunu zannedip eteğini yukarı çekti. Süleyman: “Bu, sırçadan yapılmış şeffaf bir saraydır.” Kraliçe: “Ya Rabbî” dedi, “ben (Sen’den başkasına ibadet etmekle) kendime zulmetmişim, şimdi ise Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbine teslim oluyorum.”

44Ardından kendisine, “Buyurun, saraya girin!” denildi. Saraya girince, zemininde engin ve duru su olduğunu, sanki bir havuza girdiğini zannedip eteğini sıvadı. Süleyman, “Bu” dedi, “tabanı kristal kaplı sırçadan yapılmış bir saraydır.” (Böyle bir mülke herhangi bir hükümdarın değil ancak bir peygamberin sahip olabileceği neticesine varan Kraliçe,) “Rabb’im” dedi, “ben, şimdiye kadar (Sen’den başkasına tapmakla) kendime zulmetmişim. Artık Süleyman’ın maiyetinde, Âlemlerin Rabbi Allah’a teslim olmuş bulunuyorum.” (Neml, 44)

44It was said (to her): “Enter the palace.” When she saw it, she thought it was a pool of water and bared her calves (in order to hold her robes above the water). He (Solomon) said: “This is a palace paved with crystal.” (Having now concluded that Solomon must truly be a Prophet,) she said: “My Lord, surely I have wronged myself (by worshipping false deities). But now I submit myself, in Solomon’s company, to God, the Lord of the worlds.”

Sebe’ 12–14
وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۘ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۘ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ ﴿12﴾
وَلِسُلَيْمٰنَ
ve Süleyman'a
الرّ۪يحَ
rüzgarı
غُدُوُّهَا
sabah gidişi
شَهْرٌ
bir ay(lık mesafe)
وَرَوَاحُهَا
ve akşam dönüşü
شَهْرٌۚ
bir ay(lık mesafe)
وَاَسَلْنَا
ve akıttık
لَهُ
onun için
عَيْنَ
kaynağını
الْقِطْرِۘ
erimiş bakır
وَمِنَ
ve bir kısmı
الْجِنِّ
cinlerin
مَنْ
ki
يَعْمَلُ
çalışırdı
بَيْنَ
—
يَدَيْهِ
onun önünde
بِاِذْنِ
izniyle
رَبِّه۪ۘ
Rabbinin
وَمَنْ
ve kim
يَزِغْ
sapsa
مِنْهُمْ
onlardan
عَنْ
—
اَمْرِنَا
emrimizden
نُذِقْهُ
ona tattırırız
مِنْ
—
عَذَابِ
azabı
السَّع۪يرِ
alevli
﴿١٢﴾

12Süleyman’ın emrine de rüzgârı verdik. Onun sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü de bir aylık mesafe idi. Onun istifadesi için, erimiş bakırı kaynağından akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırlardı. Onlardan kim emrimizden saparsa, ona ateş azabı tattırırdık.

12Şiddetli esen rüzgârı da Süleyman’ın hizmetine verdik. O, sabah (herkesin normalde) bir ayda ulaştığı bir mesafeye kadar gider, aynı şekilde akşam da yine bir aylık mesafeyi kat ederek dönerdi. Süleyman’ın istifadesi için erimiş bakırı da sel gibi akıttık. Rabb’isinin izniyle önünde, emri altında birtakım cinler de çalışırdı. İçlerinden kim (ona itaatsizlik ederek) emrimizden sapacak olsa, onu kendisine alev alev yanan ateşten tattırarak cezalandırırdık. (Sebe’, 12)

12And to Solomon, We (subjugated) the wind: its morning course covered the distance of a month’s journey (at normal pace), and its evening course, a month’s journey. And We caused molten copper to flow for him (like a fountain). Among the jinn were some who, by the leave of his Lord, worked under him. Whoever of them swerved away from Our command (by disobeying him), We would make him taste the punishment of a fiery blaze.

يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَۤاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۘ اِعْمَلُۤوا اٰلَ دَاوُۧدَ شُكْرًاۘ وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ ﴿13﴾
يَعْمَلُونَ
yaparlardı
لَهُ
ona
مَا
ne
يَشَۤاءُ
diliyorsa
مِنْ
—
مَحَار۪يبَ
kalelerden
وَتَمَاث۪يلَ
ve oyma figürler
وَجِفَانٍ
ve leğenler(den)
كَالْجَوَابِ
havuzlar kadar (geniş)
وَقُدُورٍ
ve kazanlar(dan)
رَاسِيَاتٍۘ
sabit
اِعْمَلُۤوا
yapın
اٰلَ
(ey) ailesi
دَاوُۧدَ
Davud
شُكْرًاۘ
şükredin
وَقَل۪يلٌ
ve azdır
مِنْ
—
عِبَادِيَ
kullarımdan
الشَّكُورُ
şükreden
﴿١٣﴾

13O cinler ona kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanak ve leğenler, sabit kazanlar gibi istediği şeyleri yaparlardı. Ey Davud hanedanı, şükür gayreti içinde olun! Kullarımdan gereği gibi şükredenler çok azdır.

13O cinler, O’na kaleler, mabetler, (cansız varlıklara ait) büyük oyma figürler, şekiller ve nakışlar, havuz büyüklüğünde çanaklar, leğenler ve yere sabitlenmiş kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi! Çalışın ve Bana şükredin!” Kullarım içinde gerçekten şükredenler ne kadar azdır! (Sebe’, 13)

13They made for him whatever he wished – sanctuaries, and figures (of inanimate objects), and carvings, as well as basins like ponds and boilers built into the ground. “Work, O family of David, in thankfulness to Me!” Few are the truly thankful among My servants.

Açıklama (SY)

Timsal: Canlı veya cansız bir şeyin biçimine benzer yapılan herhangi bir şekle denir. Onun için Razî bunun izahında “nakışlar” demekle yetinmiştir. Canlıların tasvirleri hadislerle yasaklanmış ise de, bir şeriatte mahzurlu olan şeyin bir başkasında mübah bırakılması mümkündür. Fakat Hz. Süleyman (a.s.) Tevrat ahkâmına bağlı idi. Tevrat’ta ise sûret yapmak yasaklandığından Hz. Süleyman (a.s.)’ın yaptırdığı resimlerin cansızlara ait manzaralar ve nakışlar olduğu ihtimali ağır basmaktadır.

فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ۤ اِلَّا دَۤابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ ﴿14﴾
فَلَمَّا
zaman
قَضَيْنَا
hükmettiğimiz
عَلَيْهِ
onun
الْمَوْتَ
ölümüne
مَا
—
دَلَّهُمْ
göstermedi
عَلٰى
—
مَوْتِه۪ۤ
onun öldüğünü
اِلَّا
başkası
دَۤابَّةُ
bir kurdundan
الْاَرْضِ
yerin (ağaç kurdu)
تَأْكُلُ
yiyen
مِنْسَاَتَهُۚ
asasını
فَلَمَّا
ne zaman ki
خَرَّ
yıkıldı
تَبَيَّنَتِ
anlaşıldı ki
الْجِنُّ
cinler
اَنْ
—
لَوْ
eğer
كَانُوا
idi
يَعْلَمُونَ
bilseler
الْغَيْبَ
gaybı
مَا
—
لَبِثُوا
kalmazlardı
فِي
içinde
الْعَذَابِ
azap
الْمُه۪ينِ
küçük düşürücü
﴿١٤﴾

14Süleyman’ın ölüm fermanını çıkarmamızdan sonra, cinler ve çevresindekiler onun öldüğünü, ancak dayandığı asasını bir ağaç kurdunun yemesi sonucunda, kendisinin yere yıkılmasından sonra anlayabildiler. O, yere düşünce cinler kesin olarak anladılar ki şâyet gaybı bilmiş olsalardı kendilerini zelil ve perişan eden angarya işlerde devam edip gitmezlerdi.

14Nihayet Süleyman’ın eceli gelip de hakkındaki ölüm hükmümüzü icra ettiğimizde, (kendilerine verilen ağır işlerde çalışmakta olan) cinlerin hiçbiri, onun öldüğünün farkına varmadı. Ne zaman ki (tahtında otururken dayandığı) asâsını bir yer hayvancığının (ağaç kurdu) içeriden yemesi neticesinde Süleyman yere yıkıldı ancak o zaman onun öldüğünün farkına vardılar. Bu da gösterdi ve cinler de anladılar ki eğer onlar gaybı (duyularının ötesinde olup bitenleri) bilmiş olsalardı, kendilerini zelil ve perişan eden bu ağır işleri yapmaya devam etmezler, (Süleyman’ın ölmekte olduğunu bilir ve o işleri bırakırlardı). (Sebe’, 14)

14Then, when We executed Our decree for his death, nothing showed them (the jinn who had been laboring at the tasks he assigned to them) that he was dead, except that a crawling creature of the earth had been gnawing away his staff (until it broke). Then, when he fell to the ground, it became clear to the jinn that if they had known the Unseen, they would not have continued in the tormenting toil that humiliated them.

Sâd 30–40
وَوَهَبْنَا لِدَاوُۧدَ سُلَيْمٰنَۘ نِعْمَ الْعَبْدُۘ اِنَّهُۤ اَوَّابٌۘ ﴿30﴾
وَوَهَبْنَا
ve Biz bahşettik
لِدَاوُۧدَ
Davud'a
سُلَيْمٰنَۘ
Süleyman'ı
نِعْمَ
ne güzel
الْعَبْدُۘ
kuldu
اِنَّهُۤ
şüphesiz o
اَوَّابٌۘ
(Allah'a) yönelirdi
﴿٣٠﴾

30(Bunları belirttikten sonra tekrar Davud’un kıssasına dönelim:) Davud’a evlat olarak Süleyman’ı ihsan ettik. Süleyman ne güzel kuldu! Hep Allah’a yönelirdi.

30(Risalet misyonu içinde hilâfet vazifesini hakkıyla yerine getiren) Davud’a Süleyman’ı bahşettik. Ne güzel kuldu (Süleyman)! Tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi. (Sâd, 30)

30We granted to David (who was perfectly righteous in his Caliphate), Solomon. How excellent a servant Solomon was! Surely he was one ever-turning (to God) in penitence.

اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ ﴿31﴾
اِذْ
hani
عُرِضَ
arz edilmişti
عَلَيْهِ
kendisine
بِالْعَشِيِّ
öğleden sonra
الصَّافِنَاتُ
safin (görkemli)
الْجِيَادُۙ
(saf kan Arap) atları
﴿٣١﴾

31Hani bir gün ikindi vakti ona, durduğunda sakin, koştuğu zaman ise süratli safkan koşu atları gösterilmişti.

31Bir gün öğleden sonra kendisine (cihad için beslenen) durduklarında sakin, koştuklarında süratli safkan atlar arz edildi. (Sâd, 31)

31Once, in the afternoon, there were brought before him nobly-bred horses (trained for fighting in God’s cause, steady when standing, swift when running).

فَقَالَ اِنّ۪ۤي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبّ۪يۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِۗ ﴿32﴾
فَقَالَ
dedi
اِنّ۪ۤي
muhakkak ben
اَحْبَبْتُ
tercih ettim
حُبَّ
sevgisini
الْخَيْرِ
mal
عَنْ
—
ذِكْرِ
anmaktan (ötürü)
رَبّ۪يۚ
Rabbimi
حَتّٰى
nihayet
تَوَارَتْ
gözden kayboldu
بِالْحِجَابِۗ
perde ile
﴿٣٢﴾

32Onlarla ilgilenip “Ben Rabbimi hatırlattıkları için güzel şeyleri severim” dedi ve onlar gözden kayboluncaya dek onları seyredip durdu.

32(Onları bir süre izleyen Süleyman), “Benim bu atlara olan sevgim (bizzat onlar sebebiyle değil), Rabb’imi hatırlattıkları ve O’nun adını yaymaya hizmet ettikleri içindir” dedi. Ve atlar, gözden kayboluncaya kadar (onları izledi). (Sâd, 32)

32(Having watched them for some time,) he said: “Indeed my love for these horses is (not on their own behalf, but) because they serve for the remembrance of my Lord (and conveying His Name to other lands).” And the horses were hidden by the veil of distance.

رُدُّوهَا عَلَيَّۘ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ ﴿33﴾
رُدُّوهَا
getirin onları
عَلَيَّۘ
bana
فَطَفِقَ
sonra başladı
مَسْحًا
okşamaya
بِالسُّوقِ
bacaklarını
وَالْاَعْنَاقِ
ve boyunlarını
﴿٣٣﴾

33Sonra: “Onları tekrar bana getirin!” deyip bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.

33“Onları bana geri getirin!” diye emretti. Gelince de onların bacaklarını ve boyunlarını şefkatle okşadı. (Sâd, 33)

33(He commanded): “Bring them back to me.” Then, he rubbed down their legs and their necks.

Açıklama (SY)

(32–33) Hz. Süleyman (a.s.) savaşta istifade etmek ve daha başka gayelerle atların hazırlanmasını ve eğitimleri için koşturulmalarını emrederek, bazan bu işe bizzat nezaret ediyordu.” "Ben bunları nefsimin haz duyması için değil, Allah’ın dinini güçlendirmek arzumdan dolayı seviyorum.” demişti.

وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ ﴿34﴾
وَلَقَدْ
ve andolsun
فَتَنَّا
imtihan ettik
سُلَيْمٰنَ
Süleyman'ı
وَاَلْقَيْنَا
ve bıraktık
عَلٰى
üstüne
كُرْسِيِّه۪
tahtının
جَسَدًا
cansız bir beden
ثُمَّ
sonra
اَنَابَ
(Biz'e) yöneldi
﴿٣٤﴾

34Biz Süleyman’ı denemeye tâbi tuttuk ve tahtının üzerine bir cesed bıraktık.

34Hiç şüphesiz Biz Süleyman’ı da imtihan ettik ve tahtının üzerine cansız bir beden bırakıverdik. O, (bundaki manayı anlayarak) hemen Allah’a yöneldi. (Sâd, 34)

34Indeed, We tried Solomon and placed a lifeless body upon his throne. Afterwards, he turned (to God) in contrition.

Açıklama (SY)

Hz. Süleyman (a.s.) Mescid-i Aksa’yı yaptırdığı sırada, getirttiği sanatkârlar içinde, sanatların hilelerini bilen birtakım şeytanların kurdukları bir ihtilal yüzünden bir süre nüfuzunu kaybetmiş, yahud tahtından ayrı kalmış, böylece tahtında ya kendisi güçsüz bir cesed halinde hükümsüz kalmış, yahut tahtı da işgal edilip ona kırk gün kadar, heykel gibi birisi oturtulmuştu. (Elmalılı M. Hamdi Yazır). Farklı diğer yorumlar içinde, biz bunu tercih ettik. Doğrusu, bu âyet, tefsiri en zor olan nadir yerlerdendir. Gerçeği her yönü ile yalnız Allah bilir.

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكًا لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴿35﴾
قَالَ
dedi
رَبِّ
Rabbim
اغْفِرْ
affet
ل۪ي
beni
وَهَبْ
ve lütfet
ل۪ي
bana
مُلْكًا
bir hükümdarlık
لَا
—
يَنْبَغ۪ي
nasib olmayan
لِاَحَدٍ
hiç kimseye
مِنْ
—
بَعْد۪يۚ
benden sonra
اِنَّكَ
çünkü Sen'sin
اَنْتَ
Sen
الْوَهَّابُ
Vehhab
﴿٣٥﴾

35“Ya Rabbî!” dedi, “affet beni ve bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hakimiyet lütfet. Çünkü Sen, lütufları son derece bol olan vehhabsın!”

35Şöyle dedi: “Rabb’im, beni bağışla ve bana (Sen’in yolunda hizmet için) benden sonra kimseye nasip olmayacak bir hükümdarlık lütfet. Şüphesiz ki Sen, Vehhâb (bol ve hiç karşılıksız veren)sin.” (Sâd, 35)

35He prayed: “My Lord, forgive me, and bestow on me a kingdom which will not suit anyone after me. Surely You are the All-Bestowing.”

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَۤاءً حَيْثُ اَصَابَۙ ﴿36﴾
فَسَخَّرْنَا
Biz hizmetine verdik
لَهُ
ona
الرّ۪يحَ
rüzgarı
تَجْر۪ي
eserdi
بِاَمْرِه۪
onun emriyle
رُخَۤاءً
tatlı tatlı
حَيْثُ
yere
اَصَابَۙ
dilediği
﴿٣٦﴾

36Biz rüzgârı onun emrine verdik. Rüzgâr, onun emriyle istediği yere tatlı tatlı eserdi.

36Biz de (duasını kabul buyurduk ve) rüzgârı hizmetine râm ettik; rüzgâr, onun emri altında ve dilediği yere tatlı tatlı eserdi. (Sâd, 36)

36We (accepted his prayer and) subdued the wind to his service, so that it coursed gently by his command wherever he willed;

وَالشَّيَاط۪ينَ كُلَّ بَنَّۤاءٍ وَغَوَّاصٍۙ ﴿37﴾
وَالشَّيَاط۪ينَ
ve şeytanları
كُلَّ
her
بَنَّۤاءٍ
inşaatçıyı
وَغَوَّاصٍۙ
ve dalgıcı
﴿٣٧﴾

37Bina yapan, dalgıçlık yapan her şeytanı,

37Şeytanları da (hizmetine râm ettik), her biri inşaatçı ve (denizden kıymetli taşlar çıkaran) dalgıç olarak. (Sâd, 37)

37And of the satans (devils), (We made subservient to him) every builder (on earth) and diver (to extract precious stones from the sea);

وَاٰخَر۪ينَ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ ﴿38﴾
وَاٰخَر۪ينَ
ve başka (şeytan)ları
مُقَرَّن۪ينَ
birbirine bağlanmış
فِي
—
الْاَصْفَادِ
zincirlerle
﴿٣٨﴾

38Bukağılarla bağlı olan başkalarını da onun hizmetine verdik.

38Ve (söz dinlemez cinler gibi), bukağılarla, zincirlerle birbirlerine bağlanmış halde daha başkalarını da. (Sâd, 38)

38And others (of the rebellious jinn) linked together in fetters.

Açıklama (SY)

(37–38) Bukağılarla bağlamaktan maksat, kötülük ve bozgunculuklara meydan verilmeyecek bir şekilde sıkı bir kontrol ve takip altına alınmış olmalarıdır.

هٰذَا عَطَۤاؤُۨنَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ ﴿39﴾
هٰذَا
bu
عَطَۤاؤُۨنَا
Bizim ihsanımızdır
فَامْنُنْ
ihsanda bulun
اَوْ
veya
اَمْسِكْ
tut
بِغَيْرِ
yoktur
حِسَابٍ
hesabı
﴿٣٩﴾

39Buyurduk: “Süleyman! İşte bu, sana ihsanımızdır. İster dağıt, ister yanında tut, bu hesapsızdır.”

39“Bütün bunlar, sana hesapsız ihsanımızdır” dedik, “istersen sen de (eksilir endişesine kapılmadan) onlardan başkasına ihsanda bulunabilirsin, istersen hiç bulunmazsın. Her iki durumda da sorguya çekilecek değilsin.” (Sâd, 39)

39“This is Our gift, so either bestow (from it), or withhold (from it), without reckoning (that it may diminish or that you will be held to account for it).

Açıklama (SY)

“Bu konuda yetki sana verilmiştir, yaptığından dolayı sana bir hesap sorulmayacaktır” mânâsınadır.

وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟ ﴿40﴾
وَاِنَّ
ve şüphesiz
لَهُ
onun için vardır
عِنْدَنَا
katımızda
لَزُلْفٰى
bir yakınlık
وَحُسْنَ
ve güzel
مَاٰبٍ۟
dönüş yeri
﴿٤٠﴾

40Muhakkak ki onun Biz’e yakınlığı ve güzel bir âkıbeti vardır.

40Süleyman’ın da katımızda hiç kuşkusuz bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. (Sâd, 40)

40Surely he enjoyed nearness to Us and an excellent place of final return.

Açıklama (SY)

Allah kibirlileri sevmez. Hata işleyen kimse, uyarıldıktan sonra yine de inat ve ısrarla günahında devam ederse, İblis’in durumuna düşer. Hatasını kabul edip Rabbine yönelirse atası Hz. Âdem’i örnek almış olur. Allah da Davud ve Süleyman (a.s.) gibi onu da bağışlar, hatta hiçbir kuluna vermediği yetki, servet ve saltanatı ona verir.

Hz. Eyyûb (a.s.)

Hz. Eyyûb (a.s.)

EnbiyâSâd
NisâEn’âmEnbiyâSâd
Enbiyâ 83–84
وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُۤ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ ﴿83﴾
وَاَيُّوبَ
ve Eyyub'u da
اِذْ
hani
نَادٰى
dua etmişti
رَبَّهُۤ
Rabbine
اَنّ۪ي
gerçekten diye
مَسَّنِيَ
bana dokundu
الضُّرُّ
bu dert
وَاَنْتَ
ve Sen
اَرْحَمُ
en merhametlisisin
الرَّاحِم۪ينَۚ
merhametlilerin
﴿٨٣﴾

83Eyyûb’u da an! Hani o: “Ya Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın” diye niyaz etmiş,

83Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an: Hani o, “Rabb’im, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!” diye yalvarmıştı. (Enbiyâ, 83)

83And (mention) Job (among those whom We made leaders): he called out to his Lord, saying: “Truly, affliction has visited me (so that I can no longer worship You as I must); and You are the Most Merciful of the merciful.”

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرٰى لِلْعَابِد۪ينَ ﴿84﴾
فَاسْتَجَبْنَا
Biz de kabul ettik
لَهُ
onu(n duasını)
فَكَشَفْنَا
ve giderdik
مَا
ne varsa
بِه۪
onun
مِنْ
—
ضُرٍّ
derdi
وَاٰتَيْنَاهُ
ve ona verdik
اَهْلَهُ
ailesini
وَمِثْلَهُمْ
ve bir katını daha
مَعَهُمْ
onlarla beraber
رَحْمَةً
bir rahmet
مِنْ
—
عِنْدِنَا
katımızdan
وَذِكْرٰى
ve bir ibret olarak
لِلْعَابِد۪ينَ
ibadet edenler için
﴿٨٤﴾

84Biz de onun duasını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibadet edenlere bir ders olmak üzere, hastalığını iyileştirmiş, kendisine aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik.

84Biz de onun bu yalvarışını kabul buyurup, katımızdan bir rahmet ve kendilerini Allah’a ibadete adamışlar için bir ibret olarak dert ve sıkıntılarını giderdiğimiz gibi kendisine önceki ailesinin yanı sıra bir o kadarını daha bağışladık. (Enbiyâ, 84)

84We answered his prayer and removed all the afflictions from which he suffered; and restored to him his household and the like thereof along with them as a mercy from Us and, as a reminder to those devoted to Our worship.

Açıklama (SY)

(83–84) Müfessirler derler ki: Hz. Eyyûb (a.s.) Rûm diyarında Peygamber idi. Serveti ve hanedanı, evlatları pek fazla idi. Allah onun mallarını giderdi, sabretti. Çoluk çocuğunu aldı, sabretti. Sonra bedenine hastalıklar ârız oldu, sabretti. Fakat halk: “Onun başına bunca derdin gelmesi boşuna değil, büyük bir günahı olmalı!” deyince, şifa niyazında bulundu. Allah da şifa lütfetti. Tevrat da “Eyyubun Kitabı”nda onun felsefi çizgiler taşıyan destanî hikâyesini ayrıntılı olarak anlatır. Onun Yahudi veya Rum olmayıp Kuzey Arabistan’da yaşayan Arap kökenli Nabat halkından olduğu da söylenmiştir. Gerçek durumu yalnız Allah bilir.

Sâd 41–44
وَاذْكُرْ عَبْدَنَۤا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُۤ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۘ ﴿41﴾
وَاذْكُرْ
ve an
عَبْدَنَۤا
kulumuz
اَيُّوبَۢ
Eyyub'u
اِذْ
hani
نَادٰى
yalvarmıştı
رَبَّهُۤ
Rabbine
اَنّ۪ي
bana
مَسَّنِيَ
dokundurdu
الشَّيْطَانُ
şeytan
بِنُصْبٍ
bir bitkinlik
وَعَذَابٍۘ
ve ızdırap
﴿٤١﴾

41Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o Rabbine: “Ya Rabbî, şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet dokundurdu” diye yalvarmıştı.

41Kulumuz Eyyûb’u de hatırla: Hani o, Rabb’ine şöyle yalvarmıştı: “Şurası bir gerçek ki şeytanın yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçar oldum.” (Sâd, 41)

41And remember Our servant, Job, when he called out to his Lord: “Surely Satan has caused me to be afflicted with distress and great suffering.”

اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ ﴿42﴾
اُرْكُضْ
(yere) vur
بِرِجْلِكَۚ
ayağını
هٰذَا
(işte) bu
مُغْتَسَلٌ
yıkanacak
بَارِدٌ
soğuk (bir su)
وَشَرَابٌ
ve içmek için
﴿٤٢﴾

42Eyyûb’a: “Ayağını yere vur!" dedik, "işte sana kullanıp yıkanacağın ve içeceğin soğuk bir su!”

42“Ayağınla yere vur!” dedik, “işte, yıkanmak ve içmek için soğuk bir su kaynağı!” (Sâd, 42)

42(We told him:) “Strike the ground with your foot: here is cool water to wash with and to drink.”

وَوَهَبْنَا لَهُۤ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لِاُوۨلِي الْاَلْبَابِ ﴿43﴾
وَوَهَبْنَا
ve bağışladık
لَهُۤ
ona
اَهْلَهُ
ailesini
وَمِثْلَهُمْ
ve bir o kadarını
مَعَهُمْ
onlarla beraber
رَحْمَةً
bir rahmet olarak
مِنَّا
Biz'den
وَذِكْرٰى
ve bir ibret olarak
لِاُوۨلِي
sahiplerine
الْاَلْبَابِ
akıl
﴿٤٣﴾

43Nezdimizden bir rahmet ve sağduyu sahiplerine bir ibret olmak üzere ona; ailesini, çevresini ve onların bir mislini lütfettik.

43Katımızdan bir rahmet ve gerçek idrak sahipleri için bir ibret vesilesi olarak, ailesini ve bir o kadarını daha kendisine bağışladık. (Sâd, 43)

43We granted him his household and the like thereof along with them as a mercy from Us, and as a reminder (with guidance and instruction) for the people of discernment.

وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۘ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًاۘ نِعْمَ الْعَبْدُۘ اِنَّهُۤ اَوَّابٌ ﴿44﴾
وَخُذْ
ve al
بِيَدِكَ
eline
ضِغْثًا
bir demet sap
فَاضْرِبْ
ve vur
بِه۪
onunla
وَلَا
ve asla
تَحْنَثْۘ
yeminini bozma
اِنَّا
gerçekten Biz
وَجَدْنَاهُ
onu bulmuştuk
صَابِرًاۘ
sabırlı (bir kul)
نِعْمَ
ne güzel
الْعَبْدُۘ
kuldu
اِنَّهُۤ
o daima
اَوَّابٌ
sürekli yönelirdi
﴿٤٤﴾

44Bir de ona: “Eline bir demet sap al, onunla vur! Yemininden dönen durumuna düşme!” dedik. Doğrusu Biz onu pek sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o! O, gerçekten Allah’a yönelirdi.

44(Ayrıca ona,) “Eline bir demet sap al ve (hanımına) onunla vur ve yemininden dönen duruma düşme!” dedik. Biz onu (Eyyûb’u) gerçekten sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o! Tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi. (Sâd, 44)

44(We also told him): “Take in your hand a bundle of rushes and strike with it: do not break your oath.” Surely, We found him full of patience and constancy. How excellent a servant! He was surely one ever-turning to God in penitence.

Açıklama (SY)

Denildiğine göre, Hz. Eyyub (a.s.), bir hadise dolayısıyla eşine yüz değnek vuracağına dair yemin etmişti. Böylece bir demet yaparak vurmakla yeminin yerine geleceği kendisine bildirilmişti (Bu, belki de bu hususî durum ve benzeri durumlara mahsus bir fetvadır. Meselâ eşi buna takat getiremezdi, yahut bu kadar ağır bir cezayı hak etmemiş olabilirdi).

Hz. Yûnus (a.s.)

Hz. Yûnus (a.s.)

EnbiyâSâffâtYûnus
NisâEn’âmYûnusEnbiyâSâffâtKalem
Enbiyâ 87–88
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَۤا اِلٰهَ اِلَّۤا اَنْتَ سُبْحَانَكَ۠ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَۚ ﴿87﴾
وَذَا
ve Zü'n-
النُّونِ
Nûn'u
اِذْ
zira
ذَهَبَ
gitmişti
مُغَاضِبًا
kızarak
فَظَنَّ
sanmıştı
اَنْ
diye
لَنْ
asla
نَقْدِرَ
sıkıştırmayacağız
عَلَيْهِ
kendisine
فَنَادٰى
nihayet yakardı
فِي
içinde
الظُّلُمَاتِ
karanlıklar
اَنْ
diye
لَۤا
yoktur
اِلٰهَ
ilah
اِلَّۤا
başka
اَنْتَ
Sen'den
سُبْحَانَكَ۠
Sen münezzehsin
اِنّ۪ي
muhakkak ben
كُنْتُ
oldum
مِنَ
—
الظَّالِم۪ينَۚ
zalimlerden
﴿٨٧﴾

87Zünnûn’u da an. Hani o halkına kızmış, onlardan ayrılmış, Bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde şöyle yakarmıştı: “Ya Rabbî! Sen’sin İlah, Senden başka yoktur ilah! Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!”

87Önderler içinde Zünnûn’u da an. O, (inkârda direten ve uyarılardan hiç etkilenmeyen halkına) kızarak onları terk etmişti. Bizim hiçbir zaman kendisini sıkıştırmayacağımıza, (nereye gitse rızkını vereceğimize) inanıyordu. Ne var ki (bir balığın karnına düştü ve orada, balığın karnının, gecenin ve denizin, bir de bulunduğu halin) karanlıkları içinde, “Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi-ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!” diye yakardı. (Enbiyâ, 87)

87And (also mention) Dhu’n-Nun (Jonah). He departed in anger (from his people, who persistently disbelieved and paid no attention to his warnings), and he was certain that We would never straiten (his life for) him. But eventually he called out in the veils of darkness (formed of the belly of the fish, the sea, and dark, rainy night): “There is no deity but You, All-Glorified You are (in that You are absolutely above having any defect). Surely, I have been one of the wrongdoers (who have wronged themselves).”

Açıklama (SY)

“Balığın yoldaşı” mânasına gelen Zünnûn, Yunus (a.s.) olarak tefsir edilir.

Allah Teâlâ, inkârlarında ısrar eden bu halka, elçisi Yunus (a.s.) vasıtasıyla helâk edici azap vaad etti. Bununla beraber, onların bu azapla imha edilmemeleri ihtimali de vardı. Dolayısıyla Yunus (a.s.) için, evla yani en iyi tutum, halkını dine dâvete devam etmesi idi (Razî). Azap gelmek üzere olduğundan o, ayrılıp gemiye bindi. Daha matlub olan tutumu terk ettiğini görerek çok üzüldü. Daha sonra Allah onu kurtarıp sahile çıkardığında, ahaliden iman edenler olduğunu görünce bu içtihadında isabet etmediğini anlamıştı. Bu kıssada esas hedef, tövbenin af sebebi olduğunu bildirmektir. Vallahu a’lem.

فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّۘ وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿88﴾
فَاسْتَجَبْنَا
Biz de kabul ettik
لَهُۙ
onu(n duasını)
وَنَجَّيْنَاهُ
ve onu kurtardık
مِنَ
—
الْغَمِّۘ
sıkıntıdan
وَكَذٰلِكَ
işte böyle
نُنْجِي
Biz kurtarırız
الْمُؤْمِن۪ينَ
mü'minleri
﴿٨٨﴾

88Onun da duasını kabul buyurduk ve kendisini o sıkıntıdan kurtardık. İşte Biz müminleri böyle kurtarırız.

88Onun yalvarıp yakarışını da kabul buyurduk ve kendisini o sıkıntıdan kurtardık. İşte Biz, mü’min (hakkıyla inanmış ve inancının gereğini tam yerine getiren)leri böyle kurtarırız. (Enbiyâ, 88)

88We answered His call, too, and We saved him from distress. Thus do We save the believers.

Sâffât 139–148
وَاِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَۘ ﴿139﴾
وَاِنَّ
ve şüphesiz
يُونُسَ
Yunus
لَمِنَ
—
الْمُرْسَل۪ينَۘ
gönderilen elçilerdendi
﴿١٣٩﴾

139Yûnus da şüphesiz resullerdendi.

139Yunus da şüphesiz (Allah’ın dinini tebliğ için) gönderilmiş peygamberlerdendi. (Sâffât, 139)

139And surely Jonah was one of the Messengers.

اِذْ اَبَقَ اِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ ﴿140﴾
اِذْ
hani
اَبَقَ
kaçmıştı
اِلَى
—
الْفُلْكِ
gemiye
الْمَشْحُونِۙ
dolu
﴿١٤٠﴾

140Hani o, Rabbinden izinsiz kaçıp yolcusunu doldurmuş gemiye kendini atmıştı.

140Hani o, sahibinden kaçmış bir köle gibi vazife mahallinden ayrılmış ve dolu bir gemiye binmişti. (Sâffât, 140)

140(Remember) when he left like a runaway slave for a ship fully laden;

فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَض۪ينَۚ ﴿141﴾
فَسَاهَمَ
kura çekti
فَكَانَ
ve oldu
مِنَ
—
الْمُدْحَض۪ينَۚ
kaybedenlerden
﴿١٤١﴾

141Kur’a çekmiş, kur’ada kaybedenlerden olunca denize atılmıştı.

141Ve (gemidekilerle birlikte) kura çekti ve kurada kaybedenlerden oldu. (Sâffât, 141)

141And then he (agreed to) cast lots, and he was one of those who lost;

فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُل۪يمٌ ﴿142﴾
فَالْتَقَمَهُ
sonra onu yutuverdi
الْحُوتُ
balık
وَهُوَ
ve o
مُل۪يمٌ
kendi kendisini kınarken
﴿١٤٢﴾

142O yaptığından ötürü pişman bir vaziyette iken balık onu yutuverdi.

142(Onu denize bıraktılar ve) O büyük balık kendisini yutuverdi. Bu arada Yunus, pişmanlık içinde kendisini sorguluyordu. (Sâffât, 142)

142(They threw him into the sea, and) the big fish swallowed him, while he was accused (by his conscience).

فَلَوْلَۤا اَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّح۪ينَۙ ﴿143﴾
فَلَوْلَۤا
eğer
اَنَّهُ
ki o
كَانَ
olmasaydı
مِنَ
—
الْمُسَبِّح۪ينَۙ
tesbih edenlerden
﴿١٤٣﴾

143Şâyet Allah’ı çok zikreden, ibadetli kimselerden olmasaydı,

143Eğer her zaman Rabb’ini tesbih eden kullarından olmamış olsaydı, (Sâffât, 143)

143Had it not been that he was one who always glorified God (declaring Him absolutely above having any defects and partners),

لَلَبِثَ ف۪ي بَطْنِه۪ۤ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿144﴾
لَلَبِثَ
kalırdı
ف۪ي
—
بَطْنِه۪ۤ
onun karnında
اِلٰى
kadar
يَوْمِ
güne
يُبْعَثُونَ
yeniden diriltilecekleri
﴿١٤٤﴾

144Tâ mahşere kadar onun karnında kalırdı.

144Bütün ölülerin diriltilip mezarlarından kalkacakları güne kadar balığın karnında kalır, (balığın karnı ona mezar olurdu). (Sâffât, 144)

144He would certainly have remained in its belly (serving as his grave) until the Day when all will be raised (from the dead).

Açıklama (SY)

(143–144) Hz. Yunus (a.s.)'ın kıssası için bkz. 21,87.

Allah Teâlâ, inkârlarında ısrar eden bu halka, elçisi Yunus (a.s.) vasıtasıyla helâk edici azap vaad etti. Bununla beraber, onların bu azapla imha edilmemeleri ihtimali de vardı. Dolayısıyla Yunus (a.s.) için, evla yani en iyi tutum, halkını dine dâvete devam etmesi idi (Razî). Azap gelmek üzere olduğundan o ayrılıp gemiye bindi. Daha matlub olan tutumu terk ettiğini görerek çok üzüldü. Daha sonra Allah onu kurtarıp Hz. Yunus sahile çıktığında, ahaliden iman edenler olduğunu görünce bu içtihadında isabet etmediğini anlamıştı. Bu kıssada esas hedef, tövbenin af sebebi olduğunu bildirmektir. Vallahu a’lem.

Bazı rasyonalistler, balığın onu yutmasını tevil etmek isterler. Bu olay bir mûcize olarak pekâlâ gerçekleşmiştir. Kaldı ki mûcize olmaksızın bile normal şekilde şöyle bir olay cereyan etmişti: 1891’de İngiltere’de balina avında bir balıkçı denize düşmüş ve bir balina da onu yutmuştu. Bir iki gün sonra o balık ölü olarak bulununca, yutmasından 60 saat geçtiği halde o kişi balığın karnından canlı olarak çıkartılmıştı (Urdu Digest, Şubat, 1964’den Mevdudî, Tefhim, bu âyetlerin tefsirinde).

فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَۤاءِ وَهُوَ سَق۪يمٌۚ ﴿145﴾
فَنَبَذْنَاهُ
onu attık
بِالْعَرَۤاءِ
ağaçsız çıplak bir yere
وَهُوَ
ve o
سَق۪يمٌۚ
hasta bir halde iken
﴿١٤٥﴾

145Derken Biz onu ağaçsız çıplak bir sahile attık, o bitkin bir halde idi.

145Ama Biz, onu ağaçsız, çıplak bir sahile attık; o anda bitkin bir haldeydi. (Sâffât, 145)

145But We caused him to be cast forth on a desert shore, sick as he was;

وَاَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ يَقْط۪ينٍۚ ﴿146﴾
وَاَنْبَتْنَا
ve bitirdik
عَلَيْهِ
üzerine
شَجَرَةً
bir ağacı
مِنْ
—
يَقْط۪ينٍۚ
asma kabak
﴿١٤٦﴾

146Üzerine gölge yapması için, orada asma kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.

146Üzerine gölge yapması için de orada asma kabak cinsinden bir ağaç bitiriverdik. (Sâffât, 146)

146And caused a gourd plant to grow over him.

وَاَرْسَلْنَاهُ اِلٰى مِائَةِ اَلْفٍ اَوْ يَز۪يدُونَۚ ﴿147﴾
وَاَرْسَلْنَاهُ
ve onu elçi gönderdik
اِلٰى
(insan)a
مِائَةِ
yüz
اَلْفٍ
bin
اَوْ
ya da
يَز۪يدُونَۚ
artan
﴿١٤٧﴾

147Biz onu yüz bin nüfuslu bir şehre göndermiştik, hatta gittikçe nüfusları artıyordu da.

147Ve onu sayıları yüz bine ulaşan hatta gittikçe artan (halkına yeniden) gönderdik. (Sâffât, 147)

147And We sent him once again to (his people, numbering) a hundred thousand, rather they tended to increase.

Açıklama (SY)

“Bu âyette: “Biz onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.” diye de mânâ verilebilir. Allah Teâlâ dileseydi, elbette o halkın sayısını tam olarak bildirirdi. Maksat: Bir kişi oraya girdiğinde yüz bin veya daha fazla olduğunu tahmin ederdi.” demektir.

فَاٰمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى ح۪ينٍۘ ﴿148﴾
فَاٰمَنُوا
ve iman ettiler
فَمَتَّعْنَاهُمْ
Biz de onları yaşattık
اِلٰى
kadar
ح۪ينٍۘ
bir süreye
﴿١٤٨﴾

148Yûnus onları tekrar hakka çağırınca, bu sefer iman ettiler. Biz de belirli bir süreye kadar onları hayattan istifade ettirdik.

148Onlar bu defa iman ettiler ve kendilerini (helâktan âzat edip) belli bir süre daha yaşamalarına müsaade buyurduk. (Sâffât, 148)

148And they believed in him (this time), and so, (sparing them,) We allowed them to enjoy life for a term allotted to them.

Yûnus 98
فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَۤا ا۪يمَانُهَۤا اِلَّا قَوْمَ يُونُسَۘ لَمَّۤا اٰمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى ح۪ينٍ ﴿98﴾
فَلَوْلَا
—
كَانَتْ
bulunsaydı ya!
قَرْيَةٌ
bir kasaba
اٰمَنَتْ
iman eden
فَنَفَعَهَۤا
kendine yarar sağlayan
ا۪يمَانُهَۤا
imanı
اِلَّا
dışında
قَوْمَ
halkının
يُونُسَۘ
Yunus
لَمَّۤا
ne zaman ki
اٰمَنُوا
iman ettiler
كَشَفْنَا
kaldırdık
عَنْهُمْ
üzerlerinden
عَذَابَ
azabını
الْخِزْيِ
rüsvaylık
فِي
—
الْحَيٰوةِ
hayatında
الدُّنْيَا
dünya
وَمَتَّعْنَاهُمْ
ve onları yaşattık
اِلٰى
—
ح۪ينٍ
belli bir süreye kadar
﴿٩٨﴾

98Azap gelip çattığı zaman imana gelip de bu imanı kendilerine fayda vermiş olan bir tek memleket halkı olsun, bulunsaydı ya! Asla böyle bir şey vaki olmamıştır. Ancak Yunus’un halkı müstesnadır ki bunlar iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını uzaklaştırıp giderdik ve onları bir süre daha yaşattık.

98(Allah’tan azap hükmü sadır olduktan sonra) İman edip de imanı kendilerine fayda veren tek bir memleket halkı olsun bulunsaydı! (Böyle bir şey asla vâki olmadı.) Sadece Yunus’un halkı müstesna ki onlar iman edince Biz de üzerlerinden dünya hayatında rüsvaylık azabını kaldırıp, bir süre daha dünyada kalmalarına müsaade buyurduk. (Yûnus, 98)

98If only there had been a community that believed (just when God’s decree of punishment was issued) and profited by their belief – there was none except the people of Jonah. When they came to believe We withdrew from them the punishment of disgrace in the life of this world, and We allowed them to enjoy life for a term.

Hz. Zülkifl ve Hz. Elyesa' (a.s.)

Hz. Zülkifl ve Hz. Elyesa' (a.s.)

EnbiyâSâdEn’âm
En’âmEnbiyâSâd
Enbiyâ 85–86
وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِدْر۪يسَ وَذَا الْكِفْلِۘ كُلٌّ مِنَ الصَّابِر۪ينَۚ ﴿85﴾
وَاِسْمٰع۪يلَ
ve İsmail'i
وَاِدْر۪يسَ
İdris'i
وَذَا
ve Zü'l-
الْكِفْلِۘ
Kifl'i
كُلٌّ
her biri
مِنَ
—
الصَّابِر۪ينَۚ
sabredenlerdendi
﴿٨٥﴾

85İsmâil’i, İdris’i, Zülkifl’i de an! Onların hepsi sabır fazileti ile bezenmişlerdi.

85Önderler içinde İsmail, İdris ve Zülkifl’i de hatırla. Onların her biri, sabırla bütünleşmiş kullarımızdandı. (Enbiyâ, 85)

85(Mention also) Ishmael, Idrīs, and Dhu’l-Kifl (among the leaders). All were men of fortitude and patience.

Açıklama (SY)

Zülkifl (a.s.)’ın nerede yaşadığı hakkında kesinlik yoktur. Tefsirlerdeki çeşitli ihtimaller içinde nisbeten kuvvetlisi onu, Hızkil ile aynı sayan görüştür. Bu zat Habur nehri civarında tebliğde bulunmuştur. Diyarbakır’ın Ergani ile Eğil ilçelerinde birer makamı bulunmakta ve asırlardan beri kökleşmiş kuvvetli bir gelenekle onun burada yaşadığına inanılmaktadır. Ülkemizin özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesinde son derece yaygın olan Zülküf adı bundan ileri gelmektedir.

وَاَدْخَلْنَاهُمْ ف۪ي رَحْمَتِنَاۘ اِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿86﴾
وَاَدْخَلْنَاهُمْ
ve onları sardık
ف۪ي
—
رَحْمَتِنَاۘ
rahmetimize
اِنَّهُمْ
çünkü onlar
مِنَ
—
الصَّالِح۪ينَ
salihlerdendi
﴿٨٦﴾

86Bundan ötürü onları rahmetimize aldık. Gerçekten onlar salih ve erdemli kişilerdi.

86Onları da rahmetimizle sarıp sarmaladık. Onlar; daima meşrû, yerinde, sağlam ve ıslaha dönük işler yapan (salih)lerdendi. (Enbiyâ, 86)

86We embraced them in Our mercy. They were among the people of utmost righteousness.

Sâd 48
وَاذْكُرْ اِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِۘ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِۘ ﴿48﴾
وَاذْكُرْ
ve an
اِسْمٰع۪يلَ
İsmail'i
وَالْيَسَعَ
ve Elyesa'ı
وَذَا
ve Zü'l-
الْكِفْلِۘ
Kifl'i
وَكُلٌّ
her biri
مِنَ
—
الْاَخْيَارِۘ
hayırlılardandır
﴿٤٨﴾

48İsmâil, Elyasa ve Zülkifl’i de yâd et! Onların hepsi hayırlı insanlardı.

48İsmail, Elyesa ve Zülkifl’i de hatırla. Her biri, yine en hayırlı zatlar arasında idi. (Sâd, 48)

48And also remember Ishmael and al-Yasa‘a (Isaiah), and Dhu’l-Kifl. Every one of them is of the truly good.

Açıklama (SY)

Elyasa (a.s.), İlyas (a.s.)’ın İsrailoğulları üzerine halifesi olup, sonra kendisine peygamberlik verilmiştir. Zülkifl (a.s.) hakkında 21,85 âyetine bkz. Son cümle, peygamberlerin günahsız olduklarının delilidir.

En’âm 86–87
وَاِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطًاۘ وَكُلًّا فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ ﴿86﴾
وَاِسْمٰع۪يلَ
ve İsmail'e
وَالْيَسَعَ
ve Elyesa'a
وَيُونُسَ
ve Yunus'a
وَلُوطًاۘ
ve Lut'a da
وَكُلًّا
her birini
فَضَّلْنَا
üstün kıldık
عَلَى
üzerine
الْعَالَم۪ينَۙ
insanlar
﴿٨٦﴾

86İsmâil’e, Elyesa’a, Yunus’a, Lut’a da doğru yolu gösterdik; her birini de yaşadıkları devirlerin insanlarından üstün kıldık.

86Aynı şekilde İsmail, Elyesa, Yunus ve Lût’u da. Onların her birini yaşadıkları dönemin insanlarından üstün kıldık. (En’âm, 86)

86And Ishmael, Elisha, Jonah, and Lot: every one of them We favored above all other people.

وَمِنْ اٰبَۤائِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَاِخْوَانِهِمْۚ وَاجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿87﴾
وَمِنْ
ve
اٰبَۤائِهِمْ
atalarından
وَذُرِّيَّاتِهِمْ
ve zürriyetlerinden
وَاِخْوَانِهِمْۚ
ve kardeşlerinden
وَاجْتَبَيْنَاهُمْ
onları seçtik
وَهَدَيْنَاهُمْ
ve onları ilettik
اِلٰى
—
صِرَاطٍ
yola
مُسْتَق۪يمٍ
doğru
﴿٨٧﴾

87Onların babalarından, zürriyetlerinden, kardeşlerinden kimini de aynı şekilde etraflarındaki insanlara üstün kıldık, onları seçtik, onlara doğru yolu gösterdik.

87Onların atalarından, zürriyetlerinden, kardeşlerinden de (bazılarına aynı üstünlüğü verdik): Onları seçtik ve doğru olan yola ilettik. (En’âm, 87)

87And some from among their forefathers, and their descendants, and their brothers: We chose them and guided them to a straight path (which has characteristics particular to each according to his epoch).

Hz. İlyâs (a.s.)

Hz. İlyâs (a.s.)

Sâffât
En’âmSâffât
Sâffât 123–132
وَاِنَّ اِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَۘ ﴿123﴾
وَاِنَّ
ve şüphesiz
اِلْيَاسَ
İlyas
لَمِنَ
—
الْمُرْسَل۪ينَۘ
gönderilen elçilerdendi
﴿١٢٣﴾

123İlyas da şüphesiz resullerdendi.

123İlyas da şüphesiz (Allah’ın dinini tebliğ için) gönderilmiş peygamberlerdendi. (Sâffât, 123)

123And surely Ilyas (Elijah) was one of the Messengers.

Açıklama (SY)

Hz. İlyas İsrailoğullarından olup, m. ö. 9. asırda Filistin bölgesinde yaşamıştır. Dinler tarihi araştırmalarının bulgularına göre, Babil’den Mısır’a kadar geniş bölgede Ba’l adı ile Allah’a ibadet edilmiştir. Bu kelime; efendi, sahip, lider bazan da koca anlamına gelir. Onların; başlangıçta Hak Tanrı’ya bu isim ile ibadet ederken, sonraları şirke bulaştıkları anlaşılıyor.

اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ۤ اَلَا تَتَّقُونَ ﴿124﴾
اِذْ
hani
قَالَ
demişti ki
لِقَوْمِه۪ۤ
halkına
اَلَا
—
تَتَّقُونَ
sakınmaz mısınız?
﴿١٢٤﴾

124Hani o halkına şöyle demişti: “Siz hâlâ şirkten ve günahlardan sakınmayacak mısınız?

124Hani, halkına şu mesajı iletmişti: “Allah’a gönülden saygı duymalı ve O’na isyandan sakınmalı değil misiniz?” (Sâffât, 124)

124(Remember) when he said to his people: “Will you not keep from disobedience to God in reverence for Him and piety?

اَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ اَحْسَنَ الْخَالِق۪ينَۙ ﴿125﴾
اَتَدْعُونَ
yalvarıyor musunuz?
بَعْلًا
Ba'l'e
وَتَذَرُونَ
ve bırakıyorsunuz
اَحْسَنَ
en güzelini
الْخَالِق۪ينَۙ
yaratıcıların
﴿١٢٥﴾

125O Mükemmel Yaradan'ı bırakıp hâlâ Ba’l’e tapmaya mı devam edeceksiniz,

125“İlâh olarak Ba’l’e yalvaracak ve terk mi edeceksiniz her şeyi en güzel ve en uygun biçimde Yaratan’ı;” (Sâffât, 125)

125“Will you continue to invoke Ba‘l (as deity), and forsake the Creator Who creates everything in the best and most appropriate form and has the ultimate rank of creativity –

اللهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ اٰبَۤائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ ﴿126﴾
اللهَ
Allah'ı?
رَبَّكُمْ
sizin Rabbiniz
وَرَبَّ
ve Rabbi
اٰبَۤائِكُمُ
atalarınızın
الْاَوَّل۪ينَ
gelip geçmiş
﴿١٢٦﴾

126Sizin de gelip geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı?”

126“Sizin de Rabb’iniz, gelip geçmiş bütün atalarınızın da Rabb’i olan Allah’ı?” (Sâffât, 126)

126“God, your Lord and the Lord of your forefathers?”

فَكَذَّبُوهُ فَاِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَۙ ﴿127﴾
فَكَذَّبُوهُ
onu yalanladılar
فَاِنَّهُمْ
bundan dolayı onlar
لَمُحْضَرُونَۙ
huzura çıkarılacaklardır
﴿١٢٧﴾

127Fakat bunlar onu yalancı saydılar. Bundan ötürü de onlar tutuklanıp hesap günü mutlaka yargılanacak ve cehenneme götürüleceklerdir.

127Fakat onlar, onu yalanladılar; bu sebeple, hesap vermek üzere Allah’ın huzuruna çıkarılıp, (Cehennem’e atılmaya) mahkûmdurlar. (Sâffât, 127)

127But they denied him, and so they are surely bound to be arraigned (for judgment).

اِلَّا عِبَادَ اللهِ الْمُخْلَص۪ينَ ﴿128﴾
اِلَّا
ancak hariçtir
عِبَادَ
kulları
اللهِ
Allah'ın
الْمُخْلَص۪ينَ
ihlasa erdirilmiş
﴿١٢٨﴾

128Ancak Allah’ın ihlasa erdirdiği kulları böyle olmaz.

128Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmiş has kulları bundan müstesnadır. (Sâffât, 128)

128Except God’s servants, endowed with sincerity in faith and practicing the Religion.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِر۪ينَ ﴿129﴾
وَتَرَكْنَا
ve (iyi bir ün) bıraktık
عَلَيْهِ
ona
فِي
arasında
الْاٰخِر۪ينَ
sonra gelenler
﴿١٢٩﴾

129Sonraki nesiller içinde ona da iyi bir nam bıraktık.

129(Kıyamet’e kadar gelecek) sonraki nesiller arasında onun için de güzel bir nam bıraktık. (Sâffât, 129)

129And We left for him among later-comers (until the end of time this greeting and remembrance of him and his Message):

سَلَامٌ عَلٰۤى اِلْيَاس۪ينَ ﴿130﴾
سَلَامٌ
selam olsun
عَلٰۤى
—
اِلْيَاس۪ينَ
İlyas'a
﴿١٣٠﴾

130“Selam olsun İlyas’a!”

130Selâm olsun İlyâsîn’e! (Sâffât, 130)

130“Peace be upon Il-Yāsīn.”

Açıklama (SY)

(129–130) Hayatında çok kötü davranışlara mâruz bıraktıkları Hz. İlyas (a.s.)’a İsrailoğulları vefatından sonra Hz. Mûsâ’dan sonra, en büyük bir saygıyı beslemişlerdir. Onun göğe kaldırılıp dünyaya yeniden doğacağı inancı İsrailoğullarında yaygındı.

اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿131﴾
اِنَّا
elbette Biz
كَذٰلِكَ
işte böyle
نَجْزِي
mükafatlandırırız
الْمُحْسِن۪ينَ
muhsinleri
﴿١٣١﴾

131Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz!

131Biz, Allah’ı görürcesine iyiliğe ve iyi davranışa kilitlenmiş olanları işte böyle mükâfatlandırırız. (Sâffât, 131)

131Thus do We reward those devoted to doing good as if seeing God.

اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿132﴾
اِنَّهُ
çünkü o
مِنْ
—
عِبَادِنَا
Bizim kullarımızdandı
الْمُؤْمِن۪ينَ
mü'min
﴿١٣٢﴾

132Gerçekten o bizim tam inanmış has kullarımızdandı.

132Gerçekten o, hakkıyla inanmış (mü’min) kullarımızdandı. (Sâffât, 132)

132Surely he was one of Our truly believing servants.

Hz. Zekeriyyâ ve Hz. Yahyâ (a.s.)

Hz. Zekeriyyâ ve Hz. Yahyâ (a.s.)

MeryemEn’âm
Âl-i İmrânEn’âmMeryemEnbiyâ
Meryem 2–15
ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّاۚ ﴿2﴾
ذِكْرُ
bu bir bahistir
رَحْمَتِ
lütf u ihsanına dair
رَبِّكَ
Rabbinin
عَبْدَهُ
kulu
زَكَرِيَّاۚ
Zekeriyya'ya
﴿٢﴾

2Bu, senin Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya olan lütuf ve ihsanının anlatımıdır.

2Bu, senin Rabb’inin, kulu Zekeriya’ya olan lütf u ihsanına dair bir bahistir: (Meryem, 2)

2A mention of your Lord’s mercy to His servant Zachariah:

اِذْ نَادٰى رَبَّهُ نِدَۤاءً خَفِيًّا ﴿3﴾
اِذْ
hani
نَادٰى
niyaz etmişti
رَبَّهُ
Rabbine
نِدَۤاءً
bir seslenişle
خَفِيًّا
gizli
﴿٣﴾

3O Rabbine gizlice seslenip şöyle niyaz etmişti:

3Bir defasında Zekeriya, Rabb’isine gizlice niyaz etmişti. (Meryem, 3)

3When he invoked his Lord with a call in secret,

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنّ۪ي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَۤائِكَ رَبِّ شَقِيًّا ﴿4﴾
قَالَ
dedi
رَبِّ
Rabbim
اِنّ۪ي
şüphesiz ben
وَهَنَ
zayıflayıp inceldi
الْعَظْمُ
kemik(lerim)
مِنّ۪ي
benim
وَاشْتَعَلَ
ve tutuştu
الرَّأْسُ
başım
شَيْبًا
ihtiyarlık aleviyle
وَلَمْ
ve
اَكُنْ
olmadım
بِدُعَۤائِكَ
Sana dua ile
رَبِّ
Rabbim
شَقِيًّا
mahrum
﴿٤﴾

4“Ya Rabbî, iyice yaşlandım, kemiklerim zayıfladı, eridi, başımdaki saçlarım ağardı, alev alev tutuştu. Ya Rabbî, Sana her ne için yalvardıysam, asla mahrum kalmadım.

4Şöyle demişti o: “Rabb’im, kemiklerim zayıflayıp inceldi (ki artık vücudumu taşımıyor); başım, ihtiyarlıktan beyaz alevler gibi tutuştu (şule şule oldu) ve ben Rabb’im, Sana hangi konuda dua etmişsem hiç mahrum ve bedbaht olmadım.” (Meryem, 4)

4Saying: “My Lord! My bones have grown feeble and my head glistens with gray hair from old age, and, my Lord, I have never been unblessed in my prayer to You.

وَاِنّ۪ي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَۤاء۪ي وَكَانَتِ امْرَاَت۪ي عَاقِرًا فَهَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّاۚ ﴿5﴾
وَاِنّ۪ي
doğrusu ben
خِفْتُ
endişeliyim
الْمَوَالِيَ
yerime geçecek yakınlarımdan
مِنْ
—
وَرَۤاء۪ي
arkamdan
وَكَانَتِ
ve
امْرَاَت۪ي
karım da
عَاقِرًا
kısırdır
فَهَبْ
(Ne olur) lütfet
ل۪ي
bana
مِنْ
—
لَدُنْكَ
lütf u kereminden
وَلِيًّاۚ
bir yakın (bir oğul)
﴿٥﴾

5Doğrusu ben arkamdan yerime geçecek akrabamdan ötürü endişeliyim. Eşim de kısır! Bana lütf-u kereminden öyle bir vâris nasib et ki,

5“Doğrusu, arkamdan bana mirasçı olacak yakınlarımdan ötürü endişeliyim. Karım da kısırdır. Ne olur, bana lütf u kereminden bir yakın (bir oğul) nasip et.” (Meryem, 5)

5“I have fears about (how) my kinsmen (will act in respect of continuing my mission, and safeguarding the future of Mary), and my wife is barren. So bestow upon me a successor out of Your grace,

يَرِثُن۪ي وَيَرِثُ مِنْ اٰلِ يَعْقُوبَ۠ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا ﴿6﴾
يَرِثُن۪ي
bana mirasçı olsun
وَيَرِثُ
ve mirasçı olsun
مِنْ
—
اٰلِ
Ailesine
يَعْقُوبَ۠
Ya'kub
وَاجْعَلْهُ
ve onu eyle
رَبِّ
Rabbim
رَضِيًّا
razı olduklarından
﴿٦﴾

6Bana da Yâkub hanedanına da mirasçı olsun. Onu, razı olacağın bir insan eyle ya Rabbî!”

6“Bana mirasçı olduğu gibi Yakup Ailesi’ne de mirasçı olsun. Ve Rabb’im, onu kendisinden razı olacağın bir kul eyle.” (Meryem, 6)

6“Who will be my heir (in my duty) and heir to (the straight way of) the House of Jacob; and make him, my Lord, one with whom You are well-pleased.”

Açıklama (SY)

(5–6) Zekeriyya (a.s.) Harun (a.s.) neslindendi. İsrailoğulları Filistin’i fethettikten sonra ülkeyi 12 kabileye miras olarak dağıttılar. 13. olan ve Harun (a.s.)’ dan gelen Levililer’e de dinî hizmetler düştü.

يَا زَكَرِيَّۤا اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ۽ اسْمُهُ يَحْيٰىۙ لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا ﴿7﴾
يَا
—
زَكَرِيَّۤا
Ey Zekeriyya
اِنَّا
şüphesiz Biz
نُبَشِّرُكَ
sana müjdeleriz
بِغُلَامٍ۽
bir oğul
اسْمُهُ
ismi
يَحْيٰىۙ
Yahya'dır
لَمْ
—
نَجْعَلْ
yapmadık
لَهُ
ona
مِنْ
—
قَبْلُ
daha önce
سَمِيًّا
adaş
﴿٧﴾

7“Zekeriyya!” buyurdu Allah. “Biz, sana adı Yahya olacak bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce, kimseyi ona adaş yapmadık (bu adı alan olmadı).”

7(Allah, melekler vasıtasıyla) “Ey Zekeriya!” (diye vahyetti): “Sana ismi Yahya olacak bir oğul müjdeliyoruz. Bu ismi daha önce kimseye vermedik (ve ona bahşedeceğimiz bazı güzel niteliklerle daha önce kimseyi övmedik).” (Meryem, 7)

7(The angels called out to him on God’s behalf:) “O Zachariah! We give you the glad tidings of a son whose name will be Yahya (John). We have not given this name to anyone before.”

Açıklama (SY)

Yahya: “O yaşayacak, yaşasın, manevî erdemleriyle hep diri kalsın, her zaman hatırlansın, yaşar” demektir. (Bu kıssa hakkında bkz. Lk, 1,5 - 22)

قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَاَت۪ي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا ﴿8﴾
قَالَ
dedi ki
رَبِّ
Rabbim
اَنّٰى
nasıl olur?
يَكُونُ
—
ل۪ي
benim
غُلَامٌ
çocuğum
وَكَانَتِ
ve
امْرَاَت۪ي
karım da
عَاقِرًا
kısırdır
وَقَدْ
ve gerçekten
بَلَغْتُ
ben ulaştım
مِنَ
—
الْكِبَرِ
ihtiyarlığın
عِتِيًّا
son sınırına
﴿٨﴾

8“Ya Rabbî” dedi, “nasıl benim çocuğum olabilir ki eşim kısır, ben ise bir pîr-i faniyim!”

8Zekeriya (müjdedeki mucizenin hayreti ve süruru içinde), “Rabb’im, karım kısır, ben ise iyice ihtiyarlamışken benim nasıl çocuğum olur ki?!” deyiverdi. (Meryem, 8)

8He said: “My Lord! How shall I have a son when my wife is barren and I have already reached infirmity in old age?”

قَالَ كَذٰلِكَۚ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا ﴿9﴾
قَالَ
dedi ki
كَذٰلِكَۚ
öyledir
قَالَ
dedi
رَبُّكَ
senin Rabbin
هُوَ
O
عَلَيَّ
Bana
هَيِّنٌ
kolaydır
وَقَدْ
ve gerçekten
خَلَقْتُكَ
seni de yaratmıştım
مِنْ
—
قَبْلُ
daha önce
وَلَمْ
ve değilken
تَكُ
sen
شَيْئًا
hiçbir şey
﴿٩﴾

9Melek dedi: “Öyledir, fakat Rabbin buyurdu ki: Bunu yapmak bana pek kolay! Nitekim seni yoktan var eden de Ben değil miyim?”

9(Allah, melek vasıtasıyla, kudretindeki mucizeliği ifade sadedinde,) “Budur hakkındaki takdir (Allah ne dilerse yapar)!” buyurdu. (Melek, devamla) Dedi: Rabb’in buyuruyor ki “Bu, Benim için pek kolaydır. Nitekim seni de yoktan var etmiştim.” (Meryem, 9)

9(The angel) answered: “Just so. Your Lord says: ‘It is easy for Me – assuredly I did create you before, when you had been nothing.’ “

قَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ۤي اٰيَةًۘ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَ لَيَالٍ سَوِيًّا ﴿10﴾
قَالَ
dedi
رَبِّ
Rabbim
اجْعَلْ
(öyle ise) lütfet
ل۪ۤي
bana
اٰيَةًۘ
bir alamet
قَالَ
dedi
اٰيَتُكَ
sana emare
اَلَّا
—
تُكَلِّمَ
konuşamamandır
النَّاسَ
insanlarla
ثَلٰثَ
üç
لَيَالٍ
gece
سَوِيًّا
sapasağlam olduğun halde
﴿١٠﴾

10“Bana bir alâmet göster ya Rabbî!” dedi. Allah buyurdu: “Senin alâmetin, sağlığın yerinde olmasına rağmen üç gün insanlarla konuşamamandır.”

10Zekeriya, “Rabb’im, bana açık bir emare, bir alâmet lütfet!” dedi. Allah buyurdu: “Sana emare, (dilin zikir ve tesbihe dönerken) insanlarla tam üç gün konuşamamandır.” (Meryem, 10)

10(Zachariah) prayed: “My Lord, appoint a sign for me.” “Your sign,” He said, “is that you will not be able to speak to people for three nights.”

فَخَرَجَ عَلٰى قَوْمِه۪ مِنَ الْمِحْرَابِ فَاَوْحٰۤى اِلَيْهِمْ اَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا ﴿11﴾
فَخَرَجَ
çıkıp
عَلٰى
karşısına
قَوْمِه۪
halkının
مِنَ
—
الْمِحْرَابِ
mabedden
فَاَوْحٰۤى
işaret etti
اِلَيْهِمْ
onlara
اَنْ
diye
سَبِّحُوا
tesbih edin
بُكْرَةً
sabah
وَعَشِيًّا
ve akşam
﴿١١﴾

11Derken, mâbeddeki bölmesinden halkının karşısına çıkıp “Sabah akşam Rabbinizi tenzih ve O’na ibadet edin!” diye işarette bulundu.

11Bunun üzerine Zekeriya mâ’betteki bölmesinden halkının karşısına çıktı ve onlara, “Sabah akşam Rabb’inizi anın, O’nu tesbih edin!” diye işarette bulundu. (Meryem, 11)

11So he (Zachariah) came out to his people from the sanctuary (where he had been praying in the Temple), and signified to them: “Glorify your Lord at daybreak and in the afternoon.”

يَا يَحْيٰى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍۘ وَاٰتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّاۙ ﴿12﴾
يَا
—
يَحْيٰى
Ey Yahya
خُذِ
sarıl
الْكِتَابَ
Kitabı
بِقُوَّةٍۘ
kuvvetle
وَاٰتَيْنَاهُ
ve ona verdik
الْحُكْمَ
hikmet
صَبِيًّاۙ
çocuk iken
﴿١٢﴾

12“Yahya! Kitaba var kuvvetinle sarıl!” dedik ve henüz çocuk iken ona hikmet verdik.

12(Derken Yahya doğdu ve Cenab-ı Allah’a muhatap olacak çağa gelince kendisine emrettik:) “Ey Yahya! Kitab’a (Tevrat) var gücünle sarıl!” Daha çocukken ona derin ve doğru anlayış, hikmet ve hakikat ilmini bahşetmiştik. (Meryem, 12)

12(John was born and when he grew up, We commanded him:) “O John! Hold fast to the Book (the Torah) with (all your) strength!” And We granted him sound, wise judgment (and true understanding of God’s Law) while he was yet a little boy;

وَحَنَانًا مِنْ لَدُنَّا وَزَكٰوةًۘ وَكَانَ تَقِيًّاۙ ﴿13﴾
وَحَنَانًا
ve şefkat
مِنْ
—
لَدُنَّا
tarafımızdan
وَزَكٰوةًۘ
ve saffet
وَكَانَ
ve oldu
تَقِيًّاۙ
günahlardan sakınan
﴿١٣﴾

13Tarafımızdan bir merhamet, arı duru bir gönül de ihsan ettik. O, Allah’ı sayıp günahtan sakınan bir insandı.

13Yine ona, tarafımızdan büyük şefkat ve merhametle birlikte saffet, samimiyet ve tertemiz bir gönül ihsan ettik. O, günahlardan çok sakınan bir insandı. (Meryem, 13)

13And (the gift of) compassion from Our Presence, and purity. He was very pious and righteous,

وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّارًا عَصِيًّا ﴿14﴾
وَبَرًّا
ve iyilik ediciydi
بِوَالِدَيْهِ
ana babasına
وَلَمْ
ve
يَكُنْ
değildi
جَبَّارًا
bir zorba
عَصِيًّا
isyankâr
﴿١٤﴾

14Anne ve babasına iyi davranan hayırlı bir evlattı, asla zorba ve isyankâr biri değildi.

14Anne–babasına karşı da çok içten ve çok iyi davranan hayırlı bir evlâttı; hiçbir zaman zorba ve isyankâr biri olmadı. (Meryem, 14)

14And dutiful towards his parents, and he was never unruly, rebellious.

وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا۟ ﴿15﴾
وَسَلَامٌ
selam olsun!
عَلَيْهِ
ona
يَوْمَ
gün
وُلِدَ
doğduğu
وَيَوْمَ
ve gün
يَمُوتُ
vefat ettiği
وَيَوْمَ
ve gün
يُبْعَثُ
kaldırılacağı
حَيًّا۟
diri olarak
﴿١٥﴾

15Doğduğu gün de vefat ettiği gün de, diriltilip kabirden kalkacağı gün de selâm olsun ona!

15Selâm olsun ona doğduğu gün de vefat ettiği gün de ve hayattar (diri) olarak ba’sedileceği (mezarından çıkarılacağı) gün de. (Meryem, 15)

15So peace be upon him on the day he was born and the day of his death, and the day when he will be raised to life.

Açıklama (SY)

Bu hadisenin Yeni Ahit’te anlatımı için bkz. Lk, 1,5 - 22. Kur’ân ile İncîl’in anlatımında şu iki fark vardır: 1. Zekeriya (a.s.)’ın konuşmaması bir işaret ve alâmet iken Luka inciline göre bir nevi cezadır. 2. Onun konuşmaması üç gün iken İncîl’e göre Yahya (a.s.)’ın doğumuna kadar sürmüştür.

En’âm 85
وَزَكَرِيَّا وَيَحْيٰى وَع۪يسٰى وَاِلْيَاسَۘ كُلٌّ مِنَ الصَّالِح۪ينَۙ ﴿85﴾
وَزَكَرِيَّا
ve Zekeriyya'ya
وَيَحْيٰى
ve Yahya'ya
وَع۪يسٰى
ve Îsa'ya
وَاِلْيَاسَۘ
ve İlyas'a
كُلٌّ
hepsi
مِنَ
—
الصَّالِح۪ينَۙ
salihlerden (idi)
﴿٨٥﴾

85Zekeriyya’ya, Yahya’ya, Îsâ’ya, İlyas’a da doğru yolu gösterdik. Onların hepsi de salih, hayırlı insanlardandı.

85Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas’ı da aynı nimetle nimetlendirdik. Onların hepsi, (inanç, düşünce, söz ve davranışları itibarıyla bütünüyle doğru yolda, sağlam, bozgunculuktan uzak, ıslah ve tamir gayesi güden ve her yaptığını kusursuz yapan) salihlerdendi. (En’âm, 85)

85And Zachariah, John, Jesus and Elijah: every one of them was of the righteous.

Hz. Meryem ve Hz. Îsâ (a.s.)

Hz. Meryem ve Hz. Îsâ (a.s.)

Âl-i İmrânMeryemMâideSaffZuhrufNisâ
BakaraÂl-i İmrânNisâMâideMeryemEnbiyâMü’minûnŞûrâZuhrufHadîdSaffTahrîm
Âl-i İmrân 33–37
اِنَّ اللهَ اصْطَفٰۤى اٰدَمَ وَنُوحًا وَاٰلَ اِبْرٰه۪يمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ ﴿33﴾
اِنَّ
elbette
اللهَ
Allah
اصْطَفٰۤى
seçip üstün kıldı
اٰدَمَ
Adem'i
وَنُوحًا
ve Nuh'u
وَاٰلَ
ve ailesini
اِبْرٰه۪يمَ
İbrahim
وَاٰلَ
ve ailesini
عِمْرٰنَ
İmran
عَلَى
üzerine
الْعَالَم۪ينَۙ
insanlar
﴿٣٣﴾

33Gerçek şu ki Allah Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesi ile İmran ailesini bütün insanlardan süzüp onlara üstün kılmıştır,

33(Eğer sana ve peygamberlerden bazılarına inanmıyorlarsa, şu bir gerçek ki Allah, risaleti dilediğine verir ve) Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim Ailesi’ni (dolayısıyla ey Rasûlüm, seni) ve (nihayet Meryem oğlu İsa’yı meyve veren) İmrân Ailesi’ni (insanlık içinde) bizzat süzüp tertemiz bir hülâsa kılmış ve bütün insanlar, bütün milletler üzerine seçip tercih etmiştir, (Âl-i İmrân, 33)

33(They refuse belief in you and some of the Prophets because you did not appear among them, but God favors whomever He wishes with Messengership, and) God made pure Adam and Noah and the House of Abraham and the House of ‘Imrān, choosing them above all humankind,

ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍۘ وَاللهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۚ ﴿34﴾
ذُرِّيَّةً
bir zürriyet olarak
بَعْضُهَا
bazısı (birbirinden)
مِنْ
—
بَعْضٍۘ
bazısından
وَاللهُ
Allah
سَم۪يعٌ
Semi'dir
عَل۪يمٌۚ
Alim'dir
﴿٣٤﴾

34Birbirinden gelen tek zürriyet halinde. Allah semî’dir, alîmdir (herşeyi hakkıyla işitir, mükemmel tarzda bilir).

34Birbirlerinden gelen (aynı inanç üzerinde) tek bir zürriyet olarak. (Bu bakımdan, peygamberlere inanmada onları birbirinden ayırmayın ve haklarında, ayrıca Allah’ın tercihi konusunda yanlış söz söylemeyin ve yanlış düşüncelere girmeyin). Allah, (her söyleneni) hakkıyla işitendir; her şeyi hakkıyla bilendir. (Âl-i İmrân, 34)

34As descendants of one another (and they were following the same way. Therefore, do not, in respect of believing in them as Prophets, make any distinction between the Prophets and do not think or speak ill of God’s preference). God is All-Hearing, All-Knowing.

Açıklama (SY)

(33–34) Bu ailelerden maksat, onların neslinden gelen peygamberlerdir.

Âl: yakınlıkta ve tutulan yolda herhangi bir insana mensup olan kimseler, “âile, hanedan” demektir. Âl-i İbrâhim, 2,124 gereğince ilâhî ahdin içinde olanlar, onun zalim olmayan nesli ve özellikle Hz. Muhammed Mustafa (a.s.m)’dır. İmran ise: Hz. Îsâ’nın anne tarafından dedesi, yani Hz. Meryem’in babasıdır.

اِذْ قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ رَبِّ اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي بَطْن۪ي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنّ۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿35﴾
اِذْ
hani
قَالَتِ
demişti ki
امْرَاَتُ
hanımı
عِمْرٰنَ
İmran'ın
رَبِّ
Rabbim
اِنّ۪ي
şüphesiz ben
نَذَرْتُ
adadım
لَكَ
Sana
مَا
olanı
ف۪ي
—
بَطْن۪ي
karnımda
مُحَرَّرًا
azade olarak
فَتَقَبَّلْ
kabul buyur
مِنّ۪يۚ
benden
اِنَّكَ
şüphesiz
اَنْتَ
Sen
السَّم۪يعُ
Semi'sin
الْعَل۪يمُ
Alim'sin
﴿٣٥﴾

35Hani bir vakit İmran’ın hanımı şöyle demişti: “Ya Rabbi, karnımda taşıdığım çocuğumu Sana adadım, her türlü bağdan azade olarak Sen'in yoluna hizmet edecektir. Adağımı lütfen kabul buyur. Şüphesiz (duaları işiten, niyetleri bilen) semî ve alîm yalnız Sen’sin!”

35Hani bir zaman İmrân’ın hanımı şöyle dua ve münacatta bulunmuştu: “Rabb’im! Şu karnımdaki yavruyu her türlü bağdan, dünya iş ve meşgalesinden azade ve her şeyiyle Sana teslim bir kul olarak, (bilhassa Ma’bed’e hizmet etsin diye) Sana adadım; ne olur bu adağımı kabul buyur; şüphesiz ki Sen’sin Semî‘ (her şeyi hakkıyla işiten); Alîm (niyetlere ve kalbden geçenlere varıncaya kadar her şeyi hakkıyla bilen).” (Âl-i İmrân, 35)

35(Remember) when the woman (from the House) of ‘Imrān entreated: “My Lord, I have dedicated that which is in my womb to Your exclusive service. Accept it, then, from me. Surely You are the All-Hearing, the All-Knowing.”

فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَۤا اُنْثٰىۘ وَاللهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْۘ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ وَاِنّ۪ي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَاِنّ۪ۤي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ﴿36﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
وَضَعَتْهَا
onu doğurunca
قَالَتْ
şöyle söyledi
رَبِّ
Rabbim
اِنّ۪ي
şüphesiz ben
وَضَعْتُهَۤا
onu doğurdum
اُنْثٰىۘ
bir kız
وَاللهُ
Allah
اَعْلَمُ
bilirken
بِمَا
(onun) ne
وَضَعَتْۘ
doğurduğunu
وَلَيْسَ
ve değildir
الذَّكَرُ
erkek
كَالْاُنْثٰىۚ
kız gibi
وَاِنّ۪ي
şüphesiz ben
سَمَّيْتُهَا
ona adını verdim
مَرْيَمَ
Meryem
وَاِنّ۪ۤي
şüphesiz ben
اُع۪يذُهَا
onu ısmarlıyorum
بِكَ
Sana
وَذُرِّيَّتَهَا
ve neslini
مِنَ
—
الشَّيْطَانِ
şeytanın şerrinden
الرَّج۪يمِ
kovulmuş
﴿٣٦﴾

36Derken onu doğurunca da: “Ya Rabbi,” dedi, “ben bir kız doğurdum. -Zaten Allah ne doğurduğunu pek iyi biliyordu- erkek evlat, elbette kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem koydum. Onu da onun neslinden gelecekleri de o mel’un şeytanın şerrinden korumanı niyaz ediyorum.”

36Derken, vakti gelip de onu dünyaya getirince, (adağından dolayı erkek beklerken kız gelmesi karşısında üzüntüyle) “Rabb’im, ben bir kız dünyaya getirdim!” deyiverdi. –Elbette Allah, dünyaya nasıl bir çocuk getirdiğini daha iyi biliyordu! (Bu sebeple üzülmesine gerek yoktu çünkü onun beklediği) Erkek çocuğu, (ona bahşettiğimiz ve nasıl bir nimete mazhar kılınacağını bilmediği) bu kız gibi olamazdı.–“Ben, onun adını Meryem koydum; onu ve ondan gelecek nesli, rahmetten kovulmuş şeytanın şerrinden Sana ısmarlıyorum.” (Âl-i İmrân, 36)

36When she was delivered of it, she said: “My Lord, I have given birth to a female.” – God knew best of what she was delivered, (so she did not need to be sorry, because) the male child (she expected) could not be the same as (the) female child (whom We bestowed on her and would honor with a great favor). – I have named her Mary, and commend her and her offspring to You for protection from Satan eternally rejected from God’s Mercy.”

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًاۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۘ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًاۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۘ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللهِۘ اِنَّ اللهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَۤاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ ﴿37﴾
فَتَقَبَّلَهَا
kabul buyurdu onu
رَبُّهَا
Rabbi
بِقَبُولٍ
kabulle (şekilde)
حَسَنٍ
güzel bir
وَاَنْبَتَهَا
ve onu yetiştirdi
نَبَاتًا
bir fidan (gibi)
حَسَنًاۙ
güzel
وَكَفَّلَهَا
ve onun bakımını üstlendi
زَكَرِيَّاۘ
Zekeriyya da
كُلَّمَا
her
دَخَلَ
girdiğinde
عَلَيْهَا
onun yanına
زَكَرِيَّا
Zekeriyya
الْمِحْرَابَۙ
Ma'bed'e
وَجَدَ
bulurdu
عِنْدَهَا
yanında
رِزْقًاۚ
bir rızık
قَالَ
derdi
يَا
—
مَرْيَمُ
Ey Meryem
اَنّٰى
nereden?
لَكِ
sana
هٰذَاۘ
bu
قَالَتْ
(o da) derdi
هُوَ
bu
مِنْ
—
عِنْدِ
katından
اللهِۘ
Allah
اِنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
يَرْزُقُ
rızık verir
مَنْ
kimseye
يَشَۤاءُ
dilediği
بِغَيْرِ
olmaksızın
حِسَابٍ
hesap
﴿٣٧﴾

37Rabbi onu güzellikle kabul buyurdu ve pek güzel bir tarzda yetiştirdi. Onu Zekeriyya’nın eğitim ve himayesine verdi. Zekeriyya onun yanına Mâbed'e ne zaman girse beraberinde yiyecekler bulurdu. “Meryem! Bu yiyecekleri nereden buluyorsun?” deyince de o: “Bunlar Allah tarafından gönderiliyor. Muhakkak ki Allah dilediğine sayısız rızıklar verir” derdi.

37Rabb’i onu, (annesinin adamasındaki samimi niyet ve güzel duygulara karşılık) iyilik ve güzellikle kabul buyurdu ve pek güzel bir fidan gibi büyütüp yetiştirdi. Onu (yetişmesi ve kendisine adanmış olduğu Ma’bed’deki vazifesini yerine getirebilmesi için) Zekeriya’nın bakım ve himayesine verdi. Zekeriya, ne zaman Ma’bed’e girip onun yanına varsa beraberinde yiyecekler bulurdu. “Meryem, bunlar sana nereden geliyor?” diye sordu. “Allah katından!” dedi Meryem. Şüphesiz Allah, kimi dilerse ona hesapsız rızık verir. (Âl-i İmrân, 37)

37(In response to her mother’s sincerity and purity of intention in dedicating the child,) her Lord accepted her with gracious favor and enabled to her a good growth (upbringing), and entrusted her to the care of Zachariah. Whenever Zachariah went in to her in the Sanctuary, he found her provided with food. “Mary,” he asked, “how does this come to you?” “From God,” she answered. Truly God provides to whomever He wills without reckoning.

Açıklama (SY)

Mâbed: Âyette mihrab diye geçer. Mâbedin ön tarafında ibadet esnasında imamın durduğu yere denir. Zikr-i cüz irade-i kül (bir bütünün, parçasını söyleyerek tamamını kasdetme) kabilinden mescid ve mabed hakkında da kullanılabilir. Burada maksat, mâbette merdivenle çıkılan bir mahfel olmalıdır. Hz. Meryem’e rızık geldiğini bildiren bu âyet, kerâmetin hak olduğuna delil teşkil etmektedir. Hz. Zekeriyya (a.s.), Meryem’in teyzesinin kocası, yani eniştesidir.

Meryem 16–33
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَۢ اِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ اَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّاۙ ﴿16﴾
وَاذْكُرْ
an (hatırla)
فِي
—
الْكِتَابِ
Kitapta
مَرْيَمَۢ
Meryem'i
اِذِ
bir zaman
انْتَبَذَتْ
o ayrılıp çekilmişti
مِنْ
—
اَهْلِهَا
ailesinden
مَكَانًا
bir yere
شَرْقِيًّاۙ
doğu yönünde
﴿١٦﴾

16Kitapta Meryem’i de an! Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekiliverdi.

16(Ey Rasûlüm,) Kitap’ta Meryem’i de an. O, ibadet ve tefekkür için ailesinden ayrılıp, Ma’bed’in doğuya bakan bir odasına çekilmişti. (Meryem, 16)

16And make mention, in the Book, of Mary. She withdrew from her family to a chamber (in the Temple) facing east (to devote herself to worship and reflection).

Açıklama (SY)

Beyt-i Mukaddesin veya evinin doğu tarafına çekilmişti. Hıristiyanlar doğu tarafını kıble edinmişlerdir.

فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَاَرْسَلْنَۤا اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا ﴿17﴾
فَاتَّخَذَتْ
çekmişti
مِنْ
—
دُونِهِمْ
onlarla arasına
حِجَابًا
bir perde
فَاَرْسَلْنَۤا
Biz de gönderdik
اِلَيْهَا
ona
رُوحَنَا
ruhumuzu (Cebrail'i)
فَتَمَثَّلَ
göründü
لَهَا
ona
بَشَرًا
bir insan şeklinde
سَوِيًّا
tastamam
﴿١٧﴾

17Onlarla kendisi arasına bir perde gerdi. Biz de ona Ruhumuzu gönderdik de ona kusursuz, mükemmel bir insan şeklinde görünüverdi.

17İnsanlarla arasına perde çekerek kendisini tamamen ibadet ve tefekküre vermişti ki bir gün ona Ruhumuz’u gönderdik de Ruhumuz kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü. (Meryem, 17)

17Thus, she kept herself in seclusion from people. Then We sent to her Our spirit, and it appeared before her in the form of a perfect man.

قَالَتْ اِنّ۪ۤي اَعُوذُ بِالرَّحْمٰنِ مِنْكَ اِنْ كُنْتَ تَقِيًّا ﴿18﴾
قَالَتْ
(Meryem) dedi ki
اِنّ۪ۤي
şüphesiz ben
اَعُوذُ
sığınırım
بِالرَّحْمٰنِ
Rahman'a
مِنْكَ
senden
اِنْ
eğer
كُنْتَ
isen
تَقِيًّا
muttaki (bir kimse)
﴿١٨﴾

18Meryem irkildi ve “Ben” dedi, “Rahmana sığındım senden. Eğer Allah’ı sayıp günahtan sakınan bir kimse isen çekil yanımdan!”

18Meryem irkildi ve “Ben” dedi, “senden Rahmân’a sığınırım, eğer Allah’tan korkup, günahlardan sakınan bir kimse isen.” (Meryem, 18)

18She said: “I seek refuge in the All-Merciful from you, if you are a pious, God-conscious one.”

قَالَ اِنَّمَۤا اَنَاۨ رَسُولُ رَبِّكِ۠ لِاَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا ﴿19﴾
قَالَ
dedi ki
اِنَّمَۤا
sadece
اَنَاۨ
ben
رَسُولُ
elçisiyim
رَبِّكِ۠
Rabbinin
لِاَهَبَ
hediye edeyim diye
لَكِ
sana
غُلَامًا
bir erkek çocuğu
زَكِيًّا
tertemiz
﴿١٩﴾

19Ruh: “Ben” dedi, “Rabbinden sana gelen bir elçiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk hediye edeyim diye geldim.”

19“Ben” diye cevap verdi Ruh, “sadece Rabb’inin bir elçisiyim; O’nun sana tertemiz bir erkek çocuk ihsanına vasıtalık yapmak için geldim.” (Meryem, 19)

19He replied: “I am only a messenger of your Lord to be a means (for God’s gift) to you of a pure son.”

قَالَتْ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْن۪ي بَشَرٌ وَلَمْ اَكُ بَغِيًّا ﴿20﴾
قَالَتْ
dedi
اَنّٰى
nasıl
يَكُونُ
olur
ل۪ي
benim
غُلَامٌ
oğlum
وَلَمْ
—
يَمْسَسْن۪ي
bana dokunmadı
بَشَرٌ
bir insan
وَلَمْ
ve
اَكُ
ben değilim
بَغِيًّا
iffetsiz
﴿٢٠﴾

20Meryem: “Nasıl oğlum olabilir ki bana eli değen bir tek erkek bile olmamıştır. İffetsiz bir kadın da değilim!”

20Meryem, “Benim nasıl çocuğum olabilir ki?” dedi hayretle, “bana hiçbir (erkek) insan eli dokunmadı; sonra ben, iffetsiz bir kadın da değilim!” (Meryem, 20)

20She said: “How shall I have a son, seeing no mortal has ever touched me, and I have never been unchaste?”

Açıklama (SY)

Kur’ân-ı Kerim Hz. Meryem’in bakire, yani hiçbir erkek ile evlilik ilişkisi olmadığını bildirir. Mevcut İncîllere göre Yusuf, Meryem’i eş olarak aldı. Yalnız Hz. Îsa dünyaya gelinceye kadar onunla birleşmedi. Încîl’e göre Îsa’nın Hz. Meryem’den doğan Yâkub, Şem’un ve Yahuda isimli erkek ve ayrıca kızkardeşleri vardı.

قَالَ كَذٰلِكِۚ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌۚ وَلِنَجْعَلَهُۤ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّاۚ وَكَانَ اَمْرًا مَقْضِيًّا ﴿21﴾
قَالَ
dedi
كَذٰلِكِۚ
öyledir
قَالَ
dedi
رَبُّكِ
Rabbin
هُوَ
O
عَلَيَّ
Bana
هَيِّنٌۚ
kolaydır
وَلِنَجْعَلَهُۤ
onu kılmak için
اٰيَةً
bir işaret
لِلنَّاسِ
insanlara
وَرَحْمَةً
ve bir rahmet
مِنَّاۚ
Biz'den
وَكَانَ
ve olup
اَمْرًا
iş
مَقْضِيًّا
karara bağlanarak
﴿٢١﴾

21Ruh: “Öyledir, ama Rabbin: ‘Bu iş bana pek kolaydır. Çünkü Biz onu insanlara kudretimizin bir alâmeti ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız ve artık bu, hükme bağlanmış, olup bitmiş bir iştir’ dedi.”

21(Allah adına konuşan Ruh,) “Hakkındaki takdir budur” dedi (ve ilave etti): “Rabb’in, ‘bu, Benim için çok kolaydır’ buyuruyor.” “Çünkü Biz onu, (doğumuyla) insanlara (kudretimiz için) apaçık bir işaret ve delil, (risaletiyle de) tarafımızdan bir rahmet, bir nimet kılacağız. Artık bu, hükme bağlanmış ve olup bitmiş bir iştir.” (Meryem, 21)

21He said: “Just so. Your Lord says: ‘It is easy for Me; and (it must be just so) so that We make him for humankind a sign (of Our Power on account of his birth) and a mercy from Us (on account of his being a Messenger). It is a matter already decreed.”

فَحَمَلَتْهُ فَانْتَبَذَتْ بِه۪ مَكَانًا قَصِيًّا ﴿22﴾
فَحَمَلَتْهُ
ona gebe kaldı
فَانْتَبَذَتْ
ve çekildi
بِه۪
onunla
مَكَانًا
bir yere
قَصِيًّا
uzak
﴿٢٢﴾

22Sonra çocuğuna hamile kaldı ve bu haliyle uzakça bir yere çekildi.

22Meryem, çocuğa hamile kaldı ve bu haliyle uzakça bir yere çekildi. (Meryem, 22)

22So she conceived him, and then she withdrew with him to a distant place.

Açıklama (SY)

Uzaklaşması, çocuğuna babasız hamile kaldığının güçlü bir delilidir. Normal tarzda olsaydı evini, barkını, her şeyini bırakıp uzak bir yere çekilmezdi.

فَاَجَۤاءَهَا الْمَخَاضُ اِلٰى جِذْعِ النَّخْلَةِۚ قَالَتْ يَا لَيْتَن۪ي مِتُّ قَبْلَ هٰذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا ﴿23﴾
فَاَجَۤاءَهَا
ve onu zorladı
الْمَخَاضُ
doğum sancısı
اِلٰى
—
جِذْعِ
ağacına
النَّخْلَةِۚ
bir hurma
قَالَتْ
dedi
يَا
—
لَيْتَن۪ي
keşke
مِتُّ
öleydim
قَبْلَ
önce
هٰذَا
bundan
وَكُنْتُ
ve olaydım
نَسْيًا
unutulmuş bir şey
مَنْسِيًّا
büsbütün unutulmuş
﴿٢٣﴾

23Derken doğum sancısı onu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. “Ay!” dedi, “ne olaydım, keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!”

23Derken, doğum sancısı onu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. (Evlenmeden çocuk sahibi olmayı insanlara nasıl anlatacağının endişeleri içinde) “Keşke” dedi, “bu iş başıma gelmeden önce öleydim de adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” (Meryem, 23)

23And the throes of childbirth drove her to the trunk of a date-palm. She said: “Would that I had died before this, and had become a thing forgotten, completely forgotten!”

Açıklama (SY)

Bu sancılar Hz. Meryem’in diğer anneler gibi doğurduğunu, Îsa (a.s.)’ın herhangi bir çocuk gibi dünyaya geldiğini gösteriyor. Hz. Îsa’nın insanlardan uzak bir yerde doğduğu anlaşılıyor.

فَنَادٰيهَا مِنْ تَحْتِهَۤا اَلَّا تَحْزَن۪ي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا ﴿24﴾
فَنَادٰيهَا
ona şöyle seslendi
مِنْ
—
تَحْتِهَۤا
altından
اَلَّا
—
تَحْزَن۪ي
üzülme
قَدْ
gerçekten
جَعَلَ
meydana getirdi
رَبُّكِ
Rabbin
تَحْتَكِ
alt tarafında
سَرِيًّا
akar bir su
﴿٢٤﴾

24Derken, Ruh, ona aşağıdan şöyle seslendi: “Sakın üzülme!” dedi, “Rabbin senin alt yanında bir su arkı meydana getirdi.

24(Bir ses,) Alt tarafından ona seslendi: “Üzülme; bak Rabb’in senin alt tarafında akar bir su meydana getirdi.” (Meryem, 24)

24(A voice) called out to her from beneath her: “Do not grieve! Your Lord has set a rivulet at your feet.

Açıklama (SY)

Bunu söyleyen: Melek veya yeni doğan çocuk olabilir.

وَهُزّ۪ۤي اِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّاۘ ﴿25﴾
وَهُزّ۪ۤي
silkele
اِلَيْكِ
sana doğru
بِجِذْعِ
dalını
النَّخْلَةِ
hurma
تُسَاقِطْ
dökülsün
عَلَيْكِ
üzerine
رُطَبًا
olgun hurma
جَنِيًّاۘ
taze
﴿٢٥﴾

25Haydi, hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün.”

25“Haydi, şu hurma ağacını da kendine doğru silkele de üzerine olmuş, taze hurmalar dökülsün.” (Meryem, 25)

25“And shake the trunk of the date-palm towards you: it will drop fresh, ripe dates upon you.”

فَكُل۪ي وَاشْرَب۪ي وَقَرّ۪ي عَيْنًاۚ فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اَحَدًاۙ فَقُول۪ۤي اِنّ۪ي نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْمًا فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِيًّاۚ ﴿26﴾
فَكُل۪ي
ye
وَاشْرَب۪ي
ve iç
وَقَرّ۪ي
ve aydın olsun
عَيْنًاۚ
gözün
فَاِمَّا
eğer
تَرَيِنَّ
rastlarsan
مِنَ
—
الْبَشَرِ
insanlardan
اَحَدًاۙ
birini
فَقُول۪ۤي
de ki
اِنّ۪ي
şüphesiz ben
نَذَرْتُ
adadım
لِلرَّحْمٰنِ
Rahman için
صَوْمًا
oruç
فَلَنْ
asla
اُكَلِّمَ
konuşmayacağım
الْيَوْمَ
bugün
اِنْسِيًّاۚ
hiçbir insanla
﴿٢٦﴾

26“Artık ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer herhangi bir insana rastlarsan: ‘Ben Rahman’a oruç adamıştım, o sebeple bugün hiç kimseyle konuşmayacağım’ de.”

26“Artık ye iç, gözün aydın olsun. Herhangi bir insana rastlayacak olursan, işaretle ‘Ben, Rahmân için oruç adadım. O bakımdan, bugün kimseyle konuşmayacağım!’ dersin.” (Meryem, 26)

26“So eat and drink, and be comforted. If you should see some person, say (through gesture): “I have vowed a fast of silence to the All-Merciful, so I cannot speak to any human being today.”

فَاَتَتْ بِه۪ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُۘ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا ﴿27﴾
فَاَتَتْ
getirdi
بِه۪
onu
قَوْمَهَا
kavmine
تَحْمِلُهُۘ
kucağına alıp
قَالُوا
dediler
يَا
—
مَرْيَمُ
Ey Meryem
لَقَدْ
gerçekten
جِئْتِ
sen yaptın
شَيْئًا
bir iş
فَرِيًّا
görülmedik
﴿٢٧﴾

27Onu kucağına alıp akrabalarına getirdi. “Kız Meryem!” dediler, “sen ne çirkin bir şey yapmışsın öyle!”

27Meryem, çocuğu kucağına alıp, onunla birlikte toplumuna geldi. “Meryem” dediler, “gerçekte sen görülmedik bir iş yaptın!” (Meryem, 27)

27She came to her people, carrying him. They exclaimed: “O Mary! You have come for sure with an unheard of, mighty thing!

يَۤا اُخْتَ هٰرُونَ مَا كَانَ اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ اُمُّكِ بَغِيًّاۚ ﴿28﴾
يَۤا
—
اُخْتَ
Ey kız kardeşi
هٰرُونَ
Harun'un
مَا
—
كَانَ
değildi
اَبُوكِ
baban
امْرَاَ
bir adam
سَوْءٍ
kötü
وَمَا
ve
كَانَتْ
değildi
اُمُّكِ
annen de
بَغِيًّاۚ
iffetsiz
﴿٢٨﴾

28“Ey Harun’un kardeşi! Baban kötü bir insan değildi. Annen de iffetsiz bir kadın değildi!”

28“Ey Harun’un kız kardeşi, baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz değildi.” (Meryem, 28)

28“O sister of Aaron, your father was never a wicked man, nor was your mother unchaste.”

Açıklama (SY)

Arapçada eb (baba), eh (kardeş) ve uht (kız kardeş) kelimeleri birçok durumda geniş mânada kullanılır. Bunlar bazen gerçek bir babalık veya kardeşlik değil, mensubiyet bildirir. Hz. Peygambere (a.s.) bu, bir müşkil olarak sorulmuş, o da: “Meryem zamanındaki insanlar, kendilerinden önce geçen peygamberlerinin ve iyi kimselerin isimlerini çocuklarına isim yaparlardı, yani onlara nisbet edilirlerdi.” buyurmuştur. Nitekim: Hz. Safiyye, bazı kadınların kendisine “Yahudi kızı Yahudi!” dediklerini şikâyet edince Hz. peygamber şöyle buyurmuştu: “Sen niçin onlara: “Oh ya, Harun babam, Mûsâ amcam, Muhammed eşim oluyor, daha ne isterim!” deseydin ya!”

فَاَشَارَتْ اِلَيْهِۗ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا ﴿29﴾
فَاَشَارَتْ
(çocuğu) gösterdi
اِلَيْهِۗ
ona
قَالُوا
dediler ki
كَيْفَ
nasıl
نُكَلِّمُ
konuşuruz
مَنْ
kimseyle
كَانَ
olan
فِي
—
الْمَهْدِ
beşikte
صَبِيًّا
bir bebekle
﴿٢٩﴾

29Meryem, (“bana değil, çocuğa sorun!” dercesine) çocuğu gösterdi: “Nasıl olur da” dediler, “beşikteki bebekle konuşuruz?”

29Meryem, (bana değil, ona sorun manasında) bebeğe işaret etti. “Beşikteki bir bebekle nasıl konuşabiliriz ki?” dediler. (Meryem, 29)

29Mary pointed to him (the infant, signifying that they should ask him). They cried: “How can we talk to one in the cradle, an infant boy?”

قَالَ اِنّ۪ي عَبْدُ اللهِۗ اٰتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَن۪ي نَبِيًّاۙ ﴿30﴾
قَالَ
(Çocuk) dedi
اِنّ۪ي
şüphesiz ben
عَبْدُ
kuluyum
اللهِۗ
Allah'ın
اٰتَانِيَ
bana verdi
الْكِتَابَ
Kitabı
وَجَعَلَن۪ي
ve beni yaptı
نَبِيًّاۙ
peygamber
﴿٣٠﴾

30Derken bebek: “Ben Allah’ın kuluyum” dedi, “O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.”

30Bebek dile geldi ve konuşmaya başladı: “(Önce şunu belirteyim ki) Ben, Allah’ın bir kuluyum. O, takdir buyurdu ki bana Kitap verecek ve beni bir peygamber yapacaktır.” (Meryem, 30)

30(The infant) said: “Surely I am ‘abdulLāh (a servant of God). He (has already decreed that He) will give me the Book (the Gospel) and make me a Prophet.

Açıklama (SY)

Hz. Îsâ (a.s.)’ın bu sözü İncîl’de de yer alır.

وَجَعَلَن۪ي مُبَارَكًا اَيْنَ مَا كُنْتُ۞ وَاَوْصَان۪ي بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِ مَا دُمْتُ حَيًّا۞ ﴿31﴾
وَجَعَلَن۪ي
ve beni kıldı
مُبَارَكًا
bereketli
اَيْنَ
nerede
مَا
—
كُنْتُ۞‏
olursam
وَاَوْصَان۪ي
ve bana emretti
بِالصَّلٰوةِ
namaz kılmayı
وَالزَّكٰوةِ
ve zekat vermeyi
مَا
—
دُمْتُ
olduğum sürece
حَيًّا۞‏
hayatta
﴿٣١﴾

31“Nerede olursam olayım beni kutlu, mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe bana namazı ve zekâtı farz kıldı.”

31“Her nerede bulunursam bulunayım, beni insanların faydalanması adına hayır ve bereket sebebi kıldı ve hayatta kaldığım sürece bana namaz kılıp, (imkânım olursa) zekât vermeyi ve onları insanlara emretmemi takdir buyurdu.” (Meryem, 31)

31“He has made me blessed (and a means of His blessings for people) wherever I may be, and He has enjoined upon me the Prayer (the Salah) and the the Prescribed Purifying Alms (the Zakah) (and to enjoin the same upon others) for as long as I live.

وَبَرًّا بِوَالِدَت۪يۘ وَلَمْ يَجْعَلْن۪ي جَبَّارًا شَقِيًّا ﴿32﴾
وَبَرًّا
ve iyilik eder (kıldı)
بِوَالِدَت۪يۘ
anneme
وَلَمْ
—
يَجْعَلْن۪ي
ve beni yapmadı
جَبَّارًا
bir zorba
شَقِيًّا
bedbaht
﴿٣٢﴾

32“Anneme saygılı, hayırlı evlat kılıp, asla zorba, bedbaht ve hayırsız biri yapmadı.”

32“Yine beni, anneme karşı çok içten, çok iyi davranan iyi bir evlât kıldı ve beni asla zorba ve hayırsız bir bedbaht yapmadı.” (Meryem, 32)

32“And (He has made me) dutiful towards my mother, and He has not made me unruly, wicked.

وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ اَمُوتُ وَيَوْمَ اُبْعَثُ حَيًّا ﴿33﴾
وَالسَّلَامُ
ve selam
عَلَيَّ
bana
يَوْمَ
gün
وُلِدْتُ
doğduğum
وَيَوْمَ
ve gün
اَمُوتُ
öleceğim
وَيَوْمَ
ve gün
اُبْعَثُ
kaldırılacağım
حَيًّا
diri olarak
﴿٣٣﴾

33“Doğduğum gün de, öleceğim gün de, kabirden kalkıp dirileceğim gün de selâm üzerime olsun!”

33“Doğduğum gün de öleceğim gün de ve hayattar (diri) olarak ba’sedileceğim (mezarımdan çıkarılacağım) gün de bana selâm olsun.” (Meryem, 33)

33“So peace be upon me on the day I was born and the day of my death, and the day when I will be raised to life.”

Mâide 110
اِذْ قَالَ اللهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَت۪ي عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَۢ اِذْ اَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًاۚ وَاِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۚ وَاِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطّ۪ينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ بِاِذْن۪ي فَتَنْفُخُ ف۪يهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِاِذْن۪ي وَتُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ بِاِذْن۪يۚ وَاِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتٰى بِاِذْن۪يۚ وَاِذْ كَفَفْتُ بَن۪ۤي اِسْرَۤاء۪يلَ عَنْكَ اِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ اِنْ هٰذَۤا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ ﴿110﴾
اِذْ
hani
قَالَ
demişti ki
اللهُ
Allah
يَا
—
ع۪يسَى
Ey Îsa
ابْنَ
oğlu
مَرْيَمَ
Meryem
اذْكُرْ
hatırla
نِعْمَت۪ي
nimetimi
عَلَيْكَ
sana olan
وَعَلٰى
ve olan
وَالِدَتِكَۢ
annene
اِذْ
hani
اَيَّدْتُكَ
seni desteklemiştim
بِرُوحِ
Ruh ile
الْقُدُسِ
Kudüs
تُكَلِّمُ
konuşuyordun
النَّاسَ
insanlarla
فِي
—
الْمَهْدِ
beşikte iken
وَكَهْلًاۚ
ve yetişkin iken
وَاِذْ
hani
عَلَّمْتُكَ
sana öğrettim
الْكِتَابَ
Kitabı
وَالْحِكْمَةَ
ve hikmeti
وَالتَّوْرٰيةَ
ve Tevrat'ı
وَالْاِنْج۪يلَۚ
ve İncil'i
وَاِذْ
hani
تَخْلُقُ
yapıyor
مِنَ
—
الطّ۪ينِ
çamurdan
كَهَيْئَةِ
şeklinde bir şey
الطَّيْرِ
kuş
بِاِذْن۪ي
Benim iznimle
فَتَنْفُخُ
üflüyordun
ف۪يهَا
içine
فَتَكُونُ
oluverirdi
طَيْرًا
kuş
بِاِذْن۪ي
Benim iznimle
وَتُبْرِئُ
ve iyileştiriyordun
الْاَكْمَهَ
anadan doğma körü
وَالْاَبْرَصَ
ve alacalıyı
بِاِذْن۪يۚ
Benim iznimle
وَاِذْ
ve hani
تُخْرِجُ
çıkarıyordun
الْمَوْتٰى
ölüleri
بِاِذْن۪يۚ
Benim iznimle
وَاِذْ
ve hani
كَفَفْتُ
geri çekmiştim
بَن۪ۤي
oğullarını
اِسْرَۤاء۪يلَ
İsrail
عَنْكَ
senden
اِذْ
zaman
جِئْتَهُمْ
sen onlara getirdiğin
بِالْبَيِّنَاتِ
açık deliller
فَقَالَ
demişti
الَّذ۪ينَ
kimseler
كَفَرُوا
inkâr eden(ler)
مِنْهُمْ
içlerinden
اِنْ
—
هٰذَۤا
bu
اِلَّا
başka bir şey değil
سِحْرٌ
bir sihirden
مُب۪ينٌ
apaçık
﴿١١٠﴾

110Allah o gün buyuracak ki: “İsa! Hem senin, hem annenin üzerinizdeki nimetimi iyi düşün! Düşün ki: Ben seni Ruhu’l-kudüsle desteklemiştim. Sen beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşmuştun. Ben sana kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştim. Sen, Ben’im iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor, ona üflüyordun; o da Ben’im iznimle kuş oluveriyordu. Düşün ki: Sen Ben’im iznimle anadan doğma âmanın gözünü açıyor, abraşı da iyileştiriyordun. Düşün ki: Sen Ben’im iznimle ölüleri kabirden diri olarak çıkarıyordun. Hani Ben İsrailoğullarının şerlerini (öldürme kasıtlarını) senden defetmiştim. Kendilerine apaçık deliller, mûcizeler getirdiğin zaman da onların kâfirleri: “Bu besbelli bir büyüden başka bir şey değil!” demişlerdi.

110İşte o gün Allah şöyle buyurur: “Meryem oğlu İsa! Hem senin hem de annenin üzerindeki nimetimi hatırla: Hani seni Ruhu’l-Kudüs’le desteklemiştim de beşikte (yeni doğmuş bir bebek) iken de yetişkinliğinde de insanlarla konuşurdun. Ayrıca sana Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim. Yine sen, Ben’im iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar ve içine üflerdin de Ben’im iznimle bir kuş oluverirdi; aynı şekilde Ben’im iznimle (anadan doğma) körü ve alacalıyı (cüzzamlı) iyileştirirdin ve yine Ben’im iznimle ölüleri diri halde kabirlerinden çıkarırdın. Bir vakit de İsrail Oğulları’nın öldürme kastıyla sana uzanan ellerini geri çekmiştim: Kendilerine (risaletinin ve getirdiğin Kitab’ın hak olduğunu gösteren) apaçık deliller ve mucizeler göstermiştin de aralarında küfür içinde boğulup gidenler, ‘Bunlar olsa olsa ancak apaçık birer büyü olabilir!’ demişlerdi.” (Mâide, 110)

110When God says: “O Jesus, son of Mary! Remember My favor upon you and upon your mother, when I confirmed you with the Spirit of Holiness so that you talked to people in the cradle and in manhood; and when I taught you of the Book and wisdom, and the Torah and the Gospel; and when you fashioned out of clay something in the shape of a bird by My leave, then you breathed into it, and it became a bird by My leave, and you healed the blind from birth and the leper by My leave; and when you raised the dead by My leave; and when I restrained the Children of Israel from you when you came to them with clear proofs (truths and miracles demonstrating Your Messengership), and those of them who disbelieved said: ‘This is clearly nothing but sorcery.’

Âl-i İmrân 52–55
فَلَمَّۤا اَحَسَّ ع۪يسٰى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ اَنْصَار۪ۤي اِلَى اللهِۘ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللهِۚ اٰمَنَّا بِاللهِۚ وَاشْهَدْ بِاَنَّا مُسْلِمُونَ ﴿52﴾
فَلَمَّۤا
ne zaman ki
اَحَسَّ
sezdi
ع۪يسٰى
Îsa
مِنْهُمُ
onlardan
الْكُفْرَ
inkârı
قَالَ
dedi ki
مَنْ
kimler
اَنْصَار۪ۤي
bana yardımcı olacak
اِلَى
(yolunda)
اللهِۘ
Allah
قَالَ
dediler
الْحَوَارِيُّونَ
Havariler
نَحْنُ
biz
اَنْصَارُ
yardımcılarıyız
اللهِۚ
Allah yolunun
اٰمَنَّا
iman ettik
بِاللهِۚ
Allah'a
وَاشْهَدْ
şahit ol
بِاَنَّا
biz
مُسْلِمُونَ
Müslümanlarız
﴿٥٢﴾

52Ne zaman ki Îsâ onların inkârlarında ısrar ettiklerini hissetti, “Allah’a giden yolda bana yardım edecek kim var?” dedi. Havâriler: “Allah yolunda yardımcılar biziz. Biz Allah’a iman ettik. Ey Îsâ, bizim Müslüman olup Allah’a itaat ettiğimize sen de şahit ol!” diye cevap verdiler.

52İsa, (bu minval üzere tebliğine devam etti) ve onların gerçeği bile bile inkârlarını (hatta kendisine karşı düşmanlıklarını) kesinkes sezince, (Mesajını yerleştirmek ve onun temsilcisi ve yüklenici olarak kendi ümmetini tesbit için) “Allah’a (giden bu yolda) yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler, “Biziz, Allah (yolunun) yardımcıları!” diyerek (ona tam destek verdiler ve) “Allah’a iman ettik” dediler: “Sen de şahit ol: Biz, Allah’a teslim olmuş Müslümanlarız.” (Âl-i İmrân, 52)

52(Having preached his message in this way for a long time,) Jesus perceived their willful persistence on unbelief (and open hostility), and called out: “Who will be my helpers (on this way) to God?” The disciples answered: “We are the helpers of God(‘s cause). We believe in God, and (we call you to) bear witness that we are Muslims (submitted to Him exclusively).

Açıklama (SY)

Havâri: İnsanın en seçkin, en has dostu, yardımcısı mânasına gelir.

رَبَّنَۤا اٰمَنَّا بِمَۤا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ ﴿53﴾
رَبَّنَۤا
Rabbimiz
اٰمَنَّا
iman ettik
بِمَۤا
şeye
اَنْزَلْتَ
Sen'in indirdiğin
وَاتَّبَعْنَا
ve uyduk
الرَّسُولَ
resule
فَاكْتُبْنَا
bizi yaz
مَعَ
beraber
الشَّاهِد۪ينَ
şahitlerle
﴿٥٣﴾

53“Rabbenâ! İndirdiğin kitaba iman edip Elçinin yolunu tuttuk. Sen de bizi, birliğini ve nebîlerini tanıyan şahitlerle birlikte yaz!”

53“Rabb’imiz! İndirdiğin (Kitab’a) iman ettik ve (gönderdiğin) Rasûl’e tâbi olduk; bizi (indirdiğin gerçeğe, gönderdiğin Rasûl’e ve o Rasûl’ün vazifesini yaptığına) şahit olanlardan yaz.” (Âl-i İmrân, 53)

53“Our Lord! We believe in what You have sent down, and we follow the Messenger, so write us down among the witnesses (of Your Oneness and Lordship, and of the truth You have revealed).”

وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللهُۘ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟ ﴿54﴾
وَمَكَرُوا
ve tuzak kurdular
وَمَكَرَ
ve (tuzaklarını) boşa çıkardı
اللهُۘ
Allah da
وَاللهُ
çünkü Allah
خَيْرُ
en iyi
الْمَاكِر۪ينَ۟
tuzakları boşa çıkarandır
﴿٥٤﴾

54Öbürleri ise hileler yaptılar. Allah da onların hilelerini boşa çıkardı. Allah, hileleri boşa çıkarmakta pek güçlüdür.

54Öbürleri ise tuzak kurup komplolar hazırladılar; Allah da Kendi iradesini uygulamaya koydu. Allah, tamamen hayra dayalı olarak Kendi iradesini hâkim kılan, (mü’minlere karşı kurulan tuzakları, onu kuranlar aleyhinde bir tuzak olarak icra eden)’dir. (Âl-i İmrân, 54)

54And they (the unbelievers) schemed (against Jesus), and God put His will into effect (and brought their schemes to nothing). God wills what is the best (for His believing servants) and makes His will prevail.

اِذْ قَالَ اللهُ يَا ع۪يسٰۤى اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ وَرَافِعُكَ اِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُۤوا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ ﴿55﴾
اِذْ
hani
قَالَ
buyurmuştu
اللهُ
Allah
يَا
—
ع۪يسٰۤى
Ey Îsa
اِنّ۪ي
elbette Ben
مُتَوَفّ۪يكَ
senin canını alacağım
وَرَافِعُكَ
ve seni yükselteceğim
اِلَيَّ
Bana
وَمُطَهِّرُكَ
ve seni temizleyeceğim
مِنَ
—
الَّذ۪ينَ
kimselerden
كَفَرُوا
inkâr eden
وَجَاعِلُ
ve tutacağım
الَّذ۪ينَ
kimseleri
اتَّبَعُوكَ
sana uyan
فَوْقَ
üstünde
الَّذ۪ينَ
kimselerin
كَفَرُۤوا
inkâr eden
اِلٰى
kadar
يَوْمِ
gününe
الْقِيٰمَةِۚ
kıyamet
ثُمَّ
sonra
اِلَيَّ
Bana olacaktır
مَرْجِعُكُمْ
dönüşünüz
فَاَحْكُمُ
Ben hükmedeceğim
بَيْنَكُمْ
aranızda
ف۪يمَا
şeyler (hakkında)
كُنْتُمْ
sizin
ف۪يهِ
onda
تَخْتَلِفُونَ
ihtilaf ettiğiniz
﴿٥٥﴾

55O zaman Allah şöyle buyurmuştu: “Îsâ! Seni öldürecek olan, onlar değil Ben’im. Seni Kendi nezdime yükseltecek, seni inkârcıların içinden kurtarıp temize çıkaracak ve sana tâbi olanları ta kıyamete kadar kâfirlere üstün kılacak olan da Ben’im. Sonra hepinizin dönüşü Bana olacak. Ben de aranızda ihtilâf ettiğiniz konularda hükmümü vereceğim.

55O zaman Allah şöyle buyurdu: “Ey İsa! Artık (rasûl olarak vazifen tamamlanmakla) seni eceline yetirip geri alacak ve (misalî vücuda bürünmüş bedenin ve ruhunla birlikte) nezdime yükselteceğim ve seni o küfredenlerin arasından alıp suçsuzluğunu, paklığını ortaya koyacak ve sana tâbi olanları Kıyamet Günü’ne kadar küfredenlere üstün kılacağım. Sonra her halükârda hepinizin dönüşü Banadır; işte o zaman, ihtilâf edegeldiğiniz konularda aranızda hükmümü vereceğim.” (Âl-i İmrân, 55)

55(It was part of His countering their scheme) when God said: “Jesus, (as your mission has ended,) I will take you back (to Myself) and raise you up to Myself, and will purify you of (the groundless slanders of) those who disbelieve, and set your followers above those who disbelieve until the Day of Resurrection. Then, to Me you will all return, and I will judge between you concerning all that on which you were used to differ.

Mâide 111–115
وَاِذْ اَوْحَيْتُ اِلَى الْحَوَارِيّ۪نَ اَنْ اٰمِنُوا ب۪ي وَبِرَسُول۪يۚ قَالُۤوا اٰمَنَّا وَاشْهَدْ بِاَنَّنَا مُسْلِمُونَ ﴿111﴾
وَاِذْ
ve hani
اَوْحَيْتُ
vahyetmiştim
اِلَى
—
الْحَوَارِيّ۪نَ
Havarilere
اَنْ
—
اٰمِنُوا
iman etmelerini
ب۪ي
Bana
وَبِرَسُول۪يۚ
ve resulüme
قَالُۤوا
demişlerdi
اٰمَنَّا
iman ettik
وَاشْهَدْ
şahit ol
بِاَنَّنَا
bizim
مُسْلِمُونَ
Müslümanlar olduğumuza
﴿١١١﴾

111Ve hani havarilere: “Bana ve Resulüme iman edin” diye ilham etmiştim. Onlar da: “İman ettik. Hakka teslim olduğumuza şahid ol!” demişlerdi.

111Ve hani havarilere, “Bana ve Rasûl’üme iman edin!” diye (senin vasıtanla) vahyetmiş (bunu kalblerine de duyurmuş)tum. Onlar da “İman ettik (ya Rabb), Sen şahit ol ki şüphesiz Biz, (Sen’in bu vahyine teslim olmuş) Müslümanlarız!” diye karşılık vermişlerdi. (Mâide, 111)

111“And when I revealed to the disciples (through you, and inspired in their hearts), ‘Believe in Me and My Messenger!’, they said: ‘We believe, and bear witness that we are (Muslims) submitted exclusively to Him.’ “

اِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَط۪يعُ رَبُّكَ اَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَۤائِدَةً مِنَ السَّمَۤاءِۘ قَالَ اتَّقُوا اللهَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿112﴾
اِذْ
hani
قَالَ
demişlerdi ki
الْحَوَارِيُّونَ
Havariler
يَا
—
ع۪يسَى
Ey Îsa
ابْنَ
oğlu
مَرْيَمَ
Meryem
هَلْ
—
يَسْتَط۪يعُ
gücü yeter mi?
رَبُّكَ
Rabbinin
اَنْ
—
يُنَزِّلَ
indirmeye
عَلَيْنَا
bize
مَۤائِدَةً
bir sofra
مِنَ
—
السَّمَۤاءِۘ
gökten
قَالَ
(Îsa) dedi
اتَّقُوا
korkun
اللهَ
Allah'tan
اِنْ
eğer
كُنْتُمْ
iseniz
مُؤْمِن۪ينَ
mü'minler
﴿١١٢﴾

112Bir vakit de havariler: “Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” dediler. O da: “Eğer mümin iseniz Allah’tan korkun da edebi aşmayın!” diye cevap verdi.

112Bir zaman da o havariler, “Ey Meryem oğlu İsa! Rabb’in, gökten bize bir sofra indirebilir mi?” dediler. O (İsa) da onlara, “Eğer gerçekten imanın kalblerinde yerleştiği mü’minler iseniz, Allah hakkında (böyle sözlerden ve şüphelerden) sakının ve (O’nun bir ceza verebileceğinden) korkun!” mukabelesinde bulundu. (Mâide, 112)

112And once the disciples said: “Jesus, son of Mary, is your Lord able to send down on us a table (of food) from heaven?” (Jesus) answered: “Fear God (as He should be feared, and so desist from making such demands lest He punish you) if you are (truly) believers.”

Açıklama (SY)

Bu isteği iman etmeden önce yapmış olmaları mümkündür. Allah Teâlânın kudretine, Hz. İsa (a.s.)’ın nübüvvetinin hakkaniyetine inanarak bunu söylemeleri mümkündür. Bu durumda “gücü yeter mi?” diye Hak Teâlâ’nın kudreti değil de, “indirir mi?” anlamında olarak O’nun fiili süal konusu yapılmaktadır (Ebu’s-suûd).

قَالُوا نُر۪يدُ اَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِد۪ينَ ﴿113﴾
قَالُوا
dediler
نُر۪يدُ
istiyoruz
اَنْ
—
نَأْكُلَ
yiyelim
مِنْهَا
ondan
وَتَطْمَئِنَّ
ve iyice yatışmasını
قُلُوبُنَا
kalblerimizin
وَنَعْلَمَ
ve bilelim
اَنْ
—
قَدْ
kesinlikle
صَدَقْتَنَا
bize doğru söylediğini
وَنَكُونَ
ve olalım
عَلَيْهَا
buna
مِنَ
—
الشَّاهِد۪ينَ
bizzat şahit
﴿١١٣﴾

113“Biz” dediler, “istiyoruz ki ondan yiyelim, gönlümüz rahatlasın, senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona şahitlik edenlerden olalım.”

113“Bununla dileğimiz ancak şudur” dediler: “Ondan yiyelim, (Allah ve senin peygamberliğin hakkında) kalblerimiz iyice mutmain olsun; hem bilelim ki sen bize doğruları söylüyorsun ve bizi doğru olan yola sevk ediyorsun; ayrıca (başkaları yanında böyle bir hadisenin ve ifade ettiği mananın, hakikatin) şahitleri olalım.” (Mâide, 113)

113They said: “We desire to eat thereof and that our hearts might be set at rest (with certainty of God’s being our Lord and of your being His Messenger), and so that we might know that you speak the truth to us, and so that we might be among the witnesses (to the meaning and truth of what is demonstrated to us).”

قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللّٰهُمَّ رَبَّنَۤا اَنْزِلْ عَلَيْنَا مَۤائِدَةً مِنَ السَّمَۤاءِ تَكُونُ لَنَا ع۪يدًا لِاَوَّلِنَا وَاٰخِرِنَا وَاٰيَةً مِنْكَۚ وَارْزُقْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ ﴿114﴾
قَالَ
dedi
ع۪يسَى
Îsa
ابْنُ
oğlu
مَرْيَمَ
Meryem
اللّٰهُمَّ
Allah'ım
رَبَّنَۤا
Rabbimiz
اَنْزِلْ
indir
عَلَيْنَا
bizim üzerimize
مَۤائِدَةً
bir sofra
مِنَ
—
السَّمَۤاءِ
gökten
تَكُونُ
olsun
لَنَا
bizim için
ع۪يدًا
bir bayram
لِاَوَّلِنَا
ilklerimiz için
وَاٰخِرِنَا
ve sonramız için
وَاٰيَةً
ve bir mucize (olsun)
مِنْكَۚ
Sen'den
وَارْزُقْنَا
bizi rızıklandır
وَاَنْتَ
ve Sen
خَيْرُ
en hayırlısısın
الرَّازِق۪ينَ
rızık verenlerin
﴿١١٤﴾

114Meryem’in oğlu İsa: “Ey büyük Rabbimiz! Ey yüce Allah’ım! Bize gökten bir sofra indir ki bizim hem evvelimiz, hem âhirimiz (yani ümmetimizin tamamı) için o gün bir bayram olsun ve Sen’den bir mûcize olsun. Bizi rızıklandır, zira rızık verenlerin en hayırlısı Sen’sin” dedi.

114Meryem oğlu İsa, şöyle dua etti: “Allah’ım! Bize gökten bir sofra indir de bizim için hem (şu anda hayatta bulunan) ilklerimiz hem de sonradan gelecekler için bir bayram ve Sen’den açık bir işaret, bir mucize olsun. Bizi onunla rızıklandır. Sen, her zaman en hayırlı rızık veren ve rızık vermede nihaî mertebede hayır sahibi olansın.” (Mâide, 114)

114Jesus, son of Mary, said (in entreaty to his Lord): “O God, our Lord! Send down on us a table (of food) from heaven, that shall be an ever-recurring (religious) festival for us – for the first and the last of us – and a sign from You; and provide us sustenance, for You are the Best to be sought as provider with the ultimate rank of providing.”

قَالَ اللهُ اِنّ۪ي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَاِنّ۪ۤي اُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَۤا اُعَذِّبُهُۤ اَحَدًا مِنَ الْعَالَم۪ينَ۟ ﴿115﴾
قَالَ
buyurdu ki
اللهُ
Allah
اِنّ۪ي
Ben
مُنَزِّلُهَا
onu indireceğim
عَلَيْكُمْۚ
sizin üzerinize
فَمَنْ
ama kim
يَكْفُرْ
küfrederse
بَعْدُ
ondan sonra
مِنْكُمْ
sizden
فَاِنّ۪ۤي
Ben
اُعَذِّبُهُ
onu cezalandırırım
عَذَابًا
bir azapla
لَۤا
—
اُعَذِّبُهُۤ
cezalandırmadığım
اَحَدًا
hiç kimseye
مِنَ
—
الْعَالَم۪ينَ۟
dünyalarda
﴿١١٥﴾

115Allah buyurdu ki: “Ben onu yukarıdan size indiririm, fakat bundan sonra her kim nankörlük edip kâfir olursa, onu dünyada hiç kimseye yapmayacağım derecede cezalandırırım.”

115Allah, şöyle buyurdu: “Onu size indiririm fakat içinizde bundan sonra artık kim küfrederse, hiç şüphe olmasın ki öylelerini, dünyalarda hiç kimseyi cezalandırmayacağım bir şekilde cezalandırırım.” (Mâide, 115)

115God said: “I send it down on you. Then if any of you should henceforth disbelieve, surely I inflict on him a punishment that I never inflict on anyone in the worlds.”

Saff 6
وَاِذْ قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَن۪ۤي اِسْرَۤاء۪يلَ اِنّ۪ي رَسُولُ اللهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُۤ اَحْمَدُۘ فَلَمَّا جَۤاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌ ﴿6﴾
وَاِذْ
ve hani
قَالَ
demişti
ع۪يسَى
Îsa
ابْنُ
oğlu
مَرْيَمَ
Meryem
يَا
—
بَن۪ۤي
Ey oğulları
اِسْرَۤاء۪يلَ
İsrail
اِنّ۪ي
elbette ben
رَسُولُ
resulüyüm
اللهِ
Allah'ın
اِلَيْكُمْ
size (gönderilen)
مُصَدِّقًا
tasdik edici
لِمَا
olanı
بَيْنَ
—
يَدَيَّ
elimde
مِنَ
—
التَّوْرٰيةِ
Tevrat'tan
وَمُبَشِّرًا
ve müjdeleyiciyim
بِرَسُولٍ
bir resulü
يَأْت۪ي
gelecek
مِنْ
—
بَعْدِي
benden sonra
اسْمُهُۤ
onun ismi
اَحْمَدُۘ
Ahmed'dir
فَلَمَّا
zaman
جَۤاءَهُمْ
onlara geldiği
بِالْبَيِّنَاتِ
apaçık delillerle
قَالُوا
dediler
هٰذَا
bu
سِحْرٌ
bir sihirdir
مُب۪ينٌ
apaçık
﴿٦﴾

6Vakti geldi, Meryem’in oğlu Îsâ da: “Ey İsrail oğulları!” dedi, “Ben size Allah’ın Resûlü’yüm. Benden önceki Tevrat’ı tasdik etmek, benden sonra gelip ismi ‘Ahmed’ olacak bir resulü müjdelemek üzere gönderildim.” Ne zaman ki o peygamber, açık açık delillerle kendilerine geldi: “Bu, kesin bir büyüden ibarettir!” dediler.

6Hani Meryem oğlu İsa da “Ey İsrail Oğulları!” demişti, “Ben, size Allah’ın rasûlüyüm. Size benden önce indirilmiş bulunan Tevrat’taki gerçekleri tasdik etmek ve benden sonra gelecek ve ismi Ahmed olan bir rasûlü müjdelemek üzere gönderildim.” Ama o Rasûl kendilerine (İsrail Oğulları dâhil bütün insanlığa) apaçık delillerle gelince, “Bu(nun getirdiği ve yaptığı) besbelli bir büyüden ibaret; (bu kitaplarımızda müjdelenen zat değil; bu, büyüleriyle bizi aldatmaya çalışan biri)!” dediler. (Saff, 6)

6And Jesus son of Mary said: “O Children of Israel! Surely I am the Messenger of God sent to you, confirming (whatever of the truth is contained in) the Torah which was revealed before me, and bringing the glad tidings of a Messenger to come after me, whose name is Ahmad.” But when he came to them (the whole of humankind including the later generations of the Children of Israel) with the manifest signs (of his being God’s Messenger), they said: “This (which he preaches and does) is clearly (nothing but) sorcery.”

Açıklama (SY)

Hz. Peygamber (a.s.) bir hadisinde: “Benim adım yerde Muhammed, göklerde ise Ahmed’dir!” buyurur. Bu iki isim de çok övülen mânasında olup mânaları birbirine yakındır. Yuhanna İncîli 14,16 cümlesi, Hz. Îsâ’nın: “Ben de Baba’dan dileyeceğim ve O size başka bir Parakletos verecek!” sözünü nakleder. Bu kelimeyi Hıristiyanlar “teselli edici” diye çevirirler. Bu kelime, Hz. Îsâ’nın yaşadığı çevrenin dili olan Aramîce’de Mawhamana’nın tam Yunanca karşılığı olan Periklitos (çok övülen) isminin bozulmuş şeklidir. (Hz. Îsâ zamanında Yahudiler İbranîce değil, Aramîce konuşurlardı.)

Periklitos ile Parakletos fonetik olarak birbirine yakın olduğundan bazı çevirmenlerin veya sonraki dönemlerdeki kâtiplerin bu iki kelimeyi birbirine karıştırdıkları anlaşılıyor. Müslümanlar burada, Hz. Muhammed (a.s.)’ın müjdelendiğini görürler. 8. asır tarihçilerinden İbn İshak mezkûr İncil cümlesini naklederken “Biriklitus” diye yazmış ve bunun Rumcada “Muhammed” mânasına geldiğini söylemiştir. Kim bilir, muhtemelen onun devrindeki İncillerde Parakletos yerine Periklitos yazılı idi.

Zuhruf 63–65
وَلَمَّا جَۤاءَ ع۪يسٰى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ وَلِاُبَيِّنَ لَكُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي تَخْتَلِفُونَ ف۪يهِۚ فَاتَّقُوا اللهَ وَاَط۪يعُونِ ﴿63﴾
وَلَمَّا
ne zaman ki
جَۤاءَ
gelince
ع۪يسٰى
Îsa
بِالْبَيِّنَاتِ
açık kanıtlarla
قَالَ
dedi ki
قَدْ
elbette
جِئْتُكُمْ
ben size geldim
بِالْحِكْمَةِ
hikmet ile
وَلِاُبَيِّنَ
ve açıklamak için (geldim)
لَكُمْ
size
بَعْضَ
bir kısmını
الَّذ۪ي
şeylerden
تَخْتَلِفُونَ
ayrılığa düştüğünüz
ف۪يهِۚ
onda
فَاتَّقُوا
o halde sakının
اللهَ
Allah'tan
وَاَط۪يعُونِ
ve bana itaat edin
﴿٦٣﴾

63Îsâ, açık açık delillerle onlara gelince: “Ben, size hikmet getirdim, bir de hakkında ayrılığa düştüğünüz bazı şeyleri size açıklamak için geldim. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!

63İsa, (kendisine verdiğimiz apaçık deliller mahiyetinde) mucizelerle geldi ve (halkına) “Ben” dedi, “hiç şüphesiz size hikmetle (iman ve faziletli bir hayatın esaslarıyla) ve hakkında ihtilâf edegeldiğiniz bazı hususları size açıklayayım diye geldim. O halde, Allah’a gönülden saygı duyun, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (Zuhruf, 63)

63When Jesus came with manifest truths (and miracles), he said: “I have come to you with the Wisdom (the truths and essentials of faith and good life), and so that I may make clear to you some of what you differ on (matters that require clarification for your good in both worlds). So keep from disobedience to God in reverence for Him and piety, and obey me.

اِنَّ اللهَ هُوَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۘ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ ﴿64﴾
اِنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
هُوَ
O'dur
رَبّ۪ي
benim Rabbim
وَرَبُّكُمْ
ve sizin Rabbiniz
فَاعْبُدُوهُۘ
O'na ibadet edin
هٰذَا
budur
صِرَاطٌ
yol
مُسْتَق۪يمٌ
doğru
﴿٦٤﴾

64Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir, yalnız O’na ibadet edin. Doğru yol budur” dedi.

64“Şüphesiz ki Allah, O’dur benim de Rabb’im, sizin de Rabb’iniz; o halde O’na ibadet edin. İşte bu, (takip edilmesi gereken) doğru bir yoldur.” (Zuhruf, 64)

64“Surely God is He Who is my Lord as well as your Lord, so worship Him (alone). This is a straight path.”

فَاخْتَلَفَ الْاَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ اَل۪يمٍ ﴿65﴾
فَاخْتَلَفَ
birbirleriyle ihtilafa düştüler
الْاَحْزَابُ
gruplar
مِنْ
—
بَيْنِهِمْۚ
aralarından çıkan
فَوَيْلٌ
vay haline
لِلَّذ۪ينَ
—
ظَلَمُوا
zulmedenlerin
مِنْ
—
عَذَابِ
azabından
يَوْمٍ
bir günün
اَل۪يمٍ
acı
﴿٦٥﴾

65Ondan sonra kendisine mensup birtakım fırkalar aralarında ayrılığa düştüler. Gâyet acı bir günün azabından zalimlerin vay haline!

65Ne var ki (İsa’dan sonra farklı) gruplar ortaya çıktı ve bunlar, (İsa ve öğretileri hakkında) anlaşmazlıklara düştüler. Acı bir günün azabından dolayı vay (onun öğretilerini değiştiren, çarpıtan) zalimlere! (Zuhruf, 65)

65However, parties (that arose and held differing views concerning him and his teachings) fell into disagreement among themselves. Then woe to those who do the greatest wrong (by corrupting his teachings) because of the punishment of a painful Day.

Nisâ 159
وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪ۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَه۪يدًاۚ ﴿159﴾
وَاِنْ
ve andolsun
مِنْ
her biri
اَهْلِ
ehlinin
الْكِتَابِ
Kitap
اِلَّا
ancak
لَيُؤْمِنَنَّ
mutlaka inanacaktır
بِه۪
ona
قَبْلَ
önce
مَوْتِه۪ۚ
ölümünden
وَيَوْمَ
günü de
الْقِيٰمَةِ
kıyamet
يَكُونُ
o olacaktır
عَلَيْهِمْ
onların aleyhine
شَه۪يدًاۚ
şahit
﴿١٥٩﴾

159Ehl-i Kitap’tan hiç kimse yoktur ki, ölmeden ona inanacak olmasın. Kıyamet günü gelince de o, onların aleyhinde şahitlik edecektir.

159Ehl-i Kitap’tan hiç kimse yoktur ki ölümünden önce İsa’ya mutlaka inanacak olmasın. Kıyamet Günü gelince de İsa onların aleyhinde şahitlik yapacaktır. (Nisâ, 159)

159Yet there is none of the People of the Book but will, before the moment of his death, (grasp the truth about Jesus and) believe in him (though that belief will be of no benefit to them then); and on the Day of Resurrection, he will be a witness against them.

Açıklama (SY)

Yahudiler nübüvvetini inkâr ederek ona inanmazken, Hıristiyanlar da onu tanrılaştırarak lâyıkı veçhile inanmazlar. Ama, can vermeden önce onun Allah’ın kulu ve resulü olduğuna inanacaklar, fakat o zamanki iman fayda etmeyecektir.

Mâide 116–118
وَاِذْ قَالَ اللهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللهِۘ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ۤي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۘ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۘ تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَۤا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۘ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ ﴿116﴾
وَاِذْ
ve yine
قَالَ
demişti ki
اللهُ
Allah
يَا
—
ع۪يسَى
Ey Îsa
ابْنَ
oğlu
مَرْيَمَ
Meryem
ءَاَنْتَ
sen mi?
قُلْتَ
dedin
لِلنَّاسِ
insanlara
اتَّخِذُون۪ي
beni edinin
وَاُمِّيَ
ve annemi
اِلٰهَيْنِ
iki ilah
مِنْ
—
دُونِ
başka
اللهِۘ
Allah'tan
قَالَ
dedi ki
سُبْحَانَكَ
Sen münezzehsin
مَا
—
يَكُونُ
değildir
ل۪ۤي
benim (haddime)
اَنْ
—
اَقُولَ
söylemek
مَا
bir şeyi
لَيْسَ
olmayan
ل۪ي
benim için
بِحَقٍّۘ
gerçek
اِنْ
eğer
كُنْتُ
olsaydım
قُلْتُهُ
demiş
فَقَدْ
muhakkak
عَلِمْتَهُۘ
Sen bunu bilirdin
تَعْلَمُ
Sen bilirsin
مَا
olanı
ف۪ي
—
نَفْس۪ي
benim nefsimde
وَلَۤا
ve
اَعْلَمُ
ben bilmem
مَا
olanı
ف۪ي
—
نَفْسِكَۘ
Sen'de
اِنَّكَ
şüphesiz Sen
اَنْتَ
Sen'sin
عَلَّامُ
bilensin
الْغُيُوبِ
gizlileri
﴿١١٦﴾

116Hem Allah Teâlâ: “Ey Meryem oğlu İsa!” Sen mi insanlara ‘Beni ve annemi Allah’tan başka iki tanrı edinin!’ dedin?” diye sorguladığı vakit o şöyle diyecek: “Hâşâ! Sen şerikten ve her noksandan münezzehsin ya Rabbî! Hakkım olmayan bir şeyi söylemem doğru olmaz, bana yakışmaz.” “Hem söylediysem malûmundur elbet! Benim varlığımda olan her şeyi Sen bilirsin, ama ben Sen’in Zatında olanı bilemem. Bütün gaybleri hakkıyla bilen ancak Sen’sin.”

116Yine (rasûllerini toplayıp, onlara “Size nasıl mukabelede bulunuldu?” sorusunu yönelteceği) o gün Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi Allah’tan başka iki ilâh daha edinin!’ dedin?” diye soracak, İsa da şöyle cevap verecektir: “Hâşâ! Sen, ortağı bulunmaktan ve her türlü noksandan münezzehsin Allah’ım! Bana ne oluyor ki hakkım olmayan bir şeyi söylemiş olayım! Hem söylemişsem, malûmundur elbet. Bende ne var ne yoksa Sen hepsini bilirsin; fakat ben Sen’de olanı, Sen’in gizleyip de bana öğretmediğini (böyle bir sorudaki hikmetini de) bilemem. Hiç şüphesiz Sen’sin, ancak Sen’sin bütün gizlileri hakkıyla bilen.” (Mâide, 116)

116And (remember) when God will say: “Jesus, son of Mary, is it you who said to people: ‘Take me and my mother for deities besides God?’” and he will answer: “All-Glorified You are (in that You are absolutely above having a partner, as having any need or deficiency whatever)! It is not for me to say what I had no right to! Had I said it, You would already have known it. You know all that is within my self, whereas I do not know what is within You Self. Surely You, and You alone, have knowledge of the Unseen (of all that lies beyond the reach of any created being’s perception).

مَا قُلْتُ لَهُمْ اِلَّا مَۤا اَمَرْتَن۪ي بِه۪ۤ اَنِ اعْبُدُوا اللهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۚ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَه۪يدًا مَا دُمْتُ ف۪يهِمْۚ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَن۪ي كُنْتَ اَنْتَ الرَّق۪يبَ عَلَيْهِمْۘ وَاَنْتَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ ﴿117﴾
مَا
—
قُلْتُ
ben söylemedim
لَهُمْ
onlara
اِلَّا
başka
مَۤا
şeyden
اَمَرْتَن۪ي
bana emrettiğin
بِه۪ۤ
onu
اَنِ
—
اعْبُدُوا
kulluk edin
اللهَ
Allah'a
رَبّ۪ي
benim Rabbim
وَرَبَّكُمْۚ
ve sizin Rabbiniz olan
وَكُنْتُ
idim
عَلَيْهِمْ
onlar üzerine
شَه۪يدًا
şahit
مَا
—
دُمْتُ
olduğum sürece
ف۪يهِمْۚ
onların içinde
فَلَمَّا
fakat
تَوَفَّيْتَن۪ي
Sen beni vefat ettirince
كُنْتَ
Sen oldun
اَنْتَ
Sen
الرَّق۪يبَ
gözetleyici
عَلَيْهِمْۘ
onları
وَاَنْتَ
ve Sen
عَلٰى
üzerine
كُلِّ
her
شَيْءٍ
şey
شَه۪يدٌ
şahitsin
﴿١١٧﴾

117“Sen ne emrettinse ben onlara, bundan başka bir şey söylemedim. Dediğim hep şu idi: ‘Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.’ Ya Rabbî! Ben aralarında olduğum müddetçe onları gözetiyordum. Fakat vakta ki Sen beni aralarından tutup aldın, onları görüp denetleyen yalnız Sen kaldın. Sen gerçekten her zaman, her şeye hakkıyla şahitsin.

117“Ben, onlara ancak bana emrettiğini söyledim ki o da ‘Benim de sizin de Rabb’iniz olan Allah’a ibadet edin!’ sözüdür. Aralarında bulunduğum sürece onların hallerine, ne durumda bulunduklarına şahittim. Beni vefat ettirip aralarından aldığın zaman üzerlerinde gözetleyici ve durumlarına vâkıf olarak Sen kaldın. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla şahitsin.” (Mâide, 117)

117“I did not say to them except what You commanded me to (say): ‘Worship God, my Lord and your Lord.’ I was a witness over them so long as I remained among them; and when You took me back, You were Yourself the Watcher over them. Indeed, You are Witness over everything.

اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴿118﴾
اِنْ
eğer
تُعَذِّبْهُمْ
onlara azap edersen
فَاِنَّهُمْ
şüphesiz onlar
عِبَادُكَۚ
Sen'in kullarındır
وَاِنْ
ve eğer
تَغْفِرْ
bağışlarsan
لَهُمْ
onları
فَاِنَّكَ
şüphesiz Sen
اَنْتَ
yalnız Sen
الْعَز۪يزُ
Aziz'sin
الْحَك۪يمُ
Hakim'sin
﴿١١٨﴾

118Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, aziz-u hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin.”

118“Eğer onlara azap edersen, ne diyeyim onlar Sen’in kulların. Eğer onları bağışlayacak olursan, yine ne diyeyim, şüphesiz ki Sen, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)sin; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmet bulunan)sın.” (Mâide, 118)

118“If You punish them, they are Your servants; and if You forgive them, You are the All-Glorious with irresistible might, the All-Wise.”

Açıklama (SY)

(116–118) Birçok batılı yazarın iddialarının hilafına, Kur’ân-ı Kerim, Meryem’i teslisin bir unsuru saymaz. Yalnız bu âyette onun tanrılaştırıldığını bildirir. Arabistanda ve Suriye’de İslam’ın zuhurundan önce Meryem’i tanrılaştıran Collyridiens gibi toplulukların bulunduğunu birçok müsteşrikin çalışmaları da göstermiştir. Fakat oraya gitmeye gerek yoktur. Katolik mezhebi Meryem hakkında “Tanrının Annesi” (Theotokos) der, onun da ruh ve bedeni ile göğe yükseldiğini, dünyada hazır ve icraatta bulunduğunu, duaların ona yöneltilmesinin yerinde olduğunu kabul eder. Tevhid konusunda çok titiz olan Kur’ân nazarında bunların tanrılaştırma sayılması pek normaldir.

İncil’in hiçbir yerinde Hz. İsa (a.s.)’ın “Ben Tanrı’yım” şeklinde bir sözü yoktur. Aksine o Allah’ın kulu olmasıyla övünür.

Hz. Muhammed (S.A.V.)

Hz. Muhammed (S.A.V.)

DuhâİnşirahAlâkMüddessirNecmİsrâTevbeEnfâlFetihAhzâbNasr
Âl-i İmrânEnfâlTevbeİsrâAhzâbMuhammedFetihNecmKalemMüzzemmilMüddessirDuhâİnşirahAlâkKevserNasr
Duhâ 1–11
وَالضُّحٰىۙ ﴿1﴾
وَالضُّحٰىۙ
kuşluk vaktine andolsun
﴿١﴾

1Güneşin yükselip en parlak halini aldığı kuşluk vakti hakkı için!

1Yemin olsun güneşin yükselip, parlak haline ulaştığı kuşluk vaktine; (Duhâ, 1)

1By the forenoon,

وَالَّيْلِ اِذَا سَجٰىۙ ﴿2﴾
وَالَّيْلِ
ve geceye andolsun
اِذَا
—
سَجٰىۙ
sükunete eren
﴿٢﴾

2Sükûnete erdiği dem gece hakkı için ki:

2Ve tamamen kararıp, sükûnete erdiği zaman geceye: (Duhâ, 2)

2And the night when it has grown dark and most still,

مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلٰىۘ ﴿3﴾
مَا
—
وَدَّعَكَ
seni bırakmadı
رَبُّكَ
Rabbin
وَمَا
ve
قَلٰىۘ
darılmadı
﴿٣﴾

3Ey Resulüm! Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.

3Ki Rabb’in ne seni terk etti ne de sana darıldı. (Duhâ, 3)

3Your Lord has not forsaken you, nor has He become displeased with you.

Açıklama (SY)

Nübüvvetin başlangıç döneminde, çok az da olsa vahyin kesintiye uğramasına işaret edilmektedir.

وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُوۧلٰىۘ ﴿4﴾
وَلَلْاٰخِرَةُ
ve sonu
خَيْرٌ
hayırlıdır
لَكَ
senin için
مِنَ
—
الْاُوۧلٰىۘ
öncekinden
﴿٤﴾

4Elbette senin için her zaman, işin sonu, başından daha hayırlıdır.

4Şurası bir gerçek ki senin için (sonsuza kadar) bir sonraki an, bir önceki andan, (Âhiret de dünyadan) daha hayırlıdır. (Duhâ, 4)

4Assuredly, what comes after will be better for you than what has gone before.

Açıklama (SY)

Bulunduğun her halin sonu, mesela hayatının başlangıcına nazaran peygamberlik dönemi, nübüvvetin başlangıcında vahyin gelişine nazaran muvakkat kesintisi, vahyin kesilişine nazaran tekrar böyle başlayışı hali, böylece bu sûrenin inişinden sonra, zamanla ulaşacağın her halin ardarda sonu, nihayet ölümden sonra âhiret nimeti, kısacası nübüvvetin başlangıcına nazaran sonrası, hayat ve ölümünde, bulunduğun ve bulunacağın her halin önüne nazaran sonu ve bütün dünyaya nazaran âhiret; senin için, öncesinden daima hayırlıdır. Yani sen daimî bir yükseliş kaydedeceksin.

وَلَسَوْفَ يُعْط۪يكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰىۘ ﴿5﴾
وَلَسَوْفَ
ve yakında
يُعْط۪يكَ
sana verecektir
رَبُّكَ
Rabbin
فَتَرْضٰىۘ
ve sen razı olacaksın
﴿٥﴾

5Elbette Rabbin sana ileride öyle ihsan edecek, ta ki sen de O’ndan ve verdiğinden razı olacaksın.

5Rabb’in sana ihsanda bulundukça bulunacak ve sen O’nun her ihsanında hoşnut olacak, (sana mahsus) rıza mertebesine ereceksin. (Duhâ, 5)

5And assuredly, He will increasingly grant you his favors one after another, and you will be contented.

Açıklama (SY)

Peygamber Efendimize vaad edilen bu hoşnutluk hem dünya hem de âhiret yönündendir. Dünyada: İlahî feyizler, öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini bilme, fetihler ile dini yüceltmek, hakkı ve hayrı yaymada başarı, âhirette ise şefaat-ı uzmâ makamıdır. Bazı zatlara göre, Kur’ân’da en ümit veren âyet budur, zira kendisine ümmet olma şuur ve şerefini taşıyan kimseye şefaatçi olmadıkça Efendimizin razı olacağı düşünülemez.

اَلَمْ يَجِدْكَ يَت۪يمًا فَاٰوٰى۞ ﴿6﴾
اَلَمْ
—
يَجِدْكَ
seni bulmadı mı?
يَت۪يمًا
yetim
فَاٰوٰى۞‏
ve barındırmadı mı?
﴿٦﴾

6Seni yetim bulup barındırmadı mı?

6O, seni bir yetim olarak bulup barındırmadı mı? (Duhâ, 6)

6Did He not find you an orphan and give shelter (to you)?

وَوَجَدَكَ ضَۤالًّا فَهَدٰى۞ ﴿7﴾
وَوَجَدَكَ
ve seni bulmadı mı?
ضَۤالًّا
yitik
فَهَدٰى۞‏
ve yola iletmedi mi?
﴿٧﴾

7Seni dinin hükümlerinden habersiz bulup seçerek dosdoğru yola koymadı mı?

7Ve seni yitik bulup yola ulaştırmadı (ve henüz Kendi elçiliğiyle yönlendirilmemiş bulup, bizzat elçiliğiyle yönlendirmedi) mi? (Duhâ, 7)

7And find you unguided (by God’s Messengership) and guide (you)?

Açıklama (SY)

Hz. Peygamber (a.s.) hayatında hiçbir zaman akıl ve din yönünden sapık olmamıştır. Puta hiç tapmamış, Allah’ın birliğine küçüklüğünden beri inanmıştır. Ahlâk yönünden hep takdir edilmiştir. Fakat Peygamberliğinden önce sırf akıl ile idrâk edilmesi mümkün olmayan hak dini bilmiyordu. Bu dinin hükümlerinden habersizdi.

وَوَجَدَكَ عَۤائِلًا فَاَغْنٰىۘ ﴿8﴾
وَوَجَدَكَ
ve seni bulmadı mı?
عَۤائِلًا
muhtaç
فَاَغْنٰىۘ
yeterli hale getirmedi mi?
﴿٨﴾

8Seni muhtaç bulup ihtiyacını gidermedi mi?

8Ayrıca seni muhtaç bulup da yeterli hale getirmedi mi? (Duhâ, 8)

8And find you in want, and make you self-sufficient?

فَاَمَّا الْيَت۪يمَ فَلَا تَقْهَرْۘ ﴿9﴾
فَاَمَّا
öyleyse
الْيَت۪يمَ
yetimi
فَلَا
sakın
تَقْهَرْۘ
kötü davranma
﴿٩﴾

9Öyle ise, sakın yetimi güçsüz bulup hakkını yeme, sakın onu küçümseyip üzme!

9Öyleyse sen de sakın yetimi güçsüz, kimsesiz görüp, ona kötü davranma; (Duhâ, 9)

9Therefore, do not oppress the orphan;

وَاَمَّا السَّۤائِلَ فَلَا تَنْهَرْۘ ﴿10﴾
وَاَمَّا
ve
السَّۤائِلَ
isteyeni
فَلَا
sakın
تَنْهَرْۘ
azarlama
﴿١٠﴾

10İsteyene de kaba davranma, onu azarlama!

10İsteyeni de azarlayarak kovma. (Duhâ, 10)

10Nor chide and drive away the petitioner.

وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ ﴿11﴾
وَاَمَّا
ve
بِنِعْمَةِ
nimetini
رَبِّكَ
Rabbinin
فَحَدِّثْ
anlat
﴿١١﴾

11Rabbinin nimetlerini ise durmayıp söyle!

11Rabb’inin her türlü nimetini ise şükürle an ve anlat da anlat. (Duhâ, 11)

11And as for the favor of your Lord, proclaim it!

İnşirah 1–8
اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَۙ ﴿1﴾
اَلَمْ
—
نَشْرَحْ
açmadık mı?
لَكَ
senin
صَدْرَكَۙ
göğsünü
﴿١﴾

1Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

1Biz, sana bir rahmet ve nimet olarak göğsünü açıp genişletmedik mi? (İnşirah, 1)

1Have We not expanded for you your breast,

Açıklama (SY)

Mirac gecesi Efendimiz Kâbe’nin yanında iken melekler tarafından göğsünün yarılıp zemzem suyu ile yıkanarak ilim ve hikmetle doldurulmasına işarettir.

وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَۙ ﴿2﴾
وَوَضَعْنَا
ve hafifletmedik mi?
عَنْكَ
senin üzerinden
وِزْرَكَۙ
yükünü
﴿٢﴾

2O ağır yükünü indirmedik mi?

2Ve hafifletmedik mi o çok ağır yükünü, (İnşirah, 2)

2And eased you of the burden,

اَلَّذ۪ۤي اَنْقَضَ ظَهْرَكَۙ ﴿3﴾
اَلَّذ۪ۤي
(o yük) ki
اَنْقَضَ
çatırdatmıştı
ظَهْرَكَۙ
sırtını
﴿٣﴾

3Belini çatırdatan.

3Belini çatır çatır çatırdatan? (İnşirah, 3)

3Which weighed so heavily on your back?

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَۘ ﴿4﴾
وَرَفَعْنَا
ve yüceltmedik mi?
لَكَ
senin
ذِكْرَكَۘ
şanını
﴿٤﴾

4Hem senin şanını yüceltmedik mi?

4Ve yine (vazifen adına ve) tamamen lehine olarak şânını yüceltmedik mi? (İnşirah, 4)

4And (have We not) exalted for you your renown?

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۙ ﴿5﴾
فَاِنَّ
muhakkak (vardır)
مَعَ
beraber
الْعُسْرِ
her güçlükle
يُسْرًاۙ
bir kolaylık
﴿٥﴾

5Demek ki güçlükle beraber kolaylık vardır.

5Demek ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır; (İnşirah, 5)

5Then, surely, with hardship comes ease;

اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۘ ﴿6﴾
اِنَّ
elbette (vardır)
مَعَ
beraber
الْعُسْرِ
her güçlükle
يُسْرًاۘ
bir kolaylık
﴿٦﴾

6Elbette, güçlükle beraber kolaylık vardır!

6Gerçekte, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. (İnşirah, 6)

6Surely, with hardship comes ease.

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ ﴿7﴾
فَاِذَا
zaman
فَرَغْتَ
ayrıldığın
فَانْصَبْۙ
(tekrar) başla
﴿٧﴾

7O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş.

7O halde, bir işten ayrıldığında hemen bir başka işe koyul; (İnşirah, 7)

7Therefore, when you are free (from one task), resume (another task);

وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ ﴿8﴾
وَاِلٰى
ve
رَبِّكَ
Rabbine
فَارْغَبْ
yönel
﴿٨﴾

8Hep Rabbine yönel, O’na yaklaş!

8Ve her ne yaparsan yap, daima Rabb’ine, O’nun rızasına yönel. (İnşirah, 8)

8And seek and strive to please your Lord.

Alâk 1–8
اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ ﴿1﴾
اِقْرَأْ
oku
بِاسْمِ
adıyla
رَبِّكَ
Rabbinin
الَّذ۪ي
—
خَلَقَۚ
yaratan
﴿١﴾

1Yaratan Rabbinin adıyla oku,

1Oku yaratan Rabb’inin adına ve O’nun adıyla! (Alâk, 1)

1Read in and with the Name of your Lord, Who has created –

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ ﴿2﴾
خَلَقَ
O yarattı
الْاِنْسَانَ
insanı
مِنْ
—
عَلَقٍۚ
yapışkan bir hücreden
﴿٢﴾

2İnsanı (rahim cidarına) yapışan bir hücreden yaratan.

2O, insanı rahim duvarına yapışan yapışkan bir hücreden yarattı. (Alâk, 2)

2Created human from a clot clinging (to the wall of the womb).

Açıklama (SY)

Genel olarak müfessirler alaka’nın çoğulu olarak alak kelimesine, “kan pıhtısı görünümünde olan döllenmiş hücre” anlamı verirler. Fakat Elmalılı M. H. Yazır, bu maddî mânadan başka kelimenin bir de: “ruhanî ve manevî olarak “alâka” gibi aşk ve sevgi mânası da olduğunu, dolayısıyla “alak”tan, “rabbanî bir izafetten ibaret olan ruhî ilişiğe kadar, insanın yaratılışının başlangıçlarını kapsayan, hem de okunan metnin ruhî bir sevgi ve alaka ile takip edilmesine bir uyarı ihtiva eden bir mâna düşünmenin mümkün olduğunu” yazar ki, güzel ve dikkate değer bir tefsirdir.

اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُۙ ﴿3﴾
اِقْرَأْ
oku
وَرَبُّكَ
ve Rabbin
الْاَكْرَمُۙ
Ekrem'dir
﴿٣﴾

3Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.

3Oku; Rabb’in sonsuz kerem sahibidir. (Alâk, 3)

3Read, and your Lord is the All-Munificent,

اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ ﴿4﴾
اَلَّذ۪ي
O ki
عَلَّمَ
öğretti
بِالْقَلَمِۙ
kalemle
﴿٤﴾

4Kalemle yazmayı öğretendir.

4(İnsana) Kalemle yazmayı öğretti; (Alâk, 4)

4Who has taught (human) by the pen –

عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۘ ﴿5﴾
عَلَّمَ
öğretti
الْاِنْسَانَ
insana
مَا
şeyi
لَمْ
—
يَعْلَمْۘ
bilmediği
﴿٥﴾

5İnsana bilmediklerini öğretendir.

5İnsana bilmediklerini öğretti. (Alâk, 5)

5Taught human what he did not know.

كَلَّۤا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰىۙ ﴿6﴾
كَلَّۤا
hayır
اِنَّ
şüphesiz
الْاِنْسَانَ
insan
لَيَطْغٰىۙ
tuğyankar kesilir
﴿٦﴾

6Hayır! Rabbinin bunca nimetlerine rağmen kâfir insan azar,

6Ama (O’nun bütün bu nimetlerine rağmen) insan, gerçekten tuğyankâr kesilir, (Alâk, 6)

6No indeed, but (despite all His favors to him), human is unruly and rebels,

اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىۘ ﴿7﴾
اَنْ
için
رَاٰهُ
kendini gördüğü
اسْتَغْنٰىۘ
kendine yeterli
﴿٧﴾

7Kendisini ihtiyaçsız zannetti diye.

7Kendisini (Rabb’isinden bağımsız,) kendisine yeterli görmekle. (Alâk, 7)

7In that he sees himself as self-sufficient, independent (of his Lord).

اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰىۘ ﴿8﴾
اِنَّ
şüphesiz
اِلٰى
—
رَبِّكَ
Rabbinedir
الرُّجْعٰىۘ
dönüş
﴿٨﴾

8Ama dönüş elbette Rabbinedir!

8Oysa gerçek şu ki dönüş Rabb’inedir (ve herkes, O’nun huzurunda hayatının hesabını verecektir). (Alâk, 8)

8But to your Lord surely is the return (when everyone will account for their life).

Müddessir 1–7
يَۤا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُۙ ﴿1﴾
يَۤا
—
اَيُّهَا
Ey
الْمُدَّثِّرُۙ
örtüsüne bürünen
﴿١﴾

1Ey örtüye bürünen! (İnziva arzu eden!)

1Ey Risalet yükü altında (inziva) örtüsüne bürünmüş olan (Rasûl’üm)! (Müddessir, 1)

1O you cloaked one (who has preferred solitude)!

قُمْ فَاَنْذِرْۙ ﴿2﴾
قُمْ
kalk
فَاَنْذِرْۙ
ve uyar
﴿٢﴾

2Ayağa kalk ve insanları uyar!

2Kalk ve uyar! (Müddessir, 2)

2Arise and warn!

وَرَبَّكَ فَكَبِّرْۙ ﴿3﴾
وَرَبَّكَ
ve Rabbini
فَكَبِّرْۙ
büyüklüğünü ilan et
﴿٣﴾

3Rabbinin büyüklüğünü an!

3Ve Rabb’inin eşsiz ve nihayetsiz büyüklüğünü ilan et! (Müddessir, 3)

3And declare your Lord’s (indescribable and incomparable) greatness.

وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْۙ ﴿4﴾
وَثِيَابَكَ
ve elbiseni
فَطَهِّرْۙ
temizle
﴿٤﴾

4Elbiseni tertemiz tut,

4Elbiseni de (her türlü kirden) temizle! (Müddessir, 4)

4And keep your clothing clean!

وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْۙ ﴿5﴾
وَالرُّجْزَ
ve murdar şeyden
فَاهْجُرْۙ
uzak dur
﴿٥﴾

5Maddî manevî kirlerden arın, pis ve murdar olan her şeyden kaçın,

5Pis ve murdar olan her şeyden uzak dur! (Müddessir, 5)

5Keep away from all pollution.

وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُۙ ﴿6﴾
وَلَا
ve
تَمْنُنْ
başa kakma
تَسْتَكْثِرُۙ
verdiğini çok bularak
﴿٦﴾

6Verdiğini çok bularak minnet etme!

6(Bütün bu emirleri yerine getirmeyi) Çok bulup da (Allah’a ve başkalarına) iyilik yaptığını düşünme! (Müddessir, 6)

6Do not consider your fulfillment of these orders as a kindness (to God and people).

وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْۘ ﴿7﴾
وَلِرَبِّكَ
ve Rabbin için
فَاصْبِرْۘ
sabret
﴿٧﴾

7Rabbinin yolunda sabret!

7(Allah’a ve insanlara karşı vazifeni yaparken) Rabb’in için sabret! (Müddessir, 7)

7And for the sake of your Lord be patient (in fulfilling your duty toward God and people).

Necm 1–18
وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰىۙ ﴿1﴾
وَالنَّجْمِ
yıldıza andolsun
اِذَا
zaman
هَوٰىۙ
aşağı kaydığı
﴿١﴾

1Kayan yıldıza yemin olsun ki,

1Batmaya yöneldiği zaman yıldıza andolsun ki, (Necm, 1)

1By the star when it goes down,

Açıklama (SY)

Âyette geçen “hevâ”: düşmek, kaymak, inmek, çıkmak mânalarına gelebilirse de, burada inmek anlamı tercih edilmelidir. Çünkü yıldız kavramı ile, Hz. Peygambere inen melek veya Kur’ân-ı Kerim arasında güçlü bir ilgi kurulmuştur. Bu meleğin veya Kur’ân’ın, yıldız gibi parlak ve ışık verici olduğu anlatılmak istenmiştir. Zira necm’in anlamlarından biri de, “Kur’ân vahyinden bir seferde inen bölüm” dür.

مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰىۚ ﴿2﴾
مَا
—
ضَلَّ
sapmadı
صَاحِبُكُمْ
arkadaşınız
وَمَا
ve
غَوٰىۚ
aldanmadı
﴿٢﴾

2Arkadaşınız (Muhammed) yanılmadı, sapmadı, aldanmadı.

2Arkadaşınız (Muhammed) ne yanıldı ve doğru yoldan saptı ne de aldanıp yanlış bir yol tuttu. (Necm, 2)

2Your Companion (the Messenger) has neither gone astray nor adopted a wrong way (in belief and action).

وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰىۘ ﴿3﴾
وَمَا
ve
يَنْطِقُ
o konuşmaz
عَنِ
—
الْهَوٰىۘ
hevadan
﴿٣﴾

3O kendi heva ve hevesiyle konuşmuyor.

3O, hiçbir zaman heva ve hevesinden konuşmaz; (Necm, 3)

3He does not speak on his own, out of his own desire;

اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰىۙ ﴿4﴾
اِنْ
değildir
هُوَ
o
اِلَّا
başka bir şey
وَحْيٌ
vahiy(den)
يُوحٰىۙ
kendisine vahyedilen
﴿٤﴾

4O, kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir.

4Onun (Din adına size) söyledikleri ancak kendisine vahyolunan vahiyden ibarettir. (Necm, 4)

4That (which he conveys to you) is but a Revelation that is revealed to him.

Açıklama (SY)

“O” zamirinden maksat, birçok müfessire göre Kur’ân’dır. Hz. Peygamber (a.s.)’ın İslâm tebliği, Kur’ân’ı açıklama niteliği taşıyan sözlerinin hepsi vahiy kaynaklıdır.

عَلَّمَهُ شَد۪يدُ الْقُوٰىۙ ﴿5﴾
عَلَّمَهُ
onu öğretti
شَد۪يدُ
güçlü olan
الْقُوٰىۙ
kuvvetleri
﴿٥﴾

5Onu kendisine pek güçlü ve kuvvetli, o üstün akıl ve kemal sahibi olan (melek Cebrail) öğretti.

5(Kur’ân’ı) Ona o pek güçlü ve kuvvetli (Cebrail) öğretti; (Necm, 5)

5One of forceful might (Gabriel) has taught it;

ذُو مِرَّةٍۘ فَاسْتَوٰىۙ ﴿6﴾
ذُو
sahibi
مِرَّةٍۘ
üstün akıl
فَاسْتَوٰىۙ
ve doğruldu
﴿٦﴾

6Melek kendi aslî sûretine girip doğruldu.

6Pek metin, kemal ve üstün melekeler sahibi. O, aslî şekli ve bütün haşmetiyle doğruldu. (Necm, 6)

6One firm, with the ability to penetrate and perfect in spirit, rose with all his splendor

وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰىۘ ﴿7﴾
وَهُوَ
o iken
بِالْاُفُقِ
ufukta
الْاَعْلٰىۘ
yüksek
﴿٧﴾

7İşte o zaman kendisi en yüce ufukta idi.

7O esnada, en yüksek ufukta (ufkun en yüksek noktasında) idi. (Necm, 7)

7When he was in the highest part of the horizon.

ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰىۙ ﴿8﴾
ثُمَّ
sonra
دَنَا
yaklaştı
فَتَدَلّٰىۙ
ve sarktı
﴿٨﴾

8Sonra yaklaştı ve iyice sarktı.

8Sonra aşağı doğru meyletti ve yaklaştı. (Necm, 8)

8Then, he drew near and came close,

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰىۚ ﴿9﴾
فَكَانَ
kaldı
قَابَ
aralığı kadar
قَوْسَيْنِ
iki yay
اَوْ
yahut
اَدْنٰىۚ
daha az
﴿٩﴾

9Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az kaldı.

9Öyle ki arada (yan yana konmuş) iki yay aralığı kadar bir mesafe kaldı hatta daha da az. (Necm, 9)

9So he was (so near that there was left only the distance between) the strings of two bows (put adjacent to each other) or even nearer (than that).

فَاَوْحٰۤى اِلٰى عَبْدِه۪ مَۤا اَوْحٰىۘ ﴿10﴾
فَاَوْحٰۤى
sonra vahyetti
اِلٰى
—
عَبْدِه۪
kuluna
مَۤا
—
اَوْحٰىۘ
vahyettiğini
﴿١٠﴾

10O da kuluna vahyetmek istediği her şeyi vahyetti.

10Ve böylece (Allah’ın) kuluna vahyetmek dilediği her şeyi vahyetti. (Necm, 10)

10And He revealed to His servant what He revealed.

مَا كَذَبَ الْفُؤٰادُ مَا رَاٰى ﴿11﴾
مَا
—
كَذَبَ
yalanlamadı
الْفُؤٰادُ
kalb
مَا
—
رَاٰى
gördüğünü
﴿١١﴾

11Gözlerinin gördüğünü kalbi yalan saymadı.

11Onun (gözleriyle gördüğünü) kalb yalanlamadı. (Necm, 11)

11The heart did not contradict what he saw (with his eyes).

اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى ﴿12﴾
اَفَتُمَارُونَهُ
münakaşa mı ediyorsunuz?
عَلٰى
hakkında
مَا
şey
يَرٰى
onun gördüğü
﴿١٢﴾

12Şimdi siz kalkmış da onun gördükleri hakkında şüphe edip kendisiyle münakaşa mı ediyorsunuz?

12Şimdi siz kalkmış, onun gördükleri konusunda kendisiyle münakaşa mı ediyorsunuz? (Necm, 12)

12Will you then dispute with him concerning what he saw?

وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰىۙ ﴿13﴾
وَلَقَدْ
ve andolsun
رَاٰهُ
onu görmüştü
نَزْلَةً
inişinde
اُخْرٰىۙ
başka bir
﴿١٣﴾

13Onun bir başka inişini görmüştü,

13Onu başka bir (ikinci) inişinde daha gördü, (Necm, 13)

13Assuredly he saw him during a second descent,

عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ﴿14﴾
عِنْدَ
yanında
سِدْرَةِ
Sidretü'l
الْمُنْتَهٰى
Müntehâ'nın
﴿١٤﴾

14Sidretu’l-Münteha'nın yanında.

14Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında. (Necm, 14)

14By the Lote-tree of the utmost boundary;

Açıklama (SY)

(13–14) Hz. Peygamber’in Cibril’i ikinci defa görmesine işarettir. Bu seferinde onu aslî sûretindeki azametiyle görmüştü. Sidretu’l-Münteha, Hz. Peygamber’e miraç gecesinde gösterilen, hilkatin aldığı son şekli gösteren, emir âleminin sonundaki “şeceretu’l-kevn” yani yaratılış ağacı, kâinat ağacıdır. Başka izahlar arasında, en kuvvetlisi bu görünüyor.

عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰىۘ ﴿15﴾
عِنْدَهَا
(ki) onun yanındadır
جَنَّةُ
Cennet'ül (bahçe)
الْمَأْوٰىۘ
Me'vâ (oturulacak)
﴿١٥﴾

15Me’va cenneti de onun yanındadır.

15Onun yanında da Cennetü’l-Me’vâ (Barınma Cenneti) vardır. (Necm, 15)

15Near it is the Garden of Refuge and Dwelling.

اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰىۙ ﴿16﴾
اِذْ
hani
يَغْشَى
sarıyordu
السِّدْرَةَ
Sidre'yi
مَا
—
يَغْشٰىۙ
saran
﴿١٦﴾

16O dem ki Sidre’yi bir feyiz sarıyor, sardıkça sarıyordu...

16O anda Sidre’yi bürüyen (İlâhî feyz), onu sardıkça sarıyordu. (Necm, 16)

16Meanwhile, that was covering the Lote-tree which was covering it.

مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ﴿17﴾
مَا
—
زَاغَ
şaşmadı
الْبَصَرُ
göz(ü)
وَمَا
ve
طَغٰى
aşmadı
﴿١٧﴾

17Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da.

17Rasûl’ün gözü başka yana kaymadı (ki gördüğünü yanlış görmüş olsun); görebileceğinin ötesine yönelmedi (ki bir illüzyon görmüş olsun). (Necm, 17)

17The sight (of the Messenger) did not swerve (so that he looked elsewhere and saw something different), nor did it go wrong (so that he might have seen an illusion).

Açıklama (SY)

Hz. Peygamber (a.s.) Rabbine o kadar yönelmişti ki gök melekûtunda temaşa ettiği sayısız güzellikler onu meşgul etmedi.

لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى ﴿18﴾
لَقَدْ
andolsun
رَاٰى
gördü
مِنْ
bazılarını
اٰيَاتِ
ayetlerinden
رَبِّهِ
Rabbinin
الْكُبْرٰى
en büyük
﴿١٨﴾

18Vallahi gördü, hem de Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü!

18Kesinlikle Rabb’isinin en büyük bazı âyet(ler)ini gördü. (Necm, 18)

18Indeed, he saw one among the greatest signs of His Lord.

İsrâ 1
سُبْحَانَ الَّذ۪ۤي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۘ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ ﴿1﴾
سُبْحَانَ
şanı yücedir
الَّذ۪ۤي
O (Allah) ki
اَسْرٰى
götüren
بِعَبْدِه۪
kulunu
لَيْلًا
gecenin bir vaktinde
مِنَ
—
الْمَسْجِدِ
Mescid-i
الْحَرَامِ
Haram'dan
اِلَى
—
الْمَسْجِدِ
Mescid-i
الْاَقْصَا
Aksa'ya
الَّذ۪ي
öyle ki
بَارَكْنَا
bereketli kıldığımız
حَوْلَهُ
etrafını
لِنُرِيَهُ
kendisine göstermemiz için
مِنْ
bir bölümünü
اٰيَاتِنَاۘ
delillerimizden
اِنَّهُ
gerçekten
هُوَ
O
السَّم۪يعُ
Semi'dir
الْبَص۪يرُ
Basir'dir
﴿١﴾

1Bir gece, kendisine bazı delillerimizi gösterelim diye kulu Muhammed’i, Mescid-i Haramdan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren O Zat'ın şanı ne yücedir! Bütün eksikliklerden uzaktır O! Gerçekten, her şeyi işiten, her şeyi gören O’dur.

1Kulu (Muhammed’i Ulûhiyet ve Rubûbiyet’imizle ilgili) bazı büyük işaret ve delilleri kendisine göstermek için bir gece Mescid-i Haram’dan etrafını bereketlerle donattığımız ve katımızda mübarekliği bulunan Mescid-i Aksâ’ya götüren O şanı yüce Zât, her türlü noksanlıktan, acizlikten ve ihtiyaçtan uzaktır. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (İsrâ, 1)

1All-Glorified is He Who took His servant for a journey by night from the Sacred Mosque to the Farthest Mosque the environs of which We have blessed, so that We might show him some of Our signs (of the truths concerning Our Divinity and Lordship). Surely He is the One Who hears and sees.

Açıklama (SY)

Mescid-i Aksa, Kudüs’teki Beytü’l-Makdisdir. Nitekim İsrâ (mirac) hadisinde Hz. Peygamber (a.s.) “Buraka bindim, Beytü’l-Makdis’e vardım.” buyurmuştur. Efendimiz oradan göğe yükseltildi, nebîler ve meleklerle (aleyhimü’s-selam) görüştü. Cennet ve cehennemi, daha başka işaretleri gördü. Nihayet beş vakit namaz emri ile aynı gece döndü (Daha önce sabah ve yatsı kılınıyordu).

Tevbe 40
اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِي الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللهَ مَعَنَاۚ فَاَنْزَلَ اللهُ سَك۪ينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا السُّفْلٰىۘ وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَاۘ وَاللهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ ﴿40﴾
اِلَّا
eğer
تَنْصُرُوهُ
siz ona yardım etmezseniz
فَقَدْ
iyi bilin ki
نَصَرَهُ
ona yardım etmişti
اللهُ
Allah
اِذْ
hani
اَخْرَجَهُ
(Mekke'den) çıkardıklarında
الَّذ۪ينَ
kimseler
كَفَرُوا
inkâr eden(ler)
ثَانِيَ
ikincisiydi
اثْنَيْنِ
iki kişiden
اِذْ
iken
هُمَا
ikisi
فِي
—
الْغَارِ
mağarada
اِذْ
hani
يَقُولُ
diyordu
لِصَاحِبِه۪
arkadaşına
لَا
—
تَحْزَنْ
tasalanma
اِنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
مَعَنَاۚ
bizimle beraberdir
فَاَنْزَلَ
(İşte o zaman) indirdi
اللهُ
Allah
سَك۪ينَتَهُ
sekinesini
عَلَيْهِ
onun üzerine
وَاَيَّدَهُ
ve onu destekledi
بِجُنُودٍ
ordularla
لَمْ
—
تَرَوْهَا
sizin görmediğiniz
وَجَعَلَ
ve kıldı
كَلِمَةَ
davasını
الَّذ۪ينَ
kimselerin
كَفَرُوا
inanmayan(ların)
السُّفْلٰىۘ
alçak
وَكَلِمَةُ
ve Kelimesi ise
اللهِ
Allah'ın
هِيَ
o
الْعُلْيَاۘ
yüce olandır
وَاللهُ
ve Allah
عَز۪يزٌ
Aziz'dir
حَك۪يمٌ
Hakim'dir
﴿٤٠﴾

40Eğer siz Peygambere yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına: “Hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir” diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).

40Eğer o Peygamber’e yardım etmezseniz, siz de biliyorsunuz ki Allah ona hep yardım etmiştir. Hatırlayın ki o bildiğiniz kâfirler onu Mekke’den çıkarmışlardı da sığındıkları mağarada iki kişiden biri iken, (kendisini takip edenler mağaranın ağzına kadar geldikleri esnada o, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, “Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!” diyordu. Allah, sekînesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) daima onun üzerinde tuttu; onu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin davası ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası ise zaten her zaman yücedir. Allah, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmet bulunan)dır. (Tevbe, 40)

40If you do not help him (the Messenger), yet, for certain, God helped him when those who disbelieve drove him out (of his home during the Hijrah), the second of the two when they were in the cave (with those in pursuit of them having reached the mouth of the cave), and he said to his companion (with utmost trust in God and no worry at all): “Do not grieve. God is surely with us.” Then God sent down His gift of inner peace and reassurance on him, supported him with hosts you could not see, and brought the word (the cause) of the unbelievers utterly low. And God’s word (His cause) is (always and inherently) supreme. God is All-Glorious with irresistible might, All-Wise.

Açıklama (SY)

Hz. Peygamber (a.s.m.)’ın Hz. Ebû Bekir (r.a) ile hicret ettiği sırada, Mekke’nin güneyindeki Sevr mağarasında üç gün kalmalarına işarettir.

Enfâl 17–19
فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللهَ قَتَلَهُمْ۞ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللهَ رَمٰىۚ وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِن۪ينَ مِنْهُ بَلَۤاءً حَسَنًاۘ اِنَّ اللهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ﴿17﴾
فَلَمْ
—
تَقْتُلُوهُمْ
onları siz öldürmediniz
وَلٰكِنَّ
fakat
اللهَ
Allah
قَتَلَهُمْ۞‏
onları öldürdü
وَمَا
—
رَمَيْتَ
sen atmadın
اِذْ
zaman
رَمَيْتَ
attığın
وَلٰكِنَّ
fakat
اللهَ
Allah
رَمٰىۚ
attı
وَلِيُبْلِيَ
imtihan etmek için
الْمُؤْمِن۪ينَ
mü'minleri
مِنْهُ
kendinden
بَلَۤاءً
bir imtihanla
حَسَنًاۘ
güzel
اِنَّ
doğrusu
اللهَ
Allah
سَم۪يعٌ
Semi'dir
عَل۪يمٌ
Alim'dir
﴿١٧﴾

17Siz savaşta onları kendi kuvvetinizle öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. (Ey Resulüm) Attığın vakit sen atmadın, lâkin Allah attı. Ve bunu, Allah müminleri güzel bir imtihana tâbi tutmak için yaptı. Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitir ve bilir.

17Savaşta onları siz gerçekte kendi kuvvetinize dayanarak öldürmediniz; onların canını Allah aldı. (Ey Rasûl’üm, savaşın başında onların yüzüne toprak) Saçtığın zaman da onu (öyle her birinin gözüne girecek şekilde) sen atmadın fakat Allah attı. Ve Allah, mü’minleri böylece neticesi güzel bitecek bir imtihana tâbi tuttu. Şüphesiz ki Allah, (her ne söylerseniz onu) hakkıyla işitir; (her ne yaparsanız ve her ne durumda olursanız onu) hakkıyla bilendir. (Enfâl, 17)

17You (O believers) did not kill them (by yourselves in the battle), but God killed them; and when you (O Messenger) threw (dust at them at the start of the battle), it was not you who threw but God threw. (He did all this) so that He might put the believers to a test by a fair testing from Him (so that they could attain their goal and should know that victory is from God). Surely, God is All-Hearing, All-Knowing.

Açıklama (SY)

İki taraf savaşa başlayınca Hz. Peygamber (a.s.) bir avuç çakıl alıp “yüzleri kurusun!” diye düşman tarafına attı. Her müşriğin gözüne bir avuç çakıl girmiş gibi gözleri ile meşgul olmaya başladılar. Orduları bozulmaya başladı. Savaştan sonra “şöyle kestim, böyle vurdum!” diye övünen Müslümanları irşad için bu hatırlatma yapıldı.

ذٰلِكُمْ وَاَنَّ اللهَ مُوهِنُ كَيْدِ الْكَافِر۪ينَ ﴿18﴾
ذٰلِكُمْ
işte size böyle yaptı
وَاَنَّ
çünkü
اللهَ
Allah
مُوهِنُ
zayıflatır
كَيْدِ
tuzağını
الْكَافِر۪ينَ
kâfirlerin
﴿١٨﴾

18İşte Allah size böyle yaptı. Çünkü Allah kâfirlerin tedbirini zayıflatır.

18İşte Allah, (mü’min olduğunuz için) size böyle muamele ediyor ve hiç şüphesiz Allah, kâfirlerin bütün tuzak ve tedbirlerini işlemez hale getirir. (Enfâl, 18)

18That is (how He treats you) and (let everyone know that) God it is Who undermines the schemes of the unbelievers.

اِنْ تَسْتَفْتِحُوا فَقَدْ جَۤاءَكُمُ الْفَتْحُۚ وَاِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَاِنْ تَعُودُوا نَعُدْۚ وَلَنْ تُغْنِيَ عَنْكُمْ فِئَتُكُمْ شَيْئًا وَلَوْ كَثُرَتْۙ وَاَنَّ اللهَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَ۟ ﴿19﴾
اِنْ
eğer
تَسْتَفْتِحُوا
fetih istiyorsanız
فَقَدْ
işte
جَۤاءَكُمُ
size geldi
الْفَتْحُۚ
zafer
وَاِنْ
eğer
تَنْتَهُوا
vazgeçerseniz
فَهُوَ
bu
خَيْرٌ
iyidir
لَكُمْۚ
sizin için
وَاِنْ
ama yine
تَعُودُوا
dönerseniz
نَعُدْۚ
Biz de döneriz
وَلَنْ
—
تُغْنِيَ
fayda vermez
عَنْكُمْ
size
فِئَتُكُمْ
topluluğunuz
شَيْئًا
hiçbir şey (yarar)
وَلَوْ
şayet
كَثُرَتْۙ
çok da olsa
وَاَنَّ
çünkü
اللهَ
Allah
مَعَ
beraberdir
الْمُؤْمِن۪ينَ۟
mü'minlerle
﴿١٩﴾

19Ey müşrikler! Siz zafer mi istiyordunuz? İşte zafer geldi! Siz müminlere hücumdan vazgeçerseniz bu, sizin için daha iyi olur; yok döner yine savaşa başlarsanız, Biz de başlarız! Askeriniz çok da olsa size hiç fayda vermez, çünkü Allah müminlerle beraberdir.

19(Ey küfredenler,) Zaferi kim kazanırsa haklı taraf odur diyerek, Allah’ın hükmünü vermesini istiyordunuz; işte beklediğiniz zafer ve hüküm geldi. Artık mü’minlere düşmanlıktan vazgeçerseniz, bu sizin için hayırlı olur; yok, yeniden düşmanlığa dönerseniz, Biz de geçen savaşta nasıl davranmışsak yine öyle davranırız. Bilin ki sayıca ne kadar çok olursa olsun büyük bir topluluk halinde bulunmanızın size vereceği hiçbir fayda yoktur. Çünkü Allah, mü’minlerle beraberdir. (Enfâl, 19)

19If you (O unbelievers) sought a judgment (through battle to see which party is in the right), then surely a judgment has come to you. If you cease (hostilities towards the believers), it is what will be to your good. But if you revert (to hostilities), We will also revert (to what We did to you in that battle). And never will your being a great host be of any avail to you, however numerous it be, and (let everyone know) that God is with the believers.

Fetih 1–3
اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًاۙ ﴿1﴾
اِنَّا
elbette Biz
فَتَحْنَا
açtık (fetih verdik)
لَكَ
sana
فَتْحًا
bir zafer
مُب۪ينًاۙ
apaçık
﴿١﴾

1Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik.

1Hiç kuşkusuz Biz sana (başka zaferlere açılacak bir kapı olarak) apaçık bir zafer ihsan ettik. (Fetih, 1)

1We have surely granted you a manifest victory (which is a door to further victories),

Açıklama (SY)

Bu fetih, Hudeybiye anlaşmasıdır. Müslümanların bir kısmı bunun zafer olacağı konusunu iyi anlayamadıkları için Hz. Peygambere: “Ya Resulallah bu zafer midir?” diye sorunca, O yemin ederek zafer olduğunu bildirmişti. Fakat uzun zaman geçmeden, bu konuda kimsenin tereddüdü kalmadı. Abdullah İbn Mes’ud gibi bazı ashabdan, şu söz nakledilmiştir: “Halk Mekke’nin fethine zafer diyor, halbuki biz asıl zafer olarak Hudeybiye anlaşmasını kabul ediyoruz.” (Buharî). Tâbiin imamlarından Zührî der ki: “İslâm tarihinde Hudeybiye zaferinden önceki hiçbir fetih, onun kadar büyük değildir. (...) Bundan sonraki iki yıl içinde İslâm’a girenlerin sayısı, o zamana kadar (19 yıl boyunca) Müslüman olanlarınkine ulaştı, hatta onu da geçti.” (Buharî Şerhi Fethu’l-Barî; İbn Hişam)

لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًاۙ ﴿2﴾
لِيَغْفِرَ
ki bağışlasın (diye)
لَكَ
senin
اللهُ
Allah
مَا
ne varsa
تَقَدَّمَ
geçmiş
مِنْ
—
ذَنْبِكَ
günahlarından
وَمَا
ve ne varsa
تَاَخَّرَ
gelecek (günahlarından)
وَيُتِمَّ
ve tamamlasın (diye)
نِعْمَتَهُ
nimetini
عَلَيْكَ
sana olan
وَيَهْدِيَكَ
ve seni iletsin (diye)
صِرَاطًا
bir yola
مُسْتَق۪يمًاۙ
dosdoğru
﴿٢﴾

2Bu da Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve in’amı tamamlaması, seni dosdoğru yola hidâyet etmesi,

2Ki Allah geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın ve seni (O’nun rızasına ve ebedî saadete götürecek olan) dosdoğru bir yolda sabit kılsın; (Fetih, 2)

2That God may forgive you (O Messenger) your lapses of the past and those to follow, and complete His favor on you, and guide you (to steadfastness) on a straight path (leading to God’s being pleased with You and eternal happiness);

وَيَنْصُرَكَ اللهُ نَصْرًا عَز۪يزًا ﴿3﴾
وَيَنْصُرَكَ
ve sana yardım etsin (diye)
اللهُ
Allah
نَصْرًا
bir zafer
عَز۪يزًا
şerefli
﴿٣﴾

3Ve sana şanlı bir zafer vermesi içindir.

3Ayrıca, sana çok önemli, şerefli ve büyük bir zafer ihsan buyursun – (Fetih, 3)

3And that God may help you to a glorious, mighty achievement –

Ahzâb 40
مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَۤا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۘ وَكَانَ اللهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمًا۟ ﴿40﴾
مَا
—
كَانَ
değildir
مُحَمَّدٌ
Muhammed
اَبَۤا
babası
اَحَدٍ
birinin
مِنْ
—
رِجَالِكُمْ
sizin erkeklerinizden
وَلٰكِنْ
fakat
رَسُولَ
Resulüdür
اللهِ
Allah'ın
وَخَاتَمَ
ve sonuncusudur
النَّبِيّ۪نَۘ
peygamberlerin
وَكَانَ
ve
اللهُ
Allah
بِكُلِّ
her
شَيْءٍ
şeyi
عَل۪يمًا۟
bilendir
﴿٤٠﴾

40Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir, lâkin Allah’ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir.

40Muhammed, sizden hiçbir erkeğin babası değildir; O, Allah’ın Rasûlü’dür ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilir. (Ahzâb, 40)

40(O believers, know that) Muhammad is not the father of any man among you, but he is the Messenger of God and the Seal of the Prophets. God has full knowledge of everything.

Nasr 1–3
اِذَا جَۤاءَ نَصْرُ اللهِ وَالْفَتْحُۙ ﴿1﴾
اِذَا
zaman
جَۤاءَ
geldiği
نَصْرُ
yardımı
اللهِ
Allah'ın
وَالْفَتْحُۙ
ve zafer
﴿١﴾

1Allah’ın yardım ve zaferi geldiği zaman,

1Allah’ın yardımı ve (başka zaferlere kapı açan) zafer geldiği zaman, (Nasr, 1)

1When God’s help comes and victory (which is a door to further victories),

وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ ف۪ي د۪ينِ اللهِ اَفْوَاجًاۙ ﴿2﴾
وَرَاَيْتَ
ve gördüğün (zaman)
النَّاسَ
insanların
يَدْخُلُونَ
girdiklerini
ف۪ي
—
د۪ينِ
dinine
اللهِ
Allah'ın
اَفْوَاجًاۙ
kafile kafile
﴿٢﴾

2Ve insanların kafile kafile Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman,

2Ve insanların kafile kafile Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün: (Nasr, 2)

2And you see people entering God’s Religion in throngs,

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُۘ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا ﴿3﴾
فَسَبِّحْ
o halde tesbih et
بِحَمْدِ
hamd ile
رَبِّكَ
Rabbini
وَاسْتَغْفِرْهُۘ
ve O'ndan mağfiret dile
اِنَّهُ
çünkü O
كَانَ
—
تَوَّابًا
Tevvab'dır
﴿٣﴾

3Rabbine hamd ile tesbih et ve O’ndan af dile. Çünkü O tevvabdır, tövbeleri çok kabul eder.

3Bilhassa o zaman Rabb’ini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağfiretle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir. (Nasr, 3)

3Then glorify your Lord with His praise, and ask Him for forgiveness; for He surely is One Who returns repentance with liberal forgiveness and additional reward.

Açıklama (SY)

Yüce Allah, Peygamberimizi günahtan korumuştur. Onun istiğfar etmesi, insanlara istiğfar etmenin ne kadar gerekli olduğunu ders vermesi, ümmetinin günahları için Allah’tan af dilemesi ve devamlı manevî terakkî halinde olması itibarıyla, son durumuna göre bir önceki makamını eksik bulması ve nadiren daha evlâ olanı terk etmesi yönlerinden olmuştur.

Tevbe 128–129
لَقَدْ جَۤاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌۘ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُۧفٌ رَح۪يمٌ ﴿128﴾
لَقَدْ
andolsun
جَۤاءَكُمْ
size gelmiştir
رَسُولٌ
bir Resul
مِنْ
—
اَنْفُسِكُمْ
içinizden
عَز۪يزٌۘ
ağır gelen
عَلَيْهِ
ona
مَا
—
عَنِتُّمْ
sıkıntıya uğramanız
حَر۪يصٌ
düşkün
عَلَيْكُمْ
size
بِالْمُؤْمِن۪ينَ
mü'minlere
رَؤُۧفٌ
şefkatli
رَح۪يمٌ
merhametlidir
﴿١٢٨﴾

128Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.

128Size kendi aranızdan, (bizzat içinizde doğup büyümüş) bir Rasûl geldi: (Bırakın azaba düçar ve müstahak olmanızı,) Bir sıkıntıya bile uğramanız onun yüreğine oturur; size çok düşkün olup üzerinize titrer; mü’minlere karşı son derece şefkatli ve son derece merhametlidir. (Tevbe, 128)

128There has come to you (O people) a Messenger from among yourselves; extremely grievous to him is your suffering, full of concern for you is he, and for the believers full of pity and compassion.

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللهُۘ لَۤا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ ﴿129﴾
فَاِنْ
eğer
تَوَلَّوْا
yüz çevirirlerse
فَقُلْ
de ki
حَسْبِيَ
bana yeter
اللهُۘ
Allah
لَۤا
yoktur
اِلٰهَ
ilah
اِلَّا
başka
هُوَۘ
O'ndan
عَلَيْهِ
O'na
تَوَكَّلْتُ
dayandım
وَهُوَ
ve O
رَبُّ
Rabbidir
الْعَرْشِ
Arş'ın
الْعَظ۪يمِ
büyük
﴿١٢٩﴾

129Buna rağmen aldırmaz, yüz çevirirlerse, ey Resulüm de ki: “Allah bana yeter. O’ndan başka tanrı yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.”

129(Ey Rasûl’üm! Sen böyle onların üzerine titrerken) Onlar hâlâ senden ve yolundan yüz çevirecek olurlarsa de ki: “Bana (yardımcı ve destekçi olarak) Allah kâfidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben O’na dayandım, O’na güvendim ve O, (bütün kâinatın, bütün varlıkların idare merkezi olan) Büyük Arş’ın Rabbi (bütün kâinatın mutlak Sultanı, bütün varlıkların yegâne sığınağı, besleyip yaşatanı, koruyup gözetenidir).” (Tevbe, 129)

129Still, if they turn away from you (O Messenger), say: “God is sufficient for me; there is no deity but He. In Him have I put my trust, and He is the Lord of the Supreme Throne (as the absolute Ruler and Sustainer of the universe and all creation, Who maintains and protects it).”

Diğer Kıssalar

13 bölüm

Hz. Âdem’in İki Oğlu (Hâbil ve Kâbil)

Hz. Âdem’in İki Oğlu (Hâbil ve Kâbil)

Mâide
Mâide
Mâide 27–32
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ ابْنَيْ اٰدَمَ بِالْحَقِّۢ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِۘ قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَۘ قَالَ اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللهُ مِنَ الْمُتَّق۪ينَ ﴿27﴾
وَاتْلُ
oku
عَلَيْهِمْ
onlara
نَبَاَ
haberini
ابْنَيْ
iki oğlunun
اٰدَمَ
Adem
بِالْحَقِّۢ
gerçek olarak
اِذْ
hani
قَرَّبَا
takdim etmişlerdi
قُرْبَانًا
birer kurban
فَتُقُبِّلَ
kabul edilmiş
مِنْ
—
اَحَدِهِمَا
birinden
وَلَمْ
—
يُتَقَبَّلْ
kabul edilmemişti
مِنَ
—
الْاٰخَرِۘ
diğerinden
قَالَ
demişti
لَاَقْتُلَنَّكَۘ
seni öldüreceğim
قَالَ
dedi
اِنَّمَا
sadece
يَتَقَبَّلُ
kabul eder
اللهُ
Allah
مِنَ
—
الْمُتَّق۪ينَ
muttakilerden
﴿٢٧﴾

27Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim” dedi. O da: “Allah, ancak muttakilerden kabul buyurur” dedi.

27(Ey Rasûl’üm!) Onlara Âdem’in iki oğlunun yaşadığı önemli ve ders verici hadiseyi anlat: Birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine), “Öldüreceğim seni!” dedi. Kardeşi ise şöyle mukabelede bulundu: “Allah, ancak kalbi O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten sakınanlardan kabûl buyurur.” (Mâide, 27)

27Narrate to them (O Messenger) in truth the exemplary experience of the two sons of Adam, when they each offered a sacrifice, and it was accepted from one of them, and not accepted from the other. “I will surely kill you,” said (he whose sacrifice was not accepted). “God accepts only from the sincere and truly pious,” said the other.

لَئِنْ بَسَطْتَ اِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَن۪ي مَۤا اَنَاۨ بِبَاسِطٍ يَدِيَ اِلَيْكَ لِاَقْتُلَكَۚ اِنّ۪ۤي اَخَافُ اللهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ ﴿28﴾
لَئِنْ
andolsun eğer
بَسَطْتَ
sen uzatırsan
اِلَيَّ
bana
يَدَكَ
elini
لِتَقْتُلَن۪ي
beni öldürmek için
مَۤا
—
اَنَاۨ
ben
بِبَاسِطٍ
uzatmam
يَدِيَ
elimi
اِلَيْكَ
sana
لِاَقْتُلَكَۚ
seni öldürmek için
اِنّ۪ۤي
çünkü ben
اَخَافُ
korkarım
اللهَ
Allah'tan
رَبَّ
Rabbi
الْعَالَم۪ينَ
alemlerin
﴿٢٨﴾

28“Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”

28“Sen beni öldürmek için elini uzatsan da ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.” (Mâide, 28)

28“Yet if you stretch out your hand against me to kill me, I will not stretch out my hand against you to kill you. Surely I fear God, the Lord of the worlds.

اِنّ۪ۤي اُر۪يدُ اَنْ تَبُۤواَ بِاِثْم۪ي وَاِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِۚ وَذٰلِكَ جَزٰۤؤُا الظَّالِم۪ينَۚ ﴿29﴾
اِنّ۪ۤي
ben
اُر۪يدُ
isterim ki
اَنْ
—
تَبُۤواَ
sen yüklenip
بِاِثْم۪ي
benim günahımı
وَاِثْمِكَ
ve kendi günahını
فَتَكُونَ
olasın
مِنْ
—
اَصْحَابِ
halkından
النَّارِۚ
ateş
وَذٰلِكَ
ve budur
جَزٰۤؤُا
cezası
الظَّالِم۪ينَۚ
zalimlerin
﴿٢٩﴾

29“Ben isterim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!”

29“Ben, (seni öldürmek için) elimi uzatıp da asla günaha girmek, böylece hem kendi günahımı hem de senin günahını yüklenmek istemem; bu bakımdan dikkat et, bütün günahı sen yükleneceksin ve sonunda Ateş’in ehlinden olacaksın. Çünkü budur zalimlerin cezası.” (Mâide, 29)

29“(In refusing to fight you, and in remembering to fear God) I desire indeed (to warn you) that you will bear the burden of my sin (were I to take part in fighting you) and your own sin (for seeking to kill me), and so you will be among the companions of the Fire. For that is the recompense of wrongdoers.”

Açıklama (SY)

(27–29) Hz. Âdem (a.s.)’ın iki oğlunun kıssası, Hz. Muhammed (a.s.)’ın çağdaşı bazı Yahudilerin suikast girişimlerini kınama gayesini de gütmüş olabilir. Benzerlik vecihlerinden en kuvvetlisi kıskançlıktır. Kabil Habil’i çekemediği gibi, o Yahudiler de Hz. Muhammed (a.s.) ile ashabını çekemiyorlar, dîni önderliğin onlara geçmesini hazmedemiyorlardı.

فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخ۪يهِ فَقَتَلَهُ فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ ﴿30﴾
فَطَوَّعَتْ
sevk etti
لَهُ
onu
نَفْسُهُ
nefsi
قَتْلَ
öldürmeye
اَخ۪يهِ
kardeşini
فَقَتَلَهُ
ve onu öldürdü
فَاَصْبَحَ
böylece oldu
مِنَ
—
الْخَاسِر۪ينَ
kaybedenlerden
﴿٣٠﴾

30Nefsi, onu kardeşini öldürmeye itti. O da onu öldürüp ziyan edenlerden oldu.

30(Bu sözler, diğerinin ders almak yerine hırsını kamçıladı da) Nefsi onu kardeşini öldürmeye sevk etti ve nihayet o da kalktı kardeşini öldürdü; böyle yapmakla kaybedip gidenlerden oldu. (Mâide, 30)

30(This warning served only to fuel the other’s passion:) His carnal, evil-commanding soul prompted him to kill his brother, and he killed him, thus becoming among the losers.

فَبَعَثَ اللهُ غُرَابًا يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَار۪ي سَوْاَةَ اَخ۪يهِۘ قَالَ يَا وَيْلَتٰۤى اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخ۪يۚ فَاَصْبَحَ مِنَ النَّادِم۪ينَۚۛ ﴿31﴾
فَبَعَثَ
derken gönderdi
اللهُ
Allah
غُرَابًا
bir karga
يَبْحَثُ
eşeleyen
فِي
—
الْاَرْضِ
yeri
لِيُرِيَهُ
ona göstermek için
كَيْفَ
nasıl
يُوَار۪ي
gömeceğini
سَوْاَةَ
cesedini
اَخ۪يهِۘ
kardeşinin
قَالَ
dedi
يَا
—
وَيْلَتٰۤى
yazık bana
اَعَجَزْتُ
aciz miyim
اَنْ
—
اَكُونَ
ben olmaya
مِثْلَ
gibi
هٰذَا
şu
الْغُرَابِ
karga
فَاُوَارِيَ
gömmekten
سَوْاَةَ
cesedini
اَخ۪يۚ
kardeşimin
فَاَصْبَحَ
ve oldu
مِنَ
—
النَّادِم۪ينَۚۛ
pişman olanlardan
﴿٣١﴾

31Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstermesi için yeri eşen bir karga gönderdi. “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar bile olup da kardeşimin cesedini örtemedim!” dedi ve pişmanlığa düşenlerden oldu.

31Allah (ona ne yapacağını bilemediği) kardeşinin cesedini nasıl ortadan kaldıracağını göstermek için bir karga gönderdi: Onun yeri eşip de (oraya bir şey gömüp üstünü örttüğünü görünce), “Vah bana, ben şu kargadan daha bilgisiz, daha mı âcizim ki kardeşimin cesedini nasıl ortadan kaldıracağımı bilemedim?!” diye dövündü; hüsran ve haybete düştü. (Mâide, 31)

31(He did not know what to do with the dead body of his brother.) Then God sent forth a raven, scratching in the earth, to show him how he might cover the corpse of his brother. (So seeing) he cried: “Oh, alas for me! Am I then unable even to be like this raven, and so find a way to cover the corpse of my brother?” And he became distraught with remorse.

Açıklama (SY)

Tevrat’ta Kabil’in cesedi gömme işinden bahsedilmez.

مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَۚۛ كَتَبْنَا عَلٰى بَن۪ۤي اِسْرَۤاء۪يلَ اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًاۘ وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَۤا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًاۘ وَلَقَدْ جَۤاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِۘ ثُمَّ اِنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِي الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ ﴿32﴾
مِنْ
—
اَجْلِ
sebeple
ذٰلِكَۚۛ
işte bu
كَتَبْنَا
koyduk
عَلٰى
üzerine
بَن۪ۤي
oğullarına
اِسْرَۤاء۪يلَ
İsrail
اَنَّهُ
şüphesiz
مَنْ
kim
قَتَلَ
öldürürse
نَفْسًا
bir canı
بِغَيْرِ
olmaksızın
نَفْسٍ
bir cana karşılık
اَوْ
ya da
فَسَادٍ
bozgunculuğa karşı
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
فَكَاَنَّمَا
sanki gibidir
قَتَلَ
öldürmüş
النَّاسَ
insanları
جَم۪يعًاۘ
bütün
وَمَنْ
ve kim de
اَحْيَاهَا
onun hayatını kurtarırsa
فَكَاَنَّمَۤا
gibi olur
اَحْيَا
hayatını kurtarmış
النَّاسَ
insanları
جَم۪يعًاۘ
bütün
وَلَقَدْ
ve andolsun
جَۤاءَتْهُمْ
onlara getirdiler
رُسُلُنَا
resullerimiz
بِالْبَيِّنَاتِۘ
açık deliller
ثُمَّ
ama
اِنَّ
muhakkak
كَث۪يرًا
çoğu
مِنْهُمْ
onlardan
بَعْدَ
sonra da
ذٰلِكَ
bundan
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
لَمُسْرِفُونَ
aşırı gidenlerdir
﴿٣٢﴾

32İşte bundan dolayı İsrailoğullarına kitapta şunu bildirdik: Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur. Şüphesiz ki resullerimiz onlara açık âyetler ve deliller getirmişlerdi. Ne var ki onların çoğu bütün bunlardan sonra, hâlâ yeryüzünde fesat ve cinâyette aşırı gitmektedirler.

32İşte bundan dolayıdır ki (bütün insanlığı kapsamına alan umumî bir kaide olarak) İsrail Oğulları için şu hükmü koyduk: “Kim, meşrû çerçevede (ve meşrû otorite eliyle) başka bir can karşılığı (kısas) veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarma cezası olmaksızın bir cana kıyarsa, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir hayatı kurtarırsa, sanki bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir. Onlara (böylesi hüküm ve ölçüleri tebliğ etmeleri için) rasûllerimiz, apaçık gerçekler (ve rasûl olduklarını gösteren) gün gibi aşikâr deliller ve mucizelerle geldiler. Ne var ki bütün bunlardan sonra içlerinden pek çoğu hâlâ yeryüzünde taşkınlık yapıp durmaktadır. (Mâide, 32)

32It is because of this that We ordained for (all humankind, but particularly for) the Children of Israel: He who kills a soul unless it be (in legal punishment) for murder or for causing disorder and corruption on the earth will be as if he had killed all humankind; and he who saves a life will be as if he had saved the lives of all humankind. Assuredly, there came to them Our Messengers (one after the other) with clear proofs of the truth (so that they might be revived both individually and as a people). Then (in spite of all this), many of them go on committing excesses on the earth.

Açıklama (SY)

Bu âyet insan hayatının kutsallığını vurgulayan en mükemmel bir beyandır. Hayatın korunması için, her bir kişi, başkasının hayatının kutsallığını kabul edip onu korumaya çalışmalıdır.

Bu hüküm mevcut Tevrat’ta yer almaz. Ama onun tefsiri olan Mişna’da (Sanhedrin, IV/5): “İsrail’den tek bir kişiyi öldüren, tüm ırkı öldürmüş gibi cezalandırılacaktır” tarzında yer alır (Diyanet, Kur’an Yolu).

Kârûn

Kârûn

Kasas
KasasAnkebûtMü’min
Kasas 76–82
اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْ۞ وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَۤا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُۤواُ بِالْعُصْبَةِ اُۨولِي الْقُوَّةِ۠ اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ ﴿76﴾
اِنَّ
elbette
قَارُونَ
Karun
كَانَ
idi
مِنْ
—
قَوْمِ
kavminden
مُوسٰى
Musa'nın
فَبَغٰى
zorba kesildi
عَلَيْهِمْ۞‏
onlara karşı
وَاٰتَيْنَاهُ
ve ona vermiştik
مِنَ
—
الْكُنُوزِ
hazinelerden
مَۤا
ki
اِنَّ
muhakkak
مَفَاتِحَهُ
onun anahtarları
لَتَنُۤواُ
zor taşırdı
بِالْعُصْبَةِ
bir topluluğa
اُۨولِي
sahibi
الْقُوَّةِ۠
kuvvet
اِذْ
hani
قَالَ
demişti ki
لَهُ
ona
قَوْمُهُ
kavmi
لَا
—
تَفْرَحْ
şımarma
اِنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
لَا
—
يُحِبُّ
sevmez
الْفَرِح۪ينَ
şımarıkları
﴿٧٦﴾

76Yoldan sapanlardan biri olan Karun da Mûsa’nın kavminden olup onlara karşı böbürlenerek zulmetmişti. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki o hazinelerin anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir bölük zor taşırdı. Halkı ona: “Servetine güvenip şımarma, böbürlenme! Zira Allah böbürlenenleri sevmez!” demişti.

76(Dünya geçimliği ve onu koruma kaygısı iman etmelerine engel olanlar için büyük bir ibrettir ki) Kârûn, Musa’nın kavmindendi; fakat (servet ve güçlerine dayanarak, başkalarının da iman etmesini engellemeye çalışanlar gibi Firavun’la işbirliği yapıp) onlar üzerinde bir zorba kesildi. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki anahtarlarını bile güçlü-kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı. Halkı (içinde bazıları) kendisine, “Servetinle gururlanıp şımarma. Muhakkak ki Allah, şımaranları sevmez!” diye ikazda bulunurdu. (Kasas, 76)

76Qārūn (Korah) was one of Moses’ people, but he betrayed and oppressed them. We had granted him such great treasures that their very keys alone were too heavy a burden for a company of strong people. Even his people warned him: “Do not exult in your wealth; surely God does not love those who exult.

وَابْتَغِ ف۪يمَۤا اٰتٰيكَ اللهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَاَحْسِنْ كَمَۤا اَحْسَنَ اللهُ اِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْاَرْضِۘ اِنَّ اللهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ ﴿77﴾
وَابْتَغِ
ve kazanmaya çalış
ف۪يمَۤا
içinde
اٰتٰيكَ
sana verdiği
اللهُ
Allah'ın
الدَّارَ
yurdunu
الْاٰخِرَةَ
ahiret
وَلَا
ve
تَنْسَ
unutma
نَص۪يبَكَ
nasibini
مِنَ
—
الدُّنْيَا
dünyadan
وَاَحْسِنْ
ve iyilik et
كَمَۤا
gibi
اَحْسَنَ
iyilik ettiği
اللهُ
Allah'ın
اِلَيْكَ
sana
وَلَا
ve
تَبْغِ
isteme
الْفَسَادَ
bozgunculuk
فِي
—
الْاَرْضِۘ
yeryüzünde
اِنَّ
çünkü
اللهَ
Allah
لَا
—
يُحِبُّ
sevmez
الْمُفْسِد۪ينَ
bozguncuları
﴿٧٧﴾

77“Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma (ihtiyacına yetecek kadarını sakla)! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et, sakın ülkede nizamı bozma peşinde olma! Çünkü Allah bozguncuları sevmez.”

77“Allah’ın sana ihsan buyurduğu bu servetle Âhiret yurdunu kazanmaya çalış; dünyadan da (O’nun sana takdir buyurduğu) nasibini unutma. Allah sana nasıl böylesine büyük bir ihsanda bulunmuşsa, sen de başkalarına iyilikte bulun ve ülkede bozgunculuk çıkarma peşinde olma. Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas, 77)

77“But seek, by means of what God has granted you, the abode of the Hereafter (by spending in alms and other good causes), without forgetting your share (which God has appointed) in this world. Do good to others as God has done good to you (out of His pure grace). Do not seek corruption and mischief in the land, for God does not love those who cause corruption and make mischief.”

قَالَ اِنَّمَۤا اُوۧت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ عِنْد۪يۘ اَوَلَمْ يَعْلَمْ اَنَّ اللهَ قَدْ اَهْلَكَ مِنْ قَبْلِه۪ مِنَ الْقُرُونِ مَنْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَاَكْثَرُ جَمْعًاۘ وَلَا يُسْئَلُ عَنْ ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ ﴿78﴾
قَالَ
dedi ki
اِنَّمَۤا
şüphesiz
اُوۧت۪يتُهُ
o bana verildi
عَلٰى
sayesinde
عِلْمٍ
bir bilgi
عِنْد۪يۘ
bende bulunan
اَوَلَمْ
—
يَعْلَمْ
bilmedi mi ki
اَنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
قَدْ
elbette
اَهْلَكَ
helak etmiştir
مِنْ
—
قَبْلِه۪
kendisinden önce
مِنَ
—
الْقُرُونِ
nesillerden
مَنْ
nicelerini
هُوَ
o
اَشَدُّ
daha güçlü
مِنْهُ
kendisinden
قُوَّةً
kuvvet bakımından
وَاَكْثَرُ
ve daha çok
جَمْعًاۘ
cemaati bulunan
وَلَا
ve
يُسْئَلُ
sorulmaz
عَنْ
—
ذُنُوبِهِمُ
günahlarından
الْمُجْرِمُونَ
suçlulara
﴿٧٨﴾

78Karun “Ben bu servete sadece ilmim ve becerim sayesinde kavuştum!” dedi. Peki şunu da bilmiyor muydu ki Allah, daha önce kendisinden daha güçlü ve serveti daha fazla olan nice nesilleri helâk etmişti? Ama suç işlemeyi meslek edinen sicillilere artık suçları hakkında soru sorulmaz.

78Kârûn, (“Niye ki?”) dedi: “Bu servet bana verilmişse, sahip olduğum bir bilgi sebebiyle verilmiştir.” Acaba bilmiyor muydu ki Allah ondan önce yaşayıp gitmiş nesiller içinde (onun gibi düşünüp davranan fakat) ondan daha güçlü ve daha büyük servet sahibi kimseleri helâk etmiştir? Hayatları günah hasadından ibaret suçlulara (helâk edilmeden önce) savunma hak ve imkânı da tanınmaz. (Kasas, 78)

78He said: “All this has been given to me only by virtue of a certain knowledge that I have.” Did he not know that God had destroyed among the generations before him men who were greater than him in power, and greater in wealth amassed? In fact, the criminals committed to accumulating sin are not asked about their sins (before they are destroyed so that they can defend themselves).

فَخَرَجَ عَلٰى قَوْمِه۪ ف۪ي ز۪ينَتِه۪ۘ قَالَ الَّذ۪ينَ يُر۪يدُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَۤا اُوۧتِيَ قَارُونُۙ اِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظ۪يمٍ ﴿79﴾
فَخَرَجَ
(Karun) çıktı
عَلٰى
karşısına
قَوْمِه۪
halkının
ف۪ي
içinde
ز۪ينَتِه۪ۘ
şatafatı
قَالَ
dedi(ler)
الَّذ۪ينَ
kimseler
يُر۪يدُونَ
dileyenler
الْحَيٰوةَ
hayatını
الدُّنْيَا
dünya
يَا
—
لَيْتَ
keşke
لَنَا
bize verilseydi
مِثْلَ
bir benzeri
مَۤا
şeyin
اُوۧتِيَ
verilen
قَارُونُۙ
Karun'a
اِنَّهُ
gerçekten onun
لَذُو
vardır
حَظٍّ
şansı
عَظ۪يمٍ
büyük
﴿٧٩﴾

79Karun bir gün, yine bütün ihtişam ve şatafatıyla halkının karşısına çıktı. Dünya hayatına çok düşkün olanlar: “Keşke bizim de Karun’unki gibi servetimiz olsaydı. Adamın amma da şansı varmış, keyfine diyecek yok!” dediler.

79Kârûn, halkının karşısına bütün şatafat ve debdebesiyle çıktı. Dünya hayatını dileyenler, “Keşke” diyorlardı, “bizim de Kârûn’a verilen servet gibi servetimiz olsaydı! Adam ne kadar da talihliymiş!” (Kasas, 79)

79(Korah) showed off before his people in all his pomp. Those who cared only for the life of this world said: “Ah, if we but had the like of what Korah has been given! Indeed he is one of tremendous good fortune!”

وَقَالَ الَّذ۪ينَ اُوۧتُوا الْعِلْمَ وَيْلَكُمْ ثَوَابُ اللهِ خَيْرٌ لِمَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًاۚ وَلَا يُلَقّٰيهَۤا اِلَّا الصَّابِرُونَ ﴿80﴾
وَقَالَ
ve dedi(ler)
الَّذ۪ينَ
olanlar
اُوۧتُوا
verilmiş
الْعِلْمَ
ilim
وَيْلَكُمْ
yazık size
ثَوَابُ
mükafatı
اللهِ
Allah'ın
خَيْرٌ
daha hayırlıdır
لِمَنْ
kimse için
اٰمَنَ
iman eden
وَعَمِلَ
ve yapan
صَالِحًاۚ
salih amel
وَلَا
ve
يُلَقّٰيهَۤا
buna kavuşturulmaz
اِلَّا
başkası
الصَّابِرُونَ
sabredenlerden
﴿٨٠﴾

80Âhirete dair ilimden nasibi olanlar ise: “Yazıklar olsun size! Bu dünyalıkların böylesine peşine düşmeye değer mi? Oysa iman edip yararlı işler yapanlara Allah’ın cennette hazırladığı mükâfat elbette daha hayırlıdır. Buna da ancak sabredenler nail olur” derler.

80Fakat kendilerine gerçeğin ilmi verilmiş olanlar, “Yazıklar olsun size!” dediler. “İman edip doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik işler yapanlar için Allah’ın hazırlamış olduğu mükâfat, çok daha hayırlıdır. Ama ona kavuşturulacak olanlar ancak (dünyada musibetler ayrıca nefis ve şeytanın günaha teşvikleri ve şehvetler karşısında; ilim, güç ve servet gibi nimetleri Allah yolunda kullanma hususunda, Allah’a itaatte, bir de Allah yolunda hizmette) gerekli sabrı gösterebilenlerdir.” (Kasas, 80)

80But those who had been granted (true) knowledge said: “Woe to you! God’s reward for any who believes and does good, righteous deeds is better by far. But none save the patient (who persevere through adversities, and in obedience to God and avoidance of sins) can ever attain to it.”

فَخَسَفْنَا بِه۪ وَبِدَارِهِ الْاَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ۠ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِر۪ينَ ﴿81﴾
فَخَسَفْنَا
yerin dibine geçirdik
بِه۪
onu
وَبِدَارِهِ
ve sarayını
الْاَرْضَ
yere
فَمَا
—
كَانَ
olmadı
لَهُ
onun
مِنْ
hiçbir
فِئَةٍ
topluluğu
يَنْصُرُونَهُ
ona yardım edecek
مِنْ
—
دُونِ
karşı
اللهِ۠
Allah'a
وَمَا
ve
كَانَ
değildi
مِنَ
—
الْمُنْتَصِر۪ينَ
kendini kurtaranlardan
﴿٨١﴾

81Derken Biz onu da sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip, onu kurtarabildi, ne de kendi kendisini savunabildi.

81Neticede Kârûn’u da sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah’a karşı ne kendisine yardım edebilecek bir ekip bulabildi ne de (sahip olduğu serveti ve adamlarıyla) kendi kendisine bir yardımı dokundu. (Kasas, 81)

81Then We caused the earth to swallow him and his dwelling. There was then no host to help him against God, nor (for all his possessions) was he himself able to come to his own aid.

وَاَصْبَحَ الَّذ۪ينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْاَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَاَنَّ اللهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَۤاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُۚ لَوْلَۤا اَنْ مَنَّ اللهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَاۘ وَيْكَاَنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ۟ ﴿82﴾
وَاَصْبَحَ
ve başladılar
الَّذ۪ينَ
kimseler
تَمَنَّوْا
düşleyenler
مَكَانَهُ
onun yerinde olmayı
بِالْاَمْسِ
dün
يَقُولُونَ
demeye
وَيْكَاَنَّ
vay demek ki
اللهَ
Allah
يَبْسُطُ
bollaştırıyor
الرِّزْقَ
rızkı
لِمَنْ
kimseye
يَشَۤاءُ
dilediği
مِنْ
—
عِبَادِه۪
kullarından
وَيَقْدِرُۚ
ve kısıyor
لَوْلَۤا
olmasaydı
اَنْ
—
مَنَّ
lütfetmesi
اللهُ
Allah'ın
عَلَيْنَا
bize
لَخَسَفَ
yere batırırdı
بِنَاۘ
bizi de
وَيْكَاَنَّهُ
demek ki gerçekten
لَا
—
يُفْلِحُ
iflah olmaz
الْكَافِرُونَ۟
kâfirler
﴿٨٢﴾

82Daha dün onun yerinde olmaya can atanlar bu sabah şöyle dediler: “Vah bize! Meğer Allah dilediği kimsenin rızkını bol bol verir, dilediğinin rızkını kısarmış! Şâyet Allah bize lütfedip korumasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vah vah! Demek ki gerçekten kâfirler iflah olmazmış!”

82Daha dün onun yerinde olmayı düşleyenler, “Aman Allah’ım!” dediler: “Meğer ki Allah, rızkı kullarından dilediğine bol verir, dilediğine ise kısar ve ölçülü verirmiş. Allah bize lütfuyla muamele etmemiş olsaydı, bizi de çoktan yerin dibine geçirmişti. Demek ki kâfirler gerçekten felâh bulmazmış.” (Kasas, 82)

82And on the morrow, those who had longed to be in his place the day before began to say: “Woe to us! (We had forgotten that) God enlarges provision for whom He wills of His servants, and straitens it (for whom He wills). Had God not been gracious to us, He would have made us too swallowed up. Woe to us! (for we had forgotten that) the unbelievers do not prosper.”

Cumartesi Yasağı (Ashâbü’s-Sebt)

Cumartesi Yasağı (Ashâbü’s-Sebt)

A’râf
BakaraNisâA’râfNahl
A’râf 163–166
وَسْئَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعًا وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ ﴿163﴾
وَسْئَلْهُمْ
onlara sor
عَنِ
—
الْقَرْيَةِ
kent halkının durumundan
الَّت۪ي
öyle ki
كَانَتْ
bulunan
حَاضِرَةَ
kıyısında
الْبَحْرِۢ
deniz
اِذْ
hani
يَعْدُونَ
onlar (yasağı) çiğniyorlardı
فِي
—
السَّبْتِ
cumartesine
اِذْ
—
تَأْت۪يهِمْ
onlara gelirdi
ح۪يتَانُهُمْ
balıkları
يَوْمَ
günü
سَبْتِهِمْ
cumartesi
شُرَّعًا
akın akın
وَيَوْمَ
gün ise
لَا
—
يَسْبِتُونَۙ
cumartesi dışındaki
لَا
—
تَأْت۪يهِمْۚ
gelmezlerdi
كَذٰلِكَ
böylece
نَبْلُوهُمْ
Biz onları sınıyorduk
بِمَا
ötürü
كَانُوا
—
يَفْسُقُونَ
fasıklık etmelerinden
﴿١٦٣﴾

163Bir de onlara o deniz kıyısında bulunan şehir halkının başına gelenleri sor. Hani onlar sebt (cumartesi) gününün hükmüne saygısızlık edip Allah’ın koyduğu sınırı çiğniyorlardı. Şöyle ki: Sebt gününün hükmünü gözettiklerinde balıklar yanlarına akın akın geliyordu; sebt gününün hükmüne riâyet etmedikleri gün ise gelmiyordu. İşte fâsıklıkları, yoldan çıkmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk.

163(Ey Rasûl’üm!) Onlara bir de deniz kenarındaki o beldede ne olup bittiğini sor. Hani oranın ahalisi, Sebt (Cumartesi) Günü için Allah’ın koyduğu yasağı açıkça çiğniyorlardı: Sebt Günü’nün hükmünü gözettiklerinde balıklar sahile akın akın geliyor, Sebt’in hükmüne uymadıkları gün ise gelmiyorlardı. Kendileri için konan hükümleri açıktan çiğneyip durmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk. (A’râf, 163)

163Ask them about the township that was by the sea: how its people were violating the Sabbath when their fish came swimming to them on the day of their Sabbath, but on the day they did not keep Sabbath, they did not come to them. Thus did We test them as they were transgressing (all bounds).

Açıklama (SY)

Bu şehrin, Akabe limanına yakın Eyle şehri olduğu genellikle kabul edilir. Bu sahil şehri Hz. Süleyman’ın Kızıldeniz’deki donanmasının merkezi idi. Âyette bildirilen bu olay, Yahudilerin ne dinî, ne de tarihî kitaplarında yer almıyor. Medine Yahudileri tarafından bilindiği kesindir. Zira onlar birçok konuda Peygamberimize itirazları ile meşhur oldukları halde, bu hususta hiçbir itirazları olmamıştır.

وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا۽ۙ اللهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَد۪يدًاۘ قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ ﴿164﴾
وَاِذْ
artık
قَالَتْ
dedi
اُمَّةٌ
bir topluluk
مِنْهُمْ
içlerinden
لِمَ
niçin?
تَعِظُونَ
öğüt veriyorsunuz
قَوْمًا۽ۙ
bir kavme
اللهُ
Allah'ın
مُهْلِكُهُمْ
helak edeceği
اَوْ
yahut
مُعَذِّبُهُمْ
azap edeceği
عَذَابًا
bir azapla
شَد۪يدًاۘ
şiddetli
قَالُوا
dediler ki
مَعْذِرَةً
mazeret için
اِلٰى
—
رَبِّكُمْ
Rabbinize
وَلَعَلَّهُمْ
ve belki
يَتَّقُونَ
sakınırlar (diye)
﴿١٦٤﴾

164Hani onlardan bir cemaat: “Allah’ın yerle bir edeceği veya şiddetli bir felaket göndereceği bu kimselere ne diye boşuna öğüt verip duruyorsunuz?” demişti. O salih kişiler de: “Rabbinize mazeret arz edebilmek için! Bir de ne bilirsiniz, olur ki Allah’a karşı gelmekten nihâyet sakınırlar ümidiyle öğüt veriyoruz.” diye cevap verdiler.

164İçlerinde bazıları, diğerlerini yaptıklarından vazgeçirmeye çalışanlara, “Belli ki Allah’ın helâk edeceği veya çok şiddetli bir şekilde cezalandıracağı bir topluluğa ne diye öğüt verip duruyorsunuz?” diyor, onlar da “Hem Rabb’inize karşı (ma’rufu yayıp münkere mâni olma sorumluluğumuz açısından) bir mazeretimiz olsun hem de bir de bakarsınız gittikleri yolun neticesini görüp, Allah’a bu ölçüde karşı gelmekten sakınırlar diye!” şeklinde cevap veriyorlardı. (A’râf, 164)

164And when a community of people among them asked (others who tried to restrain the Sabbath-breakers): “Why do you preach to a people whom God will destroy or punish with a severe punishment?” They said: “So as to have an excuse before your Lord and so that they might keep from such disobedience in reverence for God.”

فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ۤ اَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّۤوءِ وَاَخَذْنَا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَئ۪يسٍ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ ﴿165﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
نَسُوا
kulak ardı ettiler
مَا
şeyi
ذُكِّرُوا
hatırlatılan
بِه۪ۤ
kendilerine
اَنْجَيْنَا
Biz de kurtardık
الَّذ۪ينَ
kimseleri
يَنْهَوْنَ
önlemeye çalışan(ları)
عَنِ
—
السُّۤوءِ
kötülükten
وَاَخَذْنَا
ve derdest ettik
الَّذ۪ينَ
kimseleri
ظَلَمُوا
zulmeden(leri)
بِعَذَابٍ
bir azap ile
بَئ۪يسٍ
şiddetli
بِمَا
yüzünden
كَانُوا
—
يَفْسُقُونَ
fasıklık etmeleri
﴿١٦٥﴾

165Kendilerine verilen öğütleri ve uyarıları kulak ardı edip onları bir tarafa bırakınca, içlerinden kötülükleri önlemeye çalışanları kurtarıp o zalimleri fâsıklıkları yüzünden şiddetli bir azaba uğrattık.

165Derken, kendilerine yapılan bütün hatırlatmaları ve verilen öğütleri tamamen kulak ardı ettiler. Biz de kötülükleri önlemeye çalışanları kurtarıp, zulmü hayat tarzı haline getirenleri açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü derdest ettik ve şiddetli bir azapla kıvrandırdık. (A’râf, 165)

165Then, when they became heedless of all that they had been reminded of, We saved those who had tried to prevent the evil-doing, and seized the others who had been doing wrong with an evil punishment for their transgressions.

فَلَمَّا عَتَوْا عَنْ مَا نُهُوا عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئ۪ينَ ﴿166﴾
فَلَمَّا
ne zaman ki
عَتَوْا
serkeşlik ettiler
عَنْ
—
مَا
şeylerden
نُهُوا
yasak kılınan
عَنْهُ
kendilerine
قُلْنَا
dedik
لَهُمْ
onlara
كُونُوا
olun
قِرَدَةً
maymunlar
خَاسِئ۪ينَ
aşağılık
﴿١٦٦﴾

166Şöyle ki: Onlar serkeşlik edip yasakları çiğnemekte ısrar edince onlara: “Hor ve hakir maymunlar haline gelin!” diye emrettik.

166Serkeşlik edip, yapmaları yasaklanan fiilleri işlemeyi ısrarla sürdürünce de onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik. (A’râf, 166)

166Then, when they disdainfully persisted in doing what they had been forbidden to do, We said to them: “Be apes, miserably slinking and rejected!”

Açıklama (SY)

(165–166) Şiddetli azabın, maymuna çevirme olduğu, yani bunun daha önceki cümleyi tekid ettiği söylenmiştir. Meal buna göredir.

Hz. Lokmân’ın Oğluna Öğütleri

Hz. Lokmân’ın Oğluna Öğütleri

Lokmân
Lokmân
Lokmân 12–19
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا لُقْمٰنَ الْحِكْمَةَ اَنِ اشْكُرْ لِلهِۘ وَمَنْ يَشْكُرْ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ ﴿12﴾
وَلَقَدْ
ve andolsun
اٰتَيْنَا
Biz verdik
لُقْمٰنَ
Lokman'a
الْحِكْمَةَ
hikmet
اَنِ
için
اشْكُرْ
şükretmesi
لِلهِۘ
Allah'a
وَمَنْ
ve kim
يَشْكُرْ
şükrederse
فَاِنَّمَا
şüphesiz
يَشْكُرُ
şükreder
لِنَفْسِه۪ۚ
kendisi için
وَمَنْ
ve kim
كَفَرَ
inkâr ederse
فَاِنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
غَنِيٌّ
Gani'dir
حَم۪يدٌ
Hamid'dir
﴿١٢﴾

12Biz Lokman'a “Allah’a şükret” diye hikmet verdik. Kim şükrederse kendisi için şükreder. Kim nankörlük ederse bilsin ki Allah müstağnidir, hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.

12Doğrusu Biz Lokman’a hikmet verdik ve “(Bu nimetimiz için) Allah’a şükret!” diye buyurduk. Kim şükrederse ancak kendisi, kendi iyiliği için şükreder. Kim de nankörlük yaparsa, muhakkak ki Allah, Ğaniyy (mutlak servet sahibi, dolayısıyla kullarının şükründen mutlak müstağnî)dir; Hamîd (bütün ihtiyaçlarınızı gideren Rabb’iniz olarak, şükretseniz de şükretmeseniz de hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır). (Lokmân, 12)

12We surely granted wisdom to Luqmān, and said: “Give thanks to God.” Whoever gives thanks to God, gives thanks but for (the good of) his own soul; and whoever is ungrateful, surely God is the All-Wealthy and Self-Sufficient (absolutely independent of the whole creation), All-Praiseworthy.

وَاِذْ قَالَ لُقْمٰنُ لِابْنِه۪ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللهِۘ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ ﴿13﴾
وَاِذْ
ve hani
قَالَ
demişti ki
لُقْمٰنُ
Lokman
لِابْنِه۪
oğluna
وَهُوَ
o
يَعِظُهُ
nasihat ederken
يَا
—
بُنَيَّ
oğulcuğum
لَا
asla
تُشْرِكْ
ortak koşma
بِاللهِۘ
Allah'a
اِنَّ
çünkü
الشِّرْكَ
ortak koşmak
لَظُلْمٌ
bir zulümdür
عَظ۪يمٌ
büyük
﴿١٣﴾

13Hani Lokman oğluna nasihat ederken: “Evladım!” dedi, “sakın Allah’a ortak koşma! Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.”

13Lokman, (hikmete dâhil olarak,) oğluna tavsiyelerde bulundu ve şöyle dedi: “Oğulcuğum! Allah’a hiçbir şekilde şirk koşma; bil ki şirk, çok büyük, dehşetli bir zulümdür.” (Lokmân, 13)

13(Remember) when Luqman said to his son by way of advice and instruction: “My dear son! Do not associate partners with God. Surely associating partners with God is indeed a tremendous wrong.”

وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِۚ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ وَهْنًا عَلٰى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ ف۪ي عَامَيْنِ اَنِ اشْكُرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيْكَۘ اِلَيَّ الْمَص۪يرُ ﴿14﴾
وَوَصَّيْنَا
ve Biz emrettik
الْاِنْسَانَ
insana
بِوَالِدَيْهِۚ
ana babasını
حَمَلَتْهُ
onu taşımıştır
اُمُّهُ
annesi
وَهْنًا
zahmet
عَلٰى
üstüne
وَهْنٍ
zahmet
وَفِصَالُهُ
ve onun sütten kesilmesi
ف۪ي
içindedir
عَامَيْنِ
iki yıl
اَنِ
ki
اشْكُرْ
şükret
ل۪ي
Bana
وَلِوَالِدَيْكَۘ
ve anana-babana
اِلَيَّ
banadır
الْمَص۪يرُ
dönüş
﴿١٤﴾

14Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira, annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: “Hem Bana, hem de annene, babana şükret; unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.”

14(Nasıl nimetleri dolayısıyla Allah’a şükretmek gerekiyorsa, bunun gibi) Biz, insana, annesi–babası hakkında (onlara mümkün olan en iyi şekilde ve Allah’ın kendisini sürekli olarak gördüğünün şuuru içinde davranmasını) emrettik. Annesi, onu zahmet zahmet üstüne ve gittikçe takatsiz kalacak şekilde karnında taşımış ve onun sütten ayrılması da iki yıl almıştır. (Ey insan! Seni yokluk karanlığından varlık nûruna çıkaran olarak) Bana ve (buna vesile olan) annene–babana şükret. Sonunda Bana dönecek (ve yaptıklarının hesabını verecek)sin. (Lokmân, 14)

14We have enjoined on human in respect with his parents: his mother bore him in strain upon strain, and his weaning was in two years. (So, O human,) be thankful to Me and to your parents. To Me is the final homecoming.

وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلٰۤى اَنْ تُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفًاۘ وَاتَّبِعْ سَب۪يلَ مَنْ اَنَابَ اِلَيَّۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿15﴾
وَاِنْ
ve eğer
جَاهَدَاكَ
seni zorlarlarsa
عَلٰۤى
için
اَنْ
—
تُشْرِكَ
ortak koşman
ب۪ي
Bana
مَا
bir şeyi
لَيْسَ
olmayan
لَكَ
senin
بِه۪
hakkında
عِلْمٌ
bilgin
فَلَا
asla
تُطِعْهُمَا
onlara itaat etme
وَصَاحِبْهُمَا
ve onlarla geçin
فِي
—
الدُّنْيَا
dünyada
مَعْرُوفًاۘ
iyilikle
وَاتَّبِعْ
ve uy
سَب۪يلَ
yoluna
مَنْ
kimsenin
اَنَابَ
yönelen
اِلَيَّۚ
Bana
ثُمَّ
sonra
اِلَيَّ
banadır
مَرْجِعُكُمْ
dönüşünüz
فَاُنَبِّئُكُمْ
size haber vereceğim
بِمَا
şeyleri
كُنْتُمْ
olduklarınız
تَعْمَلُونَ
yapıyor(sunuz)
﴿١٥﴾

15“Eğer onlar, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmayan şeyi Bana ortak sayman için seni zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.”

15“Eğer annen–baban, Ben’den başkasının ilâh olamayacağı konusundaki kesin bilgine zıt olarak bâtılı taklitle herhangi bir şeyi Bana şirk koşman (ortak tanıman) için seni zorlayacak olurlarsa, bu hususta onlara itaat etme; fakat dünyada gerektiği ölçüde onlara sahip çık, onlarla iyi geçin. (Her işinde) bütün gönlüyle Bana yönelmiş, sürekli Ben’im rızamı arayan insanların yolunu izle. Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben de dünyada yaptığınız her şeyi bir bir önünüze serecek ve sizi onlardan sorguya çekeceğim.” (Lokmân, 15)

15But if they strive with you to make you associate with Me something of which you certainly have no knowledge (and which is absolutely contrary to the Knowledge), do not obey them. Even then, treat them with kindness and due consideration in respect of (the life of) this world. Follow the way of him who has turned to Me with utmost sincerity and committed himself to seeking My approval. Then, (O all human beings,) to Me is your return, and then I will make you understand all that you were doing (and call you to account).

Açıklama (SY)

“Kendileriyle iyi geçin, mâkul bir tarzda onlara sahip çık!” demek "günaha iştirâk etmeksizin İslâm’ın razı olacağı iyilik ve insanlığın gerektireceği şekilde beraberlerinde bulun!" anlamına gelir. Meselâ; anne ve babanın yemek, içmek, giyinmek gibi ihtiyaçlarını düzene koymak, eziyet etmemek, ağır söylememek, hastalıklarını tedavi ettirmek, vefatlarında defnetmek gibi dünyaya ait yardımlarda bulunmak gibi.

يَا بُنَيَّ اِنَّهَۤا اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ ف۪ي صَخْرَةٍ اَوْ فِي السَّمٰوَاتِ اَوْ فِي الْاَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللهُۘ اِنَّ اللهَ لَط۪يفٌ خَب۪يرٌ ﴿16﴾
يَا
—
بُنَيَّ
oğulcuğum
اِنَّهَۤا
o
اِنْ
eğer
تَكُ
bir şey olsa
مِثْقَالَ
ağırlığınca
حَبَّةٍ
tanesi
مِنْ
—
خَرْدَلٍ
hardal
فَتَكُنْ
ve bulunsa
ف۪ي
—
صَخْرَةٍ
bir kayanın içinde
اَوْ
veya
فِي
—
السَّمٰوَاتِ
göklerde
اَوْ
veya
فِي
—
الْاَرْضِ
yerde
يَأْتِ
mutlaka getirir
بِهَا
onu
اللهُۘ
Allah
اِنَّ
çünkü
اللهَ
Allah
لَط۪يفٌ
Latif'tir
خَب۪يرٌ
Habir'dir
﴿١٦﴾

16Evladım, yapılan iş; bir hardal tanesi kadar küçük olsa, bir kayanın içinde saklı da olsa, yahut göklerin veya yerin herhangi bir noktasında bile bulunsa, mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latîf, öyle habîrdir (ilmi gizliliklere pek kolay bir tarzda nüfuz eder).

16“Oğulcuğum! Gerçek şu ki iyi–kötü yapılan herhangi bir iş, bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bir kayanın içinde veya göklerde ya da yerin herhangi bir noktasında saklı da bulunsa, yine de Allah onu ortaya çıkarır (ve hakkında insanı sorguya çeker, mükâfat veya cezasını verir). Allah Latîf’tir (hiçbir şey O’dan gizli kalmaz); Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar)dır.” (Lokmân, 16)

16“My dear son! Whether good or evil, if a deed should have the weight of only a mustard-seed, and though it be kept hidden in a rock, in the heavens or in the earth, God brings it to light (for judgment). Surely God is All-Subtle (penetrating to the most minute dimensions of all things), All-Aware.

يَا بُنَيَّ اَقِمِ الصَّلٰوةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلٰى مَۤا اَصَابَكَۘ اِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِۚ ﴿17﴾
يَا
—
بُنَيَّ
oğulcuğum
اَقِمِ
hakkıyla eda et
الصَّلٰوةَ
namazı
وَأْمُرْ
ve tavsiye et
بِالْمَعْرُوفِ
iyiliği
وَانْهَ
ve önle
عَنِ
—
الْمُنْكَرِ
kötülükten
وَاصْبِرْ
ve sabret
عَلٰى
başına
مَۤا
ne
اَصَابَكَۘ
geldiyse
اِنَّ
çünkü
ذٰلِكَ
bunlar
مِنْ
—
عَزْمِ
yapılması gereken
الْاُمُورِۚ
işlerdendir
﴿١٧﴾

17Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

17“Oğulcuğum! Namazı bütün şartlarına riayet ederek, aksatmadan ve vaktinde kıl, iyiliği tavsiye et ve yay, kötülükleri önlemeye çalış ve başına her ne gelirse sabret! Bunların her biri azim ve sebat isteyen ama kıymeti pek büyük işlerdendir.” (Lokmân, 17)

17“My dear son! Establish the Prayer in conformity with its conditions, enjoin and promote what is right and good and forbid and try to prevent the evil, and bear patiently whatever may befall you. Surely (all of) that is among greatly meritorious things requiring great resolution to fulfill.

وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحًاۘ اِنَّ اللهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۚ ﴿18﴾
وَلَا
asla
تُصَعِّرْ
çevirme
خَدَّكَ
yüzünü
لِلنَّاسِ
insanlardan
وَلَا
ve
تَمْشِ
yürüme
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
مَرَحًاۘ
kibirlenerek
اِنَّ
zira
اللهَ
Allah
لَا
—
يُحِبُّ
sevmez
كُلَّ
hepsini
مُخْتَالٍ
kendini beğenenleri
فَخُورٍۚ
övünenleri
﴿١٨﴾

18Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme, yerde çalımlı çalımlı yürüme! Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.

18“Kibir ve başkalarını küçümseme içinde yüzünü insanlardan çevirme ve yeryüzünde çalım satarak yürüme (gururlu ve kibirli davranma)! Allah, kibirle kasılan, kendini beğenmiş ve kendini övüp duran hiç kimseyi sevmez.” (Lokmân, 18)

18“Do not turn your face from people in scornful pride, nor move on earth haughtily. Surely God does not love anyone proud and boastful.

وَاقْصِدْ ف۪ي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَۘ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَم۪يرِ۟ ﴿19﴾
وَاقْصِدْ
ve ölçülü ol
ف۪ي
—
مَشْيِكَ
yürüyüşünde
وَاغْضُضْ
ve ayarla
مِنْ
—
صَوْتِكَۘ
sesini
اِنَّ
çünkü
اَنْكَرَ
en beğenilmeyeni
الْاَصْوَاتِ
seslerin
لَصَوْتُ
sesidir
الْحَم۪يرِ۟
eşeklerin
﴿١٩﴾

19Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.

19“Yürüyüşünde, davranışlarında ölçülü ve mutedil ol; konuşurken de sesini ayarla. Unutma ki seslerin en beğenilmeyeni, (avazı çıktığınca bağıran) merkebin sesidir.” (Lokmân, 19)

19“Be modest in your bearing, and subdue your voice. For certain the most repugnant of voices is braying of donkeys.”

Harap Kasabaya Uğrayan Kişi (Üzeyr)

Harap Kasabaya Uğrayan Kişi (Üzeyr)

Bakara
Bakara
Bakara 259
اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْي۪ هٰذِهِ اللهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۘ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۘ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۘ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًاۘ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ﴿259﴾
اَوْ
yahut
كَالَّذ۪ي
şu kimse gibi ki
مَرَّ
uğramıştı
عَلٰى
—
قَرْيَةٍ
bir beldeye
وَهِيَ
o (kasaba)
خَاوِيَةٌ
ıpıssız
عَلٰى
üstüne
عُرُوشِهَاۚ
çatıları
قَالَ
dedi ki
اَنّٰى
nasıl
يُحْي۪
diriltecek
هٰذِهِ
bunu
اللهُ
Allah
بَعْدَ
sonra
مَوْتِهَاۚ
öldükten
فَاَمَاتَهُ
kendisini öldürüp
اللهُ
Allah (da)
مِائَةَ
yüz
عَامٍ
sene
ثُمَّ
sonra
بَعَثَهُۘ
diriltti
قَالَ
dedi
كَمْ
ne kadar
لَبِثْتَۘ
kaldın
قَالَ
dedi
لَبِثْتُ
kaldım
يَوْمًا
bir gün
اَوْ
ya da
بَعْضَ
birazı (kadar)
يَوْمٍۘ
bir günün
قَالَ
(Allah) dedi
بَلْ
bilakis
لَبِثْتَ
kaldın
مِائَةَ
yüz
عَامٍ
yıl
فَانْظُرْ
bak
اِلٰى
—
طَعَامِكَ
yiyeceğine
وَشَرَابِكَ
ve içeceğine
لَمْ
—
يَتَسَنَّهْۚ
bozulmamış
وَانْظُرْ
ve bak
اِلٰى
—
حِمَارِكَ
merkebine
وَلِنَجْعَلَكَ
seni kılalım diye
اٰيَةً
bir delil
لِلنَّاسِ
insanlar için
وَانْظُرْ
ve bak
اِلَى
—
الْعِظَامِ
kemiklere
كَيْفَ
nasıl
نُنْشِزُهَا
onları birbiri üstüne koyuyor
ثُمَّ
sonra
نَكْسُوهَا
onlara giydiriyoruz
لَحْمًاۘ
et
فَلَمَّا
ne zaman ki
تَبَيَّنَ
açıkça belli olunca
لَهُۙ
ona
قَالَ
dedi ki
اَعْلَمُ
biliyorum ki
اَنَّ
şüphesiz
اللهَ
Allah
عَلٰى
—
كُلِّ
her
شَيْءٍ
şeye
قَد۪يرٌ
kadirdir
﴿٢٥٩﴾

259Yahut şu kimsenin hali gibi ki o bir şehre uğramıştı. Şehrin binaları çökmüş, ıpıssız yatıyordu. “Allah burayı bu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl boyunca öldürüp sonra diriltti. “Ölü vaziyette ne kadar kaldın?” diye sorunca o: “Bir gün veya daha az” diye cevap verdi. Allah ona: “Hayır! Yüz sene kaldın. İşte yiyeceğine ve içeceğine bak henüz bozulmamış. Bir de merkebine bak! (Kemikleri nasıl birbirinden ayrılmış.) Seni de insanlara canlı bir delil yapmak için öldürüp dirilttik. Hele o kemiklere dikkat et, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz!” Böylece işin gerçeği kendisine tam mânasıyla belli olunca: “Artık pek iyi biliyorum ki Allah her şeye kadirdir” dedi.

259Veya (Allah’ın hayat verme, onu alma ve ölüleri diriltmesine başka bir harikulade delil olarak) o kimsenin hali gibi ki altı üstüne gelmiş ıpıssız bir beldeye uğramıştı da (Allah’ın Kudret tecellilerinin büyüklüğü karşısında duyduğu hayret ve hayranlığını ifade sadedinde,) “Allah, böylesine bir yok oluştan sonra bu beldeyi ve ahalisini acaba nasıl diriltir!” demişti. Bunun üzerine Allah, (gündüzün ilk vakitlerinde onu vefat ettirdi de) kendisini tam yüz yıl ölü halde tuttu ve sonra da (gündüzün bitiş saatlerine doğru) dirilterek “(Burada) Ne kadar süre kaldın?” diye sordu. O kişi, “Bir gün veya daha az” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Hayır, tam yüz yıl kaldın. Böyle iken bak yiyeceğine ve içeceğine, hiç bozulmamışlar. Ama bir de merkebine bak. Bütün bunlar, seni insanlara bir âyet (onları nasıl yarattığımıza ve tekrar nasıl dirilteceğimize bir delil) kılalım diyedir. (Merkebinin) Kemikler(in)e bak, onları nasıl da birleştirip yerli yerine koyuyor sonra da üzerlerine et giydiriyoruz.” O kişi, gerçek bu şekilde kendisine apaçık belli olunca, “Biliyorum ki” dedi, “şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” (Bakara, 259)

259Or (as another proof that it is God alone Who gives and takes life, and will restore life to the dead, call to mind) him who passed by a town that had fallen into utter ruin, and asked himself (in bewilderment): “How will God restore life to this town that is now dead?” So God made him remain dead for a hundred years and then raised him to life, and asked him: “How long did you remain in this state?” He said: “I remained so for a day or part of a day.” God said: “No, you have rather remained thus for a hundred years. But look at your food and drink: it has not spoiled; and look at your donkey! So We would make you a sign for the people (that they might understand how We have created them and will restore life to them after their death.). And look at the bones, how We will set them up, and then clothe them with flesh.” Thus when the truth became clear to him, he said: “I know that God has full power over everything.”

Sebe’ Halkı

Sebe’ Halkı

Sebe’
Sebe’
Sebe’ 15–19
لَقَدْ كَانَ لِسَبَاٍ ف۪ي مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌۚ جَنَّتَانِ عَنْ يَم۪ينٍ وَشِمَالٍۘ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُۘ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ ﴿15﴾
لَقَدْ
andolsun
كَانَ
vardı
لِسَبَاٍ
Sebe (oğulların)ın
ف۪ي
—
مَسْكَنِهِمْ
oturdukları yerlerde
اٰيَةٌۚ
bir ders
جَنَّتَانِ
iki bahçe
عَنْ
—
يَم۪ينٍ
sağdan
وَشِمَالٍۘ
ve soldan
كُلُوا
yiyin
مِنْ
—
رِزْقِ
rızkından
رَبِّكُمْ
Rabbinizin
وَاشْكُرُوا
ve şükredin
لَهُۘ
O'na
بَلْدَةٌ
(bir) diyar
طَيِّبَةٌ
hoş
وَرَبٌّ
ve bir Rab
غَفُورٌ
Gafur
﴿١٥﴾

15Gerçekten Sebe’ halkına, oturdukları diyarda bir ibret dersi vardı. Onların meskenleri sağdan soldan iki bahçe ile çevrili idi. Peygamberleri kendilerine dedi ki: “Allah’ın nimetlerinden yiyiniz, içiniz, O’na şükrediniz. Ne hoş bir diyar! Ne iyi, ne müsamahalı ve bağışlayıcı bir Rab!”

15Hiç kuşkusuz, Sebe’ halkı için yaşadıkları diyarda çok önemli bir ders, bir mesaj vardı. Oturdukları meskenlerin (iki yanından) sağında ve solunda bahçeler uzanıyordu. “Rabb’inizin size bahşettiği nimetlerden faydalanın ve (karşılığında) O’na şükredin! İşte, sizin için ne hoş bir memleket ve ne kadar da bağışlayıcı bir Rabb!” (Sebe’, 15)

15Indeed, there was a sign (a meaningful lesson) for the people of Sheba to take from their abode –two (lovely, vast expanses of) gardens, on the right and on the left. “Eat of the provision your Lord has granted you, and give thanks to Him: a land most wholesome and a Lord All-Forgiving.”

Açıklama (SY)

Sebe’: Yemen’de yerleşmiş bir kabile adı olup başkentleri Ma’rib, bugünkü San’a civarında yer alıyordu. Kurdukları üstün medeniyet dillere destan idi. Hz. Süleyman (a.s.) vesilesiyle mânen de yükselen bu millet, daha sonra şirke ve tefrikaya mâruz kaldı. m.ö. 5. asırda ünlü Ma’rib barajının çöküşü ile bu ülkenin yıldızı da söndü.

فَاَعْرَضُوا فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ اُكُلٍ خَمْطٍ وَاَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَل۪يلٍ ﴿16﴾
فَاَعْرَضُوا
ama yüz çevirdiler
فَاَرْسَلْنَا
bu yüzden gönderdik
عَلَيْهِمْ
üzerlerine
سَيْلَ
selini
الْعَرِمِ
Arim
وَبَدَّلْنَاهُمْ
ve çevirdik
بِجَنَّتَيْهِمْ
onların iki bahçesini
جَنَّتَيْنِ
iki bahçeye
ذَوَاتَيْ
bulunan
اُكُلٍ
yemişli
خَمْطٍ
buruk
وَاَثْلٍ
ve ılgın (ağacı)
وَشَيْءٍ
ve bir şey
مِنْ
—
سِدْرٍ
sedir ağacı
قَل۪يلٍ
biraz
﴿١٦﴾

16Fakat onlar bu davete sırtlarını döndüler. Biz de onların üzerlerine kükremiş, hırçın mı hırçın, bendleri yıkan bir sel gönderdik. O güzelim bahçelerini, içinde sadece buruk yemişli, ılgınlık, biraz da dikeni çok, meyvesi az ağaçlardan ibaret bozulmuş bahçelere çevirdik.

16Fakat onlar bu davetten hoşlanmadılar ve yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine (yıkılan) barajlardan boşanmış bir sel gönderdik ve onların sağdan–soldan uzanıp giden o güzelim bahçelerini içinde sadece acı–buruk yemişli bitkiler, ılgınlık ve meyvesi az, dikeni çok ağaçlar biten bahçelere çevirdik. (Sebe’, 16)

16But they turned away (from thanksgiving to the sins of luxury and heedless self-indulgence). So We sent upon them the flood of (waters released from) the dams, and converted their two (lovely) gardens into a couple of gardens yielding bitter produce, tamarisks, and sparse lote-trees.

ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُواۘ وَهَلْ نُجَاز۪ۤي اِلَّا الْكَفُورَ ﴿17﴾
ذٰلِكَ
böyle
جَزَيْنَاهُمْ
onları cezalandırdık
بِمَا
ötürü
كَفَرُواۘ
inkârlarından
وَهَلْ
—
نُجَاز۪ۤي
Biz cezalandırır mıyız?
اِلَّا
başkasını
الْكَفُورَ
inkâr edenden
﴿١٧﴾

17Biz inkâr ve nankörlükleri sebebiyle onları böylece cezalandırdık. Zaten nankörlükte çok ileri gidenden başkasını cezalandırır mıyız?

17Nankörlükleri ve onun sebep olduğu Allah’a itaatsizliklerinden dolayı onları işte böyle cezalandırdık. Hiç nankör asilerden başkasını cezalandırdığımız olmuş mudur? (Sebe’, 17)

17Thus We recompensed them for their (sins originating in persistent) ingratitude. Do We ever punish any but the ingrate?

وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا ف۪يهَا السَّيْرَۘ س۪يرُوا ف۪يهَا لَيَالِيَ وَاَيَّامًا اٰمِن۪ينَ ﴿18﴾
وَجَعَلْنَا
ve var ettik
بَيْنَهُمْ
onların arasında
وَبَيْنَ
ve arasında
الْقُرَى
beldeler
الَّت۪ي
—
بَارَكْنَا
bereketlendirdiğimiz
ف۪يهَا
içinde
قُرًى
beldeler
ظَاهِرَةً
açıkça görünen
وَقَدَّرْنَا
ve takdir ettik
ف۪يهَا
bunlar arasında
السَّيْرَۘ
yürümeyi
س۪يرُوا
gezin
ف۪يهَا
oralarda
لَيَالِيَ
geceleri
وَاَيَّامًا
ve gündüzleri
اٰمِن۪ينَ
güven içinde
﴿١٨﴾

18Onların diyarlarıyla, feyz ve bereket verdiğimiz kutlu beldeler arasında sırt sırta vermiş, biri birinden görülebilen nice kasabalar var ettik ve bunlar arasında düzenli ulaşım imkânları sağladık. “Oralarda geceler ve gündüzler boyunca, güven içinde gezin dolaşın!” dedik.

18Onların memleketleriyle, bereketlerle donattığımız (Filistin ve Şam) diyarı arasında âdeta sırt sırta vermiş ve biri diğerinden görülebilen beldeler var etmiş ve bunlar arasında düzenli ve sistemli ulaşım imkânları sağlamıştık. “Gece–gündüz tam bir rahat ve emniyet içinde yolculuklarınızı yapın!” (Sebe’, 18)

18We had set between them and the lands We blessed (Palestine and Damascus, with great blessings for their people) many towns within sight of one another, and We had established the journey distances (between them for ease and safety): “Travel therein by night or by day in security!”

Açıklama (SY)

Meskûn yerlerin birbirine yakınlığı, ülkenin refah ve bereketini gösteriyordu. Feyz ve bereket verilen şehirler ise Şam ülkesinin şehirleridir.

فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا وَظَلَمُۤوا اَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۘ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ ﴿19﴾
فَقَالُوا
dediler
رَبَّنَا
Rabbimiz
بَاعِدْ
uzaklaştır
بَيْنَ
arasını
اَسْفَارِنَا
seyahatlerimizin
وَظَلَمُۤوا
ve zulmettiler
اَنْفُسَهُمْ
kendilerine
فَجَعَلْنَاهُمْ
Biz de onları çevirdik
اَحَاد۪يثَ
efsanelere
وَمَزَّقْنَاهُمْ
onları darmadağın ettik
كُلَّ
hepsini
مُمَزَّقٍۘ
parçalayarak
اِنَّ
şüphesiz
ف۪ي
vardır
ذٰلِكَ
bunda
لَاٰيَاتٍ
ibretler
لِكُلِّ
herkes için
صَبَّارٍ
sabırlı
شَكُورٍ
şükreden
﴿١٩﴾

19Fakat onlar: “Ey Kerîm Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır (şehirlerimiz birbirine çok yakın, bunların arasını uzat, daha uzun mesafelere gidelim, ülkemizi genişlet)” diye dua ettiler ve böylece kendilerine yazık ettiler. Biz de onları dillere destan olan, hayret ve ibretle bahsedilen masal haline getirdik, başka yerlere göç etmeleri suretiyle darmadağın ettik. Bunda elbette çok sabırlı, çok şükürlü olan kimselerin alacakları hayli ibretler vardır.

19Ne var ki (bu refah, rahatlık ve güvenlik onları şımarttı ve Allah’a) “Rabb’imiz, seyahatlerimiz (konaklama yerlerimiz) arasındaki mesafeyi artır!” dediler (üzerlerindeki nimetlerimizin alınmasına ve medeniyetlerinin çökmesine sebep olacak işler yaptılar) ve (işledikleri günahlarla) kendilerine zulmettiler. Neticede Biz onları (geçmişin ibret sahneleri olarak) nesilden nesile anlatılacak bir hikâye haline getirdik ve ülkelerini parça parça edip, kendilerini bölük bölük her tarafa dağıttık. Elbette bunda (Allah’a itaat ve günahlardan kaçınma konusunda ve bu yolda başlarına gelenlere karşı) çok sabırlı, (Allah’ın nimetlerine) çok şükreden kimseler için mesajlar, ibretler vardır. (Sebe’, 19)

19But (this comfort and security spoiled them, and) they said: “Our Lord! Make the distances between our travel-stages longer!”, and they wronged themselves (by committing sins). So We caused them to become one of the legends (to circulate among later generations about the distant past), and dispersed them around in numerous fragments. Surely in that are signs (important lessons) for all who are greatly patient and perseverant (in obedience to God and in adversity for His sake), and greatly thankful (for His favors).

Açıklama (SY)

(şehirlerimiz birbirine çok yakın, bunların arasını uzat, daha uzun mesafelere gidelim, ülkemizi genişlet)

Onlar kazanç hırsıyla, fakirleri daha çok soymak için yol konaklarının aralarının uzaklaştırılmasını bilfiil temenni ettiler.

İngiliz müsteşrik Muir, o zaman Yemen ile Şam arasında ticaretin çok mühim olup iki tarafı da zenginleştirdiğini anlattıktan sonra Hadramut ile Eyle arasında yetmiş konak bulunduğunu, bu konakların bugünkü konaklara uyduğunu belirtir.

Sebelilerin darmadağın olmaları darbımesel haline geldi. Öyle ki bugün bile Araplar, bir topluluğun darmadağın olmasından bahsederken: “Sebe'liler gibi darmadağın oldu” derler.

Hz. Zülkarneyn

Hz. Zülkarneyn

Kehf
Kehf
Kehf 83–98
وَيَسْئَلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِۘ قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْرًاۘ ﴿83﴾
وَيَسْئَلُونَكَ
ve sana soruyorlar
عَنْ
—
ذِي
Zü'l-
الْقَرْنَيْنِۘ
Karneyn'den
قُلْ
de ki
سَاَتْلُوا
(bahis) açayım
عَلَيْكُمْ
size
مِنْهُ
ondan
ذِكْرًاۘ
bir bahis
﴿٨٣﴾

83Bir de sana Zülkarneyn’i sorarlar. “Size onun bir hadisesini anlatayım.” de!

83(Ey Rasûlüm!) Sana bir de Zülkarneyn’den soruyorlar. “Size onun hakkında da bir bahis açayım” de. (Kehf, 83)

83And they ask you (O Messenger) about Dhu’l-Qarnayn. Say: “I will recite to you a mention of him (quoting the Almighty).”

Açıklama (SY)

Zülkarneyn, anlamı ve kapsamı geniş olan bir kelimedir. Zülcenaheyn vasfına benzer, “iki kanatlı” yani işin çeşitli yönlerine vâkıf, mükemmel demektir. Karn: Asır, boynuz, aynı zamanda yaşayan topluluk, güneş kursu, bir toplumun başı, efendisi gibi anlamlara gelir. Görünene ve görünmeyene sahip, dünyanın doğusuna da batısına da sahip, dolayısıyla cihangir mânaları da mümkündür. Tefsirlerde daha çok cihan fatihlerinden Makedonya kralı Büyük İskender üzerinde durulsa da, onun bazı vasıfları Kur’ân’da bildirilen Zülkarneyn’e uymamaktadır.

Daha önce yaşayan İran kralı Büyük Dariyus olma ihtimali de vardır; zira o da, zamanında meskûn dünyanın büyük kısmını ele geçirmiş, İsrailoğullarını da Babil esaretinden serbest bırakmış, dine bağlı olduğu bildirilen bir hükümdardı. Zülkarneyn vasfı Dn, 8,3.20 ile de irtibatlandırılmaktadır.

Ashab-ı kehf, Hızır ve Zülkarneyn gibi gizemli konularla dolu olan bu kutlu sûrenin atmosferinde başka çok ihtimaller de bulunabilir. Doğruyu bütün yönleriyle bilmek, Allah Teâlâya mahsustur.

اِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْاَرْضِ وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًاۙ ﴿84﴾
اِنَّا
elbette Biz
مَكَّنَّا
sağlam iktidar verdik
لَهُ
onu
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
وَاٰتَيْنَاهُ
ve ona verdik
مِنْ
—
كُلِّ
her
شَيْءٍ
şeyden
سَبَبًاۙ
bir sebep
﴿٨٤﴾

84Biz ona dünyada geniş imkânlar verdik ve onun ihtiyaç duyduğu her konuda sebep ve vasıtalar ihsan ettik.

84Biz, ona yeryüzünde sağlam bir iktidar verdik ve onu hedeflerine ulaşmada (akıl, ilim, kuvvet, servet ve idarecilik gibi) her türlü imkânla donattık. (Kehf, 84)

84We surely established him with power in the land, and for everything (that he rightly purposed) We granted him a way (the just means appropriate to just ends).

فَاَتْبَعَ سَبَبًا ﴿85﴾
فَاَتْبَعَ
o da tuttu
سَبَبًا
bir yol
﴿٨٥﴾

85O da batıya doğru bir yol tuttu.

85Gün geldi, gerekli imkânla donanmış olarak batı yönünde sefere çıktı. (Kehf, 85)

85One such way he followed,

حَتّٰۤى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًاۘ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِمَّۤا اَنْ تُعَذِّبَ وَاِمَّۤا اَنْ تَتَّخِذَ ف۪يهِمْ حُسْنًا ﴿86﴾
حَتّٰۤى
nihayet
اِذَا
ne zaman ki
بَلَغَ
ulaştı
مَغْرِبَ
battığı yere
الشَّمْسِ
güneşin
وَجَدَهَا
ve onu buldu
تَغْرُبُ
batarken
ف۪ي
—
عَيْنٍ
bir gözede
حَمِئَةٍ
kara balçıklı
وَوَجَدَ
ve buldu
عِنْدَهَا
onun yanında da
قَوْمًاۘ
bir halk
قُلْنَا
dedik ki
يَا
—
ذَا
Ey Zü'l-
الْقَرْنَيْنِ
Karneyn
اِمَّۤا
ya
اَنْ
—
تُعَذِّبَ
azap edersin
وَاِمَّۤا
ya da
اَنْ
—
تَتَّخِذَ
davranırsın
ف۪يهِمْ
kendilerine
حُسْنًا
güzel
﴿٨٦﴾

86Nihâyet batıya ulaştığında, Güneşi adeta kara bir balçıkta batar vaziyette buldu. Orada yerli bir halk bulunuyordu. Biz: “Zülkarneyn!” dedik, “ister onlara azab edersin, ister güzel davranırsın.”

86Nihayet, güneşin battığı yere ulaştı ve onu kızgın, kara ve çamurlu bir gözede batıyor gördü. Orada bir halk buldu. “Ey Zülkarneyn” dedik, “bakalım onlara nasıl muamele edeceksin; (gücüne dayanarak) cezalandırma yolunu mu seçeceksin yoksa onlara güzel mi davranacaksın.” (Kehf, 86)

86Until, when he reached the setting-place of the sun, he saw it setting in a spring of hot and black muddy water, and nearby he found a people. We said: “O Dhu’l-Qarnayn! You can either punish them or you can treat them with kindness. (Which way will you choose?)”

Açıklama (SY)

Müfessirler Zülkarneyn’in dünyanın batı ucuna, mesela Atlas okyanusuna vardığını düşünmüşlerdir.

قَالَ اَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ اِلٰى رَبِّه۪ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا ﴿87﴾
قَالَ
dedi ki
اَمَّا
—
مَنْ
kim
ظَلَمَ
haksızlık ederse
فَسَوْفَ
—
نُعَذِّبُهُ
onu cezalandıracağız
ثُمَّ
sonra
يُرَدُّ
çıkarılır
اِلٰى
—
رَبِّه۪
Rabbine
فَيُعَذِّبُهُ
O da ona uygular
عَذَابًا
bir ceza
نُكْرًا
görülmemiş
﴿٨٧﴾

87Zülkarneyn şöyle dedi: “Kim zulmederse, Biz onu cezalandırırız, sonra da Rabbinin huzuruna götürülür. O da ona benzeri görülmedik bir ceza uygular.

87Zülkarneyn, dedi: “Kim her bakımdan zalim kesilirse, biz onu cezalandıracağız; sonra böylesi, Rabb’isinin huzuruna çıkarılır ve O da ona benzeri görülmedik bir ceza uygular.” (Kehf, 87)

87He said: “As for him who does wrong (by disbelieving in Him or associating partners with Him and oppressing others) we will punish him and then he is brought back to his Lord, and He punishes him in an indescribable manner.

وَاَمَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَۤاءً۽ الْحُسْنٰىۚ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ اَمْرِنَا يُسْرًاۘ ﴿88﴾
وَاَمَّا
ise
مَنْ
kimseye
اٰمَنَ
iman eden
وَعَمِلَ
ve yapan
صَالِحًا
salih amel
فَلَهُ
ona vardır
جَزَۤاءً۽
karşılık
الْحُسْنٰىۚ
en güzel
وَسَنَقُولُ
ve söyleyeceğiz
لَهُ
ona
مِنْ
—
اَمْرِنَا
buyruğumuzdan
يُسْرًاۘ
kolay olanı
﴿٨٨﴾

88Fakat iman edip yararlı davranışlar içinde olana, en güzel karşılık verilir ve ona kolay olan buyruklarımızı emrederiz, kolaylık gösteririz.”

88“Ama iman edip, imanı istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha dönük işler yapana gelince, onun için ise karşılığın en güzeli vardır. Ona kolaylık gösterir, kendisini zor işlere koşmayız.” (Kehf, 88)

88“But as for him who believes and does good, righteous deeds, for him the recompense of the best is due, and we will speak to him an easy word of Our command (we will charge him with easy tasks).”

ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا ﴿89﴾
ثُمَّ
sonra yine
اَتْبَعَ
tuttu
سَبَبًا
bir yol
﴿٨٩﴾

89Zülkarneyn bu sefer yine bir yol tuttu.

89Sonra gerekli imkânla donanmış olarak yeni bir yol tuttu. (Kehf, 89)

89Then he followed another way,

حَتّٰۤى اِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْرًاۙ ﴿90﴾
حَتّٰۤى
nihayet
اِذَا
ne zaman ki
بَلَغَ
ulaştı
مَطْلِعَ
doğduğu yere
الشَّمْسِ
güneşin
وَجَدَهَا
ve onu gördü
تَطْلُعُ
doğarken
عَلٰى
üzerine
قَوْمٍ
bir halkın
لَمْ
—
نَجْعَلْ
nasip etmediğimiz
لَهُمْ
kendilerine
مِنْ
—
دُونِهَا
ona (güneşe) karşı
سِتْرًاۙ
bir siper
﴿٩٠﴾

90Güneşin doğduğu yere varınca onun, kendilerini sıcaktan koruyacak bir siper nasib etmediğimiz bir halk üzerine doğduğunu gördü.

90Sonunda güneşin doğduğu yere ulaştı ve onun kendilerini sıcaktan koruyacak bir siper, ev, örtü nasip etmediğimiz bir halkın üzerine doğduğunu gördü. (Kehf, 90)

90Until, when he reached the rising-place of the sun and found it rising on a people for whom We had provided no shelter against it.

Açıklama (SY)

Zülkarneyn doğu tarafında, arka arkaya ülkeler fethederek ilerleye ilerleye nihayet medenî yaşayışın sona erdiği, ilkel (çıplak, evsiz barksız) yaşayan en uzak bir doğuya ulaştığı anlaşılıyor.

كَذٰلِكَۘ وَقَدْ اَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا ﴿91﴾
كَذٰلِكَۘ
işte böyle
وَقَدْ
ve muhakkak
اَحَطْنَا
biliyorduk
بِمَا
—
لَدَيْهِ
onun yanındakini
خُبْرًا
ilmimizle
﴿٩١﴾

91İşte Zülkarneyn, böyle yüksek bir hükümranlığa sahip idi. Onun yanında ne var, ne yoksa Biz hepsine vakıf idik.

91Zülkarneyn’in haşmet ve saltanatına karşılık onların durumu böyle idi. Andolsun Biz, Zülkarneyn’in maddî ve manevî yönden nelere sahip olduğunu biliyorduk; (dolayısıyla onun böyle bir kavme karşı nasıl davranacağı da belli idi.) (Kehf, 91)

91So it was (such was their state and the extent of Dhu’l-Qarnayn’s power). We assuredly encompassed all concerning him in Our Knowledge.

ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا ﴿92﴾
ثُمَّ
sonra yine
اَتْبَعَ
tuttu
سَبَبًا
bir yol
﴿٩٢﴾

92Sonra o başka bir yol tuttu.

92Zülkarneyn, bunun da ardından, gerekli imkânlarla donanmış olarak yeni bir sefere çıktı. (Kehf, 92)

92Then he followed another way,

حَتّٰۤى اِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْمًاۙ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا ﴿93﴾
حَتّٰۤى
nihayet
اِذَا
ne zaman ki
بَلَغَ
ulaştı
بَيْنَ
arasına
السَّدَّيْنِ
iki set
وَجَدَ
buldu
مِنْ
—
دُونِهِمَا
onların dışında
قَوْمًاۙ
bir kavim
لَا
—
يَكَادُونَ
neredeyse
يَفْقَهُونَ
hiç anlamayan
قَوْلًا
söz
﴿٩٣﴾

93Nihâyet iki dağ arasına ulaştığında, onların önünde, hemen hemen hiç söz anlamayan bir millet buldu.

93Nihayet karşılıklı iki büyük set gibi yükselen dağların arasına vardığında, onların önünde hiç söz anlamayacak kadar konuşma bilmeyen bir topluluk buldu. (Kehf, 93)

93Until, when he reached (a place) between two mountain-barriers, he found before them a people who scarcely understood a word.

Açıklama (SY)

Âyette geçen iki dağın Karadeniz ile Hazar Denizi arasında uzanan dağ sıralarının bir bölümü olduğu, tefsirlerde kuvvetli ihtimal görülmektedir. Dağıstan’ın Derbend şehrindeki sed, İslâm dünyasında Zülkarneyn seddi olarak bilinmiştir. Bu dağların ötesinde Ye’cüc ve Me’cüc bölgesinin yer aldığı düşünülmüştür. Fakat, bunlar birer tahminden öteye geçemez.

قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلٰۤى اَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا ﴿94﴾
قَالُوا
dediler ki
يَا
—
ذَا
Ey Zü'l-
الْقَرْنَيْنِ
Karneyn
اِنَّ
şüphesiz
يَأْجُوجَ
Ye'cuc
وَمَأْجُوجَ
ve Me'cuc
مُفْسِدُونَ
bozgunculuk yapıyorlar
فِي
—
الْاَرْضِ
yeryüzünde
فَهَلْ
mi?
نَجْعَلُ
verelim
لَكَ
sana
خَرْجًا
bir vergi
عَلٰۤى
için
اَنْ
—
تَجْعَلَ
yapman
بَيْنَنَا
bizimle
وَبَيْنَهُمْ
onların arasına
سَدًّا
bir set
﴿٩٤﴾

94“Ey Zülkarneyn!” dediler, “Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi vermeyi teklif ediyoruz, ne dersin?”

94“Ey Zülkarneyn” dediler, “Ye’cuc ve Me’cuc, bu bölgede sürekli olarak bozgunculuk yapıp durmaktadır. Sana vergi versek de bizimle onların arasına aşamayacakları bir set inşa etsen?” (Kehf, 94)

94They said: “O Dhu’l-Qarnayn! Gog and Magog are causing disorder in this land. May we pay you a tribute so that you set a barrier between us and them?”

Açıklama (SY)

Ye’cüc ve Me’cüc hakkında bkz. 21,96.

قَالَ مَا مَكَّنّ۪ي ف۪يهِ رَبّ۪ي خَيْرٌ فَاَع۪ينُون۪ي بِقُوَّةٍ اَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًاۙ ﴿95﴾
قَالَ
dedi ki
مَا
—
مَكَّنّ۪ي
beni bulundurduğu imkanlar
ف۪يهِ
içinde
رَبّ۪ي
Rabbimin
خَيْرٌ
daha hayırlıdır
فَاَع۪ينُون۪ي
siz bana yardım edin de
بِقُوَّةٍ
iş gücüyle
اَجْعَلْ
yapayım
بَيْنَكُمْ
sizinle
وَبَيْنَهُمْ
onlar arasına
رَدْمًاۙ
sağlam bir engel
﴿٩٥﴾

95O da şöyle cevap verdi: “Rabbimin bana verdiği imkânlar, sizin vereceğinizden daha hayırlıdır. Siz bana beden gücüyle yardımcı olun da sizinle onlar arasında sağlam bir sed yapayım.”

95Zülkarneyn şöyle cevap verdi: “Rabb’imin bana bahşettiği imkânlar, sizin vereceğiniz vergiye ihtiyaç bırakmayacak kadar çok ve yeterli, benim için de daha hayırlıdır. Fakat siz bana iş gücünüzle yardımcı olun da sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.” (Kehf, 95)

95He said: “What my Lord has established me in (the power that He has granted me on this earth) is better (than what you offer). So help me with strength (manpower) and I will set a strong rampart between you and them.

اٰتُون۪ي زُبَرَ الْحَد۪يدِۘ حَتّٰۤى اِذَا سَاوٰى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انْفُخُواۘ حَتّٰۤى اِذَا جَعَلَهُ نَارًاۙ قَالَ اٰتُون۪ۤي اُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًاۘ ﴿96﴾
اٰتُون۪ي
bana getirin
زُبَرَ
kütleleri
الْحَد۪يدِۘ
demir
حَتّٰۤى
o kadar ki
اِذَا
—
سَاوٰى
aynı seviyeye getirince
بَيْنَ
arasını
الصَّدَفَيْنِ
iki dağın
قَالَ
dedi
انْفُخُواۘ
körükleyin!
حَتّٰۤى
nihayet
اِذَا
zaman
جَعَلَهُ
onu getirince
نَارًاۙ
bir ateş haline
قَالَ
dedi
اٰتُون۪ۤي
bana getirin
اُفْرِغْ
dökeyim
عَلَيْهِ
üzerine
قِطْرًاۘ
erimiş bakır
﴿٩٦﴾

96“Demir kütleleri getirin bana!” Zülkarneyn iki dağın arasını demir kütleleriyle doldurtup dağlarla aynı seviyeye getirince: “Körükleyin!” dedi. Tam onu bir ateş haline getirince, “Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim.” dedi.

96“Haydi bana demir kütleleri getirin!” Zülkarneyn, iki dağın arasını dağların dik yamaçlarıyla aynı seviyeye gelinceye kadar doldurdu. Sonra “Şimdi ateş yakın ve körükleyin!” dedi. Demir yığınlarını âdeta ateş haline getirince de “Şimdi de bana erimiş bakır getirin de şunun üzerine dökeyim!” diye emretti. (Kehf, 96)

96“Bring me blocks of iron.” Then, after he had filled up (the space between) the two steep mountain-sides, he said: “(Light a fire and) work your bellows!” At length, when he had made it (glow red like) fire, he said: “Bring me molten copper that I may pour upon it.”

فَمَا اسْطَاعُۤوا اَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا ﴿97﴾
فَمَا
artık
اسْطَاعُۤوا
ne güçleri yetti
اَنْ
—
يَظْهَرُوهُ
onu aşmaya
وَمَا
ne de
اسْتَطَاعُوا
güçleri yetti
لَهُ
onu
نَقْبًا
delmeye
﴿٩٧﴾

97Artık o Ye’cüc ve Me’cüc’ün, ne seddi aşmaya, ne de onda delik açmaya güçleri yetmedi.

97Artık Ye’cuc ve Me’cuc ne o setti aşabildi ne de onda bir delik açabildi. (Kehf, 97)

97And they (Gog and Magog) were no longer able to surmount, nor were they able to dig their way through (the barrier).

قَالَ هٰذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبّ۪يۚ فَاِذَا جَۤاءَ وَعْدُ رَبّ۪ي جَعَلَهُ دَكَّۤاءَۚ وَكَانَ وَعْدُ رَبّ۪ي حَقًّاۘ ﴿98﴾
قَالَ
(Zu'l-Karneyn) dedi ki
هٰذَا
bu
رَحْمَةٌ
bir rahmettir
مِنْ
—
رَبّ۪يۚ
Rabbimden
فَاِذَا
zaman
جَۤاءَ
geldiği
وَعْدُ
vakti
رَبّ۪ي
Rabbimin
جَعَلَهُ
onu eder
دَكَّۤاءَۚ
yerle bir
وَكَانَ
ve
وَعْدُ
vaadi
رَبّ۪ي
Rabbimin
حَقًّاۘ
haktır (gerçektir)
﴿٩٨﴾

98Zülkarneyn: “Bu, Rabbimden bir rahmettir, bir lütuftur,” dedi. “Rabbimin tayin ettiği vakit gelince, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi mutlaka gerçekleşir.”

98Zülkarneyn, “Bu” dedi, “Rabb’imin bir rahmeti, bir lütfudur. Şu kadar ki Rabb’imin tayin buyurduğu vakit gelince onu yerle bir eder. Rabb’imin va’di haktır ve mutlaka gerçekleşir.” (Kehf, 98)

98Dhu’l-Qarnayn said: “This is a mercy from my Lord. Yet when the time of my Lord’s promise comes, He will level it down to the ground; and my Lord’s promise is ever true.”

Kasaba Halkı ve Elçiler (Ashâbü’l-Karye)

Kasaba Halkı ve Elçiler (Ashâbü’l-Karye)

Yâsîn
Yâsîn
Yâsîn 13–29
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا اَصْحَابَ الْقَرْيَةِۢ اِذْ جَۤاءَهَا الْمُرْسَلُونَۚ ﴿13﴾
وَاضْرِبْ
ve anlat
لَهُمْ
onlara
مَثَلًا
misal olarak
اَصْحَابَ
halkını
الْقَرْيَةِۢ
şu kent
اِذْ
zaman
جَۤاءَهَا
geldiği
الْمُرْسَلُونَۚ
elçiler
﴿١٣﴾

13Sen şimdi onlara bir misal getir mâlum şehir halkını, hani onlara da elçiler gelmişti.

13Onlara o memleket halkının halini (söz konusu bu gerçeklere yaşanmış) bir misal olarak anlat: O halka da (Allah’ın Mesajı’nı tebliğ için) elçiler gelmişti. (Yâsîn, 13)

13Set out to them, by way of a parable, the (story of the) people of that township, when the Messengers came there:

Açıklama (SY)

Âyette herhangi bir işaret olmamakla beraber, tefsirlerin çoğuna göre, buradaki elçiler, Hz. Îsâ’nın havarîleri, muhataplar Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti altında yaşayanlar, şehir ise Antakya veya o civarda bir başka şehirdir. Hz. Îsâ’nın dâveti karşısında Roma İmparatorluğu şirki nasıl söndüyse, Kur’ân’ın dâveti ile de şirkin hakimiyetinin yıkılacağı îma edilir. İbn Kesir ve Mevdudi gibi bazı müfessirler söz konusu şehrin Antakya olduğunu kabul etmezler.

Elmalı'lı M. Hamdi Yazır ve Muhammed Esed gibi bazı müfessirlerin yorumuna göre, önce gönderilen iki elçi Hz. Musa (a.s) ile Hz. İsa (a.s.), onları takviye eden üçüncü elçi ise Hz. Muhammed (a.s.m) dır.

اِذْ اَرْسَلْنَۤا اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُۤوا اِنَّۤا اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ ﴿14﴾
اِذْ
—
اَرْسَلْنَۤا
Biz gönderdik
اِلَيْهِمُ
onlara
اثْنَيْنِ
iki (elçi)
فَكَذَّبُوهُمَا
onları yalanladılar
فَعَزَّزْنَا
Biz de takviye ettik
بِثَالِثٍ
üçüncüsüyle
فَقَالُۤوا
dediler ki
اِنَّۤا
biz elbette
اِلَيْكُمْ
size
مُرْسَلُونَ
gönderilen elçileriz
﴿١٤﴾

14Evet, iki resul gönderdik onlara, “Yalancı!” dediler onlara. Bunun üzerine, güçlendirdik onları bir üçüncü resulle. Dediler hep birden: “Biz Allah’ın elçileriyiz size!”

14Önce onlara iki elçi gönderdik fakat onlar ikisini de yalanlayınca, kendilerini bir üçüncüsüyle takviye ettik. “Biz” dediler, “size gönderilmiş elçileriz.” (Yâsîn, 14)

14When We first sent them two (Messengers) and they denied them, We reinforced them with a third, and they said: “Surely we are Messengers sent to you (with God’s Message).”

قَالُوا مَۤا اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۙ وَمَۤا اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَيْءٍۙ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَكْذِبُونَ ﴿15﴾
قَالُوا
dediler ki
مَۤا
değilsiniz
اَنْتُمْ
siz
اِلَّا
başka bir şey
بَشَرٌ
insandan
مِثْلُنَاۙ
bizim gibi
وَمَۤا
ve
اَنْزَلَ
indirmemiştir
الرَّحْمٰنُ
Rahman
مِنْ
hiçbir
شَيْءٍۙ
şey
اِنْ
—
اَنْتُمْ
siz
اِلَّا
sadece
تَكْذِبُونَ
yalan söylüyorsunuz
﴿١٥﴾

15Ahali dedi ki: “Doğrusu Rahman’ın indirdiği bir şey yok! Siz de bizim gibi bir beşersiniz, evet evet... Siz sadece yalancısınız!”

15“Siz de” diye (tepki verdi o topluluk), “tıpkı bizim gibi birer beşersiniz (yiyip-içen ölümlü birer insansınız). Kaldı ki (risaletinizi, bütün varlıklara olan rahmetine bağladığınız) Rahmân, herhangi bir şey indirmiş de değildir. Siz, başka değil, sadece yalan söylüyorsunuz.” (Yâsîn, 15)

15They said: “You are but mortals like us. The All-Merciful has never sent down anything (by way of Book, as you claim). You are only telling lies.”

قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ اِنَّۤا اِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ ﴿16﴾
قَالُوا
dediler ki
رَبُّنَا
Rabbimiz
يَعْلَمُ
bilir ki
اِنَّۤا
biz elbette
اِلَيْكُمْ
size
لَمُرْسَلُونَ
gönderilmiş elçileriz
﴿١٦﴾

16Resuller dediler: “Elbette biliyor Rabbimiz, size gönderilen elçileriz biz.”

16Elçiler, “Rabb’imiz biliyor ki” diye (karşılık verdiler), “biz, hiç kuşkusuz size gönderilmiş elçileriz.” (Yâsîn, 16)

16(The Messengers) said: “Our Lord knows that we certainly are Messengers sent to you.

وَمَا عَلَيْنَۤا اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ ﴿17﴾
وَمَا
ve yoktur
عَلَيْنَۤا
üzerimize düşen
اِلَّا
başka bir şey
الْبَلَاغُ
tebliğden
الْمُب۪ينُ
açıkça
﴿١٧﴾

17“Açıkça tebliğden başka bir şeyle yükümlü değiliz biz.”

17“Bize düşen de ancak Allah’ın Mesajı’nı tam olarak ve apaçık, anlaşılır bir şekilde size ulaştırmaktır.” (Yâsîn, 17)

17“And what rests with us is but to convey (God’s Message) fully and clearly; (we do not compel faith).”

قَالُۤوا اِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿18﴾
قَالُۤوا
dediler ki
اِنَّا
doğrusu biz
تَطَيَّرْنَا
uğursuzluğa uğradık
بِكُمْۚ
sizin yüzünüzden
لَئِنْ
eğer
لَمْ
—
تَنْتَهُوا
vazgeçmezseniz
لَنَرْجُمَنَّكُمْ
sizi mutlaka taşlarız
وَلَيَمَسَّنَّكُمْ
ve size dokunur
مِنَّا
bizden
عَذَابٌ
bir azap
اَل۪يمٌ
acı
﴿١٨﴾

18Ahâli dedi ki: “Uğursuzsunuz siz, şâyet vazgeçmezseniz, sizi taşlarız, acı mı acı bir azap size dokundururuz.”

18Diğerleri tehdit etti: “Biz, sizde bir uğursuzluk görüyoruz; sizin yüzünüzden başımıza gelecekler var. Eğer (bu tebliğ işinize) bir son vermezseniz, bilin ki sizi taşa tutarız ve bizim elimizden size acı mı acı bir azap dokunur.” (Yâsîn, 18)

18They said: “We augur ill of you. If you do not desist, we will most certainly stone you, and a painful punishment will most certainly afflict you at our hands.”

قَالُوا طَۤائِرُكُمْ مَعَكُمْۘ اَئِنْ ذُكِّرْتُمْۘ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ ﴿19﴾
قَالُوا
dediler ki
طَۤائِرُكُمْ
uğursuzluğunuz
مَعَكُمْۘ
sizin kendinizdedir
اَئِنْ
—
ذُكِّرْتُمْۘ
size öğüt verildiği için mi?
بَلْ
hayır
اَنْتُمْ
siz
قَوْمٌ
bir kavimsiniz
مُسْرِفُونَ
sınır tanımaz
﴿١٩﴾

19Resuller cevap verdiler: “Uğursuzluğunuz sizinle beraber, çünkü siz imansızsınız, irşâd edildiniz diye mi böyle söylüyorsunuz? Haddi aşan toplumun tekisiniz siz!”

19Elçiler, “Uğursuzluk dediğiniz şey, size ancak sizden gelir. Gerçek size hatırlatıldı ve uyarıldınız diye mi böyle tepki gösteriyorsunuz? Açık ki siz, sınır tanımaz ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve kabiliyetleri boşa sarf eden bir topluluksunuz.” (Yâsîn, 19)

19(The Messengers) said: “What you describe as augury lies with you. What? (Do you consider it an ill augury) to be reminded (of the truth) and admonished? No, indeed! Rather, you are a people committing excesses and wasteful of your God-given faculties.”

وَجَۤاءَ مِنْ اَقْصَا الْمَد۪ينَةِ رَجُلٌ يَسْعٰى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَل۪ينَۙ ﴿20﴾
وَجَۤاءَ
ve geldi
مِنْ
—
اَقْصَا
en uzak yerinden
الْمَد۪ينَةِ
şehrin
رَجُلٌ
bir adam
يَسْعٰى
koşarak
قَالَ
dedi
يَا
—
قَوْمِ
Ey halkım
اتَّبِعُوا
tâbi olun
الْمُرْسَل۪ينَۙ
elçilere
﴿٢٠﴾

20Derken... Şehrin öte başından, koşarak bir adam geldi ve onlara dedi ki: “Ne olur ey kavmim! Gelin siz bu resullere uyun!”

20Derken, şehrin en uzak öte noktasından bir adam koşarak geldi ve “Ey halkım” dedi, “gelin bu elçilere tâbi olun!” (Yâsîn, 20)

20A man came running from the farthest end of the city and said: “O my people! Follow those who have been sent (to you as Messengers of God).

Açıklama (SY)

Bu zat, Habib-i Neccar diye bilinir.

اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ ﴿21﴾
اِتَّبِعُوا
tâbi olun
مَنْ
kimselere
لَا
—
يَسْئَلُكُمْ
sizden istemeyen
اَجْرًا
bir ücret
وَهُمْ
ve onlar
مُهْتَدُونَ
doğru yoldadırlar
﴿٢١﴾

21“Sizden bir ücret istemeyen, sizden hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun!”

21“Tâbi olun, yaptıkları karşısında sizden hiçbir ücret talep etmeyen ve bizzat kendileri doğru yolda yürümeyi tabiatları haline getirmiş bu insanlara.” (Yâsîn, 21)

21“Follow those who ask of you no wage (for their service), and are themselves rightly guided.

وَمَا لِيَ لَۤا اَعْبُدُ الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿22﴾
وَمَا
ve
لِيَ
ben niçin?
لَۤا
—
اَعْبُدُ
kulluk etmeyeyim
الَّذ۪ي
—
فَطَرَن۪ي
beni yaratana
وَاِلَيْهِ
ve O'na
تُرْجَعُونَ
döndürüleceksiniz
﴿٢٢﴾

22“Hem ne olmuş ki bana? Neden tapmayayım beni Yaratan’a? Hem sizlerin de dönüşü ancak olacak O’na!”

22“Beni, ben yokken bana has keyfiyette ve yapıda yoktan var eden ve sizin de bir gün huzuruna çıkacağınız Zât’a ben niye ibadet etmeyeyim ki?!” (Yâsîn, 22)

22And what reason do I have that I should not worship Him Who originated me with a nature particular to me, and to Whom you all (as well as I) are being brought back (to give an account of our lives)?

ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِه۪ۤ اٰلِهَةً اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنّ۪ي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلَا يُنْقِذُونِۚ ﴿23﴾
ءَاَتَّخِذُ
edinir miyim?
مِنْ
—
دُونِه۪ۤ
O'ndan başka
اٰلِهَةً
ilahlar
اِنْ
eğer
يُرِدْنِ
bana dilese
الرَّحْمٰنُ
Rahman
بِضُرٍّ
bir zarar vermek
لَا
—
تُغْنِ
fayda vermez
عَنّ۪ي
bana
شَفَاعَتُهُمْ
onların şefaati
شَيْئًا
hiçbir (fayda)
وَلَا
ve asla
يُنْقِذُونِۚ
onlar beni kurtaramazlar
﴿٢٣﴾

23“Hiç O’ndan başka tanrı edinir miyim! Zirâ Rahman bana zarar vermek dilerse, onların şefaati fayda etmez, hem kurtaramazlar da.”

23“O’ndan başka ilâhlar mı edinecekmişim ben? Eğer (varlığımız, hayatımız ve tükettiğimiz bütün nimetler rahmetinden kaynaklanan) Rahmân hakkımda bir zarar dileyecek olsa, o sözde ilâhların şefaati (aracılığı) bana hiç fayda vermeyeceği gibi onlar beni hiçbir şekilde o zarardan kurtaramazlar da.” (Yâsîn, 23)

23“Shall I take, apart from Him, deities whose intercession (that you claim they can make on our behalf) will not avail me anything, if the All-Merciful should will a harm for me, nor can they bring deliverance?

اِنّ۪ۤي اِذًا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿24﴾
اِنّ۪ۤي
şüphesiz ben
اِذًا
o takdirde
لَف۪ي
içinde olurum
ضَلَالٍ
bir sapkınlık
مُب۪ينٍ
apaçık
﴿٢٤﴾

24“O durumda ben, besbelli bir sapıklıkta olurum.

24“Eğer (böyle, dünyadaki işlerim adına Allah katında şefaatçi olsunlar diye veya daha bazı sebeplerle) başka başka ilâhlar edinecek olsam, o takdirde apaçık bir sapıklığın içine yuvarlanmış olurum.” (Yâsîn, 24)

24“I would indeed, if I were to do so, be in obvious error.

اِنّ۪ۤي اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِۘ ﴿25﴾
اِنّ۪ۤي
şüphesiz ben
اٰمَنْتُ
inandım
بِرَبِّكُمْ
sizin Rabbinize
فَاسْمَعُونِۘ
beni dinleyin
﴿٢٥﴾

25Amma bakın: Ben Rabbinize inanıyorum, sizler de bunu işitmiş olun!”

25“Dolayısıyla ben (sizi de yaratan ve hayatta tutan, nimetleriyle perverde eden) Rabb’inize iman ettim, öyleyse sözlerimi iyi belleyin!” (Yâsîn, 25)

25“But surely, I have believed in (the Lord Who is, in fact,) the Lord of you all, so listen to me (heedfully)!”

ق۪يلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَۘ قَالَ يَا لَيْتَ قَوْم۪ي يَعْلَمُونَۙ ﴿26﴾
ق۪يلَ
denilince
ادْخُلِ
gir!
الْجَنَّةَۘ
cennete
قَالَ
dedi ki
يَا
—
لَيْتَ
keşke
قَوْم۪ي
halkım
يَعْلَمُونَۙ
bilseydi
﴿٢٦﴾

26Ona “Buyur cennete gir!” denildi. O ise halkını hatırlayarak: “Ah halkım bir bilseydi!” dedi.

26Nihayet ona, “Buyur Cennet’e!” denildi. O ise “Keşke” dedi, “keşke halkım bilseydi;” (Yâsîn, 26)

26(But they killed him, and this word of welcome) was said to him: “Enter Paradise!” He said: “Would that my people knew,

بِمَا غَفَرَ ل۪ي رَبّ۪ي وَجَعَلَن۪ي مِنَ الْمُكْرَم۪ينَ ﴿27﴾
بِمَا
ne yüzden
غَفَرَ
bağışladığını
ل۪ي
beni
رَبّ۪ي
Rabbimin
وَجَعَلَن۪ي
ve beni kıldığını
مِنَ
—
الْمُكْرَم۪ينَ
ikram edilenlerden
﴿٢٧﴾

27“Ah bir bilseler; Rabbimin beni affettiğini, beni ikramlara gark ettiğini!”

27“Bilseydi Rabb’imin beni bağışladığını ve beni hususî ikramına mazhar kullarından kıldığını.” (Yâsîn, 27)

27“That my Lord has forgiven me and made me one of those honored (with particular favors)!”

وَمَۤا اَنْزَلْنَا عَلٰى قَوْمِه۪ مِنْ بَعْدِه۪ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَۤاءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِل۪ينَ ﴿28﴾
وَمَۤا
ve
اَنْزَلْنَا
Biz indirmedik
عَلٰى
üzerine
قَوْمِه۪
kavminin
مِنْ
—
بَعْدِه۪
ondan sonra
مِنْ
hiçbir
جُنْدٍ
ordu
مِنَ
—
السَّمَۤاءِ
gökten
وَمَا
ve
كُنَّا
değildik
مُنْزِل۪ينَ
indirici
﴿٢٨﴾

28Onun vefatından sonra, kavminin üzerine, gökten bir ordu indirmedik, zaten bu âdetimizden de değildi.

28Onun (şehadetinin) ardından halkının üzerine (onları helâk etmek için) gökten bir ordu indirmedik, zaten (helâk için öyle ordular) indirmek, yolumuz da değildir. (Yâsîn, 28)

28We did not send down upon his people after him any hosts (of angels) from heaven (to destroy them): it is not Our way to send down such.

اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ ﴿29﴾
اِنْ
—
كَانَتْ
oldu
اِلَّا
sadece
صَيْحَةً
çığlık
وَاحِدَةً
bir tek
فَاِذَا
hemen
هُمْ
onlar
خَامِدُونَ
sönüverdiler
﴿٢٩﴾

29(Orduya ne lüzum?), bir tek ses yeter! Bir de bakmışsınız: Sönüp kalmışlar...

29Ancak tek bir patlama oluverdi, tek bir çığlık kopuverdi de derhâl cansız yere düşüp, silinip gittiler. (Yâsîn, 29)

29It was but a single blast only, and see! They were extinguished.

Ashâb-ı Kehf

Ashâb-ı Kehf

Kehf
Kehf
Kehf 9–26
اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَبًا ﴿9﴾
اَمْ
yoksa
حَسِبْتَ
(mi) sandın?
اَنَّ
sadece
اَصْحَابَ
ashabının
الْكَهْفِ
Kehf
وَالرَّق۪يمِ
ve Rakim
كَانُوا
olduklarını
مِنْ
—
اٰيَاتِنَا
Bizim ayetlerimizden
عَجَبًا
hayret verici
﴿٩﴾

9Ne o, yoksa sen, bizim âyetlerimiz içinde yalnız Ashab-ı Kehf ve Rakîm’in mi ibrete şayan olduklarını sandın? İş öyle değil!

9Yoksa sen, (hepsi de hayret verici birer mucize olan) âyetlerimiz içinde sadece Ashab-ı Kehf ve Rakîm’i mi hayret verici buluyorsun? (Kehf, 9)

9Or do you reckon the People of the Cave and the Inscription as something strange among Our signs (manifesting the truth, and too extraordinary to believe)?

Açıklama (SY)

Kur’ân ve hadiste kesin bilgi varid olmayınca, müfessirler birtakım rivâyetler nakletmişlerdir. Hıristiyan geleneğinde M.S. 250 yıllarında Efes şehrinde, dinlerini kurtarmak için, mağaraya giren gençler kıssası vardır. Başka ihtimallerden biri olarak, burada, onların durumlarının nakledilmesi söz konusudur.

Rakîm: Kitabe, yazıt mânasına olup taş, maden veya diğer şeylerden olabilir.

اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَۤا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا ﴿10﴾
اِذْ
zaman
اَوَى
sığındıkları
الْفِتْيَةُ
o gençler
اِلَى
—
الْكَهْفِ
mağaraya
فَقَالُوا
dediler
رَبَّنَۤا
Rabbimiz
اٰتِنَا
bize ver
مِنْ
—
لَدُنْكَ
katından
رَحْمَةً
bir rahmet
وَهَيِّئْ
ve nasip eyle
لَنَا
bize
مِنْ
—
اَمْرِنَا
şu işimizden
رَشَدًا
doğru olanı
﴿١٠﴾

10Vaktaki o genç yiğitler mağaraya çekildiler. Şöyle niyaz ettiler: “Yüce Rabbimiz! Katından bir rahmet ver ve şu dâvamızda doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle bize!”

10O yiğit gençler mağaraya sığınmış ve şöyle dua etmişlerdi: “Rabb’imiz, katından bize hususî bir rahmet ver, bize yardım et, önümüzü aç ve şu işimizde görüş, karar ve davranış adına doğru ve rızana uygun olan ne ise onu bize nasip eyle!” (Kehf, 10)

10(Events came to the point) when the young men took refuge in the cave and said: “Our Lord! Grant us mercy from Your Presence and arrange for us in our affair what is right and good!”

فَضَرَبْنَا عَلٰۤى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَدًاۙ ﴿11﴾
فَضَرَبْنَا
Biz de vurduk
عَلٰۤى
(ağırlık)
اٰذَانِهِمْ
kulaklarına
فِي
—
الْكَهْفِ
mağarada
سِن۪ينَ
yıllar
عَدَدًاۙ
nice
﴿١١﴾

11Bunun üzerine mağarada onları uykuya daldırdık. Nice yıllar öylece kaldılar.

11Bunun üzerine onları mağaranın içinde yıllarca sürecek derin bir uykuya yatırdık. (Kehf, 11)

11Then We drew a veil over their ears (causing them to go into a deep sleep) in the cave for a number of years.

ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُۤوا اَمَدًا۟ ﴿12﴾
ثُمَّ
sonra
بَعَثْنَاهُمْ
onları uyandırdık
لِنَعْلَمَ
ortaya çıkaralım diye
اَيُّ
hangisinin
الْحِزْبَيْنِ
iki zümreden
اَحْصٰى
daha iyi hesabedeceğini
لِمَا
—
لَبِثُۤوا
(onların) kaldıkları
اَمَدًا۟
süreyi
﴿١٢﴾

12Sonra da o iki takımdan (Ashab-ı Kehf ile hasımlarından) hangisinin onların mağarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladıklarını ortaya koyalım diye onları uyandırdık.

12Sonra onları uyandırdık ki mağarada ne kadar kaldıkları hakkında (iki gruba ayrılıp) hangi grubun zamanı daha iyi kestirdiğini (ve böylece Allah’ın kudreti, dünya hayatı ve Âhiret’le ilgili çok önemli bazı gerçekleri) ortaya çıkaralım. (Kehf, 12)

12Then We raised them up, (and dividing into two groups, they discussed how long they had remained in that state). We willed to make known which of the two groups were (more consciousness of time with the events in it, and therefore) better in computing for what period they had remained (in this state).

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۘ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى۠ ﴿13﴾
نَحْنُ
Biz
نَقُصُّ
anlatıyoruz
عَلَيْكَ
sana
نَبَاَهُمْ
onların hadiselerini
بِالْحَقِّۘ
gerçek olarak
اِنَّهُمْ
muhakkak onlar
فِتْيَةٌ
gençlerdi
اٰمَنُوا
iman etmiş
بِرَبِّهِمْ
Rablerine
وَزِدْنَاهُمْ
Biz de onların artırmıştık
هُدًى۠
hidayetlerini
﴿١٣﴾

13Başlarından geçen olayı Biz sana doğru olarak anlatıyoruz. Gerçekten onlar Rab’lerine tam iman etmiş gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini ve yakinlerini artırdık.

13Şimdi, onların başından geçen ibretli hadiseyi sana bütün gerçekliğiyle anlatacağız. Onlar, Rabb’ilerine içten inanmış bir grup genç yiğitti ve Biz de gerçeğe bağlılıklarını daha da arttırdık. (Kehf, 13)

13It is We who relate to you their exemplary story with truth. They were young men who believed in their Lord, and We increased them in guidance (so they adhered to the truth more faithfully).

وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَۨا مِنْ دُونِه۪ۤ اِلٰهًا لَقَدْ قُلْنَۤا اِذًا شَطَطًا ﴿14﴾
وَرَبَطْنَا
ve metanet bağlamıştık
عَلٰى
üstüne
قُلُوبِهِمْ
kalblerinin
اِذْ
—
قَامُوا
kalktılar
فَقَالُوا
ve dediler ki
رَبُّنَا
Rabbimiz
رَبُّ
Rabbidir
السَّمٰوَاتِ
göklerin
وَالْاَرْضِ
ve yerin
لَنْ
asla
نَدْعُوَۨا
yalvarmayız
مِنْ
—
دُونِه۪ۤ
O'ndan başkasına
اِلٰهًا
ilah
لَقَدْ
yoksa
قُلْنَۤا
konuşmuş oluruz
اِذًا
o zaman
شَطَطًا
saçma sapan
﴿١٤﴾

14Kalplerine kuvvet ve metanet verdik de onlar ayağa kalkıp: “Rabbimiz” dediler, “göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başka hiçbir ilaha yalvarmayız. Aksi takdirde pek saçma bir söz söylemiş oluruz.”

14Kalblerine tam bir kuvvet ve metanet verdik. Nihayet (içinde yaşadıkları toplumdaki şirke ve her türlü zulme) başkaldırıp dediler: “Bizim Rabb’imiz, göklerin ve yerin Rabb’idir. Biz, asla ilâh diye O’ndan başka varlıklara yönelmeyiz. Aksi halde, gerçek dışı, pek saçma bir iddiada bulunmuş söylemiş oluruz.” (Kehf, 14)

14And We strengthened their hearts, (and a time came) when they rose up (against association of partners with God and other injustices in the society), and they proclaimed: “Our Lord is the Lord of the heavens and the earth, and we never invoke any deity apart from Him; if we did so, we would certainly have uttered an enormity (a monstrous unbelief).

هٰۤؤُۨلَۤاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ۤ اٰلِهَةًۘ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۘ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللهِ كَذِبًاۘ ﴿15﴾
هٰۤؤُۨلَۤاءِ
şunlar
قَوْمُنَا
şu halkımız
اتَّخَذُوا
edindiler
مِنْ
—
دُونِه۪ۤ
O'ndan başka
اٰلِهَةًۘ
ilahlar
لَوْلَا
gerekmez mi?
يَأْتُونَ
getirmeleri
عَلَيْهِمْ
onların
بِسُلْطَانٍ
bir delil
بَيِّنٍۘ
açık
فَمَنْ
kim olabilir?
اَظْلَمُ
daha zalim
مِمَّنِ
—
افْتَرٰى
uydurandan
عَلَى
karşı
اللهِ
Allah'a
كَذِبًاۘ
yalan
﴿١٥﴾

15“Şu bizim halkımız var ya, işte onlar tuttular O’ndan başka tanrılar edindiler. Onların tanrı olduklarına dair açık delil getirmeleri gerekmez miydi? Uydurduğu yalanı Allah’a mal edenden daha zalim kim olabilir ki?”

15“Şu bizim halkımız ise tuttular, O’ndan başka ilâhlar edindiler. Yaptıkları doğru ise açık bir delil getirmeli değiller mi? Yoksa yalan uydurup sonra da bunu Allah’a mal edenden daha zalim kim olabilir?” (Kehf, 15)

15“These people of ours have adopted deities other than Him: although they cannot bring any clear authority for them. And who is more in the wrong than he who fabricates falsehood against God?”

وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللهَ فَأْوُۧۤا اِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ اَمْرِكُمْ مِرْفَقًا ﴿16﴾
وَاِذِ
madem ki
اعْتَزَلْتُمُوهُمْ
siz onları terk ettiniz
وَمَا
ve şeylerden
يَعْبُدُونَ
taptıkları
اِلَّا
başka
اللهَ
Allah'tan
فَأْوُۧۤا
o halde sığının
اِلَى
—
الْكَهْفِ
mağaraya
يَنْشُرْ
yaysın (bollaştırsın)
لَكُمْ
size
رَبُّكُمْ
Rabbiniz
مِنْ
—
رَحْمَتِه۪
rahmetini
وَيُهَيِّئْ
ve kolaylaştırsın
لَكُمْ
size
مِنْ
—
اَمْرِكُمْ
(şu) işinizden
مِرْفَقًا
yararlı bir şey
﴿١٦﴾

16“Mademki onları ve onların Allah’tan başka taptıkları putları terk ettiniz, haydi öyleyse mağaraya çekilin ki Rabbiniz rahmetini üzerinize yaysın, işinizde size kolaylık ve fayda ihsan etsin.”

16(Hadiseler tırmandı ve içinde yaşadıkları toplumu terk etmek zorunda bırakıldılar. Ne yapmaları gerektiğini aralarında görüşüp şu sonuca vardılar): “Mademki onları ve onların Allah’ı bırakıp da taptıkları her şeyi terk ettiniz, şimdi o mağaraya sığının da Rabb’iniz rahmetini üzerinize yaysın, sizi koruyup gözetsin ve işinizi kolaylaştırsın.” (Kehf, 16)

16(Events developed to the point that they had to leave their society. They discussed what they should do and concluded:) “And now that you have withdrawn yourselv?s from them and all that they worship instead of God, then seek refuge in the Cave. Your Lord will lay out for you of His mercy, and He will arrange for you in your affair a comfort and support.”

وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ ف۪ي فَجْوَةٍ مِنْهُۘ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللهِۘ مَنْ يَهْدِ اللهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا۟ ﴿17﴾
وَتَرَى
ve görürsün
الشَّمْسَ
güneşi
اِذَا
zaman
طَلَعَتْ
doğduğu
تَزَاوَرُ
dolaşıyor
عَنْ
—
كَهْفِهِمْ
mağaralarından
ذَاتَ
—
الْيَم۪ينِ
sağa doğru
وَاِذَا
ve zaman
غَرَبَتْ
battığı
تَقْرِضُهُمْ
onları makaslayıp geçiyor
ذَاتَ
—
الشِّمَالِ
sola doğru
وَهُمْ
ve onlar
ف۪ي
içindedirler
فَجْوَةٍ
bir dehlizin
مِنْهُۘ
onun (mağaranın)
ذٰلِكَ
bu (durum)
مِنْ
—
اٰيَاتِ
ayetlerindendir
اللهِۘ
Allah'ın
مَنْ
kime
يَهْدِ
hidayet verirse
اللهُ
Allah
فَهُوَ
o
الْمُهْتَدِۚ
doğru yolu bulmuştur
وَمَنْ
ve kimi de
يُضْلِلْ
saptırırsa
فَلَنْ
artık
تَجِدَ
bulamazsın
لَهُ
onun için
وَلِيًّا
bir veli
مُرْشِدًا۟
yol gösteren
﴿١٧﴾

17Onlara baksaydın görürdün ki güneş doğunca mağaralarının sağından dolaşır, batarken de sol taraftan onları makaslardı. Onlar da mağaranın genişçe dehlizinde bulunuyorlardı. İşte onların böylece uyumaları Allah’ın alâmetlerindendir. Allah kime hidâyet verirse doğru yolda olan odur; kimi de hidâyetten mahrum eder şaşırtırsa, artık imkânı yok, ona yol gösterecek bir dost bulamazsın.

17(Mağaraya girdiler ve derin bir uykuya daldılar). Onlara baksaydın görürdün ki güneş doğduğu zaman içinde bulundukları mağaranın sağından dolaşıyor, batarken sol taraftan onları makaslıyordu; onlar ise mağaranın tam içinde geniş bir alanda idiler. Onların bu hali, Allah’ın âyetlerindendir. Allah kimi doğru yola iletirse doğru yolda olan sadece odur. Kimi de saptırırsa, artık onun için (görüş, inanç, karar ve davranışta) doğruyu gösterecek bir dost, bir sahip bulamazsın. (Kehf, 17)

17(They entered the Cave and fell into a deep sleep.) You would have seen the sun, when it rose, moving away from their Cave to the right, and when it set, turning away from them to the left, while they lay in a spacious hollow in the Cave. That was one of God’s signs. Whoever God guides, he alone is rightly guided; and whoever He leads astray, you will never be able to find for him any friend and guardian to guide him to the right way.

Açıklama (SY)

Mağaranın kapısının tam kuzeye baktığı anlaşılıyor. İşte bundan ötürü mağaraya güneş ışığı girmiyor ve yanından geçen biri, içeride ne olduğunu göremiyordu.

وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ۠ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ۠ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِۘ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا ﴿18﴾
وَتَحْسَبُهُمْ
sen onları sanırsın
اَيْقَاظًا
uyanıklar
وَهُمْ
onlar
رُقُودٌ۠
uyudukları halde
وَنُقَلِّبُهُمْ
ve onları (uykuda) çeviririz
ذَاتَ
—
الْيَم۪ينِ
sağlarına
وَذَاتَ
ve
الشِّمَالِ۠
sollarına
وَكَلْبُهُمْ
ve köpekleri de
بَاسِطٌ
uzatmış vaziyettedir
ذِرَاعَيْهِ
ön ayaklarını
بِالْوَص۪يدِۘ
mağaranın ağzında
لَوِ
eğer
اطَّلَعْتَ
görseydin
عَلَيْهِمْ
onların durumunu
لَوَلَّيْتَ
mutlaka dönüp
مِنْهُمْ
onlardan
فِرَارًا
kaçardın
وَلَمُلِئْتَ
ve içine dolardı
مِنْهُمْ
onlardan
رُعْبًا
korku
﴿١٨﴾

18Sen onları uyanık sanırdın, halbuki gerçekte onlar uykuda idiler. (Yanları ezilmesin diye) Biz onları gâh sağa, gâh sola çevirirdik. Köpekleri ise mağara girişinde ön ayaklarını yaymış vaziyette duruyordu. Onları görseydin sen de ürker, derhal dönüp kaçardın, için korku ile dolardı.

18Sen onları uyanık sanırdın, gerçekte ise uykuda idiler. Kendilerini kâh sağa, kâh sola çeviriyorduk. Köpekleri ise mağaranın ağzında ön ayaklarını sermiş yatmakta idi. Eğer durumlarına muttali olsa idin dönüp onlardan kaçardın ve onlardan dolayı için korku ile dolardı. (Kehf, 18)

18You would have thought them awake though they were asleep. We caused them to turn over to the right and the left, and their dog lay outstretching its two forelegs on the threshold. Had you come upon them unprepared, you would certainly have turned away from them in flight, and would certainly have been filled with awe of them.

Açıklama (SY)

Dağ başında, uzanmış vaziyette iken sağa sola dönüp duran üç beş kişi... Onları koruyan korkunç bir nöbetçi köpek... Öylesine ürkütücü bir manzara oluşturuyordu ki oraya göz atan kişi onların efsanevi dehşetli varlıklar olduğunu sanır, derhal uzaklaşmaya çalışırdı. Bu da onların, yıllarca dış dünyadan güven içinde olmalarını sağladı.

وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَۤاءَلُوا بَيْنَهُمْۘ قَالَ قَۤائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْۘ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۘ قَالُوا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُۤوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِه۪ۤ اِلَى الْمَد۪ينَةِ فَلْيَنْظُرْ اَيُّهَۤا اَزْكٰى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ اَحَدًا ﴿19﴾
وَكَذٰلِكَ
yine böyle
بَعَثْنَاهُمْ
onları uyandırdık
لِيَتَسَۤاءَلُوا
sormaları için
بَيْنَهُمْۘ
kendi aralarında
قَالَ
dedi ki
قَۤائِلٌ
konuşan biri
مِنْهُمْ
içlerinden
كَمْ
ne kadar?
لَبِثْتُمْۘ
kaldınız
قَالُوا
dediler
لَبِثْنَا
kaldık
يَوْمًا
bir gün
اَوْ
ya da
بَعْضَ
bir parçası (kadar)
يَوْمٍۘ
günün
قَالُوا
dediler
رَبُّكُمْ
Rabbiniz
اَعْلَمُ
daha iyi bilir
بِمَا
ne kadar
لَبِثْتُمْ
kaldığınızı
فَابْعَثُۤوا
gönderin
اَحَدَكُمْ
birinizi
بِوَرِقِكُمْ
akçenizle
هٰذِه۪ۤ
şu
اِلَى
—
الْمَد۪ينَةِ
şehre
فَلْيَنْظُرْ
baksın
اَيُّهَۤا
hangi
اَزْكٰى
daha temiz ise
طَعَامًا
yiyecek
فَلْيَأْتِكُمْ
size getirsin
بِرِزْقٍ
bir azık
مِنْهُ
ondan
وَلْيَتَلَطَّفْ
ve dikkatli davransın
وَلَا
sakın
يُشْعِرَنَّ
hissettirmesin
بِكُمْ
sizi
اَحَدًا
birisine
﴿١٩﴾

19İşte, onları nasıl uyuttuysak öylece de uyandırdık. Derken aralarında konuşmaya başladılar. Birisi: “Ne kadar uykuda kaldınız?” diye sorunca bazıları: “Bir gün, belki bir günden de az!” diye cevap verdiler. Diğerleri de: “Uykuda ne kadar kaldığınızı tam tamına ancak Rabbiniz bilir” dediler. “Siz onu bırakın da açlığımızı gidermeye bakalım! Şu akçeyi verip içinizden birini şehre gönderin de baksın hangi yiyecek daha hoş ve helâl ise ondan size azık tedarik etsin.” “Bir de gâyet nazik ve tedbirli davransın, varlığınızı ve bulunduğunuz yeri sakın hiç kimseye hissettirmesin.”

19İşte, onları nasıl uyuttu isek, (mağarada ne kadar kaldıkları hakkında) birbirlerine sorsunlar (ve böylece Allah’ın kudreti, dünya hayatı ve Âhiret’le ilgili çok önemli bazı gerçekler ortaya çıksın) diye öylece de uyandırdık. İçlerinden biri, “Bu (uyku) halinde ne kadar kaldınız?” diye sordu. Bir kısmı, “Bir gün, belki bir günden de az!” diye cevap verdi. Diğerleri ise “Ne kadar kaldığınızı Rabb’iniz daha iyi bilir” dedi. “Şimdi siz onu bırakın da içinizden birini şu akçenizle şehre gönderin. En temizinden, helâl yiyecek arasın ve ondan bir miktar alıp getirsin. Fakat çok gizli ve dikkat çekmeyecek şekilde hareket etsin de varlığınızı ve bulunduğunuz yeri hiç kimseye sakın hissettirmesin.” (Kehf, 19)

19Such being their state, We raised them up so they began to ask one another. One who spoke said: “How long have you stayed?” They (some among them) answered: “We have stayed a day, or part of a day.” The others said: “Your Lord knows better how long you have stayed. Now (we must deal with our hunger. So) send one of you to the city with this coin of yours: let him see what food is most pure there (and so lawful), and bring a supply from it. But let him behave with utmost care and guarded courtesy and by no means make anyone aware of you.

اِنَّهُمْ اِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ اَوْ يُع۪يدُوكُمْ ف۪ي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُۤوا اِذًا اَبَدًا ﴿20﴾
اِنَّهُمْ
çünkü onlar
اِنْ
eğer
يَظْهَرُوا
ellerine geçirirlerse
عَلَيْكُمْ
sizi
يَرْجُمُوكُمْ
taşlayarak öldürürler
اَوْ
yahut
يُع۪يدُوكُمْ
döndürürler
ف۪ي
—
مِلَّتِهِمْ
kendi dinlerine
وَلَنْ
ve asla
تُفْلِحُۤوا
felah bulamazsınız
اِذًا
o takdirde
اَبَدًا
ebediyen
﴿٢٠﴾

20“Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ya taşa tutar, ya da kendi dinlerine döndürürler, bu takdirde de ebediyyen felah bulamazsınız.”

20“Kesinlikle bilin ki eğer yerinizi öğrenir de sizi ellerine geçirirlerse, ya sizi taşlayarak öldürürler ya da kendi yol ve inançlarına döndürürler. Bu takdirde de artık ebediyen felah bulmazsınız.” (Kehf, 20)

20“Indeed, if they should find you out, they will stone you to death or turn you back to their way of belief and life by force; then you will never attain prosperity ever hereafter.”

وَكَذٰلِكَ اَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُۤوا اَنَّ وَعْدَ اللهِ حَقٌّ وَاَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۚ اِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ اَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًاۘ رَبُّهُمْ اَعْلَمُ بِهِمْۘ قَالَ الَّذ۪ينَ غَلَبُوا عَلٰۤى اَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا ﴿21﴾
وَكَذٰلِكَ
ve böylece
اَعْثَرْنَا
buldurduk
عَلَيْهِمْ
onları
لِيَعْلَمُۤوا
bilsinler diye
اَنَّ
şüphesiz
وَعْدَ
vaadinin
اللهِ
Allah'ın
حَقٌّ
gerçek olduğunu
وَاَنَّ
ve şüphesiz
السَّاعَةَ
Kıyamet'in(vukuunda)
لَا
asla olmadığını
رَيْبَ
şüphe
ف۪يهَاۚ
onda
اِذْ
o sırada
يَتَنَازَعُونَ
tartışıyorlardı
بَيْنَهُمْ
kendi aralarında
اَمْرَهُمْ
onların durumlarını
فَقَالُوا
dediler
ابْنُوا
dikin
عَلَيْهِمْ
onların üstüne
بُنْيَانًاۘ
bir anıt
رَبُّهُمْ
Rableri
اَعْلَمُ
daha iyi bilir
بِهِمْۘ
onları
قَالَ
dediler ki
الَّذ۪ينَ
—
غَلَبُوا
gâlip gelenler
عَلٰۤى
—
اَمْرِهِمْ
onların işine
لَنَتَّخِذَنَّ
mutlaka yapacağız
عَلَيْهِمْ
onların üstüne
مَسْجِدًا
bir mescid
﴿٢١﴾

21Fakat Bizim takdirimiz başka idi. Nasıl onları uyutup sonra uyandırdıksa, aynı şekilde öbür kullarımızı da Ashab-ı Kehf’in durumundan haberdar ettik ki, Allah’ın haşir vaadinin gerçeğin ta kendisi olup hakkında hiçbir şüphe olmayacağını onlar da anlasınlar. Derken onları bulan halk, kendi aralarında onlar hakkında ne yapacaklarını tartışmaya girişti. Bazıları: “Onların anısına bir anıt dikin, biz gerçek durumlarını anlayamadık, Rab’leri hallerini pek iyi bilir” derken, görüşleri ağır basan müminler ise: “Mutlaka onların yanı başlarına bir mescid yapacağız” dediler.

21Böylece neticede Allah’ın (iman edip salih ameller işleyenleri galip kılacağıyla ilgili) va’dinin hak olduğunu ve Kıyamet’in vukuundan da asla şüphe edilmemesi gerektiğini iyice anlasınlar diye insanları onlardan haberdar ettik. Vefatlarının ardından halk, onlar için ne yapmaları gerektiği konusunda tartışmaya durdular. Bazıları, “Onların hatırasına bir anıt dikin; biz durumlarını tam anlayamadık; onların Rabb’i, hallerini çok daha iyi bilir” dediler. Onlar için ne yapacakları konusunda görüşleri ağır basan (mü’minler) ise ittifakla, “Hayır, onların yanı başlarına bir mescit yapacağız” diye karar aldılar. (Kehf, 21)

21And in this way, We disclosed them to the people so that they might know that the promise of God is true, and that there can be no doubt about (the coming of) the Last Hour. When they (the people) disputed about their affair, they said: “Build a structure over them (to hide them, and leave them to their rest). Their Lord knows best about them.” Those who prevailed (in the long-disputed matter) said: “We will most certainly build a place of worship over them.”

Açıklama (SY)

Rivayete göre, şehre gönderdikleri arkadaşları üç asır önce müşrik Decius devrinin parası, o zamanın kıyafeti ve konuşma tarzı ile dikkat çekti. Onu görenler, hazine bulduğu zannı ile kendisini yöneticilere götürdüler. İfadesini alınca, halkın çoğu da onların dinini benimsediğinden kitle halinde mağaraya vardılar. Ashab-ı kehf din kardeşlerini selâmlayıp ruhlarını o sırada teslim ettiler. Böylece haşrin ispatına canlı bir delil teşkil ettiler.

Müfessirlerin çoğunluğu oraya mescit yapma fikrinin müminlere ait olduğunu söylerken, Mevdudî tam tersine, bu fikrin şirk uygulamasını devam ettirmek isteyen müşriklere ait olduğunu ileri sürer. Fakat mescit, bu önemli hadiseyi ebedileştirme vesilesi olup şirke yer vermemesi itibariyle, ekseriyetin haklı olduğunu düşünebiliriz.

سَيَقُولُونَ ثَلٰثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْۚ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِۚ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْۘ قُلْ رَبّ۪ۤي اَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا قَل۪يلٌۗ فَلَا تُمَارِ ف۪يهِمْ اِلَّا مِرَۤاءً ظَاهِرً۞ا وَلَا تَسْتَفْتِ ف۪يهِمْ مِنْهُمْ اَحَدًا۟ ﴿22﴾
سَيَقُولُونَ
diyecekler
ثَلٰثَةٌ
onlar üçtür
رَابِعُهُمْ
dördüncüleri
كَلْبُهُمْۚ
köpekleridir
وَيَقُولُونَ
ve diyecekler
خَمْسَةٌ
beştir
سَادِسُهُمْ
altıncıları
كَلْبُهُمْ
köpekleridir
رَجْمًا
taş atar gibi
بِالْغَيْبِۚ
gaybı
وَيَقُولُونَ
ve diyecekler
سَبْعَةٌ
yedidir
وَثَامِنُهُمْ
sekizincileri
كَلْبُهُمْۘ
köpekleridir
قُلْ
de ki
رَبّ۪ۤي
Rabbim
اَعْلَمُ
daha iyi bilir
بِعِدَّتِهِمْ
onların sayısını
مَا
yoktur
يَعْلَمُهُمْ
onları bilen
اِلَّا
dışında
قَل۪يلٌۗ
pek az
فَلَا
—
تُمَارِ
münakaşaya girme
ف۪يهِمْ
onlar hakkında
اِلَّا
dışında
مِرَۤاءً
tartışma
ظَاهِرً۞ا‏
sathi
وَلَا
ve
تَسْتَفْتِ
bir şey sorma
ف۪يهِمْ
onlar hakkında
مِنْهُمْ
bunlardan
اَحَدًا۟
hiçbirine
﴿٢٢﴾

22İnsanların kimi: “Onlar, üç kişi idi, dördüncüleri de köpekleri idi” diyecekler. Bazıları da: “Beş kişi idiler, altıncıları da köpekleri idi” diyecekler. Bunlar, gayb hakkında tahmin yürütmekten ibarettir. Kimileri de: “Onlar yedi kişi olup sekizincileri de köpekleri idi” derler. De ki: “Onların sayısını tam tamına Rabbim bilir.” Onlar hakkında bilgisi olan çok az kişi vardır. Öyleyse onlar hakkında, sathî tartışma dışında kimse ile münakaşa etme ve bu konuda ileri geri konuşanlardan da hiçbir bilgi isteme!

22(Ashab-ı Kehf ve kıssasının verdiği dersler üzerinde düşüneceklerine, insanlar, bizzat hadise üzerinde yoğunlaşıp ayrıntılara girecek ve) Kimisi, “Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi” diyecek; daha başkaları, “Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi” diyeceklerdir. Bunların yaptıkları, gaybı taşlamaktan ibarettir. Bazıları da “Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi” diyecektir. (Rasûl’üm,) De ki: “Onların kaç kişi olduğunu Rabb’im daha iyi bilir. Onlar hakkında sağlam ve doğru bilgi sahibi çok az insan vardır.” Dolayısıyla onlar hakkında bilinen gerçeklerin dışında herhangi bir kimseyle münakaşaya girme; onlar hakkında tartışanlardan da herhangi bir şey sorma. (Kehf, 22)

22(Instead of reflecting on the lesson to be learnt from the People of the Cave, people concentrate their interest on the details of the event.) Some will say they were three, the dog being the fourth among them; and some will say they were five, the dog being the sixth – all guessing at random at (something related to) the Unseen. Still others will say: “They were seven, the dog being the eighth.” Say (O Messenger): “My Lord knows their number better; it is but few that know (the truth about) them.” So do not argue about them, being content with what is obvious (to you through Revelation), nor ask any of them (who argue even among themselves) to give you an opinion about them.

Açıklama (SY)

Kur’ân, onların sayıları, hangi şehirde oldukları gibi konuları teferruat sayıp asıl çıkarılması gereken derslere dikkat çeker. Şöyle ki:

1. Mümin, haktan dönmemeli 2. Maddî imkânlardan çok, Allah’a dayanmalı. 3. Allah’ın ölüleri diriltmeye kadir olduğuna kesinlikle inanmalı.

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَاۨيْءٍ اِنّ۪ي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَدًاۙ ﴿23﴾
وَلَا
ve
تَقُولَنَّ
deme
لِشَاۨيْءٍ
hiçbir şey için
اِنّ۪ي
mutlaka
فَاعِلٌ
yapacağım
ذٰلِكَ
bunu
غَدًاۙ
yarın
﴿٢٣﴾

23Hiçbir konuda: Allah’ın dilemesine bağlamaksızın, “Ben yarın mutlaka şöyle şöyle yapacağım” deme!

23Yapmaya niyet ettiğin herhangi bir hususta da “Yarın şunu yapacağım” deme. (Kehf, 23)

23And do not say about anything (you intend), “I will do it tomorrow,”

اِلَّۤا اَنْ يَشَۤاءَ اللهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَس۪يتَ وَقُلْ عَسٰۤى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّ۪ي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَدًا ﴿24﴾
اِلَّۤا
ancak
اَنْ
—
يَشَۤاءَ
dilerse
اللهُۘ
Allah
وَاذْكُرْ
ve an (hatırla)
رَبَّكَ
Rabbini
اِذَا
zaman
نَس۪يتَ
unuttuğun
وَقُلْ
ve de ki
عَسٰۤى
umarım
اَنْ
—
يَهْدِيَنِ
beni ulaştırmasını
رَبّ۪ي
Rabbimin
لِاَقْرَبَ
daha yakın
مِنْ
—
هٰذَا
bundan
رَشَدًا
bir doğruya
﴿٢٤﴾

24Bunu unuttuğun takdirde Allah’ı zikret ve: “Umarım ki Rabbim, doğru olma yönünden beni daha isabetli davranışa muvaffak kılar” de.

24“İnşâallah (Allah dilerse, izin verirse) yapacağım” de. O’nu hatırdan çıkardığın (veya O’nu anman gereken herhangi bir durumda unuttuğun takdirde) hemen O’nu hatırlayıp an ve “Umarım ki Rabb’im, bu konuda beni (görüş, düşünce, karar ve davranış adına) doğruya en yakın olanı yapmaya, hem de daha kısa bir zaman içinde muvaffak kılar” de. (Kehf, 24)

24Without (adding), “If God wills.” And remember and mention Him (straightaway) should you forget (to do so, when expressing an intention for the future). And say: “I hope that my Lord will guide me to what is nearer to right conduct than this (forgetfulness of mine).”

وَلَبِثُوا ف۪ي كَهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِن۪ينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا ﴿25﴾
وَلَبِثُوا
ve kaldılar
ف۪ي
—
كَهْفِهِمْ
mağaralarında
ثَلٰثَ
üç
مِائَةٍ
yüz
سِن۪ينَ
yıl
وَازْدَادُوا
ve eklediler
تِسْعًا
dokuz (yıl)
﴿٢٥﴾

25Mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Bazıları buna dokuz yıl daha ilâve ettiler.

25Onlar, mağaralarında üç yüz yıl kaldılar; buna dokuz yıl daha eklediler. (Kehf, 25)

25And they stayed in their Cave three hundred (solar) years, and added nine (for lunar years).

Açıklama (SY)

Bir kısım müfessirlere göre bu söz, Allah’a ait olmayip bazı insan gruplarına aittir.

قُلِ اللهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۘ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۘ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ۤ اَحَدًا ﴿26﴾
قُلِ
de ki
اللهُ
Allah
اَعْلَمُ
daha iyi bilir
بِمَا
ne kadar
لَبِثُواۚ
kaldıklarını
لَهُ
O'nundur
غَيْبُ
gaybı
السَّمٰوَاتِ
göklerin
وَالْاَرْضِۘ
ve yerin
اَبْصِرْ
ne güzel görendir
بِه۪
onu
وَاَسْمِعْۘ
ne güzel işitendir
مَا
yoktur
لَهُمْ
onların
مِنْ
—
دُونِه۪
O'ndan başka
مِنْ
—
وَلِيٍّۘ
hiçbir velisi
وَلَا
ve
يُشْرِكُ
O ortak etmez
ف۪ي
—
حُكْمِه۪ۤ
kendi hükmüne
اَحَدًا
kimseyi
﴿٢٦﴾

26Sen şöyle söyle: “Ne kadar kaldıklarını asıl Allah bilir. Zira göklerin ve yerin gaybını bilmek O’na mahsustur. O öyle güzel görür, öyle güzel işitir ki! Oysa onların O’ndan başka hâmileri yoktur. O, kendi hükmüne kimseyi ortak yapmaz” de.

26De ki: “Allah, ne kadar kaldıklarını çok daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı (sahipliği ve bütün bilinmeyenlerinin gerçek bilgisi) O’na aittir. O, öyle iyi görür, öyle iyi işitir ki! Bütün varlıkların O’ndan başka bir sahibi, mutlak hâkim ve yöneticisi yoktur ve O, hâkimiyetinin icrasına hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi ortak etmez.” (Kehf, 26)

26Say: “God knows better how long they stayed. To Him belongs (absolute dominion and full knowledge of) the unseen of the heavens and the earth. How perfect is His seeing and how perfect is His hearing! And they have apart from Him no guardian, and He allots to no one a share in His absolute authority.

İki Bahçe Sahibi

İki Bahçe Sahibi

Kehf
Kehf
Kehf 32–44
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِاَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ اَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًاۘ ﴿32﴾
وَاضْرِبْ
ve getir
لَهُمْ
onlara
مَثَلًا
bir temsil olarak
رَجُلَيْنِ
şu iki adamı (ki)
جَعَلْنَا
lütfettik
لِاَحَدِهِمَا
ikisinden birine
جَنَّتَيْنِ
iki bağ
مِنْ
—
اَعْنَابٍ
üzüm
وَحَفَفْنَاهُمَا
ve onların etrafını çevirmiştik
بِنَخْلٍ
hurmalarla
وَجَعَلْنَا
ve bitirmiştik
بَيْنَهُمَا
arasında da
زَرْعًاۘ
ekin
﴿٣٢﴾

32Onlara şu iki kişinin halini misal getir: Onlardan birine iki üzüm bağı lütfettik, bağların etrafını hurma ağaçları ile çevreledik ve bahçelerin arasında da ekin bitirdik.

32Onlara şöyle bir temsil getir: İki kişi var; onlardan birine iki üzüm bağı lütfettik, bağların etrafını hurma ağaçlarıyla donattık ve iki bağın arasında da ekin tarlası var ettik. (Kehf, 32)

32Set forth to them the parable of two men: for one of them We had made two vineyards and surrounded both with date-palms, and placed between them a field of grain.

كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ اٰتَتْ اُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئًاۙ وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَرًاۙ ﴿33﴾
كِلْتَا
her iki
الْجَنَّتَيْنِ
bağ (da)
اٰتَتْ
vermişti
اُكُلَهَا
ürününü
وَلَمْ
ve
تَظْلِمْ
eksik etmemişti
مِنْهُ
ondan
شَيْئًاۙ
hiçbir şey
وَفَجَّرْنَا
ve akıtmıştık
خِلَالَهُمَا
aralarından
نَهَرًاۙ
bir ırmak
﴿٣٣﴾

33Her iki bağ da meyvesini verdi, hiçbir şeyi eksik bırakmadı. O iki bağın arasında da bir ırmak akıttık.

33Her iki bağ da (hurma ağaçları ve ekinle birlikte) ürününü verdi, hem de hiç eksiksiz ve o iki bağın arasında bir de ırmak akıttık. (Kehf, 33)

33Each of the two vineyards yielded its produce, without failing in anything. We had also caused a stream to gush forth between the two.

وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌۚ فَقَالَ لِصَاحِبِه۪ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۤ اَنَاۨ اَكْثَرُ مِنْكَ مَالًا وَاَعَزُّ نَفَرًا ﴿34﴾
وَكَانَ
ve vardı
لَهُ
onun (adamın)
ثَمَرٌۚ
ürünü
فَقَالَ
dedi ki
لِصَاحِبِه۪
arkadaşı
وَهُوَ
ve o
يُحَاوِرُهُۤ
konuşurken
اَنَاۨ
ben
اَكْثَرُ
servetçe ilerideyim
مِنْكَ
senden
مَالًا
malca
وَاَعَزُّ
ve güçlüyüm
نَفَرًا
maiyetçe de
﴿٣٤﴾

34O şahsın başka serveti de vardı. Arkadaşıyla konuşurken ona: “Benim” dedi, “malım ve servetim senden çok olduğu gibi, maiyyet, çoluk çocuk bakımından da senden daha ilerideyim.”

34Bağ sahibi için ürünler eksiksiz hazırdı. Arkadaşıyla konuşma esnasında ona, “Ben” dedi, “servetçe senden daha ilerideyim; maiyet, çoluk-çocuk bakımından da senden daha güçlüyüm.” (Kehf, 34)

34So the man had fruit (in abundance), and one day he said to his companion, while he was conversing with him: “I am more than you in wealth, and mightier in manpower (children and those working for me).”

وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ قَالَ مَۤا اَظُنُّ اَنْ تَب۪يدَ هٰذِه۪ۤ اَبَدًاۙ ﴿35﴾
وَدَخَلَ
ve girdi
جَنَّتَهُ
bahçesine
وَهُوَ
o
ظَالِمٌ
zulmederek
لِنَفْسِه۪ۚ
kendisine
قَالَ
dedi
مَۤا
hiç
اَظُنُّ
sanmam
اَنْ
—
تَب۪يدَ
bozulup yok olacağını
هٰذِه۪ۤ
bunun
اَبَدًاۙ
ebediyyen
﴿٣٥﴾

35Bu adam gururu yüzünden kendi öz canına zulmeder vaziyette bağına girdi ve: “Zannetmem ki bu bağ bozulup yok olsun;

35Derken bahçesine vardı; sahip kılındığı servet ve nüfusun şımarıklığı içinde bütün bunları kendinden biliyor ve böylece kendine yazık ediyordu. “Sanmam ki” diye devam etti, “bu bağ bozulup yok olsun.” (Kehf, 35)

35He went into his vineyard while wronging himself (in his vain conceit). He said: “I do not think that this will ever perish.

وَمَۤا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَۤائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُدِدْتُ اِلٰى رَبّ۪ي لَاَجِدَنَّ خَيْرًا مِنْهَا مُنْقَلَبًا ﴿36﴾
وَمَۤا
ve hiç
اَظُنُّ
zannetmem
السَّاعَةَ
kıyametin
قَۤائِمَةًۙ
kopacağını
وَلَئِنْ
şayet
رُدِدْتُ
döndürülsem bile
اِلٰى
—
رَبّ۪ي
Rabbime
لَاَجِدَنَّ
bulurum
خَيْرًا
daha iyi
مِنْهَا
bundan
مُنْقَلَبًا
bir akıbet
﴿٣٦﴾

36Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Bununla beraber şâyet Rabbimin huzuruna götürülecek olursam o zaman elbette bundan daha iyi bir âkıbet bulurum!” dedi.

36“Sonra ben, Kıyamet’in kopacağını da zannetmiyorum. Kopsa bile, Rabb’imin huzuruna çıkarıldığımda, hiç şüphem yok, bundan daha iyi bir âkıbetle karşılaşırım.” (Kehf, 36)

36“Nor do I think that the Last Hour will ever come. Even if (it should come, and) I am brought back to my Lord, I will surely find something even better than this as a resort.”

قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُۤ اَكَفَرْتَ بِالَّذ۪ي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوّٰيكَ رَجُلًاۘ ﴿37﴾
قَالَ
dedi ki
لَهُ
ona
صَاحِبُهُ
arkadaşı
وَهُوَ
kendisiyle
يُحَاوِرُهُۤ
konuşan
اَكَفَرْتَ
inkâr mı ediyorsun?
بِالَّذ۪ي
—
خَلَقَكَ
seni yaratanı
مِنْ
—
تُرَابٍ
topraktan
ثُمَّ
sonra
مِنْ
—
نُطْفَةٍ
bir damladan
ثُمَّ
sonra da
سَوّٰيكَ
seni biçimlendireni
رَجُلًاۘ
mükemmel bir insan olarak
﴿٣٧﴾

37Konuşma esnasında arkadaşı bu şahsa: “Ne o!” dedi, “yoksa sen, senin aslını topraktan, sonra da bir damla meniden yaratan, bilahare de seni böyle tam mükemmel bir insan şekline getiren Rabbini mi inkâr ediyorsun?

37Söz arasında arkadaşı ona, “Ne o?” dedi, “Yoksa sen, senin aslını topraktan sonra da (baba ve anneye ait) sıvıların bir(kaç) damlasından yaratan ve bilâhare seni (bütün uzuvları ve lâtifeleriyle) mükemmel bir insan şekline koyan Zat hakkında mı böyle küfre varan sözler sarf ediyor, (kendini, sebepleri O’nun Kudreti’nin yerine koyuyor)sun?” (Kehf, 37)

37His companion said to him, while he was arguing with him: “Do you (expressing such ingratitude) disbelieve in Him Who created you from earth, then out of a mere drop of seminal fluid, then fashioned you into a perfect man?

لٰكِنَّاۨ هُوَ اللهُ رَبّ۪ي وَلَۤا اُشْرِكُ بِرَبّ۪ۤي اَحَدًا ﴿38﴾
لٰكِنَّاۨ
fakat
هُوَ
O
اللهُ
Allah
رَبّ۪ي
benim Rabbimdir
وَلَۤا
ve asla
اُشْرِكُ
ben ortak koşmam
بِرَبّ۪ۤي
Rabbime
اَحَدًا
hiçbir ortak
﴿٣٨﴾

38Fakat sen inkâr etsen de şunu bil ki benim Rabbim Allah’tır. Rabbime hiçbir şeyi ortak saymam.”

38“Sen ne dersen de, bil ki O Allah’tır benim Rabb’im. Ben, Rabb’im için hiçbir ortak tanımam (O’dur yaratan, büyüten, besleyen ve sahip olduğumuz her şeyi bize veren).” (Kehf, 38)

38“But (for my part I believe that) He is God, my Lord, and I do not associate with my Lord any partner.

Açıklama (SY)

(37–38) Burada şöyle bir soru hatıra gelebilir: "36. ayetten o kişinin Allah'a inandığı anlaşıldığı halde, burada O'nu inkâr eden bir kâfir olduğu bildiriliyor?". Razî bunu şöyle izah eder: "O kâfir olan kardeş, Allah Teala'ya, öldükten sonra diriltmeye kadir olma hususunda acziyet izafe edince, O'nu mahluklara denk saymış oluyor. Bu da onun müşrik olduğu sonucunu doğurur".

وَلَوْلَۤا اِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَۤاءَ اللهُۙ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللهِۚ اِنْ تَرَنِ اَنَاۨ اَقَلَّ مِنْكَ مَالًا وَوَلَدًاۚ ﴿39﴾
وَلَوْلَۤا
gerekmez miydi?
اِذْ
zaman
دَخَلْتَ
girdiğin
جَنَّتَكَ
bağına
قُلْتَ
demen
مَا
ne
شَۤاءَ
dilerse
اللهُۙ
Allah
لَا
yoktur
قُوَّةَ
kuvvet
اِلَّا
başka
بِاللهِۚ
Allah'tan
اِنْ
gerçi
تَرَنِ
sen görüyorsun
اَنَاۨ
beni
اَقَلَّ
daha az
مِنْكَ
senden
مَالًا
malca
وَوَلَدًاۚ
ve evlatça
﴿٣٩﴾

39“Benim servetimin ve çoluk çocuğumun sayısının seninkinden daha az olduğunu düşündüğüne göre, bağına girdiğinde: ‘Maşallah! Allah ne güzel dilemiş ve yapmış! Ondan başka gerçek güç ve kuvvet sahibi yoktur’ demeli değil miydin?

39“Bağına girdiğinde, ‘Mâşaallah; bütün güç ve kuvvet ancak Allah’ındır!’ demen gerekmez miydi? Sonra beni, malca da evlâtça da senden geride görüyorsun, hiç mesele değil ki!” (Kehf, 39)

39“If only you had said, on entering your vineyard, ‘Whatever God wills (surely has and surely will come to pass); there is no strength (to achieve anything) save with God.’ Though you see me with less wealth and offspring than you (I have no complaint at all, for it is God Who does as He wills, and He is All-Compassionate toward His servants).

فَعَسٰى رَبّ۪ۤي اَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَانًا مِنَ السَّمَۤاءِ فَتُصْبِحَ صَع۪يدًا زَلَقًاۙ ﴿40﴾
فَعَسٰى
umulur ki
رَبّ۪ۤي
Rabbim
اَنْ
—
يُؤْتِيَنِ
bana verebilir
خَيْرًا
daha iyisini
مِنْ
—
جَنَّتِكَ
senin bağından
وَيُرْسِلَ
ve indirir
عَلَيْهَا
onun üzerine
حُسْبَانًا
bir afet
مِنَ
—
السَّمَۤاءِ
gökten
فَتُصْبِحَ
böylece kesilir
صَع۪يدًا
bir toprak
زَلَقًاۙ
kupkuru
﴿٤٠﴾

40Olur ki Rabbim senin bahçenden daha iyisini bana verir ve senin o bahçene gökten bir afet indirir de bağın kupkuru toprak kesilir;

40“Bakarsın Rabb’im bana senin bağından-bahçenden daha iyisini verir; senin bağ-bahçene ise gökten bir âfet indirir de o, kupkuru toprağa dönüşüverir.” (Kehf, 40)

40“It may well be that my Lord will give me something better than your vineyard, and send on it (your vineyard) a calamity from heaven so that it becomes a barren waste.

اَوْ يُصْبِحَ مَۤاؤُۨهَا غَوْرًا فَلَنْ تَسْتَط۪يعَ لَهُ طَلَبًا ﴿41﴾
اَوْ
yahut
يُصْبِحَ
yere geçer
مَۤاؤُۨهَا
suyu
غَوْرًا
yere (geçer)
فَلَنْ
bir daha
تَسْتَط۪يعَ
gücün yetmez
لَهُ
onu
طَلَبًا
aramaya
﴿٤١﴾

41Yahut bağının suyu çekilir de ondan artık büsbütün ümidini kesersin.”

41“Veya suyu yere geçer de artık ondan ümidini büsbütün kesersin.” (Kehf, 41)

41“Or its water comes to sink (so deep) into the ground, that you will never be able to seek it out.”

وَاُح۪يطَ بِثَمَرِه۪ فَاَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلٰى مَۤا اَنْفَقَ ف۪يهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُشْرِكْ بِرَبّ۪ۤي اَحَدًا ﴿42﴾
وَاُح۪يطَ
derken kül oldu
بِثَمَرِه۪
bağı bahçesi
فَاَصْبَحَ
ve başladı
يُقَلِّبُ
oğuşturmaya
كَفَّيْهِ
ellerini
عَلٰى
üzerine
مَۤا
şeyler
اَنْفَقَ
harcadıkları
ف۪يهَا
ona
وَهِيَ
ve o
خَاوِيَةٌ
çökmüştü
عَلٰى
üzerine
عُرُوشِهَا
çardakları
وَيَقُولُ
ve diyordu
يَا
—
لَيْتَن۪ي
ah keşke ben
لَمْ
—
اُشْرِكْ
ortak koşmasaydım
بِرَبّ۪ۤي
Rabbime
اَحَدًا
hiçbir ortak
﴿٤٢﴾

42Çok geçmeden, bütün serveti kül oldu... Sahibi bu halini görünce, bağın çökmüş çardakları karşısında, yaptığı masraflarına, harcadığı emeklere acıyıp avuçlarını oğuşturakaldı. “Ah!” diyordu, “ne olaydım, Rabbime ibadette hiçbir şeyi ortak yapmamış olaydım!”

42Ve çok geçmeden o kişinin bütün bağı, bahçesi, ekinleri kül oluverdi. Çökmüş asma çardaklarının başında, yaptığı onca masrafa yanıp ellerini oğuşturuyor ve “Keşke” diyordu, “Rabb’ime (hükmünde, iradesinde, kudretinde, Rabb oluşunda, mâlikiyetinde) hiçbir ortak tanımasaydım!” (Kehf, 42)

42And (as it happened) his produce was encompassed by ruin, and he set to wringing his hands with grief over all that he had spent on it, when it was now all ruined on its trellises, and he was saying: “Oh, would that I had never associated anyone with my Lord as partner!”

وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِرًاۘ ﴿43﴾
وَلَمْ
ve
تَكُنْ
olmadı
لَهُ
onun
فِئَةٌ
bir topluluğu
يَنْصُرُونَهُ
kendisine yardım eden
مِنْ
—
دُونِ
başka
اللهِ
Allah'tan
وَمَا
ve
كَانَ
olmadı
مُنْتَصِرًاۘ
kendisine yardım edilen
﴿٤٣﴾

43Hasılı o, Allah’tan başka kendisine sahip çıkacak bir topluluk da bulamadı, kendi kendisini de kurtaramadı.

43(Herkes gibi) Onun da Allah’tan başka (O’nun izni dışında ve O’na karşı) kendisine yardım edecek bir topluluğu, bir ekibi olamazdı, olmadı ve kendi gücü de kendisini kurtarmaya yetmedi. (Kehf, 43)

43And he had, apart from God, none, no troop of men, to help Him, nor could he be of any help to himself.

هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلهِ الْحَقِّۘ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا۟ ﴿44﴾
هُنَالِكَ
işte o durumda
الْوَلَايَةُ
yardım
لِلهِ
yalnız Allah'a mahsustur
الْحَقِّۘ
hak olan
هُوَ
O'dur
خَيْرٌ
en iyi olan
ثَوَابًا
mükafatı
وَخَيْرٌ
ve daha hayırlıdır
عُقْبًا۟
akıbet
﴿٤٤﴾

44Öyle bir yerde himaye ve yardım, sadece hak ve hakikatin ta kendisi olan Allah’a mahsustur. En iyi mükâfatı da en güzel âkıbeti de veren O’dur.

44(Her zaman olduğu gibi) Böyle felâket anlarında da yardım, (ancak kudreti, iradesi, ilmi ve izzetiyle gerçek tedbir ve hâkimiyet sahibi olan) Allah’tandır. O’dur mükâfatın gerçekten hayırlı ve güzel olanını da gerçekten hayırlı ve güzel âkıbeti de nasip eden. (Kehf, 44)

44For thus it is: all power to protect belongs to God, the True. He is the best for reward, and the best for the outcome.

Ashâbü’l-Uhdûd

Ashâbü’l-Uhdûd

Bürûc
Bürûc
Bürûc 4–10
قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِۙ ﴿4﴾
قُتِلَ
kahroldu
اَصْحَابُ
halkı
الْاُخْدُودِۙ
hendeğin
﴿٤﴾

4Tıpkı kahrolası Ashab-ı Uhdud’un,

4Kahrolsun ve kahroldu da o hendek halkı, (Bürûc, 4)

4Ruined were the people of the ditch,

اَلنَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِۙ ﴿5﴾
اَلنَّارِ
ateş
ذَاتِ
dolu
الْوَقُودِۙ
tutuşturulmuş yakıt
﴿٥﴾

5O tutuşturulmuş ateşle dolu hendeği hazırlayanların mel’un oldukları gibi.

5Alev alev tutuşturulmuş ateşi yakanlar. (Bürûc, 5)

5Of the fire kept burning with fuel.

Açıklama (SY)

(4–5) Ashab-ı Uhdud hakkında tefsirlerde dört kadar hadise zikredilir. Bunlar arasında en meşhuru, Yemen hükümranlığını ele geçiren Zû Nuvas hakkında olmasıdır. Dördüncü asırda Yemen’e hakim olan bu kral Yahudi dinini benimseyip Hıristiyan olan Necran ahalisini de Yahudiliği kabule zorlar. Halk direnince, birçok insanı ateş dolu hendeklere attırır. Böylece öldürülenlerin 20.000 kadar olduğu söylenir. Yemen’deki Yahudi hakimiyeti 340-378 yılları arasında yer almaktadır.

اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌۙ ﴿6﴾
اِذْ
hani
هُمْ
onlar
عَلَيْهَا
onun başında
قُعُودٌۙ
oturmuşlardı
﴿٦﴾

6Hani onlar ateşin başında oturur,

6O ateşin başına oturmuş, (Bürûc, 6)

6When they were seated over it,

وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ شُهُودٌۘ ﴿7﴾
وَهُمْ
ve onlar
عَلٰى
—
مَا
şeyleri
يَفْعَلُونَ
yaptıkları
بِالْمُؤْمِن۪ينَ
mü'minlere
شُهُودٌۘ
seyrediyorlardı
﴿٧﴾

7Müminlere yaptıklarını acımasızca seyrederlerdi.

7Mü’minlere yaptıklarını (keyifle) seyrederlerdi. (Bürûc, 7)

7And were themselves witnesses of what they did to the believers.

وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلَّۤا اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللهِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ ﴿8﴾
وَمَا
ve
نَقَمُوا
nefret etmediler
مِنْهُمْ
onlardan
اِلَّۤا
başka bir sebeple
اَنْ
—
يُؤْمِنُوا
iman etmelerinden
بِاللهِ
Allah'a
الْعَز۪يزِ
Aziz
الْحَم۪يدِۙ
Hamid
﴿٨﴾

8Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin azîz ve hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) Allah’a iman etmeleri idi,

8Mü’minlerden başka bir sebeple değil, sadece Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip), Hamîd (her türlü şükür ve övgüye mutlak manada lâyık) Allah’a iman ettikleri için nefret ediyorlardı: (Bürûc, 8)

8They detested them for no other reason than that they believed in God, the All-Glorious with irresistible might, the All-Praiseworthy,

اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۘ وَاللهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌۘ ﴿9﴾
اَلَّذ۪ي
O ki
لَهُ
O'nundur
مُلْكُ
hakimiyeti
السَّمٰوَاتِ
göklerin
وَالْاَرْضِۘ
ve yerin
وَاللهُ
ve Allah
عَلٰى
üzerine
كُلِّ
her
شَيْءٍ
şey
شَه۪يدٌۘ
şahittir
﴿٩﴾

9Göklerin ve yerin tek hâkimi olan. Allah her şeye şahittir.

9Göklerin ve yerin mutlak mülkiyet ve hâkimiyeti Kendisi’ne ait olan Allah’a. Ama Allah, olup biten her şeye şahittir. (Bürûc, 9)

9(They believed in) Him, to Whom belongs the sovereignty of the heavens and the earth. God is indeed a witness over everything.

اِنَّ الَّذ۪ينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَر۪يقِۘ ﴿10﴾
اِنَّ
şüphesiz
الَّذ۪ينَ
kimseler
فَتَنُوا
işkence eden(ler)
الْمُؤْمِن۪ينَ
mü'min erkeklere
وَالْمُؤْمِنَاتِ
ve mü'min kadınlara
ثُمَّ
sonra
لَمْ
—
يَتُوبُوا
tevbe etmeyenler
فَلَهُمْ
onlar için vardır
عَذَابُ
azabı
جَهَنَّمَ
cehennem
وَلَهُمْ
ve onlar için vardır
عَذَابُ
azabı
الْحَر۪يقِۘ
yangın
﴿١٠﴾

10Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya, işte onlara cehennem azabı var, yangın azabı var!

10Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara her türlü işkenceyi yapan ve sonra da tevbe edip ıslah–ı halde bulunmayanlar, işte onlar için Cehennem azabı vardır, onlar için yangın azabı vardır. (Bürûc, 10)

10Those who persecute the believing men and the believing women and then do not repent, for them there surely is the punishment of Hell, for them there is the punishment of burning fire.

Bahçe Sahipleri (Ashâbü’l-Cenne)

Bahçe Sahipleri (Ashâbü’l-Cenne)

Kalem
Kalem
Kalem 17–33
اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَۤا اَصْحَابَ الْجَنَّةِۚ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِح۪ينَۙ ﴿17﴾
اِنَّا
elbette Biz
بَلَوْنَاهُمْ
bunlara da bela verdik
كَمَا
gibi
بَلَوْنَۤا
bela verdiğimiz
اَصْحَابَ
sahiplerine
الْجَنَّةِۚ
bahçe
اِذْ
hani
اَقْسَمُوا
onlar yemin etmişlerdi
لَيَصْرِمُنَّهَا
bahçeyi mutlaka devşireceklerine
مُصْبِح۪ينَۙ
sabah olunca
﴿١٧﴾

17Biz tıpkı o bahçe sahiplerini sınadığımız gibi, bunları da sınadık. Onlar sabah erken mahsülü devşireceklerini yeminle pekiştirip kesin söylemiş,

17(Malları ve çocuklarıyla gururlanıp davetimizi reddettikleri için kuraklıkla) sınayıp belâya düçar kıldık onları, tıpkı sınadığımız gibi o bahçe sahiplerini: Sabah olur olmaz bahçenin ürününü hasat edeceklerine dair yemin ettiler. (Kalem, 17)

17For sure We try them (with drought as they rely on their wealth and children We have granted them and reject Our call), just as We tried the owners of the garden. They swore that they would assuredly harvest its produce the next day.

وَلَا يَسْتَثْنُونَ ﴿18﴾
وَلَا
ve
يَسْتَثْنُونَ
istisna da etmiyorlardı
﴿١٨﴾

18(İnşaallah dememiş,) Allah’ın iznine bağlamamışlardı. Ayrıca fakirlerin payını düşünmemişlerdi.

18Hiçbir istisnada bulunmadılar (ne inşaallah diyerek Allah’ın meşietini hesaba kattılar ne de muhtaçların payını düşündüler). (Kalem, 18)

18They made no allowance (in their oaths, being oblivious of the rights of the needy and oblivious of God’s will).

فَطَافَ عَلَيْهَا طَۤائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَۤائِمُونَ ﴿19﴾
فَطَافَ
fakat kaplayıverdi
عَلَيْهَا
onu
طَۤائِفٌ
bir afet
مِنْ
—
رَبِّكَ
Rabbinden
وَهُمْ
ve onlar
نَۤائِمُونَ
uyurlarken
﴿١٩﴾

19Fakat onlar henüz uykuda iken, Rabbin tarafından gönderilen bir afet bahçeyi kapladı.

19Ama onlar uyurken Rabb’inden gelen bir âfet bahçeyi kaplayıverdi. (Kalem, 19)

19Then a visitation from your Lord encompassed it while they were sleeping.

فَاَصْبَحَتْ كَالصَّر۪يمِ ﴿20﴾
فَاَصْبَحَتْ
(bahçe) kesiliverdi
كَالصَّر۪يمِ
simsiyah
﴿٢٠﴾

20Bahçe sabahleyin siyah kül haline geliverdi.

20Kaplayıverdi de bahçe siyah bir kül yığını haline geliverdi. (Kalem, 20)

20So by morning it had become bleak.

فَتَنَادَوْا مُصْبِح۪ينَۙ ﴿21﴾
فَتَنَادَوْا
birbirlerine seslendiler
مُصْبِح۪ينَۙ
sabahleyin
﴿٢١﴾

21Onlarsa olup bitenden habersiz, neşeli neşeli birbirlerine seslendiler:

21Sabahleyin, olup-bitenden habersiz birbirlerine seslendiler: (Kalem, 21)

21So they cried out to one another having risen for the morning:

اَنِ اغْدُوا عَلٰى حَرْثِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَارِم۪ينَ ﴿22﴾
اَنِ
diye
اغْدُوا
haydi gidin
عَلٰى
—
حَرْثِكُمْ
ekininize
اِنْ
eğer
كُنْتُمْ
—
صَارِم۪ينَ
hasat edecekseniz
﴿٢٢﴾

22“Haydi, mâdem devşireceksiniz, çabuk ekininizin başına!”

22“Haydin” dediler, “madem hasat edeceksiniz, derhâl ekininizin başına!” (Kalem, 22)

22“Hurry to your cultivated land if you mean to harvest (its produce)!”

فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَۙ ﴿23﴾
فَانْطَلَقُوا
derken yola koyuldular
وَهُمْ
ve onlar
يَتَخَافَتُونَۙ
fısıldaşıyorlardı
﴿٢٣﴾

23Hemen yola koyuldular. Bir taraftan da aralarında şöyle fiskos ediyorlardı:

23Hemen yola koyuldular; bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: (Kalem, 23)

23So they set out, confiding to one another:

اَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْك۪ينٌ ﴿24﴾
اَنْ
diye
لَا
—
يَدْخُلَنَّهَا
sakın sokulmasın
الْيَوْمَ
bugün
عَلَيْكُمْ
aranıza
مِسْك۪ينٌ
hiçbir yoksul
﴿٢٤﴾

24“Sakın, bugün yanımıza fakir fukara gelmesin, onların bahçeye girmelerine hiç imkân vermeyin!”

24“Aman ha” diyorlardı, “bugün aranıza sakın bir yoksul sokulmasın!” (Kalem, 24)

24“(Take care) that no destitute enter there on you today.”

وَغَدَوْا عَلٰى حَرْدٍ قَادِر۪ينَ ﴿25﴾
وَغَدَوْا
ve erkenden gittiler
عَلٰى
—
حَرْدٍ
engellemeye
قَادِر۪ينَ
kararlılık içinde
﴿٢٥﴾

25Yoksulları engelleme azmi içinde ilerlediler.

25(Yanlarına herhangi bir fakirin girmesine izin vermeme) kararlılığı içinde ve hasattan emin olarak yollarına devam ettiler. (Kalem, 25)

25So early they went, firmly resolved in intent (to collect the harvest and not share it with the destitute).

فَلَمَّا رَاَوْهَا قَالُۤوا اِنَّا لَضَۤالُّونَۙ ﴿26﴾
فَلَمَّا
fakat
رَاَوْهَا
bahçeyi görünce
قَالُۤوا
dediler
اِنَّا
elbette biz
لَضَۤالُّونَۙ
yanlış yere geldik
﴿٢٦﴾

26Bahçeyi görünce: apışıp kaldılar. “Galiba yolu şaşırdık, yanlış yere geldik!” dediler.

26Ama bahçeyi görünce, “Biz” dediler, “mutlaka yanlış yere geldik!” (Kalem, 26)

26But when they saw it, they said: “We have assuredly arrived at the wrong place!”

بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ﴿27﴾
بَلْ
hayır
نَحْنُ
biz
مَحْرُومُونَ
mahrum bırakıldık
﴿٢٧﴾

27Çok geçmeden işi anlayınca: “Hayır!” dediler, “doğrusu felakete uğramışız!”

27“Hayır hayır, felâkete düçar olduk, mahsulümüz elden gitti!” (Kalem, 27)

27(Then when they realized that it was indeed their garden:) “No, rather we are made destitute!”

قَالَ اَوْسَطُهُمْ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ ﴿28﴾
قَالَ
dedi
اَوْسَطُهُمْ
orta yol üzere olanları
اَلَمْ
—
اَقُلْ
ben demedim mi?
لَكُمْ
size
لَوْلَا
gerekmez miydi?
تُسَبِّحُونَ
tesbih etmeniz
﴿٢٨﴾

28En makul olanları ise: “Ben size Allah’ı zikretmenizi söylememiş miydim!” dedi.

28İçlerinde insaflı olanı, “Ben size dememiş miydim?” dedi, “Allah’a tesbihte bulunmalı (O’nun emirlerine itaat etmeli, kudretine, iradesine ortak olmaya kalkmamalı) değil misiniz? (Zamanında böyle yapmadınız, hiç olmazsa şimdi yapın!)” (Kalem, 28)

28The one more equitable among them said: “Did I not say to you: ‘Will you not glorify God?’”

قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَۤا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ﴿29﴾
قَالُوا
dediler
سُبْحَانَ
tesbih ederiz
رَبِّنَۤا
Rabbimizi
اِنَّا
doğrusu biz
كُنَّا
—
ظَالِم۪ينَ
zulmedenlermişiz
﴿٢٩﴾

29Bunun üzerine “Sübhansın Rabbenâ, her türlü noksandan uzaksın! Doğrusu biz kendimize zulmetmişiz!” deyip,

29“Sen’i tesbih ederiz Rabb’imiz” dediler, “(Her işte hüküm Sana aittir; Sen, asla haksızlık yapmazsın.) Doğrusu biz, (kendimizi müstağnî görmekle) zulmettik, kendimize de haksızlık ettik.” (Kalem, 29)

29They said: “All-Glorified is our Lord! Indeed we have done wrong (by regarding ourselves as self-sufficient and not dependent on Him).”

فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ ﴿30﴾
فَاَقْبَلَ
dönüp başladılar
بَعْضُهُمْ
bir kısmı
عَلٰى
—
بَعْضٍ
diğerini
يَتَلَاوَمُونَ
kınamaya
﴿٣٠﴾

30Birbirlerini kınamaya başladılar.

30Karşılıklı kendilerini ve birbirlerini kınamaya durdular. (Kalem, 30)

30Then they approached one another, reproaching themselves.

قَالُوا يَا وَيْلَنَۤا اِنَّا كُنَّا طَاغ۪ينَ ﴿31﴾
قَالُوا
dediler
يَا
—
وَيْلَنَۤا
yazık bize
اِنَّا
elbette biz
كُنَّا
—
طَاغ۪ينَ
azgınlarmışız
﴿٣١﴾

31“Yazıklar olsun bize, ne azgın kimselermişiz!

31“Yazıklar olsun bize!” dediler, “biz ne azgın kimselermişiz!” (Kalem, 31)

31They said: “Oh, woe to us! We were habituated to arrogance and rebellion.

عَسٰى رَبُّنَۤا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِنْهَۤا اِنَّۤا اِلٰى رَبِّنَا رَاغِبُونَ ﴿32﴾
عَسٰى
belki
رَبُّنَۤا
Rabbimiz
اَنْ
—
يُبْدِلَنَا
bize onun yerine verir
خَيْرًا
daha hayırlısını
مِنْهَۤا
ondan
اِنَّۤا
elbette biz
اِلٰى
—
رَبِّنَا
Rabbimizi
رَاغِبُونَ
arzulayanlarız
﴿٣٢﴾

32Olur ki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir. Biz Rabbimizin rahmetini arzu ediyor, O’na dönüyoruz.”

32“Ama umulur ki Rabb’imiz, bize o bahçenin yerine daha hayırlısını verir. Artık Rabb’imize yöneldik, rağbetimiz O’nadır.” (Kalem, 32)

32“It may be that our Lord will grant us something better than this instead. Surely to our Lord do we turn with hope.”

كَذٰلِكَ الْعَذَابُۘ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ ﴿33﴾
كَذٰلِكَ
işte böyledir
الْعَذَابُۘ
ceza
وَلَعَذَابُ
ve azabı ise
الْاٰخِرَةِ
ahiret
اَكْبَرُۢ
daha müthiştir
لَوْ
keşke
كَانُوا
idi
يَعْلَمُونَ۟
bilseler
﴿٣٣﴾

33Azap böyledir işte! Âhiretteki azap ise daha müthiştir. Keşke bunu bir bilselerdi!

33İşte, (dünyada nankör asileri bekleyen) cezaya bir örnek. Âhiret’teki ceza ise elbette daha müthiştir. Keşke bilselerdi! (Kalem, 33)

33That is (an example of) the punishment (such as the ingrate rebellious may be made to endure in the world); and certainly the punishment of the Hereafter is greater, if they but knew!

Ashâbü’l-Fîl

Ashâbü’l-Fîl

Fîl
Fîl
Fîl 1–5
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْف۪يلِۘ ﴿1﴾
اَلَمْ
—
تَرَ
görmedin mi?
كَيْفَ
nasıl
فَعَلَ
yaptığını
رَبُّكَ
Rabbinin
بِاَصْحَابِ
sahiplerine
الْف۪يلِۘ
fil
﴿١﴾

1Rabbinin Ashab-ı Fil’e ettiklerini görmedin mi?

1(Gözünle) Görmüş gibi bilmez misin, Rabb’in ne yaptı fillerle gelen o orduyu? (Fîl, 1)

1Have you considered how your Lord dealt with the people of the Elephant?

اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ ف۪ي تَضْل۪يلٍۙ ﴿2﴾
اَلَمْ
—
يَجْعَلْ
çıkarmadı mı?
كَيْدَهُمْ
onların tuzaklarını
ف۪ي
—
تَضْل۪يلٍۙ
boşa
﴿٢﴾

2Onların hile ve düzenlerini boşa çıkarmadı mı?

2Boşa çıkarmadı mı onların tuzak ve düzenlerini? (Fîl, 2)

2Did He not bring their evil scheme to nothing?

وَاَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا اَبَاب۪يلَۙ ﴿3﴾
وَاَرْسَلَ
ve gönderdi
عَلَيْهِمْ
üzerlerine
طَيْرًا
kuşlar
اَبَاب۪يلَۙ
sürü sürü
﴿٣﴾

3Üzerlerine ebabili, sürü sürü kuşları salıverdi.

3Üzerlerine (sürü sürü, renk renk) ebabil kuşları gönderdi; (Fîl, 3)

3He sent down upon them flocks of birds (unknown in the land),

تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ مِنْ سِجّ۪يلٍ۞ۙ ﴿4﴾
تَرْم۪يهِمْ
onları vuruyorlardı
بِحِجَارَةٍ
sertleşmiş taşlar
مِنْ
—
سِجّ۪يلٍ۞ۙ‏
tuğladan
﴿٤﴾

4Bunlar onlara pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyorlardı.

4Onları pişmiş tuğladan (mermi gibi) taşlarla vuruyorlardı. (Fîl, 4)

4Shooting them with bullet-like stones of baked clay (an emblem of the punishment due to them),

فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ ﴿5﴾
فَجَعَلَهُمْ
nihayet onları yaptı
كَعَصْفٍ
ekin yaprağı gibi
مَأْكُولٍ
yenmiş
﴿٥﴾

5Derken onları kurt yeniği ekin yaprağına çeviriverdi.

5Neticede onları delik–deşik olmuş ekin yaprağına çevirdi. (Fîl, 5)

5And so He rendered them like a field of grain devoured and trampled.

Açıklama (SY)

Bu olay kesin mûcizelerdendir. Tabiatla izah edilemez. Nakil yönünden de kesindir. Zirâ Hz. Peygamber bu sureyi okuduğunda Mekke’de 40 yıl önce olmuş bu olayı gören çok kimse vardı. Bunca aleyhtarlıklarına rağmen onu tenkid etmeye yeltenen kimse çıkmadı.

Bölüm seç

Kapat