Yûsuf 3–101
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَۤا اَوْحَيْنَۤا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَ۠ وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الْغَافِل۪ينَ ﴿3﴾
نَحْنُ Biz | نَقُصُّ anlatıyoruz | عَلَيْكَ sana | اَحْسَنَ en güzelini | الْقَصَصِ kıssaların | بِمَۤا — | اَوْحَيْنَۤا vahyetmekle | اِلَيْكَ sana | هٰذَا bu | الْقُرْاٰنَ۠ Kur'an'ı | وَاِنْ ve oysa | كُنْتَ sen idin | مِنْ — | قَبْلِه۪ ondan önce | لَمِنَ kimselerden | الْغَافِل۪ينَ habersiz | ﴿٣﴾ |
3Biz, bu Kur’ân’ı sana vahyetmekle, geçmiş ümmetlerin birtakım haberlerini en güzel şekilde beyan ediyoruz. Şu bir gerçek ki daha önce senin bundan hiç haberin yoktu.
3(Ey Rasûl’üm!) Biz, sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle, (bu sûrede) kıssaların en güzelini (geçmişin ibretlerle dolu tarihinden en güzel bir sayfayı) anlatacağız. Şurası bir gerçek ki senin şu ana kadar bundan haberin yoktu. (Yûsuf, 3)
3We are about to relate to you (O Messenger) the best of narratives (of the past) by Our revealing to you this Qur’ān. Before this, indeed you were unaware of it.
اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَۤا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ ﴿4﴾
اِذْ hani | قَالَ demişti | يُوسُفُ Yusuf | لِاَب۪يهِ babasına | يَۤا — | اَبَتِ Ey babacığım | اِنّ۪ي ben | رَاَيْتُ (rüyada) gördüm | اَحَدَ (on) bir | عَشَرَ on (bir) | كَوْكَبًا yıldız | وَالشَّمْسَ ve güneşi | وَالْقَمَرَ ve ayı | رَاَيْتُهُمْ gördüm ki onlar | ل۪ي bana | سَاجِد۪ينَ secde ediyorlardı | ﴿٤﴾ |
4Bir zaman Yusuf babasına, “Babacığım!” dedi. “Ben rüyamda on bir yıldızın, Güneş ve Ay’ın bana secde ettiklerini gördüm.”
4Bir zaman Yusuf babasına, “Babacığım!” dedi: “Ben, rüyamda on bir yıldız, güneşi ve ayı, onları bana secde ederlerken gördüm.” (Yûsuf, 4)
4When Joseph said to his father: “O my father! I saw in a dream eleven stars, as well as the sun and the moon: I saw them prostrating themselves before me.”
قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰۤى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْدًاۘ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ﴿5﴾
قَالَ dedi | يَا — | بُنَيَّ oğulcuğum | لَا — | تَقْصُصْ anlatma | رُءْيَاكَ rüyanı | عَلٰۤى — | اِخْوَتِكَ kardeşlerine | فَيَك۪يدُوا sonra kurarlar | لَكَ sana | كَيْدًاۘ bir tuzak | اِنَّ şüphesiz | الشَّيْطَانَ şeytan | لِلْاِنْسَانِ insan için | عَدُوٌّ bir düşmandır | مُب۪ينٌ apaçık | ﴿٥﴾ |
5“Evladım!” dedi babası, “sakın bu rüyanı kardeşlerine anlatma! Sonra seni kıskandıklarından sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın besbelli düşmanıdır.”
5Yakup, “Oğulcuğum” diye cevap verdi, “bu rüyanı kardeşlerine sakın anlatma. Olur ki (kıskançlıkla) sana bir tuzak kurmaya kalkarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır (ve onları böyle bir şeye sevk edebilir).” (Yûsuf, 5)
5He (Jacob) said: “O my son! Do not relate your dream to your brothers, lest (out of envy) they devise a scheme against you. For Satan is a manifest enemy to humankind (and can incite them to do such a thing).
وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰۤى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَۤا اَتَمَّهَا عَلٰۤى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَۘ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ۟ ﴿6﴾
وَكَذٰلِكَ ve böylece | يَجْتَب۪يكَ seni seçecek | رَبُّكَ Rabbin | وَيُعَلِّمُكَ ve sana öğretecektir | مِنْ — | تَأْو۪يلِ yorumunu | الْاَحَاد۪يثِ rüyaların | وَيُتِمُّ ve tamamlayacaktır | نِعْمَتَهُ nimetini | عَلَيْكَ sana | وَعَلٰۤى ve üzerine | اٰلِ ailesi | يَعْقُوبَ Ya'kub | كَمَۤا gibi | اَتَمَّهَا tamamladığı | عَلٰۤى üzerine | اَبَوَيْكَ ataları | مِنْ — | قَبْلُ daha önce | اِبْرٰه۪يمَ İbrahim | وَاِسْحٰقَۘ ve İshak | اِنَّ şüphesiz | رَبَّكَ Rabbin | عَل۪يمٌ Alim'dir | حَك۪يمٌ۟ Hakim'dir | ﴿٦﴾ |
6“Rabbin seni öylece seçecek, sana rüya tabirini öğretecek ve daha önce büyük babaların İbrâhim ile İshak’a olan nimetini tamamına erdirdiği gibi, sana ve Yâkub ailesine de nimetini kemale erdirecektir. Çünkü Rabbin her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”
6“Rüyana gelince: Rabb’in seni seçecek, sana belli seviyede (rüyalar dâhil) eşya ve hadiselerin mana ve yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrahim’e ve İshak’a tamamladığı gibi sana ve Yakup Ailesi’ne de nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabb’in, (her şeyi) hakkıyla bilendir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmet bulunandır.” (Yûsuf, 6)
6“So will your Lord choose you and impart to you some knowledge of the inner meaning of all happenings (including dreams), and complete His favor upon you and upon the family of Jacob, as He completed it formerly upon your forefathers, Abraham and Isaac. Surely, your Lord is All-Knowing, All-Wise.
Açıklama (SY)Bu tabir, rüya tabirinden başka sezgi, basiret ve konuların gerçek mahiyetini ve âkıbetlerini kavramayı da içine almaktadır.
لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ۤ اٰيَاتٌ لِلسَّۤائِل۪ينَ ﴿7﴾
لَقَدْ andolsun | كَانَ vardır | ف۪ي — | يُوسُفَ Yusuf | وَاِخْوَتِه۪ۤ ve kardeşlerinde | اٰيَاتٌ ibretler | لِلسَّۤائِل۪ينَ soranlar için | ﴿٧﴾ |
7Gerçekten, Yusuf ile kardeşlerinin kıssalarında, sorup ilgilenenlerin alacakları nice ibretler vardır.
7Gerçeği arayanlar ve sorup ilgilenenler için Yusuf ile kardeşlerinin yaşadıklarında gerçekten çok büyük ibretler vardır. (Yûsuf, 7)
7Assuredly, in (this account of) Joseph and his brothers there are many signs (messages) for seekers of truth.
Açıklama (SY)Mevcut Tevrat’a göre Yusuf’un rüyayı anlatması üzerine babası Yâkub (a.s.) kızıp onu azarlamıştır.
اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰۤى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۘ اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ ﴿8﴾
اِذْ hani | قَالُوا demişlerdi ki | لَيُوسُفُ Yusuf | وَاَخُوهُ ve kardeşi | اَحَبُّ daha sevgilidir | اِلٰۤى — | اَب۪ينَا babamıza | مِنَّا bizden | وَنَحْنُ oysa biz | عُصْبَةٌۘ bir ekibiz | اِنَّ şüphesiz | اَبَانَا babamız | لَف۪ي içindedir | ضَلَالٍ bir yanlışlık | مُب۪ينٍۚ açık | ﴿٨﴾ |
8Hani onlar, (aralarında şöyle konuşmuşlardı): “Yusuf ile öz kardeşi, babamıza daha sevimli geliyor. Oysa biz daha güçlü bir grubuz. Pek belli ki babamız bu işte yanılıyor.
8Kardeşleri aralarında toplanıp şöyle konuştular: “Doğrusu Yusuf ve kardeşi babamızın yanında bizden daha sevgili, oysa biz, güçlü kuvvetli, (dolayısıyla onun işine daha çok yarayan) bir ekibiz. Babamız gerçekten açık bir hata işliyor.” (Yûsuf, 8)
8When they (the brothers addressing one another) said: “Joseph and his brother are indeed more loved by our father than we are, even though we are a powerful band (of greater use to him). Surely, our father is manifestly mistaken.”
اُقْتُلُوا يُوسُفَ اَوِ اطْرَحُوهُ اَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ اَب۪يكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِه۪ قَوْمًا صَالِح۪ينَ ﴿9﴾
اُقْتُلُوا öldürün | يُوسُفَ Yusuf'u | اَوِ ya da | اطْرَحُوهُ onu bırakın | اَرْضًا bir yere | يَخْلُ yönelsin | لَكُمْ yalnız size | وَجْهُ teveccühü | اَب۪يكُمْ babanızın | وَتَكُونُوا olursunuz | مِنْ — | بَعْدِه۪ ondan sonra | قَوْمًا bir topluluk | صَالِح۪ينَ salih | ﴿٩﴾ |
9Yusuf’u öldürün yahut onu uzak bir yere atın ki babanızın sevgi ve teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da tövbe ederek salih kimseler olursunuz, babanızla münasebetleriniz düzelir, işiniz yoluna girer.”
9İçlerinden biri, “Yusuf’u öldürün veya onu öyle bir yere bırakın ki (geri dönüp gelemesin). Artık babanızın teveccühü yalnızca size yönelir; sonra da tevbe eder ve salihlerden olursunuz” dedi. (Yûsuf, 9)
9(One of them said:) “Kill Joseph, or cast him out in some distant land so that your father’s attention should turn only to you, and after that you may again become righteous people.”
Açıklama (SY)(8–9) Bu sözleriyle onun, anne baba bir kardeşi Bünyamin’i kasdediyorlardı. Bünyamin dünyaya gelirken annesi ölmüş olduğundan, babaları onlara daha fazla şefkat duyardı. Diğerleri ise Yusuf’un baba tarafından kardeşleri idi.
قَالَ قَۤائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ ﴿10﴾
قَالَ dedi | قَۤائِلٌ bir sözcü | مِنْهُمْ içlerinden | لَا — | تَقْتُلُوا öldürmeyin | يُوسُفَ Yusuf'u | وَاَلْقُوهُ onu atın | ف۪ي — | غَيَابَتِ dibine | الْجُبِّ kuyunun | يَلْتَقِطْهُ onu alsın | بَعْضُ biri | السَّيَّارَةِ kervanlardan | اِنْ eğer | كُنْتُمْ iseniz | فَاعِل۪ينَ yapacak | ﴿١٠﴾ |
10İçlerinden biri: “Yusuf’u öldürmeyin de bir kuyu dibine bırakın. Yolcu kafilelerinden biri onu yitik olarak alıp götürsün. Eğer yapacaksanız böyle yapın!”
10Bir diğeri şu görüşte bulundu: “Hayır, Yusuf’u öldürmeyin. Onu bir kuyuya atın; bakarsınız bir kervan onu alır götürür. Eğer mutlaka bir şey yapacaksanız böyle yapın!” (Yûsuf, 10)
10Another of them, putting forward his view, said: “Do not kill Joseph, but rather, cast him into the depth of the well (that you know of), that some caravan may pick him up – (do that) if you are seriously intending to take action.”
قَالُوا يَۤا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭ۞ا عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ ﴿11﴾
قَالُوا dediler ki | يَۤا — | اَبَانَا Ey babamız | مَا neden | لَكَ sen | لَا — | تَأْمَنَّۭ۞ا bize güvenmiyorsun | عَلٰى hakkında | يُوسُفَ Yusuf | وَاِنَّا oysa biz | لَهُ ona | لَنَاصِحُونَ öğüt verenleriz | ﴿١١﴾ |
11(Onlar buna karar verdikten sonra bir gün babalarına varıp) “Sevgili Babamız!” dediler, “sen neden güvenip de Yusuf’u bize emanet etmiyorsun? Oysa biz onu çok seviyoruz. Ona samimiyetle bağlıyız.”
11(Bu görüş üzerinde karar kılıp) Babalarına geldiler ve “Ey bizim babamız!” dediler: “Gerçi sen Yusuf’u bize emanet etmezsin, hâlbuki biz, her zaman için onun iyiliğini isteyenleriz!” (Yûsuf, 11)
11They said (having agreed on this) to their father: “Our father! Why will you not trust Joseph with us, while we are his sincere well-wishers?
اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ﴿12﴾
اَرْسِلْهُ onu gönder | مَعَنَا bizimle beraber | غَدًا yarın | يَرْتَعْ gezsin | وَيَلْعَبْ ve oynasın | وَاِنَّا ve biz elbette | لَهُ onu | لَحَافِظُونَ koruruz | ﴿١٢﴾ |
12“Yarın onu bizimle gönder, gezsin oynasın, biz ona çok iyi sahip çıkarız.”
12“Ne olur, yarın onu bizimle gönder de yesin içsin, oynasın. Hiç şüphen olmasın ki biz onu koruruz.” (Yûsuf, 12)
12“Let him go out with us tomorrow, that he may enjoy himself and play; surely we will take good care of him.”
قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ۤي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ ﴿13﴾
قَالَ dedi ki | اِنّ۪ي şüphesiz | لَيَحْزُنُن۪ۤي beni üzer | اَنْ — | تَذْهَبُوا götürmeniz | بِه۪ onu | وَاَخَافُ ve korkarım | اَنْ diye | يَأْكُلَهُ onu yer | الذِّئْبُ bir kurt | وَاَنْتُمْ sizin | عَنْهُ ondan | غَافِلُونَ (onu) unutmuşken | ﴿١٣﴾ |
13Babaları: “Onu götürmeniz beni meraklandırır. Korkarım ki siz farkında olmadan, onu kurt yer” dedi.
13Yakup, “Onu alıp götürmeniz beni gerçekten üzer” mukabelesinde bulundu: “Siz onu unutup kendinizle meşgulken bir kurdun gelip onu yemesinden korkarım.” (Yûsuf, 13)
13He (Jacob) said: “Indeed, it grieves me that you should take him with you, and I fear lest a wolf should devour him while you are inattentive of him.”
قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّۤا اِذًا لَخَاسِرُونَ ﴿14﴾
قَالُوا dediler ki | لَئِنْ andolsun | اَكَلَهُ onu yerse | الذِّئْبُ kurt | وَنَحْنُ biz (olduğumuz halde) | عُصْبَةٌ bir ekip | اِنَّۤا elbette biz | اِذًا o zaman | لَخَاسِرُونَ yazıklar olsun bize | ﴿١٤﴾ |
14Onlar: “Vallahi!” dediler, “biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, yazıklar olsun bize!”
14“Andolsun” dediler, “biz böyle güçlü-kuvvetli bir ekip iken eğer bir kurt gelip onu yerse, bu takdirde vallahi yazıklar olsun bize!” (Yûsuf, 14)
14They said: “If a wolf should devour him when we are so strong a company, then we should surely be lost!”
فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُۤوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَۤا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿15﴾
فَلَمَّا nihayet | ذَهَبُوا götürdüler | بِه۪ onu | وَاَجْمَعُۤوا ve karar verdiler | اَنْ — | يَجْعَلُوهُ bırakmaya | ف۪ي — | غَيَابَتِ dibine | الْجُبِّۚ kuyunun | وَاَوْحَيْنَۤا ve Biz vahyettik | اِلَيْهِ ona | لَتُنَبِّئَنَّهُمْ andolsun haber vereceksin | بِاَمْرِهِمْ yaptıklarını | هٰذَا bu | وَهُمْ ve onlar | لَا hiç değillerken | يَشْعُرُونَ farkında | ﴿١٥﴾ |
15
15Derken, (babalarını razı edip) Yusuf’u yanlarında götürdüler ve onu kuyunun derinliklerine bırakma üzerinde mutabakata vardılar. (O, kuyunun dibinde iken) Kendisine şöyle vahyettik: “Hiç şüphen olmasın ki bir gün gelecek ve bu yaptıklarını hiç beklemedikleri ve olup-bitenin farkında olmadıkları bir anda onlara hatırlatacaksın; ama şu anda onlar, yaptıklarının şuurunda değiller.” (Yûsuf, 15)
15And so they went away with him, and decided to put Joseph in the depth of the well (which they did). We revealed to him: “You will most certainly remind them of this deed of theirs while they are unaware (neither knowing nor understanding all that has transpired).”
وَجَۤاؤُۤۧ اَبَاهُمْ عِشَۤاءً يَبْكُونَۘ ﴿16﴾
وَجَۤاؤُۤۧ ve geldiler | اَبَاهُمْ babalarına | عِشَۤاءً akşamleyin | يَبْكُونَۘ ağlayarak | ﴿١٦﴾ |
16Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına dönüp,
16Akşam karanlığı çökünce ağlayarak babalarına geldiler. (Yûsuf, 16)
16And at nightfall they returned to their father, weeping.
قَالُوا يَۤا اَبَانَۤا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَۤا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ ﴿17﴾
قَالُوا dediler | يَۤا — | اَبَانَۤا Ey babamız | اِنَّا biz | ذَهَبْنَا gittik | نَسْتَبِقُ yarışıyorduk | وَتَرَكْنَا ve bırakmıştık | يُوسُفَ Yusuf'u | عِنْدَ yanında | مَتَاعِنَا eşyamızın | فَاَكَلَهُ onu yemiş | الذِّئْبُۚ kurt | وَمَۤا fakat değilsin | اَنْتَ sen | بِمُؤْمِنٍ inanacak | لَنَا bize | وَلَوْ şayet | كُنَّا (söylesek de) | صَادِق۪ينَ sadıklardan | ﴿١٧﴾ |
17Dediler ki: “Sevgili babamız, biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yusuf’u da eşyalarımızın yanında bıraktık. Bir de döndük ki onu kurt yemiş! Şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmayacaksın!”
17“Muhterem babamız!” dediler: “Aramızda yarışa çıkmış ve Yusuf’u da eşyamızın başında bırakmıştık. Geri döndüğümüzde bir de ne görelim: Yusuf’u kurt yemiş! Ama biz ne kadar doğruyu söylüyor olsak da biliyoruz ki sen bize inanmayacaksın!” (Yûsuf, 17)
17They said: “Our father! We went off racing with one another, and left Joseph behind by our things, then a wolf devoured him. But we know that you will not believe us, even though we speak the truth.”
وَجَۤاؤُۧ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۘ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۘ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۘ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ ﴿18﴾
وَجَۤاؤُۧ ve getirdiler | عَلٰى üzeri | قَم۪يصِه۪ gömleğinin | بِدَمٍ kanlı | كَذِبٍۘ sahte | قَالَ dedi ki | بَلْ hayır | سَوَّلَتْ aldatıp sürüklemiş | لَكُمْ sizi | اَنْفُسُكُمْ nefisleriniz | اَمْرًاۘ bir işe | فَصَبْرٌ artık (tek çarem) sabretmektir | جَم۪يلٌۘ güzelce | وَاللهُ ancak Allah'tan | الْمُسْتَعَانُ yardım istenir | عَلٰى — | مَا karşı | تَصِفُونَ dediğinize | ﴿١٨﴾ |
18Onlar Yusuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Yâkub: “Hayır!” dedi, “nefisleriniz sizi aldatmış, bu işe sevk etmiş. Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!”
18Yusuf’un gömleğine başka bir kan bulaştırıp gelmişlerdi. Babaları, “Hayır!” dedi, “belki nefisleriniz sizi aldatıp bir işe sürükledi. Artık bana düşen güzelce sabretmektir. Allah’tır bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek merci.” (Yûsuf, 18)
18They had brought his shirt back with false blood on it. Jacob said: “Rather, your (evil-commanding) souls have tempted you to do something evil. So (the proper recourse for me is), a becoming patience (a patience that endures without complaint). God it is Whose help is sought against (the situation) that you have described.”
Açıklama (SY)Sabrun Cemil: Feryatsız, şikâyetsiz, soğukkanlı ve mütevekkil bir şekilde belayı karşılamak demektir. Mevcut Tevrat metni, Hz. Yâkub (a.s.)’ın tepkisini ve yas tutmasını, bir Peygamber teslimiyetine yaraşmayacak tarzda tasvir eder.
وَجَۤاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۘ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۘ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۘ وَاللهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ ﴿19﴾
وَجَۤاءَتْ ve geldi | سَيَّارَةٌ bir kervan | فَاَرْسَلُوا gönderdiler | وَارِدَهُمْ sucularını | فَاَدْلٰى saldı | دَلْوَهُۘ kovasını | قَالَ dedi ki | يَا — | بُشْرٰى Ey! müjde! | هٰذَا bu | غُلَامٌۘ bir oğlan! | وَاَسَرُّوهُ ve onu sakladılar | بِضَاعَةًۘ ticaret için | وَاللهُ halbuki Allah | عَل۪يمٌ biliyordu | بِمَا şeyleri | يَعْمَلُونَ onların yaptıkları | ﴿١٩﴾ |
19(Gelelim Yusuf’a) Öteden bir kafile gelmiş, sucularını kuyuya göndermişlerdi. Saka vardı, kovasını sarkıttı. “A müjde! Müjde! İşte bir civan!” dedi. Sucu ile yanındakiler, onu ticaret malı olarak satmak niyetiyle, kafilede olanlara onu bildirmeyip gizlediler. Ama Allah Teâlâ, onların ne yapacaklarını pek iyi biliyordu!
19Derken öteden bir kervan geldi ve içlerinden birini su getirmesi için kuyuya gönderdiler. Sucu kovasını kuyuya saldı. (O da ne? Bir oğlan çocuğu kovaya tutunmuş yukarı çıkıyordu.) Sucu bağırdı: “Hey, müjde! Bir civan!” dedi. Onu bir ticaret malı olarak saklayıp korudular. Allah yaptıklarını da yapacaklarını da çok iyi biliyordu. (Yûsuf, 19)
19And there came a caravan, and they sent forth one among them to fetch water. He let down his bucket (into the well). “Good luck!” he exclaimed: “(There is) a youth here!” So they hid and preserved him as merchandise to sell. God had full knowledge of what they were doing.
وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟ ﴿20﴾
وَشَرَوْهُ ve onu sattılar | بِثَمَنٍ bir fiyata | بَخْسٍ düşük | دَرَاهِمَ gümüş kuruşa | مَعْدُودَةٍۚ birkaç | وَكَانُوا ve idiler | ف۪يهِ ona karşı | مِنَ — | الزَّاهِد۪ينَ۟ kıymet vermeyenler | ﴿٢٠﴾ |
20Nihâyet Mısır’a varınca, onu düşük bir fiyata, birkaç paraya sattılar. Zaten ona pek kıymet biçmiyorlardı.
20Nihayet onu kelepir fiyatına, sayılı birkaç gümüş kuruşa sattılar. Kıymetini takdir edememiş ve değerini pek düşük tutmuşlardı. (Yûsuf, 20)
20And they sold him for a paltry price – a few silver coins – so little did they value him.
وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ۤ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰۤى اَنْ يَنْفَعَنَۤا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًاۘ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۘ وَاللهُ غَالِبٌ عَلٰۤى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿21﴾
وَقَالَ ve dedi ki | الَّذِي kimse | اشْتَرٰيهُ onu satın alan | مِنْ — | مِصْرَ Mısır'lı | لِامْرَاَتِه۪ۤ hanımına | اَكْرِم۪ي ona kıymet ver | مَثْوٰيهُ iyi bak | عَسٰۤى belki | اَنْ — | يَنْفَعَنَۤا bize yararı dokunur | اَوْ ya da | نَتَّخِذَهُ onu ediniriz | وَلَدًاۘ evlad | وَكَذٰلِكَ ve böylece | مَكَّنَّا bir imkan verdik | لِيُوسُفَ Yusuf'a | فِي — | الْاَرْضِۘ o yerde | وَلِنُعَلِّمَهُ ve ona öğrettik | مِنْ — | تَأْو۪يلِ yorumunu | الْاَحَاد۪يثِۘ rüyaların | وَاللهُ ve Allah | غَالِبٌ Galip olandır | عَلٰۤى — | اَمْرِه۪ işinde | وَلٰكِنَّ ama | اَكْثَرَ çoğu | النَّاسِ insanların | لَا — | يَعْلَمُونَ bilmezler | ﴿٢١﴾ |
21Mısır’da Yusuf’u satın alan vezir, hanımına: “Ona güzel bak!” dedi, “belki bize faydası dokunur, yahut onu evlat ediniriz!” Böylece Yusuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyaların yorumunu öğrettik. Allah Teâlâ iradesini yerine getirmekte her zaman mutlak galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
21Onu satın alan Mısırlı, hanımına “Ona iyi bak ve kendisini aziz tut. Olur ya, bize bir faydası dokunur veya onu evlât ediniriz” dedi. Böylece o ülkede Yusuf’a ayağını basacağı sağlam bir zemin ve mühim bir imkân verdik. Misyonu gereği ona belli seviyede (rüyalar dâhil) hadiselerin mana ve yorumunu öğretecektik. Allah, neyi diler, neye hükmederse onu muhakkak yerine getirir. Ne var ki insanların çoğu bunu bilmez. (Yûsuf, 21)
21The man who bought him in Egypt said to his wife: “Give him honorable, good lodging. It may be that he will prove useful to us, or we may adopt him as a son.” Thus, did We establish Joseph in the land (Egypt), that We would impart to him knowledge and understanding of the inner meaning of events, including dreams. God always prevails in whatever be His will, but most people do not know (that it is so).
Açıklama (SY)Tevrat ve Talmud’a göre onu satın alan, kraliyet muhafız alay komutanı idi. Hanımının adı Talmud’a göre Zeliha idi. Bazı tefsirlerde-güvenilir bir kaynağa dayanmaksızın- Hz Yusuf’un, kocasının ölümünden sonra, bu kadınla evlendiği yazılır. F. Razî'nin dediği gibi "doğrusunu Allah bilir".
Hz. Yusuf’un aileden gelen eğitim ve dindarlığı olmakla birlikte ilahî hikmet, medeniyetin en ileri olduğu bir ülkede, en seçkin bir ailenin evladı olarak, ona iyi bir öğrenim imkânı verdi.
M.Hamidullah “...veya onu uşak ediniriz” diye çevirip şu notu koyuyuor: “muhtemelen ‘hadım edilmiş harem ağası ediniriz’ anlamındadır. bunun başka bir örneği için bkz. 28,9 ve notu”. bu not şöyledir: “uşak hadım edilmiş. Bu ifadelerin, Firavun’un belki de henüz evlenmemiş olan kızından çok, karısı tarafından söylenmesi uygundur”.
وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُۤ اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًاۘ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ ﴿22﴾
وَلَمَّا ne zaman ki | بَلَغَ ulaşınca | اَشُدَّهُۤ kuvvetli çağına | اٰتَيْنَاهُ ona verdik | حُكْمًا hüküm | وَعِلْمًاۘ ve ilim | وَكَذٰلِكَ işte böyle | نَجْزِي mükafatlandırırız | الْمُحْسِن۪ينَ muhsinleri | ﴿٢٢﴾ |
22O kemâl çağına geldiğinde kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte güzel iş yapanlara biz böyle karşılık veririz.
22Derken Yusuf, tam ergenlik, güç-kuvvet ve temyiz çağına ulaştı ve kendisine manevî sahada hâkimiyet, her meselede doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilme kabiliyeti, hikmet ve hususî bir ilim bahşettik. Kendilerini iyiliğe adamış, daima Allah’ı görüyormuşçasına ve Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde davrananları işte böyle mükâfatlandırırız. (Yûsuf, 22)
22When Joseph reached his full manhood, We granted him authority with sound, wise judgment, and special knowledge. Thus, do We reward those devoted to doing good as if seeing God.
Açıklama (SY)Kemâl çağı diye çevirdiğimiz 18-40 yaş arası dönemdir. "Hikmet": uygulanan ilim; "ilim" ise kuvvetli kavrama ve yorum demektir.
وَرَاوَدَتْهُ الَّت۪ي هُوَ ف۪ي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِه۪ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَۘ قَالَ مَعَاذَ اللهِ اِنَّهُ رَبّ۪ۤي اَحْسَنَ مَثْوَايَۘ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ ﴿23﴾
وَرَاوَدَتْهُ ve murad almak istedi | الَّت۪ي evin hanımı | هُوَ o (Yusuf) | ف۪ي — | بَيْتِهَا onun evinde iken | عَنْ — | نَفْسِه۪ onun nefsinden | وَغَلَّقَتِ ve kapattı | الْاَبْوَابَ kapıları | وَقَالَتْ ve dedi | هَيْتَ haydi gelsene | لَكَۘ sen | قَالَ dedi | مَعَاذَ sığınırım | اللهِ Allah'a | اِنَّهُ şüphesiz | رَبّ۪ۤي efendim | اَحْسَنَ çok iyi | مَثْوَايَۘ bana baktı | اِنَّهُ şüphesiz | لَا — | يُفْلِحُ iflah olmaz | الظَّالِمُونَ zalimler | ﴿٢٣﴾ |
23Derken, bulunduğu evin hanımı, Yusuf’a sahip olmak istedi ve kapıları kapatarak “Haydi yaklaş bana!” dedi. O: “Allah’a sığınırım!” dedi. “Doğrusu, senin kocan olan benim efendimin çok iyiliğini gördüm. Hıyanet ederek zalim olanlar iflah olmazlar.”
23Bu arada, bulunduğu evin hanımı onun nefsinden murad almak istedi ve kapıları iyice kapatarak, “Hadi gelsene!” dedi. Yusuf, hiç tereddütsüz, “Allah korusun! Doğrusu (eşiniz olan) efendim bana çok iyi baktı, çok iyi davrandı. Şurası bir gerçek ki zalimler asla iflah olmaz!” mukabelesinde bulundu. (Yûsuf, 23)
23And the woman in whose house he was living sought to enjoy herself by him. She bolted the doors and said, “Come, please!” He said: “God forbid! My lord (your husband) has given me honorable, good lodging. Assuredly, wrongdoers never prosper.”
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪۠ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَۤا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۘ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّۤوءَ وَالْفَحْشَۤاءَۘ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ ﴿24﴾
وَلَقَدْ andolsun | هَمَّتْ kadın arzu etmişti | بِه۪۠ onu | وَهَمَّ o da meyledecekti | بِهَاۚ onu | لَوْلَۤا — | اَنْ eğer | رَاٰ görmeseydi | بُرْهَانَ doğruyu gösteren delilini | رَبِّه۪ۘ Rabbinin | كَذٰلِكَ böylece | لِنَصْرِفَ uzaklaştırmak için | عَنْهُ ondan | السُّۤوءَ fenalığı | وَالْفَحْشَۤاءَۘ ve fuhşu | اِنَّهُ çünkü o | مِنْ — | عِبَادِنَا kullarımızdandır | الْمُخْلَص۪ينَ ihlasa erdirilmiş | ﴿٢٤﴾ |
24Doğrusu, hanım ona sahip olmayı iyice aklına koymuş ve buna yeltenmişti de. Eğer Rabbinin burhanını görmeseydi o da kadına meyledecekti. İşte böylece Biz fenalığı ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için burhanımızı gösterdik. Çünkü o, Bizim tam ihlasa erdirilmiş kullarımızdandı.
24Hanım, Yusuf’a sahip olmayı aklına koymuştu ve ona doğru yöneldi. Eğer Yusuf (Allah’ın kendisine hususî ilim ve hüküm verilmiş ihsan sahibi ve ihlâsa erdirilmiş bir kulu olarak) Rabb’isinin (iffet ve günahlardan korunma konusunda) açık ve kesin delilini görmemiş olsaydı, onda da kadına doğru bir meyil uyanabilirdi. Fakat (ona böyle bir delil göstermiş olmakla) fenalığı ve fuhşu Yusuf’tan uzaklaştırdık. Doğrusu o, Bizim ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı. (Yûsuf, 24)
24Certainly, she was burning with desire for him; and he would have desired her had it not been that he had already seen the argument and proof of his Lord (concerning chastity and good conduct, and so was anxious only about how to escape her). We did it in that way (We showed to him Our argument and proof) so that We might avert from him an evil and indecency. For he was one of Our servants endowed with perfect sincerity and purity of intention in faith and practicing the Religion.
Açıklama (SY)Bürhan: Allah Teala’nın peygamberlerini, günahlardan uzak tutan ilahî korumasıdır. Hz. Yusuf (a.s) zinanın çirkin bir davranış olduğunu biliyordu. Fakat o sırada ilahî ismet kendisine yetişip bu davranışın iğrençliğini gözle görülecek derecede (aynel yakin) gösterdiğinden, ayet-i kerime bunu reâ fiiliyle beyan buyurmuştur (Âlusî).
وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۘ قَالَتْ مَا جَزَۤاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُۤوءًا اِلَّۤا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿25﴾
وَاسْتَبَقَا ve koşuştular | الْبَابَ kapıya doğru | وَقَدَّتْ ve kadın yırttı | قَم۪يصَهُ gömleğini | مِنْ — | دُبُرٍ arkasından | وَاَلْفَيَا ve karşılaştılar | سَيِّدَهَا kadının kocasına | لَدَا yanında | الْبَابِۘ kapının | قَالَتْ (kadın) dedi ki | مَا nedir? | جَزَۤاءُ cezası | مَنْ kimsenin | اَرَادَ isteyen | بِاَهْلِكَ senin ailene | سُۤوءًا kötülük | اِلَّۤا başka | اَنْ — | يُسْجَنَ zindana atılmaktan | اَوْ veya | عَذَابٌ bir azaptan | اَل۪يمٌ acı | ﴿٢٥﴾ |
25Derken, ikisi de kapıya doğru koşuştular. Kadın, Yusuf’un gömleğini arkadan yırttı. (Tam bu sırada) kapıda kadının kocasıyla karşılaştılar! Kadın hemen “Senin ailene kötü maksatla yaklaşanın cezası, zindana atılmaktan veya gâyet acı bir azaptan başka ne olabilir?” dedi.
25(Yusuf’un odadan çıkmaya yönelmesiyle birlikte) Kapıya doğru koşuştular. (Yusuf’u yakalamaya çalışan hanım) Onun gömleğini arkadan çekip yırttı. Kapının yanında hanımın beyiyle karşılaşıverdiler. Hanım atılıp, “Ailene kötülük yapmak isteyenin cezası zindana atılmak veya daha başka pek acı bir cezaya çarptırılmaktan başka ne olabilir?” dedi. (Yûsuf, 25)
25So they raced to the door and she tore his shirt from the back, and they met her master (husband) by the door. She cried: “What should be the recompense for him who purposes evil against your household – except imprisonment or a grievous punishment?”
Açıklama (SY)Yusuf sûresindeki emarelerden anlaşılıyor ki, o devirde Mısır’daki medenî hayat, cinsel özgürlük, yirminci asır Batı tipi toplumlarında görülen duruma benziyordu. Yusuf (a.s.) böyle bir toplumda çalışacaktı. Allah Teâlâ onu daha ilk safhada, çok soylu, güzel, zengin, mevki sahibi ve kendisine aşık olmuş bir kadınla denedi. Bütün bu cazibeler, onu kadına celbetmeyince artık diğer kadınların ondan tamamen ümitlerini kesmeleri sağlandı.
قَالَ هِيَ رَاوَدَتْن۪ي عَنْ نَفْس۪ي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ اَهْلِهَاۚ اِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ ﴿26﴾
قَالَ (Yusuf) dedi ki | هِيَ o | رَاوَدَتْن۪ي murad almak istedi | عَنْ — | نَفْس۪ي benden | وَشَهِدَ ve şahitlik etti | شَاهِدٌ bir şahit | مِنْ — | اَهْلِهَاۚ kadının ailesinden | اِنْ eğer | كَانَ ise | قَم۪يصُهُ gömleği | قُدَّ yırtılmış | مِنْ — | قُبُلٍ önden | فَصَدَقَتْ kadın doğrudur | وَهُوَ o ise | مِنَ — | الْكَاذِب۪ينَ yalancılardandır | ﴿٢٦﴾ |
26Yusuf ise: “Asıl o bana sahip olmak istedi” dedi. Hanımın akrabalarından biri de şöyle şahitlik etti: “Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, delikanlı ise yalancının tekidir.!
26Yusuf, “Asıl o benim nefsimden murat almak istedi!” diyerek, kendisini savundu. Hanımın ailesinden o anda orada bulunan bir kişi görüş beyan etti: “Eğer Yusuf’un gömleği önden yırtılmışsa, hanım doğru söylüyordur; Yusuf yalancıdır.” (Yûsuf, 26)
26He (Joseph) said: “She it was who sought to enjoy herself by me.” And one of those present, a member of her household, said: “If his shirt has been torn from the front, she is telling the truth, and he is a liar.
وَاِنْ كَانَ قَم۪يصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿27﴾
وَاِنْ ve şayet | كَانَ ise | قَم۪يصُهُ onun gömleği | قُدَّ yırtılmış | مِنْ — | دُبُرٍ arkadan | فَكَذَبَتْ kadın yalancıdır | وَهُوَ o ise | مِنَ — | الصَّادِق۪ينَ sadıklardandır | ﴿٢٧﴾ |
27Yok, eğer gömleği arkadan yırtılmışsa o yalan söylemiştir, delikanlı doğru söylemektedir.”
27“Yok, gömlek arkadan yırtılmışsa, bu durumda hanım yalan söylüyordur, Yusuf ise doğrudur.” (Yûsuf, 27)
27“But if it is torn from the back, then she is lying, and he is truthful.”
فَلَمَّا رَاٰ قَم۪يصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ اِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّۘ اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ ﴿28﴾
فَلَمَّا ne zaman ki | رَاٰ gördü | قَم۪يصَهُ gömleğinin | قُدَّ yırtıldığını | مِنْ — | دُبُرٍ arkadan | قَالَ (kadına) dedi ki | اِنَّهُ şüphesiz bu | مِنْ — | كَيْدِكُنَّۘ sizin fendinizdir | اِنَّ gerçekten | كَيْدَكُنَّ sizin fendiniz | عَظ۪يمٌ müthiştir | ﴿٢٨﴾ |
28Gömleğinin arkadan yırtıldığını görünce (kocası, eşine:) “Anlaşıldı!” dedi. “Bu, siz kadınların oyunlarınızdan biri! Gerçekten sizin fendiniz pek müthiştir!”
28Hanımın beyi, gömleğin arkadan yırtıldığını görünce eşine, “Belli ki” dedi: “bu, sizin bir fendinizdi. Siz kadınların fendi, doğrusu pek müthiştir!” (Yûsuf, 28)
28So when he (her husband) saw that his shirt was torn from the back, he (turned to his wife and) said: “This is from the guile of you women; for sure your guile is great.”
يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا وَاسْتَغْفِر۪ي لِذَنْبِكِۚ اِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِئ۪ينَ۟ ﴿29﴾
يُوسُفُ Yusuf | اَعْرِضْ sen unut | عَنْ — | هٰذَا bundan | وَاسْتَغْفِر۪ي (kadın) sen de bağışlanmasını dile | لِذَنْبِكِۚ günahının | اِنَّكِ çünkü sen | كُنْتِ oldun | مِنَ — | الْخَاطِئ۪ينَ۟ günahkarlardan | ﴿٢٩﴾ |
29“Yusuf sakın bunu kimseye söyleme!” “Kadın! Sen de günahından dolayı af dile, çünkü sen günaha girenlerden oldun.”
29Yusuf’a da “Yusuf, sen bu işi unut; kimseye de bahsetme!” tavsiyesinde bulundu ve tekrar eşine dönüp, “Günahın için bağışlanma dile. Büyük bir hata işledin” diye konuştu. (Yûsuf, 29)
29(To Joseph) he said “Do not mention this (to anyone).” (To his wife) he said: “Ask forgiveness for your sin; for surely you have committed a sin.”
Açıklama (SY)(28–29) Tekvin, 39. bölüme göre Yusuf (a.s.) elbisesini Zeliha’nın yanında bırakıp çıplak vaziyette kaçmıştır. Keza Talmud’a göre vezir, mahkemede dâva açmıştır. Gerçeğe uymayan bu bilgiler Kur’ân’da yer almaz. Böyle birçok ayrıntıya Kur’ân’ın yer vermeyişi şu gerçeği ortaya koyması yönünden önemlidir: Kur’ân daha önceki dinî metinler üzerinde bir hakem ve düzeltici durumdadır. Hâşâ Kur’ân bunları nakletseydi, oradaki bilgilere elbette yer verirdi. Şu halde birçok oryantalistin Kur’ân’ın Tevrat’tan naklettiği şeklindeki iddiaları, tamamen batıldır.
وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّاۘ اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿30﴾
وَقَالَ ve dediler ki | نِسْوَةٌ birtakım kadınlar | فِي — | الْمَد۪ينَةِ şehirde | امْرَاَتُ hanımı | الْعَز۪يزِ vezirin | تُرَاوِدُ murad almak istemiş | فَتٰيهَا uşağının | عَنْ — | نَفْسِه۪ۚ nefsinden | قَدْ muhakkak | شَغَفَهَا onun bağrını yakmış | حُبًّاۘ sevda | اِنَّا elbette biz | لَنَرٰيهَا onu görüyoruz | ف۪ي içinde | ضَلَالٍ bir sapkınlık | مُب۪ينٍ besbelli | ﴿٣٠﴾ |
30Şehirde birtakım kadınlar: “Duydunuz mu?” dediler: “Vezirin hanımı uşağına gönlünü kaptırmış, ondan kâm almak istemiş! Sevda ateşi bağrını yakmış. Kadın besbelli çıldırmış! Doğrusu biz bu hali ona yakıştıramıyoruz!”
30Şehirde birtakım kadınlar, “Duydunuz mu?” diyerek dedikoduya başladılar: “Vezirin hanımı, uşağına gönlünü kaptırmış. Sevda ateşi bağrını yakmış; kadın çıldırmış besbelli. Doğrusu bunu ona yakıştıramıyoruz!” (Yûsuf, 30)
30Women (gossiping) in the city said: “The minister’s wife has sought to enjoy herself by her slave-boy. Certainly it (her desire for him) has pierced her heart with love. We see that she has plainly lost her wits and her way.”
فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَئًا وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكّ۪ينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّۚ فَلَمَّا رَاَيْنَهُۤ اَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلهِ مَا هٰذَا بَشَرًاۘ اِنْ هٰذَۤا اِلَّا مَلَكٌ كَر۪يمٌ ﴿31﴾
فَلَمَّا ne zaman ki | سَمِعَتْ (kadın) işitti | بِمَكْرِهِنَّ dedikodularını | اَرْسَلَتْ (haber) gönderdi | اِلَيْهِنَّ onlara | وَاَعْتَدَتْ ve hazırladı | لَهُنَّ onlar için | مُتَّكَئًا mükellef bir sofra | وَاٰتَتْ ve koydu | كُلَّ her | وَاحِدَةٍ birine | مِنْهُنَّ onlardan | سِكّ۪ينًا birer bıçak | وَقَالَتِ ve dedi | اخْرُجْ çık! | عَلَيْهِنَّۚ karşılarına | فَلَمَّا ne zaman ki | رَاَيْنَهُۤ onu görünce | اَكْبَرْنَهُ hayranlıktan dona kaldılar | وَقَطَّعْنَ ve kestiler | اَيْدِيَهُنَّ ellerini | وَقُلْنَ ve dediler | حَاشَ haşa | لِلهِ Allah için | مَا değildir | هٰذَا bu | بَشَرًاۘ insan | اِنْ — | هٰذَۤا bu | اِلَّا ancak | مَلَكٌ bir melektir | كَر۪يمٌ güzel | ﴿٣١﴾ |
31Hanım o kadınların kendisi aleyhindeki bu dedikodularını işitince onları konağına dâvet etmek üzere davetçi gönderdi. Onlar için mükellef bir sofra hazırlattı. Sofrada, ikram edilen meyveleri soysunlar diye, her misafir için bir de bıçak koydurmuştu. Onlar meyvelerini soyup kesmekle meşgul oldukları sırada, beriden de Yusuf’a: “Çık şimdi onların karşısına!” dedi. Kadınlar onu görünce hayran kaldılar, onun güzelliğine dalıp gittiklerinden, farkında olmadan kendi ellerini kestiler ve: “Hâşâ! Allah için bu bir insan olamaz! Bu sadece yüce bir melek! Başka bir şey olamaz!” dediler.
31Aleyhinde dolaşan dedikodular kulağına erişince hanım, o kadınları konağına davet etti. Onlar için mükellef bir sofra hazırladı ve sofraya her biri için bir bıçak koydu. Kadınların, ellerinde bıçak meyve ile meşgul oldukları bir anda Yusuf’a, “Çık karşılarına!” dedi. Kadınlar Yusuf’u görüverince hayranlıktan donakaldılar ve güzelliğine dalıp, farkında olmadan ellerini kestiler: “Hâşâ, Allah için bu bir insan olamaz; bu, olsa olsa pek yüce, pek kıymetli bir melek olabilir!” dediler. (Yûsuf, 31)
31When she heard of their sly whispers, she sent for them, and prepared for them a place of reclining for a sumptuous meal. She gave to each one of them a knife and said (to Joseph): “Come out before them!” When they saw him, they were so stricken with admiration of him that they cut their hands, exclaiming: “God save us! This is no human mortal; he is but a noble angel!”
قَالَتْ فَذٰلِكُنَّ الَّذ۪ي لُمْتُنَّن۪ي ف۪يهِۘ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ فَاسْتَعْصَمَۘ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَۤا اٰمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِنَ الصَّاغِر۪ينَ ﴿32﴾
قَالَتْ dedi ki | فَذٰلِكُنَّ işte siz | الَّذ۪ي ki | لُمْتُنَّن۪ي beni kınamıştınız | ف۪يهِۘ bunun için | وَلَقَدْ andolsun | رَاوَدْتُهُ ben murad almak istedim | عَنْ — | نَفْسِه۪ kendisinden | فَاسْتَعْصَمَۘ o ismetine sarıldı | وَلَئِنْ ama | لَمْ — | يَفْعَلْ yapmazsa | مَۤا şeyi | اٰمُرُهُ emrettiğim | لَيُسْجَنَنَّ elbette zindana atılacaktır | وَلَيَكُونًا ve olacaktır | مِنَ — | الصَّاغِر۪ينَ aşağılananlardan | ﴿٣٢﴾ |
32Vezirin hanımı: “İşte, beni kınamanıza sebep olan genç! Yemin ederim ki ben ondan kâm almak istedim, ama o iffetli davrandı. Yine yemin ederim ki kendisine emredeceğim işi yapmaması halinde o mutlaka zindana atılacak, zelil ve perişan olacaktır!”
32Evin hanımı, “İşte” dedi: “kendisine gönlümü kaptırdım diye beni kınadığınız genç! onun nefsinden murat almak istediğim doğrudur; fakat o, sımsıkı ismetine sarıldı (günaha tek adım olsun meyletmedi). Ama andolsun, eğer kendisine emrettiğim şeyi yapmazsa, başka yolu yok, kesinlikle zindana atılacak ve kesinlikle aşağılanacak, perişan olacaktır.” (Yûsuf, 32)
32She said: “This is the one about whom you have been taunting me. And, indeed, I did seek to enjoy myself by him, but he was resolute in his chastity. Yet if he continues to refuse what I command him, he shall certainly be imprisoned, and shall certainly find himself among the humbled!”
قَالَ رَبِّ السِّجْنُ اَحَبُّ اِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَن۪ۤي اِلَيْهِۚ وَاِلَّا تَصْرِفْ عَنّ۪ي كَيْدَهُنَّ اَصْبُ اِلَيْهِنَّ وَاَكُنْ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ ﴿33﴾
قَالَ (Yusuf) dedi ki | رَبِّ Rabbim | السِّجْنُ zindan | اَحَبُّ daha iyidir | اِلَيَّ bana göre | مِمَّا şeyden | يَدْعُونَن۪ۤي beni çağırdığı | اِلَيْهِۚ ona | وَاِلَّا ve eğer | تَصْرِفْ uzaklaştırmazsan | عَنّ۪ي benden | كَيْدَهُنَّ onların fendlerini | اَصْبُ kayarım | اِلَيْهِنَّ onlara | وَاَكُنْ ve olurum | مِنَ — | الْجَاهِل۪ينَ cahillerden | ﴿٣٣﴾ |
33“Ya Rabbî!” dedi, “zindan, bu kadınların beni dâvet ettikleri o işten daha iyidir. Eğer sen onların fendini benden uzaklaştırmazsan, onlara meyledip cahilce davrananlardan olabilirim.”
33Yusuf, (kadınların arzuları ve planları karşısında) Allah’a yönelip yalvardı: “Rabb’im! Bunların beni yapmaya çağırdıkları şeyi işlemektense zindanı tercih ederim. Eğer fendlerini bozup beni onlardan kurtarmazsan, kayıp onlara meyleder ve cahillerden (doğru nedir, yanlış nedir bilmeyen, bilseler bile yapmamaları gerekeni bile bile yapanlardan) olurum.” (Yûsuf, 33)
33He (imploring God) said: “My Lord! Prison is dearer to me than what they bid me to. If You do not avert their guile from me, I might incline towards them and become one of the ignorant (those who succumb to such temptations).”
فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّۘ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ﴿34﴾
فَاسْتَجَابَ duasını kabul etti | لَهُ onun | رَبُّهُ Rabbi | فَصَرَفَ çekti | عَنْهُ ondan | كَيْدَهُنَّۘ onların fendlerini | اِنَّهُ şüphesiz | هُوَ O | السَّم۪يعُ Semi'dir | الْعَل۪يمُ Alim'dir | ﴿٣٤﴾ |
34Rabbi onun duasını kabul buyurdu ve onu kadınların fendinden korudu. Çünkü O, dua edenlerin dualarını işitir, durumlarına uygun olan şeyleri bilir.
34Rabb’i duasını kabul buyurup, kadınların fendini onun üzerinden çekti. Hiç şüphesiz O’dur Semî‘ (her şeyi, her duayı hakkıyla işiten); Alîm (her şeyi, herkesin durumunu hakkıyla bilen). (Yûsuf, 34)
34So his Lord answered him and averted from him their guile. Surely He it is Who is the All-Hearing, the All-Knowing.
ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَاَوُا الْاٰيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتّٰى ح۪ينٍ۟ ﴿35﴾
ثُمَّ sonra | بَدَا uygun geldi | لَهُمْ onlara | مِنْ — | بَعْدِ sonra (bile) | مَا — | رَاَوُا gördükten | الْاٰيَاتِ delilleri | لَيَسْجُنُنَّهُ onu zindana atmaları | حَتّٰى kadar | ح۪ينٍ۟ bir müddet | ﴿٣٥﴾ |
35Sonra, vezir ve arkadaşları bunca kesin deliller görmelerine rağmen, dedikoduları kesmek gayesiyle, bir müddet için onu hapse atmayı uygun buldular.
35Saray idaresi, gerçeği bilmelerine ve suçun kimde olduğunun delillerini gözleriyle görmelerine rağmen, bir müddet için Yusuf’u hapse atmayı uygun buldular. (Yûsuf, 35)
35It occurred to them (the noblemen and his household), even after they had seen the signs (of Joseph’s innocence), that they should imprison him for a time.
وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِۘ قَالَ اَحَدُهُمَۤا اِنّ۪ۤي اَرٰين۪ۤي اَعْصِرُ خَمْرًاۚ وَقَالَ الْاٰخَرُ اِنّ۪ۤي اَرٰين۪ۤي اَحْمِلُ فَوْقَ رَأْس۪ي خُبْزًا تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُۘ نَبِّئْنَا بِتَأْو۪يلِه۪ۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿36﴾
وَدَخَلَ ve girdi | مَعَهُ onunla beraber | السِّجْنَ zindana | فَتَيَانِۘ iki genç daha | قَالَ dedi ki | اَحَدُهُمَۤا onlardan biri | اِنّ۪ۤي şüphesiz ben | اَرٰين۪ۤي (düşümde) görüyorum | اَعْصِرُ sıktığımı | خَمْرًاۚ şarap | وَقَالَ ve dedi | الْاٰخَرُ diğeri de | اِنّ۪ۤي ben de | اَرٰين۪ۤي görüyorum ki | اَحْمِلُ taşıyorum | فَوْقَ üstünde | رَأْس۪ي başımın | خُبْزًا ekmek | تَأْكُلُ gagalıyor | الطَّيْرُ kuşlar | مِنْهُۘ ondan | نَبِّئْنَا bize söyle | بِتَأْو۪يلِه۪ۚ bunun yorumunu | اِنَّا zira biz | نَرٰيكَ seni görüyoruz | مِنَ — | الْمُحْسِن۪ينَ muhsinlerden | ﴿٣٦﴾ |
36Hapishaneye onunla beraber iki genç de girmişti. Onlardan biri: “Ben rüyamda, kendimi şarap yapmak için üzüm sıkarken gördüm.” Öbürü de: “Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını gördüm” dedi. “Ne olur, bu rüyamızın tabirini bildir, doğrusu biz seni iyi insanlardan biri olarak görüyoruz” dediler.
36Derken zindana O’nun yanına iki de genç girdi. Bir gün içlerinden biri, Yusuf’a gördüğü bir rüyayı anlattı: “Rüyamda kendimi şarap yapmak için üzüm sıkarken gördüm.” Bunun üzerine diğeri de “Ben de” dedi, “rüyamda başımın üstünde ekmek taşıyordum ve kuşlar onu gagalıyordu.” “Bu rüyaların yorumu nedir, bize söyler misin? Doğrusu biz seni çok hayırlı, pek iyiliksever biri olarak görüyoruz” dediler. (Yûsuf, 36)
36And there entered the prison with him two young men. One of them said (to Joseph one day): “I dreamed that I was pressing grapes for wine.” The other said: “I dreamed that I was carrying bread upon my head, of which birds were eating.” “Inform us of their meaning. For sure we see that you are of those endowed with the best qualities.”
Açıklama (SY)Baskılar ve tuzaklarla hakikati örtbas etmeye çalışanlar, uzun vâdede asla başarılı olamazlar. Kuyu dibine de atılsa, köleleştirilse, zindana da atılsa gerçek, güneş gibi kendisini gösterir. İşte Hz. Yusuf (a.s.) bu sefer hapishaneyi dershane haline getirerek, kıyamete kadar gelecek tebliğ ve hizmet insanlarına da üstad olup, Medrese-i Yusufiyeleri başlatıyor. “Hapishane müdürü, bütün mahkûmları Yusuf’un emrine verdi, kendisi de bir köşeye çekilip rahatına baktı.”.
قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ۤ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۘ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۘ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ ﴿37﴾
قَالَ (Yusuf) şöyle dedi | لَا — | يَأْت۪يكُمَا size gelmez | طَعَامٌ bir yemek | تُرْزَقَانِه۪ۤ size gelecek | اِلَّا mutlaka | نَبَّأْتُكُمَا size haber vermiş olurum | بِتَأْو۪يلِه۪ bunun yorumunu | قَبْلَ önceden | اَنْ — | يَأْتِيَكُمَاۘ size gelmeden | ذٰلِكُمَا bu | مِمَّا şeylerdendir | عَلَّمَن۪ي bana öğrettiği | رَبّ۪يۘ Rabbimin | اِنّ۪ي şüphesiz ben | تَرَكْتُ terk ettim | مِلَّةَ dinini | قَوْمٍ bir halkın | لَا — | يُؤْمِنُونَ inanmıyorlar | بِاللهِ Allah'a | وَهُمْ ve onlar | بِالْاٰخِرَةِ ahireti | هُمْ onlar | كَافِرُونَۙ inkâr ediyorlar | ﴿٣٧﴾ |
37Yusuf: “Yiyeceğiniz yemek size henüz gelmeden, her birinizin rüyasının tabirini size bildirmiş olurum. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Ama, önce biraz beni dinleyin: Ben Allah’a iman etmeyen, âhireti de inkâr eden bir halkın dinini bir tarafa atıp,
37Yusuf, “(Bakın, şimdi size yemek gelecek.) Size yemeniz için ne zaman herhangi bir yemek gelecek olmasın ki onun ne ve nasıl bir yemek olduğunu daha gelmeden önce size bildirmeyeyim. Bu bilgi, Rabb’imin bana öğrettiklerindendir. Çünkü benim, Allah’a (inanılması gerektiği biçimde) inanmayan ve Âhiret’i de inkâr içinde bulunan bir halkın diniyle ve yoluyla hiç ilgim olmadı.” (Yûsuf, 37)
37He said: “The meal which you are fed (daily) will not come to you but I will have informed you of their meaning before it comes to you. This is of the knowledge that my Lord has taught me. Surely I have left behind me the way of a people who do not have faith in God (as they ought to have faith), and who do not believe in the Hereafter.
وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَۤاء۪ۤي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۘ مَا كَانَ لَنَۤا اَنْ نُشْرِكَ بِاللهِ مِنْ شَيْءٍۘ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ ﴿38﴾
وَاتَّبَعْتُ ve uydum | مِلَّةَ dinine | اٰبَۤاء۪ۤي atalarım | اِبْرٰه۪يمَ İbrahim'in | وَاِسْحٰقَ ve İshak'ın | وَيَعْقُوبَۘ ve Ya'kub'un | مَا — | كَانَ (hakkımız) yoktur | لَنَۤا bizim | اَنْ — | نُشْرِكَ ortak koşmaya | بِاللهِ Allah'a | مِنْ herhangi bir | شَيْءٍۘ şeyi | ذٰلِكَ bu | مِنْ — | فَضْلِ bir lütfudur | اللهِ Allah'ın | عَلَيْنَا üzerimize | وَعَلَى ve üzerine | النَّاسِ insanların | وَلٰكِنَّ ama | اَكْثَرَ çoğu | النَّاسِ insanların | لَا — | يَشْكُرُونَ şükretmezler | ﴿٣٨﴾ |
38Atalarım İbrâhim, İshak ve Yâkub’un dinine tabi oldum. Allah’a herhangi bir şeyi şerik saymak bizim için asla doğru olmaz. Bu tevhid inancı, Allah’ın hem bize, hem de insanlara olan ihsanıdır. Ama ne yazık ki insanların çoğu bu nimete şükretmezler.”
38“Ben, daima atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un Dini’ne ve yoluna uydum. Bizde asla Allah’a şirk koşmak yoktur. (Bu Tevhid inancı ve insanları bu inanca çağırması) Allah’ın bize ve aslında bütün insanlara çok büyük bir lütf u ihsanıdır; ama gel gör ki insanların çoğu, (böyle bir lütf u ihsandan dolayı Allah’a) şükretmemekte (ve bu çağrıya müsbet cevap vermemektedir). (Yûsuf, 38)
38“I have followed the way of my fathers, Abraham, Isaac, and Jacob. It is not for us to associate anything with God as partner. This (His teaching and calling us to belief in Him without associating any partners with Him) is from God’s grace and bounty on us and on all people, but most people do not give thanks (in return, by believing firmly in His Oneness and worshipping Him alone).
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۘ ﴿39﴾
يَا — | صَاحِبَيِ Ey benim arkadaşlarım | السِّجْنِ hapishane | ءَاَرْبَابٌ rabler mi? | مُتَفَرِّقُونَ farklı farklı | خَيْرٌ daha hayırlıdır | اَمِ yoksa | اللهُ Allah (mı?) | الْوَاحِدُ Vahid | الْقَهَّارُۘ Kahhar | ﴿٣٩﴾ |
39“Ey hapishane arkadaşlarım, bir düşünün, sizin için müteaddit rablere ibadet etmek mi, yoksa tek mutlak hakim olan Allah’a ibadet etmek mi iyidir?
39“Ey benim iki hapishane arkadaşım! (Kâinatın varlık ve idaresini) Farklı farklı rabblere vermek ve bunlara ibadet etmek mi makûl ve hayırlı olan yoldur yoksa Tek ve (bütün varlık üzerinde) mutlak hâkim olan Allah’a mı?” (Yûsuf, 39)
39“O my two fellow-prisoners! Are many diverse lords more reasonable and better (to attribute creation to and believe in and obey), or God, the One, the All-Overwhelming (holding absolute sway over all that exists)?
مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ۤ اِلَّۤا اَسْمَۤاءً سَمَّيْتُمُوهَۤا اَنْتُمْ وَاٰبَۤاؤُۨكُمْ مَۤا اَنْزَلَ اللهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۘ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلهِۘ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُۤوا اِلَّۤا اِيَّاهُۘ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿40﴾
مَا — | تَعْبُدُونَ siz ibadet etmiyorsunuz | مِنْ — | دُونِه۪ۤ O'nu bırakıp | اِلَّۤا başkasına | اَسْمَۤاءً (boş) isimlerden | سَمَّيْتُمُوهَۤا isimlendirdiği | اَنْتُمْ sizin | وَاٰبَۤاؤُۨكُمْ ve atalarınızın | مَۤا — | اَنْزَلَ indirmemiştir | اللهُ Allah | بِهَا onlar hakkında | مِنْ hiçbir | سُلْطَانٍۘ delil | اِنِ yoktur | الْحُكْمُ (hiçbir) hüküm | اِلَّا dışında | لِلهِۘ Allah'ın | اَمَرَ O emretmiştir | اَلَّا — | تَعْبُدُۤوا ibadet etmemenizi | اِلَّۤا başkasına | اِيَّاهُۘ O'ndan | ذٰلِكَ işte budur | الدّ۪ينُ din | الْقَيِّمُ doğru | وَلٰكِنَّ ama | اَكْثَرَ çoğu | النَّاسِ insanların | لَا — | يَعْلَمُونَ bilmezler | ﴿٤٠﴾ |
40Sizin Allah’tan başka ibadet ettiğiniz tanrılar, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım boş isimlerden ibarettir. Allah onların tanrı olduklarına dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm yetkisi yalnız Allah’ındır. O ise, başkasına değil, yalnız Kendisine ibadet etmemizi emir buyurmuştur. İşte dosdoğru din! Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
40“(Ey bütün hapishane arkadaşlarım!) O’nu bırakıp da kendilerine taptığınız şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden ibarettir. Allah, onların ilâh ve ma’bud olabileceklerine dair hiçbir delil indirmemiştir. Şurası bir gerçek ki mutlak manada hükmetme yetkisi sadece Allah’a aittir. O, Kendisi’nden başka hiçbir varlığa ibadet etmemenizi emretmiştir. Budur doğru ve her bakımdan sağlam din. Ne var ki insanların çoğu bilmemekte ve bilgisizce hareket etmektedir.” (Yûsuf, 40)
40“What you worship apart from Him is nothing but names that you and your forefathers made up for them. (In the absolute sense) judgment and authority rest with none but God alone: He has commanded that you worship none but Him alone. This is the upright, ever-true Religion, but most people do not know (and they act from their ignorance).
Açıklama (SY)Hz. Yusuf (a.s.)’ın esas hizmeti olan bu nübüvvet tebligatı da ne Tekvin, ne de Talmud’da yer almaz. Bu hitabe ve Hz. Yusuf’un güzel tutumu, din hizmetinde olan insanlar için örneklerle doludur.
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ اَمَّۤا اَحَدُكُمَا فَيَسْق۪ي رَبَّهُ خَمْرًاۚ وَاَمَّا الْاٰخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْ رَأْسِه۪ۘ قُضِيَ الْاَمْرُ الَّذ۪ي ف۪يهِ تَسْتَفْتِيَانِۘ ﴿41﴾
يَا — | صَاحِبَيِ Ey arkadaşlarım | السِّجْنِ hapishane | اَمَّۤا — | اَحَدُكُمَا ikinizden biriniz | فَيَسْق۪ي yine sunacak | رَبَّهُ efendisine | خَمْرًاۚ şarap | وَاَمَّا — | الْاٰخَرُ diğeri ise | فَيُصْلَبُ asılacak | فَتَأْكُلُ gagalayacak | الطَّيْرُ kuşlar | مِنْ — | رَأْسِه۪ۘ onun başından | قُضِيَ hüküm verilmiştir | الْاَمْرُ iş | الَّذ۪ي — | ف۪يهِ hakkında | تَسْتَفْتِيَانِۘ sorduğunuz | ﴿٤١﴾ |
41(Ey hapis arkadaşlarım, gelelim rüyalarınızın tabirine:) Sizden biriniz, efendisine yine şarap sunacak, öbürü ise asılacak, kuşlar da başını gagalayacak. İşte yorumunu istediğiniz iş, böylece halledilip sonuçlandırılmıştır.”
41“Ey benim iki hapishane arkadaşım! Rüyalarınıza gelince: İlk soran arkadaş, efendisine eskiden olduğu gibi yine şarap sunacak; diğeri ise asılacak ve kuşlar başını gagalayacak. Yorumunu istediğiniz konuda artık hüküm verilmiş bulunmaktadır.” (Yûsuf, 41)
41“(As for your dreams:) O my fellow-prisoners! One of you will, again, give his lord (the king) wine to drink. As to the other, he will be hanged, and birds will peck at his head. The matter about which you inquired has already been decided.”
وَقَالَ لِلَّذ۪ي ظَنَّ اَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْن۪ي عِنْدَ رَبِّكَۘ فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّه۪ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَۘ۟ ﴿42﴾
وَقَالَ ve dedi ki | لِلَّذ۪ي kişiye | ظَنَّ inandığı | اَنَّهُ onun | نَاجٍ kurtulacağını | مِنْهُمَا o iki kişiden | اذْكُرْن۪ي beni an | عِنْدَ yanında | رَبِّكَۘ efendinin (kralın) | فَاَنْسٰيهُ fakat ona unutturdu | الشَّيْطَانُ şeytan | ذِكْرَ söylemeyi | رَبِّه۪ efendisine | فَلَبِثَ (böylece) kaldı | فِي — | السِّجْنِ zindanda | بِضْعَ birkaç | سِن۪ينَۘ۟ yıl | ﴿٤٢﴾ |
42Onlardan kurtulacağını anladığı arkadaşına: “Efendine benden bahset, suçsuz olduğumu hatırlat!” dedi. Fakat şeytan, efendisine söylemeyi ona unutturdu. Böylece Yusuf birkaç yıl daha hapishanede kaldı.
42Yusuf, o iki arkadaştan kurtulacağına inandığı kişiye, “Beni, (suçsuzluğumu) efendinin yanında anıver!” dedi. Fakat şeytan, o kişinin bunu efendisine söylemeyi unutmasına sebep oldu da Yusuf birkaç yıl daha zindanda kaldı. (Yûsuf, 42)
42He said to the one of the two whom he deemed would be delivered: “Mention me in the presence of your lord.” But Satan caused him to forget to mention him to his lord, and so he (Joseph) remained in prison some more years.
Açıklama (SY)Hapishanede 8 yıl kaldığı anlaşılmaktadır.
وَقَالَ الْمَلِكُ اِنّ۪ۤي اَرٰى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۘ يَۤا اَيُّهَا الْمَلَاُ اَفْتُون۪ي ف۪ي رُءْيَايَ اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ ﴿43﴾
وَقَالَ ve dedi ki | الْمَلِكُ Hükümdar | اِنّ۪ۤي şüphesiz ben | اَرٰى (düşümde) görüyorum | سَبْعَ yedi | بَقَرَاتٍ inek | سِمَانٍ semiz | يَأْكُلُهُنَّ bunları yiyor | سَبْعٌ yedi | عِجَافٌ zayıf inek | وَسَبْعَ ve yedi | سُنْبُلَاتٍ başak | خُضْرٍ yeşil | وَاُخَرَ ve başka da | يَابِسَاتٍۘ kuru | يَۤا — | اَيُّهَا Ey | الْمَلَاُ efendiler | اَفْتُون۪ي bana anlatın | ف۪ي — | رُءْيَايَ bu rüyamı | اِنْ eğer | كُنْتُمْ siz | لِلرُّءْيَا rüya | تَعْبُرُونَ tabir ediyorsanız | ﴿٤٣﴾ |
43(Günün birinde) hükümdar gördüğü bir rüyayı anlatıp dedi ki: “Ben yedi semiz inek gördüm, bunları yedi zayıf inek yiyordu. Bir de yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey efendiler: Siz rüya tabir ediyorsanız, benim bu rüyamı da halledin!”
43Derken, bir gün ülkenin hükümdarı, “Rüyamda!” dedi, “yedi semiz inek görüyorum, onları yedi zayıf inek yiyordu; bir de yedi yeşil başak (görüyorum), başka da (yedi) kuru başak vardı. Ey danışmanlarım, bu rüyam ne manaya geliyor beni aydınlatın, tabiî rüya tabir etmeyi biliyorsanız.” (Yûsuf, 43)
43And the king said one day: “I saw in a dream seven fat cows being devoured by seven lean ones, and seven green ears of grain and another (seven) dry. O you courtiers! Enlighten me about my dream, if you know how to interpret dreams.”
Açıklama (SY)Bu hükümdar, Sina yarımadasından gelerek Mısır’ı istila ettikten sonra m.ö. 1700 - 1580 arasında hüküm süren Hiksos krallarından biri olup İbranî kavminden olan Hz. Yusuf ile menşe yakınlığı olabilir. Kur'an, bu hükümdar hakkında "Firavun" demeyip "Melik" der. Bu Arap ismi, Mısır tarihindeki ara dönem için önemli bir karînedir. Onun Yusuf hanedanına imkân vermesi, Mısır’da İsrail milletinin oluşumuna esas teşkil etmiş olabilir. Hiksos döneminin kapanmasından sonra Hz. Mûsâ’nın dünyaya geldiği sırada Mısır’ın yerlileri, dışarıdan gelecek tehlikeyle işbirliği yapabilecekleri endişesiyle İbranilerin erkek çocuklarını öldürüyorlardı.
قَالُۤوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍۚ وَمَا نَحْنُ بِتَأْو۪يلِ الْاَحْلَامِ بِعَالِم۪ينَ ﴿44﴾
قَالُۤوا dediler ki | اَضْغَاثُ karmakarışık | اَحْلَامٍۚ düşler | وَمَا değiliz | نَحْنُ biz | بِتَأْو۪يلِ manasını | الْاَحْلَامِ düşlerin | بِعَالِم۪ينَ bilen kişiler | ﴿٤٤﴾ |
44O kâhinler “Bu gördükleriniz karışık düşlerdir. Biz böyle karışık düşlerin yorumunu bilemeyiz” dediler.
44“Bunlar, karmakarışık düşler; biz böyle düşlerin manasını bilmeyiz” diye cevap verdiler. (Yûsuf, 44)
44They said: “Jumbles of dream images. And we are not knowledgeable in the interpretation of dream images.”
Açıklama (SY)Âlimlerimiz rüyaları üçe ayırırlar.
1. Allah tarafından bir melek aracılığı ile meydana gelen kısım ki doğru, gerçek rüya budur. 2. İnsanın benliğinden kaynaklanan bir telkin. 3. Şeytanî bir telkin ile meydana gelen zihinsel görüntüdür. Son iki grup adgas-u ahlam (karışık düşler) dir.
وَقَالَ الَّذ۪ي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ اُمَّةٍ اَنَاۨ اُنَبِّئُكُمْ بِتَأْو۪يلِه۪ فَاَرْسِلُونِ ﴿45﴾
وَقَالَ dedi ki | الَّذ۪ي — | نَجَا kurtulanı | مِنْهُمَا iki kişiden | وَادَّكَرَ hatırladı | بَعْدَ sonra | اُمَّةٍ onca zaman | اَنَاۨ ben | اُنَبِّئُكُمْ size bildiririm | بِتَأْو۪يلِه۪ onun yorumunu | فَاَرْسِلُونِ hemen beni gönderin | ﴿٤٥﴾ |
45O iki arkadaştan kurtulanı, aradan geçen bunca zamandan sonra, işte ancak o sırada, Yusuf’u hatırlayıp dedi ki: “Rüyanın tabirini size ben bildireceğim. Hele siz beni hapishaneye bir gönderiverin!”
45(Zindanda Yusuf’a rüya soran) İki kişiden kurtulmuş olanı, onca zaman sonra Yusuf’u hatırladı ve “Bu rüyanın manasını ben size bildiririm; hele şimdi bana bir müsaade edin!” dedi ve ayrıldı. (Yûsuf, 45)
45Now after all that time, of the two (prisoners) the one who had been delivered remembered (what Joseph had asked him to remember) and he said: “I will inform you of its meaning, so send me forth!”
يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ اَفْتِنَا ف۪ي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۙ لَعَلّ۪ۤي اَرْجِعُ اِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿46﴾
يُوسُفُ Yusuf | اَيُّهَا Ey | الصِّدّ۪يقُ çok doğru söyleyen | اَفْتِنَا bize bilgi ver | ف۪ي hakkında | سَبْعِ yedi | بَقَرَاتٍ ineği | سِمَانٍ semiz | يَأْكُلُهُنَّ yiyorlar | سَبْعٌ yedi | عِجَافٌ zayıf (inek) | وَسَبْعِ ve yedi | سُنْبُلَاتٍ başak | خُضْرٍ yeşil | وَاُخَرَ başka da | يَابِسَاتٍۙ kuru | لَعَلّ۪ۤي umarım ki | اَرْجِعُ dönerim | اِلَى — | النَّاسِ insanlara | لَعَلَّهُمْ onlar da | يَعْلَمُونَ bilirler | ﴿٤٦﴾ |
46Hapishaneye gidip: “Yusuf! Sözü doğru ve isabetli olan aziz dostum! Şu müşkil rüya hakkında bize bir çözüm bildir lütfen: Yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ile yedi kuru başağın anlamı ne olabilir? Ümid ederim ki isabetli yorumunu öğrenip ilgili insanlara aktarırım, böylece onlar da doğruyu öğrenir ve senin kıymetini bilirler” dedi.
46(Doğru zindana varıp,) “Yusuf, ey özü-sözü doğru mübarek insan!” (diye söze girdi ve şöyle devam etti:) “Yedi semiz inek, onları yedi zayıf inek yiyordu; bir de yedi yeşil başak, başka da (yedi) kuru başak vardı; bu rüya hakkında bizi aydınlatır mısın! Ümit ederim ki bunun tabirini senden alır ve manasını merakla bekleyen insanların yanlarına dönerim de onlar hem onun manasını öğrenmiş olur hem de senin kadr ü kıymetini bilirler.” (Yûsuf, 46)
46(Coming to Joseph in the prison, he said): “Joseph, O man of truth! Enlighten us about seven fat cows being devoured by seven lean ones, and seven green ears of grain, and another (seven) dry – so that I can return to the people (of the court). And it may be that (after I have told them your interpretation of the dreams), they will come to know (what manner of man you are, and the injustice done to you).”
قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِن۪ينَ دَاَبًاۚ فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ ف۪ي سُنْبُلِه۪ۤ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّا تَأْكُلُونَ ﴿47﴾
قَالَ (Yusuf) dedi ki | تَزْرَعُونَ siz (ürünü) ekin | سَبْعَ yedi | سِن۪ينَ yıl | دَاَبًاۚ şimdiye kadar olduğu gibi | فَمَا ne ki | حَصَدْتُمْ biçtiniz | فَذَرُوهُ bırakın onu | ف۪ي — | سُنْبُلِه۪ۤ başağında | اِلَّا hariç | قَل۪يلًا az bir miktar | مِمَّا — | تَأْكُلُونَ yiyeceğiniz | ﴿٤٧﴾ |
47Yusuf: “Yedi sene, bildiğiniz şekilde ekin ekersiniz. Ama biçtiğinizi, yiyeceğiniz az miktar dışında, başağında bırakır, depolarsınız.
47Yusuf şöyle cevap verdi: “Yedi yıl, şimdiye kadar olduğu gibi ekinlerinizi ekersiniz. Fakat onu hasat ettiğinizde, yiyeceğiniz az bir miktarın dışında kalan kısmını başağında bırakır, depolarsınız.” (Yûsuf, 47)
47He said: “You shall sow for seven years as usual, but that which you have harvested, leave it in the ear, all save a little which you eat.
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ اِلَّا قَل۪يلًا مِمَّا تُحْصِنُونَ ﴿48﴾
ثُمَّ sonra | يَأْت۪ي gelir | مِنْ — | بَعْدِ ardından | ذٰلِكَ onun | سَبْعٌ yedi | شِدَادٌ çetin (yıl) | يَأْكُلْنَ yiyip bitirir | مَا — | قَدَّمْتُمْ daha önce depoladığınız | لَهُنَّ onlardan | اِلَّا dışında | قَل۪يلًا az miktar | مِمَّا — | تُحْصِنُونَ sakladığınız | ﴿٤٨﴾ |
48Sonra, bunun peşinden yedi kurak yıl gelecek, tohumluk olarak saklayacağınız az bir miktar dışında, önce biriktirdiklerinizi yiyip tüketirsiniz.
48“Sonra bunun peşinden yedi kurak ve çetin yıl gelecek. Bu yedi yıl, tohum olarak kullanmak üzere saklayacağınız az bir miktarın dışında, daha önce depoladığınız ürünün tamamını yiyip bitirecektir.” (Yûsuf, 48)
48“Then will come after that seven hard years, which will consume what you have laid up for them, all but a little you should keep in store (to use as seed stock).
ثُمَّ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَامٌ ف۪يهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَف۪يهِ يَعْصِرُونَ۟ ﴿49﴾
ثُمَّ sonra | يَأْت۪ي gelir | مِنْ — | بَعْدِ ardından | ذٰلِكَ bunun | عَامٌ bir yıl | ف۪يهِ o (yılda) | يُغَاثُ bol yağmur verilir | النَّاسُ halk | وَف۪يهِ ve o (yıl) | يَعْصِرُونَ۟ (insanlar meyve) sıkarlar | ﴿٤٩﴾ |
49Sonra onun arkasından bir yıl gelecek ki halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntıdan kurtulacak, bol meyve sıkıp, hayvanları sağacaklar” dedi.
49“Sonra onun ardından bir yıl gelecek ki halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntılardan kurtulacak ve bol bol meyve sıkıp, hayvanları sağacaklar.” (Yûsuf, 49)
49“And thereafter will come a year in which the people will be relieved (with abundance in place of scarcity), and in which they will press (fruit for drink and oil, and milk from their cattle).”
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ۚ فَلَمَّا جَۤاءَهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ اِلٰى رَبِّكَ فَسْئَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ الّٰت۪ي قَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّۘ اِنَّ رَبّ۪ي بِكَيْدِهِنَّ عَل۪يمٌ ﴿50﴾
وَقَالَ dedi ki | الْمَلِكُ Hükümdar | ائْتُون۪ي bana getirin | بِه۪ۚ onu | فَلَمَّا ne zaman ki | جَۤاءَهُ gelince (Yusuf'a) | الرَّسُولُ resul | قَالَ dedi | ارْجِعْ dön | اِلٰى — | رَبِّكَ efendine | فَسْئَلْهُ ve ona sor | مَا neydi? | بَالُ meselesi | النِّسْوَةِ kadınların | الّٰت۪ي — | قَطَّعْنَ kesen | اَيْدِيَهُنَّۘ ellerini | اِنَّ şüphesiz | رَبّ۪ي Rabbim | بِكَيْدِهِنَّ onların fendlerini | عَل۪يمٌ bilir | ﴿٥٠﴾ |
50Bunu duyan Hükümdar: “Onu bana getirin!” dedi. Hükümdarın elçisi gelince Yusuf: Sen önce dönüp efendine de ki: “O ellerini kesen kadınların meselesi neydi, kendisine soruver. Zaten benim efendim, o kadınların fendini pek iyi bilir.”
50(Rüyasının tabiri kendisine anlatılınca) Hükümdar, “Onu bana getirin!” dedi. Hükümdarın elçisi kendisini almak üzere zindana geldiğinde Yusuf, “Hayır, önce efendine dön ve ellerini kesen o kadınlarla ilgili gerçek ne idi bir soruver. Rabb’im, hiç şüphesiz onların fendlerini çok iyi bilmektedir” dedi. (Yûsuf, 50)
50(Informed of the meaning of his dream,) the king said, “Bring him to me!” When the messenger (of the king) came to him, Joseph said: “Go back to your lord and ask him to find out the facts of the case about the women who cut their hands. For sure my Lord has full knowledge of their guile (and my innocence).”
Açıklama (SY)İsrail kaynakları kıssanın bu bölümünde de; Kur’ân’dan farklı ayrıntılar ve Hz. Yusuf’un değerini düşürecek taraflar naklederler. Oysa Kur’ân’ın anlatımı, onun bir Peygamberden beklenen örnek tutumunu özetler. Onun bu davranışlarıdır ki kralı, onu Maliye bakanı (hatta Başbakan) olarak görevlendirmeye sevk etmiştir.
قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ اِذْ رَاوَدْتُنَّ يُوسُفَ عَنْ نَفْسِه۪ۘ قُلْنَ حَاشَ لِلهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِنْ سُۤوءٍۘ قَالَتِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ الْئٰنَ حَصْحَصَ الْحَقُّۘ اَنَاۨ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِه۪ وَاِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِق۪ينَ ﴿51﴾
قَالَ dedi | مَا neydi? | خَطْبُكُنَّ durumunuz | اِذْ zaman | رَاوَدْتُنَّ murad almak istediğiniz | يُوسُفَ Yusuf'un | عَنْ — | نَفْسِه۪ۘ nefsinden | قُلْنَ dediler ki | حَاشَ haşa | لِلهِ Allah için | مَا — | عَلِمْنَا biz bilmiyoruz | عَلَيْهِ onun | مِنْ hiçbir | سُۤوءٍۘ kötülüğünü | قَالَتِ dedi | امْرَاَتُ hanımı da | الْعَز۪يزِ azizin | الْئٰنَ işte şimdi | حَصْحَصَ yerini buldu | الْحَقُّۘ gerçek | اَنَاۨ ben | رَاوَدْتُهُ murad almak istemiştim | عَنْ — | نَفْسِه۪ onun nefsinden | وَاِنَّهُ şüphesiz o | لَمِنَ — | الصَّادِق۪ينَ sadıklardandır | ﴿٥١﴾ |
51Hükümdar o kadınları toplayıp: “Ne idi sizin Yusuf’la dâvanız? Siz Yusuf’u elde etmeye çalıştığınızda durum ne idi, Yusuf nasıl davrandı?” diye sordu. Onlar da: “Haşa! Allah için söylemek gerekirse, onun yaptığı hiçbir kötülük bilmiş, görmüş değiliz” dediler. İşte o sırada vezirin eşi: “Şimdi gerçek meydana çıktı. Ondan kâm almak isteyen bendim. O ise tam sadık ve dürüst insanlardandır” diye itiraf etti.
51Hükümdar, (kadınları toplayıp) “Neydi Yusuf’la aranızda geçen? Onun nefsinden murat almak istediğinizde Yusuf size nasıl davranmıştı?” diye sordu. “Allah için hâşâ, biz onun aleyhinde hiçbir kötülük bilmiyoruz!” dediler. Vezirin hanımı da “İşte şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben, onun nefsinden murat almak istemiştim. Hiç kuşku yok ki o, dürüst ve sadık insanlardandır” itirafında bulundu. (Yûsuf, 51)
51(The king had the woman assembled before him and) he said: “What happened (between you and Joseph) when you sought to enjoy yourselves by him?” They said: “God save us! We perceived no evil at all on his part!” And the wife of the minister said: “Now the truth has come to light. It was I who sought to enjoy myself by him. He was indeed truthful (in all he said and true to his lord).”
ذٰلِكَ لِيَعْلَمَ اَنّ۪ي لَمْ اَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَاَنَّ اللهَ لَا يَهْد۪ي كَيْدَ الْخَۤائِن۪ينَ ﴿52﴾
ذٰلِكَ bu (sözlerim) | لِيَعْلَمَ bilmesi içindir | اَنّ۪ي benim | لَمْ — | اَخُنْهُ kendisine hainlik etmediğimi | بِالْغَيْبِ gıyabında | وَاَنَّ ve muhakkak | اللهَ Allah'ın | لَا — | يَهْد۪ي başarıya ulaştırmayacağını | كَيْدَ hilesini | الْخَۤائِن۪ينَ hainlerin | ﴿٥٢﴾ |
52Ve devamla şöyle dedi: “Bunu böylece söylüyorum ki eşim vezir de (Yusuf’a sahip olmaya yeltenmemle beraber) kendisinden gizli olarak ona (fiilen) hıyanet etmediğimi ve Allah’ın hainlerin hilesini iflah etmeyeceğini bilsin.”
52Yusuf, (hanımların itiraflarından haberdar olunca) “Başka bir şey için değil, vezir, gıyabında kendisine asla ihanette bulunmadığımı ve hainlerin hilelerini Allah’ın hiçbir zaman hayra ve hayır istikametinde başarıya yönlendirmeyeceğini bilsin diye böyle davrandım” dedi; (Yûsuf, 52)
52(Joseph was informed of the women’s confessions and the declaration of his innocence. He explained why he had asked for the inquiry:) “This was so that he (my former lord) should know that I did not betray him in his absence, and that God never guides the schemes of the treacherous (to success).
وَمَۤا اُبَرِّئُ نَفْس۪يۚ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّۤوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۘ اِنَّ رَبّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿53﴾
وَمَۤا — | اُبَرِّئُ ben temize çıkarmam | نَفْس۪يۚ nefsimi | اِنَّ çünkü | النَّفْسَ nefis | لَاَمَّارَةٌ daima emredicidir | بِالسُّۤوءِ kötülüğü | اِلَّا hariç | مَا — | رَحِمَ merhamet ettiği | رَبّ۪يۘ Rabbimin | اِنَّ şüphesiz | رَبّ۪ي Rabbim | غَفُورٌ Gafur'dur | رَح۪يمٌ Rahim'dir | ﴿٥٣﴾ |
53“Doğrusu, ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet edip korudukları hariç, nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevk eder. Doğrusu Rabbim gafurdur, rahimdir (affı ve merhameti boldur).”
53Ve (ekledi:) “Bununla birlikte, hiçbir zaman nefsimi de temize çıkarmam. Çünkü nefis, daima ve ısrarla kötülüğü emreder; meğerki Rabb’im, hususî olarak merhamet edip koruya. Şurası bir gerçek ki Rabb’im, günahları pek çok bağışlayandır; (bilhassa inanmış kullarına karşı) hususî rahmeti pek bol olandır.” (Yûsuf, 53)
53“Yet I do not claim myself free of error, for assuredly the human carnal soul always commands evil, except that my Lord has mercy (which saves us from committing evil acts). Surely my Lord is All-Forgiving, All-Compassionate (especially toward His believing servants).”
Açıklama (SY)(52–53) Bu âyetler için şu tefsir daha yaygındır: “(Yusuf dedi ki:) Maksadım, vezire hainlik etmediğimi, hainlerin hilelerini Allah’ın iflah etmeyeceğini onun da bilmesini sağlamaktı. Ben nefsimi temize çıkarmam (…)”. Fakat ilk tefsir, Hz. Yusuf (a.s.)’ın makamına ve Kur’ân’ın siyakına daha uygundur (İbn Kesir). Zira kail, yani sözü söyleyen açıkça bildirilmiyor. Bu da vezirin eşinin sözünün devam ettiğini gösterir.
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُون۪ي بِه۪ۤ اَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْس۪يۚ فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ اِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَك۪ينٌ اَم۪ينٌ ﴿54﴾
وَقَالَ dedi | الْمَلِكُ Hükümdar | ائْتُون۪ي bana getirin | بِه۪ۤ onu | اَسْتَخْلِصْهُ onu özel (dost) yapayım | لِنَفْس۪يۚ kendime | فَلَمَّا ne zaman ki | كَلَّمَهُ onunla konuşunca | قَالَ dedi ki | اِنَّكَ şüphesiz sen | الْيَوْمَ bugün | لَدَيْنَا yanımızda | مَك۪ينٌ mevki sahibisin | اَم۪ينٌ tam itimat edilen biri(sin) | ﴿٥٤﴾ |
54Hükümdâr: “Onu yanıma getirin, özel danışman edineyim!” dedi. Onunla konuştuktan sonra da: “Sen artık bundan böyle, nezdimizde yüksek bir makam sahibi, tam itimat edilen bir müsteşarsın!” dedi.
54Hükümdar, “Onu bana getirin; kendim için seçip özel danışmanım yapayım!” diye emretti. Yusuf’la konuştuktan sonra da “Bundan böyle nezdimizde yüksek bir makam sahibi, tam itimat edilen bir müsteşarsın” dedi. (Yûsuf, 54)
54The king said: “Bring him to me, so that I may appoint him to myself (as my personal counselor).” And when he had conversed with him, he said: “From this day you shall be of high standing with us, established and trusted.”
Açıklama (SY)Bu Hükümdar, Yusuf (a.s.)’ı satın alan aziz değildir. Muhtemelen, Mısırlıların Hiksoslar dedikleri, Arabistan’dan gelerek iki asır Mısır’da hüküm süren sülaleden faziletli bir zat idi.
قَالَ اجْعَلْن۪ي عَلٰى خَزَۤائِنِ الْاَرْضِۚ اِنّ۪ي حَف۪يظٌ عَل۪يمٌ ﴿55﴾
قَالَ dedi | اجْعَلْن۪ي beni tayin et | عَلٰى başına | خَزَۤائِنِ hazineleri | الْاَرْضِۚ ülkenin | اِنّ۪ي çünkü ben | حَف۪يظٌ iyi korur | عَل۪يمٌ iyi bilirim | ﴿٥٥﴾ |
55Yusuf: “Beni ülkenin hazine işlerinden sorumlu bakan olarak görevlendir,” dedi. “Çünkü ben malları iyi korur, işletme ve yönetimi iyi bilirim.”
55Yusuf, “Beni bu ülkede hazinelerin başına getir. Çünkü ben, her bakımdan güvenilir, onları çok iyi koruyacak ve bu işi de çok iyi bilen biriyim” teklifinde bulundu. (Yûsuf, 55)
55He (Joseph) said: “Place me in charge over the store-houses of the land, for I am a good custodian, a knowledgeable one.”
Açıklama (SY)Hz. Yusuf tarıma önem verdi. Üretimi artırdı. İhtiyaç fazlasını ambarlara doldurttu. Kıtlık yılları gelince ambardan yiyip ihraç etmeye bile gittiler. Civardan herkes tayinat almaya geldi.
وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۚ يَتَبَوَّاُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَۤاءُۘ نُص۪يبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَۤاءُ وَلَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿56﴾
وَكَذٰلِكَ böylece | مَكَّنَّا Biz iktidar verdik | لِيُوسُفَ Yusuf'a | فِي — | الْاَرْضِۚ o ülkede | يَتَبَوَّاُ konaklardı | مِنْهَا orada | حَيْثُ yerde | يَشَۤاءُۘ dilediği | نُص۪يبُ Biz muamele ederiz | بِرَحْمَتِنَا rahmetimizi | مَنْ kimseye | نَشَۤاءُ dilediğimiz | وَلَا — | نُض۪يعُ zayi etmeyiz | اَجْرَ mükafatını | الْمُحْسِن۪ينَ muhsinlerin | ﴿٥٦﴾ |
56Böylece Biz Yusuf’a Mısır’da iktidar verdik. Dilediği yerde konaklayabilir, orayı dilediği şekilde yönetirdi. Biz lütfumuzu dilediğimiz kimselere eriştirir ve güzel hareket edenlerin ücretlerini asla zayi etmeyiz.
56Böylece Yusuf’u Mısır’da yerleştirdik ve kendisine imkân ve iktidar verdik. Nerede isterse orada makam tutar (emirleri bütün ülkede uygulanır, dilediği tasarrufta bulunur)du. Kimi dilersek ona bu şekilde hususî rahmetimizle muamele eder ve bütünüyle iyiliğe adanmış olarak, Allah’ı görür gibi en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde davrananların mükâfatını asla zayi etmeyiz. (Yûsuf, 56)
56Thus We established Joseph in the land (of Egypt) with authority. He was fully accepted therein, able to go and execute his authority wherever he willed. We visit with Our mercy whomever We will. We do not leave to waste the reward of those devoted to doing good as if seeing God.
وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟ ﴿57﴾
وَلَاَجْرُ elbette ödülü | الْاٰخِرَةِ ahiret | خَيْرٌ daha hayırlıdır | لِلَّذ۪ينَ kimseler için | اٰمَنُوا iman eden(ler) | وَكَانُوا ve (için) | يَتَّقُونَ۟ sakınanlar | ﴿٥٧﴾ |
57Âhiretteki ücret ve ödül, iman edip haramlardan sakınanlar için elbette daha hayırlıdır.
57Bununla birlikte, iman edip, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve bütün hükümlerinde O’na karşı gelmekten sakınanlar (takva sahipleri) için Âhiret’teki mükâfat hiç şüphesiz daha hayırlıdır. (Yûsuf, 57)
57However, certainly the reward of the Hereafter is better for those who believe and keep from disobedience to God in reverence for Him and piety.
وَجَۤاءَ اِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ ﴿58﴾
وَجَۤاءَ ve geldiler | اِخْوَةُ kardeşleri | يُوسُفَ Yusuf'un | فَدَخَلُوا çıktılar | عَلَيْهِ onun huzuruna | فَعَرَفَهُمْ o onları tanıdı | وَهُمْ fakat onlar | لَهُ onu | مُنْكِرُونَ tanımıyorlardı | ﴿٥٨﴾ |
58Gün geldi, Yusuf’un kardeşleri Mısır’a gelip onun huzuruna çıktılar. O onları tanıdı, ama öbürleri onu tanıyamadılar.
58Gün geldi, (ülkelerindeki kıtlıktan bunalan) Yusuf’un kardeşleri Mısır’a varıp, onun huzuruna çıktılar. Yusuf, onları tanıdı ise de onlar Yusuf’u tanıyamadılar. (Yûsuf, 58)
58And (after some years) Joseph’s brothers came to Egypt and presented themselves before him: he knew them (at once), they did not recognize him.
Açıklama (SY)(58-100 bölümü için bakınız:Tk. 42-44. bölümler)
وَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُون۪ي بِاَخٍ لَكُمْ مِنْ اَب۪يكُمْۚ اَلَا تَرَوْنَ اَنّ۪ۤي اُوۧفِي الْكَيْلَ وَاَنَاۨ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ ﴿59﴾
وَلَمَّا ve ne zaman ki | جَهَّزَهُمْ yükletti | بِجَهَازِهِمْ onların yüklerini | قَالَ dedi ki | ائْتُون۪ي bana getirin | بِاَخٍ kardeşinizi | لَكُمْ sizin | مِنْ — | اَب۪يكُمْۚ babanızdan (olan) | اَلَا — | تَرَوْنَ görmüyor musunuz? | اَنّ۪ۤي ben | اُوۧفِي tam yapıyorum | الْكَيْلَ ölçüyü | وَاَنَاۨ ve ben | خَيْرُ en iyisiyim | الْمُنْزِل۪ينَ konukseverlerin | ﴿٥٩﴾ |
59Yusuf onların zahîre yüklerini hazırlatınca dedi ki: “Siz, baba bir kardeşinizi de yanıma getirin, gördüğünüz gibi ben size tam ölçek veriyorum ve ben dışardan gelen misafirleri ağırlamaya, başka herkesten fazla özen göstermekteyim.
59Yusuf, yüklerini hazırlatıp hayvanlarına yükletti; kendilerine de “Bir dahaki sefere arkada bıraktığınız baba bir kardeşinizi de getirin. Görmez misiniz ki ben tam ölçüyor, verirken bol veriyor ve konuklarımı mümkün olan en iyi şekilde ağırlıyorum!” dedi. (Yûsuf, 59)
59When he provided them with their provisions, he said: “Bring me (when you come next time) that (step) brother of yours by your father. Do you not see that I fill up the measure and I am the best of hosts?
فَاِنْ لَمْ تَأْتُون۪ي بِه۪ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْد۪ي وَلَا تَقْرَبُونِ ﴿60﴾
فَاِنْ eğer | لَمْ — | تَأْتُون۪ي bana getirmezseniz | بِه۪ onu | فَلَا artık yoktur | كَيْلَ ölçecek bir şey | لَكُمْ size | عِنْد۪ي benim yanımda | وَلَا — | تَقْرَبُونِ (bir daha) bana yaklaşmayın | ﴿٦٠﴾ |
60Eğer onu getirmezseniz, o zaman, ne bir ölçek olsun zahire bekleyin, ne de yanıma yaklaşın!”
60“Ama onu getirmezseniz bilin ki benden size bir kile bile zahîre yoktur; o zaman (ülkeme ayak basıp da) hiç yanıma yaklaşmayın!” diye de ilâve etti. (Yûsuf, 60)
60“But if you do not bring him, I will no longer have any measure of provisions to give you, and you shall not be given leave to come near me.”
Açıklama (SY)(59–60) Gelmeyen kardeşlerini istemesi şundan idi: Kıtlık sebebiyle zahire karneye bağlanmıştı, almak için şahsın bulunması gerekiyordu. Diğerleri, baba ve kardeşler için birer hisse isteyince, Hz. Yusuf, bu seferlik verip, yaşlı babayı mâzur sayarak, gelecek defa, o kontenjanı almak için, herkes gibi öbür kardeşin de gelmesinin şart olduğunu bildirmiş olmaktadır.
قَالُوا سَنُرَاوِدُ عَنْهُ اَبَاهُ وَاِنَّا لَفَاعِلُونَ ﴿61﴾
قَالُوا dediler ki | سَنُرَاوِدُ istemeye çalışacağız | عَنْهُ onu | اَبَاهُ babasından | وَاِنَّا ve biz muhakkak | لَفَاعِلُونَ başarmaya çalışacağız | ﴿٦١﴾ |
61Onlar: “Bakalım, babasından ona izin almanın bir yolunu bulup bu işi ayarlamaya çalışacağız” dediler.
61“Babasından ona izin almanın bir yolunu bulup, bu işi başarmaya çalışacağız” karşılığını verdiler. (Yûsuf, 61)
61They said: “We will try to win him from his father, indeed we will do our utmost.”
وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ ف۪ي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَهَۤا اِذَا انْقَلَبُۤوا اِلٰۤى اَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿62﴾
وَقَالَ ve dedi ki | لِفِتْيَانِهِ memurlarına | اجْعَلُوا koyun! | بِضَاعَتَهُمْ onların mallarını | ف۪ي içine | رِحَالِهِمْ yüklerinin | لَعَلَّهُمْ belki onlar | يَعْرِفُونَهَۤا bunun farkına varırlar | اِذَا zaman | انْقَلَبُۤوا döndükleri | اِلٰۤى — | اَهْلِهِمْ ailelerine | لَعَلَّهُمْ belki de | يَرْجِعُونَ geri dönerler | ﴿٦٢﴾ |
62Yusuf, zahîre tartan görevlilerine de dedi ki: “Onların, zahîre karşılığında verdikleri mallarını da yüklerinin içine koyun! Böylece belki ailelerine döndüklerinde, bunun farkına varıp yine gelirler.”
62Yusuf, zahîre ölçen memurlarına dedi ki: “Onların zahîre karşılığında verdikleri mallarını da yüklerinin içine koyun. Ailelerine dönüp de yüklerini açtıklarında umarım bunu fark ederler de daha rahat ve güven içinde bize tekrar gelirler.” (Yûsuf, 62)
62He (Joseph) said to his servants: “Put back their merchandise (with which they had bartered) into their saddlebags, so that they may find it there when they have returned home, and hence will (be more eager to) return.”
فَلَمَّا رَجَعُۤوا اِلٰۤى اَب۪يهِمْ قَالُوا يَۤا اَبَانَا مُنِعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَاَرْسِلْ مَعَنَۤا اَخَانَا نَكْتَلْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ﴿63﴾
فَلَمَّا zaman | رَجَعُۤوا döndükleri | اِلٰۤى — | اَب۪يهِمْ babalarına | قَالُوا dediler ki | يَۤا — | اَبَانَا Ey babamız | مُنِعَ verilmeyecek | مِنَّا bizden | الْكَيْلُ ölçü | فَاَرْسِلْ (oyüzden) gönder | مَعَنَۤا bizimle beraber | اَخَانَا kardeşimizi | نَكْتَلْ ölçüp alalım | وَاِنَّا şüphesiz biz | لَهُ onu | لَحَافِظُونَ mutlaka koruruz | ﴿٦٣﴾ |
63Babalarının yanına dönünce: “Sevgili babamız,” dediler, “ölçeğimiz, tahsisatımız kaldırıldı! Gelecek sefer, öbür kardeşimizi de bizimle beraber gönder ki onu vesile ederek, daha çok tahsisat alalım. Onu gözümüz gibi koruyacağımıza kesin söz veriyoruz!”
63Yusuf’un kardeşleri, babaları (Yakub’un) yanına döndüklerinde, “Muhterem babamız” dediler, “bir daha bize zahîre verilmeyecek. Bu bakımdan ne olur, bizimle beraber kardeşimizi de gönder ki onu vesile ederek ihtiyacımız olan zahîreyi alabilelim. Onu gözümüz gibi koruyacağımıza kesin söz veriyoruz.” (Yûsuf, 63)
63So when they went back to their father, they said: “O our father! We will be denied any measure (of provisions unless we take our brother), so send our brother with us that we may obtain our measure. For we will surely take every care of him.”
قَالَ هَلْ اٰمَنُكُمْ عَلَيْهِ اِلَّا كَمَۤا اَمِنْتُكُمْ عَلٰۤى اَخ۪يهِ مِنْ قَبْلُۘ فَاللهُ خَيْرٌ حَافِظًا۞ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ ﴿64﴾
قَالَ dedi ki | هَلْ mi? | اٰمَنُكُمْ size emanet edeyim | عَلَيْهِ onun hakkında | اِلَّا ancak | كَمَۤا gibi | اَمِنْتُكُمْ size emanet ettiğim | عَلٰۤى (için) | اَخ۪يهِ kardeşi | مِنْ — | قَبْلُۘ daha önce | فَاللهُ Allah'tır | خَيْرٌ en iyi | حَافِظًا۞ koruyan | وَهُوَ ve O | اَرْحَمُ en merhametlisidir | الرَّاحِم۪ينَ merhametlilerin | ﴿٦٤﴾ |
64Yâkub dedi ki: “Daha önce onun kardeşini size emanet ettiğim gibi bunu da size inanıp emanet edeyim, öyle mi? Ben size değil sadece Allah’a ısmarlarım. Çünkü en iyi koruyan Allah’tır ve O, merhametlilerin en merhametlisidir.”
64Yakup dedi ki: “Daha önce, onun kardeşini size inanıp emanet ettiğim gibi şimdi de onu size emanet edeyim, öyle mi? Ama Allah’tır gerçek hayırlı koruyucu ve O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” (Yûsuf, 64)
64He said: “Shall I to entrust him to you as I once entrusted his brother to you before? However, God is the Best as protector and He is the Most Merciful of the merciful.”
وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ وَجَدُوا بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ اِلَيْهِمْۘ قَالُوا يَۤا اَبَانَا مَا نَبْغ۪يۘ هٰذِه۪ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ اِلَيْنَاۚ وَنَم۪يرُ اَهْلَنَا وَنَحْفَظُ اَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَع۪يرٍۘ ذٰلِكَ كَيْلٌ يَس۪يرٌ ﴿65﴾
وَلَمَّا ne zaman ki | فَتَحُوا açtılar | مَتَاعَهُمْ (zahire) yüklerini | وَجَدُوا gördüler | بِضَاعَتَهُمْ zahire bedellerini | رُدَّتْ geri verilmiş | اِلَيْهِمْۘ kendilerine | قَالُوا dediler ki | يَۤا — | اَبَانَا Ey babamız | مَا daha ne? | نَبْغ۪يۘ istiyoruz | هٰذِه۪ işte | بِضَاعَتُنَا zahire bedellerimiz | رُدَّتْ geri verilmiş | اِلَيْنَاۚ bize | وَنَم۪يرُ yine yiyecek getiririz | اَهْلَنَا evimize | وَنَحْفَظُ ve koruruz | اَخَانَا kardeşimizi | وَنَزْدَادُ ve fazla alırız | كَيْلَ yükü | بَع۪يرٍۘ bir deve | ذٰلِكَ bu | كَيْلٌ bir ölçüdür | يَس۪يرٌ az | ﴿٦٥﴾ |
65Yüklerini açınca da zahîre bedellerinin yükleri içine geri konulduğunu gördüler ve: “Baba, baba!” dediler, “daha ne istiyoruz, işte verdiğimiz zahîre bedellerimiz de bize geri verilmiş! Gidelim, yine evimize erzak getiririz, kardeşimizi de koruruz, hem bir deve yükü de fazla alırız. Çünkü bu sefer aldığımız, az bir ölçektir (ihtiyacımıza yetmez)”
65Yüklerini açınca zahîre bedellerinin yükleri içine geri konulduğunu gördüler. “Baba, baba!” dediler, “daha ne istiyoruz ki? İşte, götürdüğümüz zahîre bedelleri bize geri verilmiş. Şimdi tekrar gidip, evimize yeni zahîre alabiliriz. Kardeşimizi de koruruz! Hem bir deve yükü daha fazla almış oluruz. (Çünkü hükümdar, verdiğini kişi başına veriyor.) Pek kolay bir alım olacak bu!” (Yûsuf, 65)
65Then when they opened their packs, they found that their merchandise had been returned to them. “Father,” they said, “What more should we ask for? Here is our merchandise returned to us. So we will again be able to get provisions for our family! We will guard our brother and (his being with us) we will have an additional camel-load. That will be an easy gain.”
قَالَ لَنْ اُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتّٰى تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِنَ اللهِ لَتَأْتُنَّن۪ي بِه۪ۤ اِلَّۤا اَنْ يُحَاطَ بِكُمْۚ فَلَمَّۤا اٰتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ قَالَ اللهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَك۪يلٌ ﴿66﴾
قَالَ dedi ki | لَنْ — | اُرْسِلَهُ onu asla göndermem | مَعَكُمْ sizinle | حَتّٰى kadar | تُؤْتُونِ siz bana verinceye | مَوْثِقًا sağlam bir söz | مِنَ — | اللهِ Allah adına | لَتَأْتُنَّن۪ي bana getireceğinize | بِه۪ۤ onu | اِلَّۤا dışında | اَنْ — | يُحَاطَ eli-kolu bağlı kalmanız | بِكُمْۚ sizin | فَلَمَّۤا ne zaman ki | اٰتَوْهُ verdiler | مَوْثِقَهُمْ sözlerini | قَالَ dedi | اللهُ Allah | عَلٰى üzerine | مَا şey | نَقُولُ söylediğimiz | وَك۪يلٌ gözeticidir | ﴿٦٦﴾ |
66Yâkub şöyle cevap verdi: “Siz kendiniz helâk olmadıkça, onu bana getireceğinize dair Allah’ın huzurunda sağlam bir söz vermeden, ben asla onu sizinle göndermem!” Onlar kendisine kesin söz verince de dedi ki: “Allah Teâlâ da bu söylediklerimize şahittir, gözeticidir.”
66“Hayır” dedi Yakup, “bütünüyle eli-kolu bağlı ve çaresiz kalmadıkça onu bana geri getireceğinize dair Allah huzurunda sağlam bir söz vermeden onu sizinle asla gönderemem.” Onlar istediği sözü verince de şöyle dedi: “Allah, konuştuklarımıza şahit ve gözeticidir; verilen sözlerin yerine gelip gelmemesi nihayette yine O’nun iznine ve Kudret’ine bağlıdır.” (Yûsuf, 66)
66He said: “Never will I send him with you until you give me a solemn pledge in God’s Name that you will indeed bring him back to me, unless you are (in some insurmountable way) overwhelmed. Then, when they gave him their solemn pledge, he said: “God is witness to and watcher over all that we say (and only on Him can we rely to fulfill our pledges).”
وَقَالَ يَا بَنِيَّ لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ اَبْوَابٍ مُتَفَرِّقَةٍۘ وَمَۤا اُغْن۪ي عَنْكُمْ مِنَ اللهِ مِنْ شَيْءٍۘ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلهِۘ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۚ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ ﴿67﴾
وَقَالَ ve dedi ki | يَا — | بَنِيَّ Ey oğullarım | لَا — | تَدْخُلُوا girmeyin | مِنْ — | بَابٍ kapıdan | وَاحِدٍ bir | وَادْخُلُوا (fakat) girin | مِنْ — | اَبْوَابٍ kapılardan | مُتَفَرِّقَةٍۘ ayrı ayrı | وَمَۤا ve | اُغْن۪ي geri çeviremem | عَنْكُمْ sizden | مِنَ — | اللهِ Allah'tan gelecek | مِنْ hiçbir | شَيْءٍۘ şeyi | اِنِ yoktur | الْحُكْمُ (hiçbir) hüküm | اِلَّا dışında | لِلهِۘ Allah'ın | عَلَيْهِ O'na | تَوَكَّلْتُۚ tevekkül ettim | وَعَلَيْهِ ve O'na | فَلْيَتَوَكَّلِ tevekkül etsinler | الْمُتَوَكِّلُونَ tevekkül edenler | ﴿٦٧﴾ |
67Ve “Evlatlarım!” diye ilave etti: “Şehre aynı kapıdan değil de ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben ne yapsam, Allah’tan gelecek takdiri önleyemem. Zira hüküm yetkisi, yalnız Allah’ındır. Onun içindir ki ben ancak O’na dayanır, O’na güvenirim. Tevekkül edenler de yalnız O’na dayanıp güvenmelidirler.”
67(Oğulları yola çıkarken de) Şu tavsiyede bulundu: “Oğullarım! Varacağınız şehre tek bir kapıdan girmeyin; bunun yerine farklı farklı kapılardan girin. Gerçi ben, hakkınızda Allah’ın herhangi bir takdirini asla geri çevirebilecek değilim. Mutlak manada bütün hüküm ve hâkimiyet ancak Allah’ındır. Ancak O’na dayanır, O’na güvenirim. Kendisine dayanıp güvenecek bir güç ve makam arayan herkes (bütün insanlar) ancak O’na dayanıp güvenmelidirler.” (Yûsuf, 67)
67He said (by way of advice at the time of their departure): “O my sons! Do not enter the city by one gate (in a single company), but enter by different gates. Yet I can be of no avail whatever to you against anything God wills. Judgment and authority rest with none but God alone. In Him have I put my trust, and whoever would entrust themselves should put their trust in Him.”
Açıklama (SY)O zamanki yönetimin kalabalık yabancı gruplara kuşku ile bakması sebebiyle böyle bir tedbir düşünmüş olabilir.
وَلَمَّا دَخَلُوا مِنْ حَيْثُ اَمَرَهُمْ اَبُوهُمْۘ مَا كَانَ يُغْن۪ي عَنْهُمْ مِنَ اللهِ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا حَاجَةً ف۪ي نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضٰيهَاۘ وَاِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ لِمَا عَلَّمْنَاهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟ ﴿68﴾
وَلَمَّا ne zaman ki | دَخَلُوا girdiler | مِنْ — | حَيْثُ yerden | اَمَرَهُمْ emrettiği | اَبُوهُمْۘ babalarının | مَا — | كَانَ idi | يُغْن۪ي faydası olmaz | عَنْهُمْ onlardan | مِنَ — | اللهِ Allah'tan (gelecek) | مِنْ hiçbir | شَيْءٍ şeyi | اِلَّا ama sadece | حَاجَةً bir dileği | ف۪ي içindeki | نَفْسِ nefsi | يَعْقُوبَ Ya'kub'un | قَضٰيهَاۘ açığa çıkardı | وَاِنَّهُ şüphesiz o | لَذُو sahibi idi | عِلْمٍ bilgi | لِمَا ötürü | عَلَّمْنَاهُ ona öğrettiğimizden | وَلٰكِنَّ fakat | اَكْثَرَ çoğu | النَّاسِ insanların | لَا — | يَعْلَمُونَ۟ bilmezler | ﴿٦٨﴾ |
68Babalarının kendilerine emrettiği şekilde ayrı ayrı kapılardan girerek onun emrini yerine getirdiler. Ama bu tedbir, Allah’ın kendileri hakkındaki takdiri karşısında hiçbir fayda sağlamadı. Sadece Yâkub’un içindeki bir dileği açığa çıkarmış oldu. O, kendisine Biz öğrettiğimizden ötürü ilim sahibi idi (bunun içindir ki “Allah’tan gelecek takdiri önleyemem” demişti). Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.
68Babalarının kendilerine emrettiği şekilde şehre girdiler. Eğer Allah haklarında bir takdirde bulunacak olsa idi, bu tedbirin Yakub’un içinde hissettiği bir ihtiyacı gidermiş olmanın dışında onlara hiçbir faydası olmayacaktı. Ama Yakup, kendisine öğrettiğimiz hususî bir ilme sahipti. Ne var ki insanların çoğu bu gerçeği bilmedikleri gibi (Allah’tan gelen) ilme dayalı olarak da hareket etmezler. (Yûsuf, 68)
68They entered the city in the manner their father had enjoined on them, although this would have proved of no avail whatever to them against anything God had willed; it was but a need in Jacob’s soul, which he thus satisfied. For he was possessed of knowledge because We had taught it to him, but most people do not know (nor do they act according to the knowledge from God).
وَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰۤى اِلَيْهِ اَخَاهُ قَالَ اِنّ۪ۤي اَنَاۨ اَخُوكَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿69﴾
وَلَمَّا ne zaman ki | دَخَلُوا girince | عَلٰى huzuruna | يُوسُفَ Yusuf'un | اٰوٰۤى çekti | اِلَيْهِ yanına | اَخَاهُ kardeşini | قَالَ dedi | اِنّ۪ۤي gerçekten ben | اَنَاۨ ben | اَخُوكَ senin kardeşinim | فَلَا — | تَبْتَئِسْ üzülme | بِمَا — | كَانُوا sebebiyle | يَعْمَلُونَ onların yaptıkları | ﴿٦٩﴾ |
69Onlar Yusuf’un huzuruna girince, öz kardeşini yanına çekti ve: “İyi bilesin ki ben senin kardeşinim, onların yaptıklarına üzülme!” dedi.
69Nihayet Yusuf’un huzuruna vardılar. Yusuf, öz kardeşini çok sıcak karşıladı ve ona hususî muamelede bulunup, “Bilesin ki ben, senin kardeşinim; onların baştan beri yapageldikleri şeyleri dert etme!” dedi. (Yûsuf, 69)
69And when they presented themselves before Joseph, he welcomed his brother to himself, and (having taken him aside) said: “Surely it is I – I am your brother, so do not grieve over what they did.”
فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ ف۪ي رَحْلِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اَذَّنَ مُؤَذِّنٌ اَيَّتُهَا الْع۪يرُ اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ ﴿70﴾
فَلَمَّا ne zaman ki | جَهَّزَهُمْ hazırlatırken | بِجَهَازِهِمْ onların yüklerini | جَعَلَ koydu | السِّقَايَةَ kabını | ف۪ي içine | رَحْلِ yükünün | اَخ۪يهِ kardeşinin | ثُمَّ sonra | اَذَّنَ bağırdı | مُؤَذِّنٌ bir görevli | اَيَّتُهَا Ey | الْع۪يرُ kervan | اِنَّكُمْ şüphesiz siz | لَسَارِقُونَ hırsızsınız | ﴿٧٠﴾ |
70Onların yüklerini hazırlatırken, su kabını, öz kardeşinin yükünün içine koydurdu. Kervan hareket edince de Yusuf’un görevlilerinden biri: “Ey kafile! Durun, siz hırsızlık yapmışsınız!” diye nida etti.
70Yusuf kardeşlerinin yüklerini hazırlatıp hayvanlarına yükletti. Bu arada, (çok kıymetli) su kabını da öz kardeşinin yükünün içine koydu. Onlar bir müddet yol gitmişlerdi ki bir görevli arkalarından, “Ey kafile! Durun! Siz hırsızsınız!” diye bağırdı. (Yûsuf, 70)
70Then when he had provided them with their provisions, he put the drinking-cup (belonging to him) in his brother’s saddlebag (as a gift). Then, (as they had just departed on their return) a herald called out: “O you people of the caravan! You are surely thieves!”
قَالُۤوا وَاَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ ﴿71﴾
قَالُۤوا dediler ki | وَاَقْبَلُوا dönerek | عَلَيْهِمْ bunlara | مَاذَا ne? | تَفْقِدُونَ kaybettiniz | ﴿٧١﴾ |
71Onlar geri dönüp geldiler ve: “Mesele nedir, ne kaybettiniz ki, bizi suçluyorsunuz?” dediler.
71Hemen geriye, gelenlere doğru dönüp şaşkınlık içinde, “Ne var? Neyiniz eksik?” diye sordular. (Yûsuf, 71)
71They said, turning towards them (the herald and his companions): “What is it that you are missing?”
قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَنْ جَۤاءَ بِه۪ حِمْلُ بَع۪يرٍ وَاَنَاۨ بِه۪ زَع۪يمٌ ﴿72﴾
قَالُوا dediler ki | نَفْقِدُ kaybettik | صُوَاعَ kabını | الْمَلِكِ hükümdarın | وَلِمَنْ kimseye | جَۤاءَ ve getiren | بِه۪ onu | حِمْلُ yükü (mükafat) var | بَع۪يرٍ bir deve | وَاَنَاۨ ve ben | بِه۪ buna | زَع۪يمٌ kefilim | ﴿٧٢﴾ |
72Görevlilerden biri: “Hükümdarın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü ödül var. Buna ben kefilim” dedi.
72“Hükümdarın meşrubat kabı kayıp; bulup getirene de bir deve yükü mükâfat var!” cevabını verdiler. (Gelen ekibin başkanı) “Ben de onu bulup getirmeye kefil oldum!” dedi. (Yûsuf, 72)
72They said: “We are missing the king’s goblet, and whoever brings it shall receive a camel-load (as reward).” (And the herald added:) “I have pledged myself to recovering it.”
قَالُوا تَاللهِ لَقَدْ عَلِمْتُمْ مَا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِي الْاَرْضِ وَمَا كُنَّا سَارِق۪ينَ ﴿73﴾
قَالُوا dediler | تَاللهِ Allah'a yemin olsun | لَقَدْ elbette | عَلِمْتُمْ siz de bilmişsinizdir ki | مَا — | جِئْنَا biz gelmedik | لِنُفْسِدَ bozgunculuk yapmak için | فِي — | الْاَرْضِ bu yerde | وَمَا — | كُنَّا değiliz | سَارِق۪ينَ hırsız | ﴿٧٣﴾ |
73“Allah’a yemin olsun ki, biz ülkede fesat çıkarmak, nizamı bozmak için gelmedik, siz de bunu biliyorsunuz. Hele hırsız, hiç değiliz!” dediler.
73“Allah’a yemin olsun” dediler, “siz de biliyorsunuz ki biz bu yerde bozgunculuk çıkaralım diye gelmedik; sonra hırsız da değiliz.” (Yûsuf, 73)
73They (the brothers) said: “By God! Certainly you know well that we did not come to provoke disorder and corruption in this land, and we have never been thieves!”
قَالُوا فَمَا جَزَۤاؤُۨهُۤ اِنْ كُنْتُمْ كَاذِب۪ينَ ﴿74﴾
قَالُوا dediler | فَمَا nedir? | جَزَۤاؤُۨهُۤ cezası | اِنْ eğer | كُنْتُمْ iseniz | كَاذِب۪ينَ yalancı | ﴿٧٤﴾ |
74Görevliler: “Peki, yalancı çıkarsanız, cezası ne?” dediler.
74Gelenler, “Pekâlâ” diye karşılık verdiler, “eğer yalan söylüyorsanız, hırsızlık yapanın sizdeki cezası nedir?” (Yûsuf, 74)
74They said: “What, then, shall be the penalty for it if you are proved liars?”
قَالُوا جَزَۤاؤُۨهُ مَنْ وُجِدَ ف۪ي رَحْلِه۪ فَهُوَ جَزَۤاؤُۨهُۘ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ ﴿75﴾
قَالُوا dediler | جَزَۤاؤُۨهُ cezası | مَنْ kimin | وُجِدَ bulunursa | ف۪ي — | رَحْلِه۪ yükünde | فَهُوَ işte o | جَزَۤاؤُۨهُۘ onun karşılığıdır | كَذٰلِكَ böylece | نَجْزِي biz cezalandırırız | الظَّالِم۪ينَ haksızları | ﴿٧٥﴾ |
75“Cezası”, dediler, “kimin yükünde çıkarsa, işte o onun cezasıdır (yani çalması sebebiyle kendisi rehin ve mahkûm olur). Biz zalimleri böyle cezalandırırız!”
75“Cezası şudur: O kap kimin yükünde bulunursa o şahıs, malı çalınanın kölesi olur. Hırsızlık zulmünü işleyenleri biz böyle cezalandırırız.” (Yûsuf, 75)
75They said: “The penalty for it is: the (freedom of the) one in whose saddlebag it is found is the penalty for it. That is how we recompense the wrongdoers (who steal).”
Açıklama (SY)Hz. İbrâhim (a.s.)’ın şeriatına göre suçu sabit olan hırsız, eşya veya parasını çaldığı adamın kölesi yapılırdı.
فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَۤاءِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَۤاءِ اَخ۪يهِۘ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَۘ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ اَخَاهُ ف۪ي د۪ينِ الْمَلِكِ اِلَّۤا اَنْ يَشَۤاءَ اللهُۘ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَۤاءُۘ وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ ﴿76﴾
فَبَدَاَ (aramaya) başladı | بِاَوْعِيَتِهِمْ onların yüklerini | قَبْلَ önce | وِعَۤاءِ yükünden | اَخ۪يهِ kardeşinin | ثُمَّ sonra | اسْتَخْرَجَهَا (tası) çıkardı | مِنْ — | وِعَۤاءِ yükünden | اَخ۪يهِۘ kardeşinin | كَذٰلِكَ işte böyle | كِدْنَا bir çare öğrettik | لِيُوسُفَۘ Yusuf'a | مَا — | كَانَ idi | لِيَأْخُذَ yoksa alamaz | اَخَاهُ kardeşini | ف۪ي göre | د۪ينِ dinine (kanununa) | الْمَلِكِ hükümdarın | اِلَّۤا dışında | اَنْ eğer | يَشَۤاءَ dilemesi | اللهُۘ Allah'ın | نَرْفَعُ Biz yükseltiriz | دَرَجَاتٍ derecelerle | مَنْ kimseyi | نَشَۤاءُۘ dilediğimiz | وَفَوْقَ ve üstünde (vardır) | كُلِّ her | ذ۪ي sahibinin | عِلْمٍ bilgi | عَل۪يمٌ daha bir bilen | ﴿٧٦﴾ |
76Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce, öbürlerinin yüklerini aratmaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte Biz Yusuf’a, kardeşini alıkoyması için böyle bir plân öğrettik. Yoksa, Allah dilemedikçe hükümdarın kanununa göre, kardeşini alması uygun olmazdı. Biz dilediğimiz kimseleri pek üstün derecelere yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen bulunur.
76(Kafile geri döndü ve Yusuf) Öz kardeşinin yükünden önce diğer kardeşlerinin yüklerini aratmaya başladı. Su kabı, en sonunda kardeşinin yükünde çıktı (ve böylece kardeşi yanında kalmış oldu). İşte Biz, Yusuf için böyle bir ‘plan’ kurduk. Yoksa hükümdarın dinine (kanunlarına) göre kardeşini alıkoyamazdı (ve bir peygamber olarak bu ona yakışmazdı); fakat Allah ne dilerse o olur (ve Allah, bir şeyi dileyince onun sebeplerini de hazırlar). Biz, kimi dilersek onu böyle mertebe mertebe yükseltiriz. Ve her bir bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen (ve hepsinin üstünde her şeyi bilen olarak Allah) vardır. (Yûsuf, 76)
76(So they were brought back before Joseph to be searched.) He began with their sacks before his brother’s sack; and then he brought the drinking-cup out of his brother’s sack. In this way, We made an arrangement for Joseph. Under the king’s law, he could not have detained his brother, had not God so willed. Whomsoever We will, We raise in ranks. Above every owner of knowledge, there is (always) one more knowledgeable (until God, Who is the All-Knowing).
قَالُۤوا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُۚ فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ ف۪ي نَفْسِه۪ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًاۚ وَاللهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ ﴿77﴾
قَالُۤوا dediler ki | اِنْ eğer | يَسْرِقْ çaldıysa | فَقَدْ elbette | سَرَقَ çalmıştı | اَخٌ kardeşi de | لَهُ onun | مِنْ — | قَبْلُۚ bundan önce | فَاَسَرَّهَا bunu sakladı | يُوسُفُ Yusuf | ف۪ي — | نَفْسِه۪ içinde | وَلَمْ — | يُبْدِهَا belli etmedi | لَهُمْ onlara | قَالَ dedi | اَنْتُمْ siz | شَرٌّ kötü | مَكَانًاۚ durumdasınız | وَاللهُ ve Allah | اَعْلَمُ çok iyi biliyor | بِمَا (içyüzünü) | تَصِفُونَ iddianızın | ﴿٧٧﴾ |
77Onlar: “Eğer o çalmışsa, zaten daha önce onun kardeşi de hırsızlık etmişti” dediler. Yusuf bu sözden duyduğu üzüntüyü içine attı ve onlara belli etmedi. İçinden de dedi ki: “Asıl kötü durumda olan sizsiniz. İleri sürdüğünüz iddiaların gerçek yönünü Allah pek iyi biliyor ya, o yeter!”
77“Ne diyelim!” diye karşılık verdiler: “Çalmışsa, daha önce kardeşi de çalmıştı.” Yusuf, bu isnatlarından duyduğu üzüntüyü içine atıp, bunu onlara belli etmemekle birlikte kendi içinden, “Siz, şu anda kötü bir durumdasınız (da böyle diyorsunuz). Ama Allah, bu iddianızla ilgili gerçeği çok iyi bilmektedir” dedi. (Yûsuf, 77)
77They (the other brothers) said: “If he has stolen – well, a brother of his stole before.” But Joseph (endured their false accusation in silence and) held it secret in his soul and did not disclose it to them. He said (to himself): “You are indeed in a bad situation. God has full knowledge of (the truth of) what you allege.”
قَالُوا يَۤا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ اِنَّ لَهُۤ اَبًا شَيْخًا كَب۪يرًا فَخُذْ اَحَدَنَا مَكَانَهُۚ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿78﴾
قَالُوا dediler ki | يَۤا — | اَيُّهَا Ey | الْعَز۪يزُ vezir | اِنَّ şüphesiz | لَهُۤ onun vardır | اَبًا babası | شَيْخًا çok | كَب۪يرًا yaşlı | فَخُذْ o yüzden alıkoy | اَحَدَنَا (bizden) birimizi | مَكَانَهُۚ onun yerine | اِنَّا doğrusu biz | نَرٰيكَ seni görüyoruz | مِنَ — | الْمُحْسِن۪ينَ muhsinlerden | ﴿٧٨﴾ |
78Yusuf’un kardeşini alıkoyması karşısında, onlar şöyle dediler: “Aziz vezir! Onun pîr-i fanî bir babası var (bu küçük evladını kaybetmeye dayanamaz), onun yerine bizden istediğini alıkoy! Gerçekten seni anlayış gösteren, iyiliksever insanlardan olarak görüyoruz!”
78“Ey vezir!” dediler: “Bunun çok yaşlı bir babası var, (bu şekilde alıkonulmasına ve ayrılığına dayanamaz). Ne olur, onun yerine bizden birini alıkoy. Doğrusu biz seni anlayışlı, her bakımdan iyiliğe adanmış biri olarak görüyoruz.” (Yûsuf, 78)
78“O minister!” they said: “He has a father, a very old man; so take one of us in his place. We see that you are indeed of those devoted to selfless kindness.”
قَالَ مَعَاذَ اللهِ اَنْ نَأْخُذَ اِلَّا مَنْ وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِنْدَهُۤۙ اِنَّۤا اِذًا لَظَالِمُونَ۟ ﴿79﴾
قَالَ dedi | مَعَاذَ sığınırız | اللهِ Allah'a | اَنْ — | نَأْخُذَ alıkoymaktan | اِلَّا başkasını | مَنْ kimseden | وَجَدْنَا bulduğumuz | مَتَاعَنَا malımızı | عِنْدَهُۤۙ yanında | اِنَّۤا yoksa biz | اِذًا o zaman | لَظَالِمُونَ۟ zulmedenler (oluruz) | ﴿٧٩﴾ |
79Yusuf: “Biz malımızı kimin yanında bulmuşsak ancak onu alıkoyarız. Başkasını tutmaktan Allah’a sığınırım. Çünkü biz öyle yaparsak zalimler arasına girmiş oluruz!” dedi.
79Yusuf, “Allah korusun!” diye karşılık verdi: “Biz, malımızı kimin yanında bulmuşsak onu alıkoyarız. Aksi takdirde, şurası bir gerçek ki büyük haksızlık yapmış (zalim)lerden oluruz.” (Yûsuf, 79)
79He said: “God forbid that we take any other but him with whom we found our merchandise; (if we did otherwise) then surely we (too) would be wrongdoers.”
فَلَمَّا اسْتَيْئَسُوا مِنْهُ خَلَصُوا نَجِيًّاۘ قَالَ كَب۪يرُهُمْ اَلَمْ تَعْلَمُۤوا اَنَّ اَبَاكُمْ قَدْ اَخَذَ عَلَيْكُمْ مَوْثِقًا مِنَ اللهِ وَمِنْ قَبْلُ مَا فَرَّطْتُمْ ف۪ي يُوسُفَۚ فَلَنْ اَبْرَحَ الْاَرْضَ حَتّٰى يَأْذَنَ ل۪ۤي اَب۪ۤي اَوْ يَحْكُمَ اللهُ ل۪يۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ ﴿80﴾
فَلَمَّا ne zaman ki | اسْتَيْئَسُوا ümidi kesince | مِنْهُ ondan | خَلَصُوا (bir kenara) çekildiler | نَجِيًّاۘ fısıldaşarak | قَالَ dedi ki | كَب۪يرُهُمْ büyükleri | اَلَمْ — | تَعْلَمُۤوا bilmiyor musunuz? | اَنَّ ki | اَبَاكُمْ babanız | قَدْ muhakkak | اَخَذَ aldı | عَلَيْكُمْ sizden | مَوْثِقًا kesin söz | مِنَ — | اللهِ Allah adına | وَمِنْ ve | قَبْلُ daha önce | مَا işlediğiniz | فَرَّطْتُمْ kusurunuz | ف۪ي hakkında | يُوسُفَۚ Yusuf | فَلَنْ asla | اَبْرَحَ ayrılmayacağım | الْاَرْضَ buradan | حَتّٰى kadar | يَأْذَنَ izin verinceye | ل۪ۤي bana | اَب۪ۤي babam | اَوْ yahut | يَحْكُمَ hükmedinceye | اللهُ Allah | ل۪يۚ benim için | وَهُوَ ve O | خَيْرُ en hayırlısıdır | الْحَاكِم۪ينَ hükmedenlerin | ﴿٨٠﴾ |
80Vaktaki Yusuf’un onu vermesinden ümitlerini kestiler. Bir yana çekilip aralarında fısıldaşarak şöyle konuşmaya başladılar. Ağabeyleri dedi ki: “Allah’ı şahit tutarak babanıza kesin söz verdiğinizi ve daha önce Yusuf hakkında da işlediğiniz kusuru nasıl olur da bilmezlikten gelebilirsiniz? Ne yüzle döneceksiniz? Ben buradan bir adım bile atmam, ayrılmam; ancak babam bana izin verirse yahut hüküm verenlerin en hayırlısı olan Allah hükmünü bildirirse, o başka!”
80Nihayet, Yusuf’un onu vermesinden ümitlerini kesince (çaresiz oradan ayrıldılar) ve bir tarafa çekilip aralarında konuşmaya başladılar. En büyükleri, “Bilmez misiniz ki” dedi, “babanız, bu hususta Allah huzurunda sizden kesin söz almıştı. Daha önce Yusuf hakkında da büyük bir kusur işlemiştiniz. Babam, gelebilirsin deyinceye veya Allah (kardeşimi alıp gitme veya ölüm gibi) hakkımda bir hüküm verinceye kadar, buradan bir adım atmam. Allah, her zaman en hayırlı hükmü verendir.” (Yûsuf, 80)
80So, when they lost hope of moving him, they withdrew to take counsel among themselves. The eldest of them said: “Do you not know how your father took a solemn pledge from you in God’s Name, and how, before that, you failed with regard to Joseph? Never will I depart from this land, until my father gives me leave, or God judges for me (by ending my life or enabling me to win back my brother). And He is the Best of judges.
اِرْجِعُۤوا اِلٰۤى اَب۪يكُمْ فَقُولُوا يَۤا اَبَانَۤا اِنَّ ابْنَكَ سَرَقَۚ وَمَا شَهِدْنَۤا اِلَّا بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حَافِظ۪ينَ ﴿81﴾
اِرْجِعُۤوا gidin | اِلٰۤى — | اَب۪يكُمْ babanıza | فَقُولُوا deyin ki | يَۤا — | اَبَانَۤا Ey babamız | اِنَّ şüphesiz | ابْنَكَ oğlun | سَرَقَۚ hırsızlık etti | وَمَا değiliz | شَهِدْنَۤا biz şahit | اِلَّا dışındakine | بِمَا şeyin | عَلِمْنَا bildiğimiz | وَمَا ve | كُنَّا biz değiliz | لِلْغَيْبِ gaybın | حَافِظ۪ينَ muhafızları | ﴿٨١﴾ |
81“Siz dönün, babanıza deyin ki: ‘Sevgili babamız, bizler farkına varmadan oğlun inan ki hırsızlık etmiş! (Su kabının onun yükünde çıktığını gözlerimizle gördük). Biz ancak bildiğimize şahitlik ediyoruz. (Söz verdiğimiz zaman, bu durumun ortaya çıkacağını nereden bilebilirdik?) Gayb bize emanet edilmiş değil ki!’
81“Şimdi siz gidin ve babanıza vararak deyin ki: Muhterem babamız! İnan ki oğlun hırsızlık yaptı. Ancak bildiğimiz, gözlerimizle gördüğümüz bir hadiseye şahitlikte bulunuyoruz. (Onu koruyacağımıza dair söz verirken) Gelecekte ne olacağını bilemezdik. Biz, gaybın bekçileri değiliz ki!” (Yûsuf, 81)
81“Return to your father, and say: ‘Our father! Your son stole. We do not testify (to anything) except what we know; and we are not keepers of the Unseen.
وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ الَّت۪ي كُنَّا ف۪يهَا وَالْع۪يرَ الَّت۪ۤي اَقْبَلْنَا ف۪يهَاۘ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ ﴿82﴾
وَسْئَلِ (istersen) sor | الْقَرْيَةَ şehre | الَّت۪ي — | كُنَّا bulunduğumuz | ف۪يهَا içinde | وَالْع۪يرَ ve kafileye | الَّت۪ۤي — | اَقْبَلْنَا geldiğimiz | ف۪يهَاۘ içinde | وَاِنَّا ve biz | لَصَادِقُونَ sadıklarız | ﴿٨٢﴾ |
82İnanmazsan, gittiğimiz şehrin ahalisine ve yine içinde geldiğimiz kafilede bulunanlara sor! Bütün samimiyetimizle ifade ediyoruz ki söylediğimiz, doğrunun ta kendisidir.”
82“Bize inanmıyorsan, gittiğimiz ve hadisenin geçtiği şehrin ahalisine, istersen, birlikte geldiğimiz kafiledekilere de sor. Biz gerçekten doğruyu söylüyoruz.” (Yûsuf, 82)
82‘Inquire in the township where we were, and the caravan with whom we traveled hither. We are certainly telling the truth.’ “
Açıklama (SY)Dönüp babalarına ağabeylerinin bu sözlerini naklettiler.
قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۘ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۘ عَسَى اللهُ اَنْ يَأْتِيَن۪ي بِهِمْ جَم۪يعًاۘ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴿83﴾
قَالَ dedi | بَلْ hayır | سَوَّلَتْ sürükledi | لَكُمْ size | اَنْفُسُكُمْ nefisleriniz | اَمْرًاۘ bir işe | فَصَبْرٌ artık sabretmek gerek | جَم۪يلٌۘ güzelce | عَسَى belki de | اللهُ Allah | اَنْ — | يَأْتِيَن۪ي bana getirir | بِهِمْ onların | جَم۪يعًاۘ hepsini | اِنَّهُ çünkü o | هُوَ O | الْعَل۪يمُ Alim'dir | الْحَك۪يمُ Hakim'dir | ﴿٨٣﴾ |
83Ama babaları Yâkub: “Hayır, hayır! Korkarım yine nefisleriniz sizi olumsuz bir işe sürükleyip ayağınızı kaydırmıştır. Ne yapayım? Bu hale karşı sükûnet ve ümit içinde sabretmekten başka yapacak şey yok! Ümidim var ki Allah bütün kaybettiklerimi bana lütfedecektir. Çünkü O alîmdir, hakîmdir (benim de onların da hallerini bilir ve beni elbette hikmetini ortaya koymak için, bu imtihana tâbi tutmuştur)” dedi.
83(Dönüp, babalarına bunları söylediler.) Yakup, (kendi içinden) dedi: “Hayır, bütün bu olup bitenler, nefsinizin sizi sürüklediği bir iş(in devamından başka bir şey değil)! Bana düşen yine güzelce sabretmektir. Öyle umuyorum ki Allah, onların (Yusuf, Bünyamin ve en büyük kardeşleri) hepsini bana getirecek, beni bütün kaybettiklerimle buluşturacaktır. Çünkü O, Alîm (her şeyi en iyi ve hakkıyla bilen)dir; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmet bulunan)dır.” (Yûsuf, 83)
83(When they had returned to their father and made that speech to him) he said: “No! Rather, your (evil-commanding) souls have tempted you to something. So (the proper recourse for me now is, again), a becoming patience (a patience that endures without complaint). It may be that God will bring them back to me all together. He it is Who is the All-Knowing, the All-Wise.”
وَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَۤا اَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظ۪يمٌ ﴿84﴾
وَتَوَلّٰى ve yüzünü çevirdi | عَنْهُمْ onlardan | وَقَالَ ve dedi | يَۤا — | اَسَفٰى Vah | عَلٰى üzerindeki | يُوسُفَ Yusuf | وَابْيَضَّتْ ve ak düştü | عَيْنَاهُ gözleri | مِنَ — | الْحُزْنِ üzüntüden | فَهُوَ o | كَظ۪يمٌ yutkunuyordu | ﴿٨٤﴾ |
84Onlardan yüzünü çevirip öte tarafa dönerek (ufuklara seslendi): “Ya esafâ alâ Yusuf! (Neredesin Yusuf! Neredesin Yusuf!)” Yusuf diye diye, üzüntüsünden gözlerine ak düştü. Yaptıklarından dolayı oğullarına duyduğu kızgınlığını da belli etmiyor, öfkesini yenmeye çalışıyordu.
84Onlardan yüz çevirmiş, artık kendi halinde “Vah Yusuf! Neredesin Yusuf?” diyerek ağlıyor, sızlanıyordu. Üzüntüsünden ağlaya ağlaya gözlerine ak düştü ve görmez oldu. Oğullarına duyduğu kızgınlığı hiç belli etmiyor ve onu hep (bir diken yutar gibi) yutuyordu. (Yûsuf, 84)
84He turned away from them and said: “Alas, my grief for Joseph!” And his eyes turned white because of the grief. And he was restraining (any resentment toward his other sons, never displaying it to them).
قَالُوا تَاللهِ تَفْتَؤُۨا تَذْكُرُ يُوسُفَ حَتّٰى تَكُونَ حَرَضًا اَوْ تَكُونَ مِنَ الْهَالِك۪ينَ ﴿85﴾
قَالُوا dediler ki | تَاللهِ Allah'a yemin olsun ki | تَفْتَؤُۨا sen hâlâ | تَذْكُرُ anıp duruyorsun | يُوسُفَ Yusuf'u | حَتّٰى sonunda | تَكُونَ olacaksın | حَرَضًا eriyip giden | اَوْ yahut | تَكُونَ olacaksın | مِنَ — | الْهَالِك۪ينَ ölenlerden | ﴿٨٥﴾ |
85Oğulları şöyle dediler: “(Ömrün geçti gitti,) hâlâ Yusuf’u dilinden düşürmüyorsun. Vallahi ‘Yusuf!’ diye diye kederden eriyeceksin veya büsbütün ölüp gideceksin.”
85Etrafındakiler “Allah’a yemin olsun ki” dediler, “aradan bunca zaman geçti, hâlâ Yusuf’u dilinden koymuyorsun. Bu gidişle ya kederinden eriyip gidecek yahut da öleceksin!” (Yûsuf, 85)
85They said: “By God! You will not cease mentioning Joseph until you are consumed, or you perish!”
قَالَ اِنَّمَۤا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ۤي اِلَى اللهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿86﴾
قَالَ dedi | اِنَّمَۤا şüphesiz ben | اَشْكُوا arz ederim | بَثّ۪ي kederimi | وَحُزْن۪ۤي ve hüznümü | اِلَى yalnız | اللهِ Allah'a | وَاَعْلَمُ ve bilirim | مِنَ tarafından | اللهِ Allah | مَا şeyleri | لَا — | تَعْلَمُونَ sizin bilmediğiniz | ﴿٨٦﴾ |
86“Ben” dedi, “sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum. Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allah tarafından vahiy yolu ile biliyorum.”
86Yakup, “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum. Hem, Allah’ın bana öğretip de bildiğim öyle şeyler var ki siz onları bilmiyorsunuz” diye cevap verdi. (Yûsuf, 86)
86He said: “I only disclose my anguish and sorrow to God, and I know from God what you do not know.”
يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَاۨيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِۘ اِنَّهُ لَا يَاۨيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ ﴿87﴾
يَا — | بَنِيَّ Ey oğullarım | اذْهَبُوا gidin | فَتَحَسَّسُوا bilgi edinmeye çalışın | مِنْ — | يُوسُفَ Yusuf'u | وَاَخ۪يهِ ve kardeşini | وَلَا — | تَاۨيْئَسُوا ümit kesmeyin | مِنْ — | رَوْحِ rahmetinden | اللهِۘ Allah'ın | اِنَّهُ zira | لَا — | يَاۨيْئَسُ ümit kesmez | مِنْ — | رَوْحِ rahmetinden | اللهِ Allah'ın | اِلَّا başkası | الْقَوْمُ güruhtan | الْكَافِرُونَ kâfir | ﴿٨٧﴾ |
87“Evlatlarım, haydi gidiniz, bütün duyularınızı, hislerinizi kullanarak var gücünüzle Yusuf ve kardeşi hakkında bilgi edinmeye çalışınız! Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez!”
87(Bir defa daha oğullarını uğurladı ve) “Ey oğullarım!” dedi: “Bütün melekelerinizi kullanarak Yusuf ve kardeşi hakkında bilgi edinmeye çalışın. Allah’ın rahmetinden, rahat ve genişliğe çıkarmasından asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse, Allah’ın rahmetinden, rahat ve genişliğe çıkarmasından ümit kesmez.” (Yûsuf, 87)
87He said (when once more seeing off his sons): “O my sons, go forth and seek earnestly for Joseph and his brother; and do not despair of God’s Mercy, for none ever despairs of God’s Mercy, except people who disbelieve in Him.”
فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَۤا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَاۘ اِنَّ اللهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّق۪ينَ ﴿88﴾
فَلَمَّا böylece | دَخَلُوا girdiklerinde | عَلَيْهِ onun huzuruna | قَالُوا dediler ki | يَۤا — | اَيُّهَا Ey | الْعَز۪يزُ vezir | مَسَّنَا bizi vurdu | وَاَهْلَنَا ve evimizi | الضُّرُّ darlık | وَجِئْنَا ve geldik | بِبِضَاعَةٍ bir meblağla | مُزْجٰيةٍ az | فَاَوْفِ tam ver | لَنَا bize | الْكَيْلَ ölçüyü | وَتَصَدَّقْ ve tasadduk eyle | عَلَيْنَاۘ bize | اِنَّ çünkü | اللهَ Allah | يَجْزِي mükafatlandırır | الْمُتَصَدِّق۪ينَ tasadduk edenleri | ﴿٨٨﴾ |
88Onlar Mısır’a varıp Yusuf’un huzuruna girerek “Aziz vezir!” dediler, “biz de ailemiz de yine darlık ve sıkıntıya düştük, biz bu sefer pek az bir meblağ getirebildik. Lütfen bize tahsisatımızı tam ölçek ver de parasını veremediğimiz kısmı da sadakanız olsun! Şüphesiz ki Allah tasadduk edenleri fazlasıyla ödüllendirir.”
88Varıp yine Yusuf’un huzuruna girdiler ve “Ey vezir” dediler, “bizi de evimizi de gerçekten darlık ve kıtlık vurdu; ama az bir meblâğla gelebildik; fakat sen elimizdekine bakmadan yine bize dolu dolu ver, sadakan olsun! Hiç kuşkusuz Allah, fazladan iyilikte bulunanları bol bol mükâfatlandırır.” (Yûsuf, 88)
88They (went back to Egypt and once more) presented themselves before Joseph, saying: “O minister! Hardship has visited us and our family, and we have brought only merchandise of scant worth; but fill up for us the measure and be charitable to us. Surely God rewards the charitable.”
قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ ﴿89﴾
قَالَ dedi ki | هَلْ mi? | عَلِمْتُمْ bildiniz | مَا neler | فَعَلْتُمْ yaptığınızı | بِيُوسُفَ Yusuf'a | وَاَخ۪يهِ ve kardeşine | اِذْ iken | اَنْتُمْ sizler | جَاهِلُونَ cahiller | ﴿٨٩﴾ |
89Artık zamanı geldiğini düşünerek Yusuf: “Siz” dedi, “cahilliğiniz döneminde Yusuf ile kardeşine yaptığınız muameleyi elbette biliyorsunuzdur değil mi?”
89Yusuf ise “Hani o bilmezlik vaktinizde Yusuf’a ve kardeşine yaptıklarınızın farkındasınız değil mi?” deyiverdi. (Yûsuf, 89)
89He said: “Do you know what you did to Joseph and his brother at that time when you acted as if ignorant (of right and wrong)?”
Açıklama (SY)Cahillikleri, yaptıkları işin kötülüğünü bilmeyişleri, yahut neticede doğuracağı zararı hesap edememeleri anlamına gelebilir. Yahut yeterli bilgi, tecrübe ve olgunluğa ulaşmadıkları çağ kasdedilmiş olabilir. Hz. Yusuf (a.s.) bu tabiri, onları kınamak, hakaret etmek için değil, bilakis mazeret telkini konusunda ipucu vermek, tövbeye teşvik etmek için “bilmeyerek yapmıştık” dedirtmek için kullanmıştı. Zira onların içine düştükleri yoksulluk kendisine pek dokunmuştu.
قَالُۤوا ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۘ قَالَ اَنَاۨ يُوسُفُ وَهٰذَۤا اَخ۪يۘ قَدْ مَنَّ اللهُ عَلَيْنَاۘ اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَاِنَّ اللهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿90﴾
قَالُۤوا dediler | ءَاِنَّكَ yoksa sen misin? | لَاَنْتَ sen | يُوسُفُۘ Yusuf | قَالَ dedi | اَنَاۨ ben | يُوسُفُ Yusuf'um | وَهٰذَۤا ve bu da | اَخ۪يۘ kardeşimdir | قَدْ muhakkak | مَنَّ lütfetti | اللهُ Allah | عَلَيْنَاۘ bize | اِنَّهُ doğrusu o | مَنْ kim | يَتَّقِ korkarsa | وَيَصْبِرْ ve sabrederse | فَاِنَّ şüphesiz | اللهَ Allah | لَا — | يُض۪يعُ zayi etmez | اَجْرَ mükafatını | الْمُحْسِن۪ينَ muhsinlerin | ﴿٩٠﴾ |
90“Aa! Sen, yoksa sen Yusuf musun?” dediler. O da: “Evet ben Yusuf’um, bu da kardeşim! Gerçekten Allah bizi lütfuna mazhar etti. Şu kesindir ki, kim Allah’ı sayıp haramlardan sakınır, itaatlara devam ve imtihanlara sabrederse, Allah da böyle güzel hareket edenlerin mükâfatını asla zayi etmez.”
90“Yoksa sen, evet sen, Yusuf musun?” diye haykırıştılar. “Ben Yusuf’um, bu da kardeşim!” diye cevap verdi Yusuf: “Allah, bizi lütfuna mazhar kıldı. Doğrusu şu ki kim takva dairesine girer (O’na karşı derin saygı duyar, O’na karşı gelmekten sakınır ve O’na itaatle) birlikte başına gelenlere de sabrederse, hiç şüphesiz Allah, böyle iyiliğe adanmış ve O’nu görürcesine davranan kimselerin mükâfatını asla zayi etmez.” (Yûsuf, 90)
90They said: “Is it indeed you who are Joseph?” He said: “I am Joseph, and this is my brother. God has indeed been gracious to us. Surely whoever keeps from disobedience to God in reverence for Him and piety, and is patient – surely God will not leave to waste the reward of those devoted to doing good as if seeing God.”
قَالُوا تَاللهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللهُ عَلَيْنَا وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِئ۪ينَ ﴿91﴾
قَالُوا dediler | تَاللهِ Allah'a yemin olsun ki | لَقَدْ doğrusu | اٰثَرَكَ seni üstün kıldı | اللهُ Allah | عَلَيْنَا bize | وَاِنْ ve doğrusu | كُنَّا biz | لَخَاطِئ۪ينَ suç işlemiştik | ﴿٩١﴾ |
91Kardeşleri de şöyle dediler: “Vallahi de tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu idik!”
91“Allah’a yemin olsun ki gerçekten Allah seni bize tercih etti; biz başka değil ancak çok büyük bir yanlışın içindeydik” dediler. (Yûsuf, 91)
91“By God,” they responded, “God has indeed preferred you above us, and certainly we were sinful.”
قَالَ لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۘ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْۘ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ ﴿92﴾
قَالَ dedi | لَا yoktur | تَثْر۪يبَ kınama | عَلَيْكُمُ size | الْيَوْمَۘ bugün | يَغْفِرُ affetsin | اللهُ Allah | لَكُمْۘ sizi | وَهُوَ ve O | اَرْحَمُ en merhametlisidir | الرَّاحِم۪ينَ merhametlilerin | ﴿٩٢﴾ |
92Yusuf şöyle cevap verdi: “Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim! (Ben hakkımı helâl ettim). Allah da sizi affetsin. Çünkü merhamet edenlerin en merhametlisi O’dur.”
92Yusuf hemen söze girdi: “Hayır! Bugün size hiçbir kınama yok! (Ben hakkımı çoktan helâl ettim;) Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” (Yûsuf, 92)
92He said: “No reproach this day shall be on you. May God forgive you; indeed, He is the Most Merciful of the merciful.
اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَب۪ي يَأْتِ بَص۪يرًاۚ وَأْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟ ﴿93﴾
اِذْهَبُوا gidin | بِقَم۪يص۪ي benim gömleğimi | هٰذَا şu | فَاَلْقُوهُ sürün | عَلٰى üzerine | وَجْهِ yüzü | اَب۪ي babamın | يَأْتِ başlasın | بَص۪يرًاۚ görmeye | وَأْتُون۪ي ve bana gelin | بِاَهْلِكُمْ ailenizle birlikte | اَجْمَع۪ينَ۟ bütün | ﴿٩٣﴾ |
93“Şu gömleğimi alın, babamın yanına varıp onun yüzüne sürüverin, o zaman gözü açılacaktır! Sonra da bütün çoluk çocuğunuzla buyurun, yanıma gelin!”
93“Şimdi, bu gömleğimle gidin ve onu babamın yüzüne sürün, gözü açılacaktır. Sonra da bütün ailelerinizi toplayıp birlikte bana gelin!” (Yûsuf, 93)
93“Go with this shirt of mine and lay it over my father’s face, and he shall recover his sight; and come to me with all your people.”
Açıklama (SY)Bu âyette bildirilen “gömleği yüzüne sürmekle Hz. Yâkub (a.s.)’ın gözlerinin açılması” Tevrat’ta yer almaz.
وَلَمَّا فَصَلَتِ الْع۪يرُ قَالَ اَبُوهُمْ اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ لَوْلَۤا اَنْ تُفَنِّدُونِ ﴿94﴾
وَلَمَّا ne zaman ki | فَصَلَتِ ayrılınca | الْع۪يرُ kafile | قَالَ dedi ki | اَبُوهُمْ babaları | اِنّ۪ي ben | لَاَجِدُ alıyorum | ر۪يحَ kokusunu | يُوسُفَ Yusuf'un | لَوْلَۤا — | اَنْ eğer | تُفَنِّدُونِ bana bunak demezseniz | ﴿٩٤﴾ |
94Kafile daha Mısır’dan ayrılır ayrılmaz, öteden babaları: “Şâyet ‘bunadı’ demezseniz, doğrusu, ben Yusuf’un kokusunu alıyorum!” dedi.
94Kafile yola çıktı. O anda babaları çevresindekilere, “Doğrusu ben Yusuf’un kokusunu alıyorum; sakın bana, sen bunamışsın falan demeye kalkmayın!” dedi. (Yûsuf, 94)
94At the time that the (brothers’) caravan set out, their father said (to those around him): “Surely, I sense the fragrance of Joseph, unless you would consider me a dotard.”
قَالُوا تَاللهِ اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ ﴿95﴾
قَالُوا dediler | تَاللهِ vallahi | اِنَّكَ elbette sen | لَف۪ي içindesin | ضَلَالِكَ şaşkınlığının | الْقَد۪يمِ eski | ﴿٩٥﴾ |
95Oradakiler: “Vallahi,” dediler, “senin müzminleşmiş yanılgın hâlâ devam ediyor!”
95Fakat yanındakiler, “Vallahi” dediler, “sen hâlâ o eski saflık ve şaşkınlığında devam etmektesin.” (Yûsuf, 95)
95“By God,” they said, “you are indeed still lost in your old error.”
فَلَمَّۤا اَنْ جَۤاءَ الْبَش۪يرُ اَلْقٰيهُ عَلٰى وَجْهِه۪ فَارْتَدَّ بَص۪يرًاۚ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ۤي اَعْلَمُ مِنَ اللهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ﴿96﴾
فَلَمَّۤا zaman | اَنْ — | جَۤاءَ geldiği | الْبَش۪يرُ müjdeci | اَلْقٰيهُ sürünce | عَلٰى üzerine | وَجْهِه۪ yüzü | فَارْتَدَّ derhal | بَص۪يرًاۚ gözleri açıldı | قَالَ dedi ki | اَلَمْ — | اَقُلْ demedim mi? | لَكُمْ size | اِنّ۪ۤي elbette ben | اَعْلَمُ bilirim | مِنَ — | اللهِ Allah'tan | مَا şeyleri | لَا — | تَعْلَمُونَ sizin bilmediğiniz | ﴿٩٦﴾ |
96Müjdeci gelip de gömleği Yâkub’un yüzüne sürünce gözleri açıldı ve: “Ben sizin bilmediklerinizi Allah tarafından vahiy yolu ile bilirim dememiş miydim?” dedi.
96Derken müjdeci geldi ve gömleği Yakub’un yüzüne sürünce gözleri açıldı. (Bu arada diğer oğulları da geldiler.) Yakup, “Ben size, ‘Allah’ın bana öğretip de bildiğim öyle şeyler var ki siz onları bilmiyorsunuz’ dememiş miydim?” dedi. (Yûsuf, 96)
96But when the bearer of the good tidings came (with Joseph’s shirt), Jacob laid it over his face and he regained his sight. (Soon the caravan of the brothers reached home.) Jacob said: “Did I not tell you that I know from God what you do not know?”
قَالُوا يَۤا اَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَۤا اِنَّا كُنَّا خَاطِئ۪ينَ ﴿97﴾
قَالُوا dediler | يَۤا — | اَبَانَا Ey babamız | اسْتَغْفِرْ bağışlanmasını dile | لَنَا bizim | ذُنُوبَنَۤا günahlarımızın | اِنَّا — | كُنَّا gerçekten biz | خَاطِئ۪ينَ günah işledik | ﴿٩٧﴾ |
97Evlatları ise şöyle dediler: “Ey bizim şefkatli babamız! Bizim günahlarımız için Allah’tan mağfiret dile. Doğrusu biz günahkârız.”
97Oğulları, “Ey bizim babamız! Bizim için günahlarımızdan dolayı Allah’tan bağışlanma dile. Çünkü biz gerçekten büyük bir yanlışın içinde idik!” itirafında bulundular. (Yûsuf, 97)
97(Jacob’s sons confessed what they had done.) They said: “O our father! Ask God to forgive us our sins; surely we have been sinful.”
قَالَ سَوْفَ اَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبّ۪يۘ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ ﴿98﴾
قَالَ dedi | سَوْفَ (şimdi) | اَسْتَغْفِرُ mağfiret dileyeceğim | لَكُمْ sizin için | رَبّ۪يۘ Rabbimden | اِنَّهُ şüphesiz O | هُوَ O | الْغَفُورُ Gafur'dur | الرَّح۪يمُ Rahim'dir | ﴿٩٨﴾ |
98O şöyle cevap verdi: “Sizin için Rabbimden af dileyeceğim. Gerçekten O gafurdur, rahîmdir.”
98Yakup, “Sizin için ileride Rabb’imden bağışlanma dileyeceğim. Hiç şüphesiz O, Ğafûr (günahları çok bağışlayan)dır; Rahîm (bilhassa tevbe ile Kendisine yönelen mü’min kullarına karşı hususî rahmeti pek bol olan)dır” karşılığını verdi. (Yûsuf, 98)
98He said: “I will ask my Lord to forgive you. Surely He it is Who is the All-Forgiving, the All-Compassionate.”
فَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰۤى اِلَيْهِ اَبَوَيْهِ وَقَالَ ادْخُلُوا مِصْرَ اِنْ شَۤاءَ اللهُ اٰمِن۪ينَۘ ﴿99﴾
فَلَمَّا nihayet | دَخَلُوا vardıklarında | عَلٰى yanına | يُوسُفَ Yusuf'un | اٰوٰۤى çekip kucakladı | اِلَيْهِ kendine | اَبَوَيْهِ ana-babasını | وَقَالَ ve dedi | ادْخُلُوا girin | مِصْرَ Mısır'a | اِنْ — | شَۤاءَ dileğiyle | اللهُ Allah'ın | اٰمِن۪ينَۘ güven içinde | ﴿٩٩﴾ |
99Yâkub ailesi Mısır’a gelip Yusuf’un yanına girdiklerinde Yusuf, annesi ile babasını kucakladı ve: “Allah’ın izniyle Mısır’a güven ve huzur içinde girin!” dedi.
99(Yakup ailesi nihayet Mısır’a ulaştı ve kendilerini karşılayan) Yusuf’un yanına vardılar. Yusuf, babası ile annesini kucakladı; onlara hususî muamelede bulundu ve gelenlerin hepsine birden, “Allah’ın dilemesi ve izni ile (her türlü korku ve üzüntüden) emin olarak Mısır (başşehrine) buyurun!” dedi. (Yûsuf, 99)
99(When Jacob’s family reached Egypt,) they presented themselves before Joseph (who had come out to welcome them). He embraced his parents, and said (addressing all those who came): “Enter Egypt by God’s will in security (free from fear of privation or grief)!”
وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًاۚ وَقَالَ يَۤا اَبَتِ هٰذَا تَأْو۪يلُ رُءْيَايَ مِنْ قَبْلُۘ قَدْ جَعَلَهَا رَبّ۪ي حَقًّاۘ وَقَدْ اَحْسَنَ ب۪ۤي اِذْ اَخْرَجَن۪ي مِنَ السِّجْنِ وَجَۤاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ اَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْن۪ي وَبَيْنَ اِخْوَت۪يۘ اِنَّ رَبّ۪ي لَط۪يفٌ لِمَا يَشَۤاءُۘ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴿100﴾
وَرَفَعَ ve oturttu | اَبَوَيْهِ ana-babasını | عَلَى üstüne | الْعَرْشِ tahtın | وَخَرُّوا ve hepsi kapandılar | لَهُ onun için | سُجَّدًاۚ eğildiler | وَقَالَ ve dedi | يَۤا — | اَبَتِ Ey babacığım | هٰذَا işte bu | تَأْو۪يلُ tabiridir | رُءْيَايَ rüyanın | مِنْ — | قَبْلُۘ önceki | قَدْ muhakkak | جَعَلَهَا onu gerçekleştirdi | رَبّ۪ي Rabbim | حَقًّاۘ gerçek | وَقَدْ ve gerçekten | اَحْسَنَ iyilik etti | ب۪ۤي bana | اِذْ zira | اَخْرَجَن۪ي beni çıkardı | مِنَ — | السِّجْنِ zindandan | وَجَۤاءَ ve getirdi | بِكُمْ sizi de | مِنَ — | الْبَدْوِ çölden | مِنْ — | بَعْدِ sonra | اَنْ — | نَزَغَ bozduktan | الشَّيْطَانُ şeytan | بَيْن۪ي aramıza | وَبَيْنَ ve arasına | اِخْوَت۪يۘ kardeşlerim | اِنَّ gerçekten | رَبّ۪ي Rabbim | لَط۪يفٌ Latif'tir | لِمَا şeyi | يَشَۤاءُۘ dilediği | اِنَّهُ şüphesiz O | هُوَ O | الْعَل۪يمُ Alim'dir | الْحَك۪يمُ Hakim'dir | ﴿١٠٠﴾ |
100Annesi ile babasını tahtına oturttu. Hepsi onun önünde saygı ile eğildiler. Yusuf: “Babacığım!” dedi, “işte küçükken gördüğüm rüyanın tabiri! Rabbim o rüyayı gerçekleştirdi. O, bana nice ihsanlarda bulundu: Beni zindandan kurtardı ve nihâyet, şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirip bana kavuşturmakla da beni ihsanına mazhar etti. Gerçekten Rabbim dilediği kimse hakkında latiftir (dilediği hususları çok güzel, pek ince bir tarzda gerçekleştirir). Şüphesiz O alîmdir, hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilen, tam hikmet sahibidir)”
100Babası ve annesini tahtına oturttu. Onlarla birlikte bütün kardeşleri, Yusuf’un önünde saygı ve makamına bağlılık ifadesi olarak eğildiler. Yusuf, “Babacığım!” dedi: “İşte, küçükken gördüğüm rüyanın tabiri; Rabb’im, o rüyayı gerçekleştirdi. O, bana ne büyük ihsanlarda bulundu: Beni zindandan kurtardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi ve bizi buluşturdu. Gerçekten Rabb’im, her ne dilerse onu pek güzel şekilde ve insanların göremeyeceği bir incelik içinde yerine getirir. Şüphesiz O, evet O, Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir; Hakîm (bütün hüküm ve icraatında pek çok hikmet bulunan)dır.” (Yûsuf, 100)
100He raised his parents on the throne and they all bowed down before Joseph (as a sign of loyalty to him). He said: “O my father! This is the meaning of my dream of long ago; my Lord has made it come true. He has indeed been gracious to me: He freed me from prison, and He brought you all from the desert after Satan had sown discord between me and my brothers. Truly, my Lord is subtly kind in the way He brings about whatever He wills. Surely, He it is Who is the All-Knowing, the All-Wise.
Açıklama (SY)Bu âyetlere dikkat edilirse Yusuf (a.s.)’ın, bütün müminlere örnek olacak nice davranışlarını ihtiva ettiği görülür: Kendisini ölüme mahkûm eden yakınları üzerinde tam yetki sahibi iken gösterdiği olgunluk ve müsamaha, kendisinin zirveye yükselişini hep Allah’ın lütfuna bağlayıp nefsine en küçük pay çıkarmama, müminler tarafından şahsına karşı yapılan en kötü bir hareketi bile te’vile gayret etme ve Şeytan’ın, kardeşlerine yaptırdıklarında “hikmet-i ilahiyyeye göre benim için bazı faydalar vardı,” deme; hep ibadet ve âhiret iştiyakı ile dolu olma gibi. Bu çok önemli ders ve hitâbe de Tekvin ve Talmud’da yer almamıştır. Gereksiz bir yığın ayrıntıyı anlatıp, uzun kıssanın en önemli dersini yazmama çok gariptir.
Kur’ân, Tekvin ve Talmud birlikte incelendiğinde görülür ki Kur’ân, bazı yerleri tafsilatlı anlatıyor, birçoğunu daha az anlatıyor, bazılarını ise düzeltiyor ve reddediyor. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in bu kıssaları Yahudilerden öğrendiğini iddia etmenin hiçbir gerekçesi olamaz.
رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ ﴿101﴾
رَبِّ Rabbim | قَدْ gerçekten | اٰتَيْتَن۪ي bana verdin | مِنَ — | الْمُلْكِ iktidar ve hakimiyet | وَعَلَّمْتَن۪ي ve bana öğrettin | مِنْ — | تَأْو۪يلِ yorumunu | الْاَحَاد۪يثِۚ rüyaların | فَاطِرَ yaratıcısı | السَّمٰوَاتِ göklerin | وَالْاَرْضِ ve yerin | اَنْتَ Sen'sin | وَلِيّ۪ benim velim | فِي — | الدُّنْيَا dünyada | وَالْاٰخِرَةِۚ ve ahirette | تَوَفَّن۪ي beni öldür | مُسْلِمًا Müslüman olarak | وَاَلْحِقْن۪ي ve beni kat | بِالصَّالِح۪ينَ salihlere | ﴿١٠١﴾ |
101“Ya Rabbî! Sen bana iktidar ve hakimiyet verdin. Kutsal metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da âhirette de Mevlam, yardımcım Sen’sin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı ve dürüst insanlar arasına dahil eyle!”
101“Rabb’im! Bana iktidar ve hâkimiyetten önemli pay verdin ve bana belli seviyede, (rüyalar dâhil) hadiselerin mana ve yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratıp, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan! Sen, dünyada da Âhiret’te de benim sahibim ve gerçek koruyucumsun. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler içine kat!” (Yûsuf, 101)
101“My Lord! You have indeed granted me some important part of the rule and imparted to me some knowledge of the inner meaning of all happenings (including dreams). O You, Originator of the heavens and the earth, each with particular features! You are my Owner and Guardian in this world and in the Hereafter. Take my soul to You as a Muslim, and join me with the righteous.”
Açıklama (SY)Genel olarak kıssaların sonunda ayrılık ve ölümün bildirilmesi dinleyiciyi üzer. Fakat burada Hz. Yusuf kıssasının en parlak kısmında farklı bir durum vardır. Evet Hz. Yusuf Mısır yönetiminin en üst mevkine yükselmiş, hiç ümit kalmamışken yaklaşık kırk elli yıl sonra uzak diyarlardan gelen annesi, babası ve kardeşleriyle buluşmuş, dünya mutluluğunun zirvesine çıktığı bir sırada Kur’ân onun vefat haberini veriyor. Muhataba şunu düşündürüyor: Demek ki kabrin ötesinde öyle cazip bir hayat vardır ki Hz. Yusuf gibi büyük akıl ve geniş görüş sahibi bir zat ona nail olmak için acı veren ölümü istiyor. İşte Kur’ân’ın kıssaları nakletmesinin hikmetlerinden biri, böylesi dersler vermektir. Dinleyicilere elem değil sevinç veriyor böylece “kabrin ötesi için çalışınız, gerçek mutluluk oradadır” dedirtiyor.